Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Sayfa 3 Toplam 4 Sayfadan BirinciBirinci 1234 SonuncuSonuncu
Toplam 33 adet sonuctan sayfa basi 21 ile 30 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #21
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!

    BEYLERBEYİ SARAYI
    [img width=600 height=378]http://img7.imageshack.us/img7/6885/beylerbeyisarayi1.jpg[/img]

    Önceleri, Bizans İmparatoru Konstantinus’un diktirdiği haç dolayısıyla İstavroz Bahçeleri diye adlandırılan, daha sonraları lll.Murat döneminin Beylerbeyi Mahmut Paşa’nın buradaki köşkü dolayısıyla Beylerbeyi diye anılmaya başlanan semtte Boğaz Köprüsünün ayaklarının yanındadır. Bu günkü saray,1829’da Sultan ll.Mahmut’un yaptırdığı ahşap sarayın yanmasından sonra, Sultan Abdülaziz tarafından, 1861-1865 yılları arasında Mimar Serkis Balyan’a yaptırılmıştır.

    Yazlık saray olması sebebiyle sürekli oturulmayan saray genellikle yapancı konukların ağırlanmasında kullanılmıştır. Sultan ll.Abdülhamit tahttan indirildikten sonra 1918’e kadar ömrünün son 6 yılını burada geçirmiştir. 3 katlı, 6 salonlu ve 26 odalı olan saray Harem ve Selamlık olarak 2 ana bölümden oluşur.Türk evi tarzında bir orta sofaya açılan odalar şeklinde yapılmıştır. Saray bahçesinde, deniz kıyısında haremlik, selamlık yalı köşkleri, yamaca doğru setler biçiminde yükselen set bahçeleri’ndeki büyük havuzun çevresinde Sarı Köşk, içindeki havuzu ve sebiliyle ünlü Mermer Av Köşkü ve Ahır köşkü sarayı tamamlayan önemli yapılardır.Beylerbeyi Sarayı’nın en ilginç yanı, Set Bahçeleri’nin altından geçen tarihi tüneldir.

    Çeşitli Batı üsluplarının Doğu üsluplarıyla kaynaştırıldığı sarayın iç mimarlığı, kullanım özellikleri açısından bir orta sofaya açılan köşe odalarından oluşan geleneksel Türk evi planına benzerlikler gösterir. Harem ve Selâmlık olarak iki ana bölümden oluşan sarayda Selâmlık, donatım ve süsleme açısından Harem’den daha zengin tutulmuştur. Bodrum katı mutfak ve depo olarak kullanılan bir bölümü üç katlı olan sarayda 3 giriş, 6 salon ve 26 oda bulunmaktadır. Rutubete ve sıcağa karşı döşemeleri, orjinalleri Mısır’dan getirtilen hasırlarla kaplanmıştır. Çoğunluğu Hereke yapımı büyük boyutlu halı ve kilimleri, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Çin, Japon, Fransız Yıldız vazoları görülmeye değer sanat yapılarının yalnızca bir bölümüdür.

    Boğaziçi’nin Anadolu kıyısında özel konumuyla dikkati çeken Beylerbeyi Sarayı’nı son dönem Osmanlı Sarayları’ndan ayıran yönlerinden birini de, yamaçlara doğru setler biçiminde yükselen ve bu yüzden “Set Bahçeleri” adıyla anılan bahçeleri, bu bahçelerde bulunan köşkler ve eski saraylardan kalan büyük havuz oluşturmaktadır. Üst set bahçesinde bulunan havuzun çevresinde yer alan Sarı Köşk, saltanat atlarının barındığı devrinin en ilginç örneğini yaşatan Ahır Köşk ve eski saraydan kalan selsebilli Mermer Köşk, Osmanlı saray mimarlığının günümüze gelen önemli yapılarını oluşturmaktadır.
    [img width=600 height=400]http://img7.imageshack.us/img7/6381/beylerb6lo21.jpg[/img]
    Batı ile ilişkilerin güçlendiği bir dönemde yapılan Beylerbeyi Sarayı’nın en ilginç yanı, Set Bahçeleri’nin altından geçen tarihsel Tünel’dir. Tünelin ortasında yer alan çeşmenin yazıtında, Sultan II. Mahmud’un adı geçmekte ve yapının tarihlendirilmesinde önemli bir ip ucu oluşturmaktadır. Üst set bahçesindeki büyük havuz ve Mermer Köşk gibi II. Mahmud Dönemi’nden (1808-1839) kalan bu tünel, kıyı yolunun işlevini sürdürmesini sağlarken, aynı zamanda yüksek duvarların ötesi ile bahçelerin bağlantısını da kurmaktadır.

    Yapılan onarımlarla birlikte Beylerbeyi Sarayı, döneminin özgün bir yazlık sarayı olarak “Boğaziçi Kültürü” içinde yerini almış durumdadır. Bahçelerinde ve tarihsel Tünel içinde oluşturulan kafeterya ve satış reyonlarıyla müze-saray olarak konuklara çağdaş düzeyde hizmetler sunulmakta, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan tanıtıcı nitelikte kitap, kartpostal ve poster gibi yayınların yanısıra çeşitli türde hediyelik eşya satışı yapılmaktadır. Öte yandan önceden belirlenen ve alınan izinlere bağlı olarak saray ulusal ve uluslararası nitelikte resepsiyonlar düzenlenebilmekte, böylelikle geleneksel saray atmosferinin günümüz insanının tanıtabildiği bir ortam oluşmaktadır.

    Saray; kompleksin ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, sarayın deniz tarafındaki duvarının her bir köşesinde yer alan biri haremlik, diğeri selamlık deniz köşkleri, arka bahçede yer alan Mermer Köşk, Sarı Köşk ve Hasahır’dan oluşur. Bunlardan deniz köşkleri ve Beylerbeyi Sarayı Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Diğer yapılar ise daha önce burada bulunan saraya aittir. Sarayın ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, yüksek bir bodrum üzerine, kagir ve iki katlı bir binadır. Boğaz’a paralel olarak yerleştirilen sarayın uzunluğu 65 m.dir.Üç yönden basamaklarla çıkılan sarayda, 6 salon ve 24 oda bulunmaktadır. Özellikle üst kattaki Havuzlu Salon ve ismini sütunlarının renginden alan Mavi Salon, sarayın en görkemli mekanlarıdır. Ayrıca setler biçiminde düzenlenmiş bahçesi de sarayın bir başka özel yönüdür. 1984 yılında müze olarak ziyaretlere açılmıştır.
    [img width=600 height=399]http://img7.imageshack.us/img7/6393/beylerbeyisarayi31.jpg[/img]
    Telefon:0216 321 93 20-21
    Fax: 0216 321 93 22
    İlçe: Beylerbeyi
    Adres: Abdullahağa Caddesi 81210 Beylerbeyi-Üsküdar İstanbul

    Ziyaret Gün ve Saatleri: Pazartesi ve Perşembe günleri dışında her gün 09.00-17.30 saatlerinde ziyarete açıktır.
    Ücret: Tam: 8 YTL.(Cuma, Cumartesi, Pazar günleri halk günü olup 4 YTL alınmaktadır.)












  2. #22
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    ÇIRAĞAN SARAYI

    Çırağan Sarayı; İstanbul, Beşiktaş ilçesi, Çırağan Caddesi üzerinde bulunan tarihi saray.

    Haliç ve Boğaziçi’nin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray, köşkleri ve yapıtlar için tahsis edilmişti. Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur. Büyük bir saray olan Çırağan’da 1910 yılında yanmıştı. Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimarı Sarkis Balyan’a yaptırılmıştı. 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı. Yapımı için Avrupa devletlerinden borç alınmıştır.

    Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları zengin döşenmiş, mekanlar tamamlardı. Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü. Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan’da birçok önemli toplantıya mekan olmuştu. Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi. Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir sahil oteline dönüştürülmüştür. Bahçesinde süs havuzu, iskele ve helikopter pisti bulunmaktadır. Günümüzde birçok sosyal aktiviteye ev sahipliği yapmaktadır.


    ABD'li Forbes dergisi, Ortadoğu'nun en lüks 10 otelini derledi. Birinci sırada Çırağan Sarayı'nın gösterildiği listede, sanılanın aksine Dubai'deki oteller yerine Türkiye'deki oteller ultra lüks olarak üst sıralarda yer aldı. Listenin ikinci sırasında Bodrum'daki Ada Otel, 6'ncı sırasında ise Kapadokya'daki Gamirasu Otel yer buldu.


    Sarayın Üslup ve Planı

    Çırağan Sarayı, 1863-80'li yıllarda yaygınlık kazanmış olan oryantalist üslubun en önde gelen örneklerinden birini teşkil etmektedir. Geç dönem Osmanlı mimarlığına egemen olan eklektik üslup anlayışı 1860 sonrasında oryantalist eğilimlerin de katılımcılarıyla daha da çeşitlenmiştir. Geçen yüzyılda batı dünyasında büyük ilgi ve beğeni kazanarak farklı türlerdeki yapılarda uygulanmış olan oryantalizm, Türkiye'de ilk kez Sultan Abdülaziz döneminde çok sayıda yapıda uygulanmış ve Osmanlı bezeme geleneğine de yabancı düşmediğinden doğal olarak beğeni kazanmıştır.

    Batı Avrupa çıkışlı olan bu modanın İstanbul'daki yansımasında özellikle Mağrib mimarlığı izlerinin baskın unsur olduğu gözlenmektedir. Model alınan, aynı içerikli Avrupa Oryantalizminin ilk ve ana kaynağının İspanya'daki Elhamra Sarayı olması, bu yapıyı Osmanlı örneklerinde de dolaylı olarak pay sahibi yapmıştır.

    Sarayın iç ve dış mekânların arasında üslup açısından farklılıklar gözlenir. Cephede klasik vurgular arasında neo-gotik motifler kullanılmıştır. İç mekânlar ise oryantalist bir anlayışla düzenlenmiştir.

    Saray plan açısından başlıca dört kısma ayrılır. Bunlar; Mabeyn, Yatak ve Valide Daireleri'nden oluşan Büyük Saray-ı Hümayun, Harem Dairesi, Ağalar Dairesi ve çeşitli yapılardan oluşan müştemilatı. Sarayın bulunduğu alan 115 metre genişliğinde 664 metre uzunluğunda olup toplam 76.360 m2 lik bir alanı kaplamaktaydı.

    Büyük Saray-ı Hümayun; bodrum kat dahil üç kattan oluşmuştu. Toplam olarak 9.850 m2 lik bir alanı kaplıyordu. En üst katta birbirinden şekil itibariyle farklı yapılmış, fakat büyüklükleri birbirine yakın olan üç sofası vardır ve üçü de merkezi tiptedirler. Her birinin deniz ve kara tarafında eyvanlar vardır. Yalnız Ortaköy tarafındaki bölümdekinin o tarafa nazır bir eyvanı daha vardır. Bölümler merdivenlerin iki tarafına alınmış çifte koridorlarla birbirine bağlıdır. Merdivenler iç aydınlıklardan ışık alırlar. Odalar her sofanın dört köşesine muntazam bir şekilde taksim edilmiştir. Yalnız kara tarafından ayrıca bölünmüşlerdir. Binanın planı cephede tamamiyle ifade edilmiştir. Planda mihverler gayet tertiplidir. Orta sofanın cephesi iki yandakilerden biraz daha geniş tutulmuştur. Selamlık hamamı bütünüyle dışarıya çıkarılmıştır.

    Binanın cephe düzenlenmesinde, 120 m.'ye varan uzunluğunun ortası çökmüş görünmemesi için, optik bir düzenlemeye başvurulmuş ve orta kısım biraz yükseltilip iki yana doğru hafif eğilim vererek düzeltilmiş bir algılama sağlanmıştır. Tek bir kitleden oluşan cephe ritmik bir düzen içerisindedir. Pencereler boyut bakımından birbirinin aynıdır. Salon, oda ve balkonlu oda pencereleri yalnızca üst kısımlardaki dekoratif biçimler bakımından ayrılır.

    Saraya deniz tarafında iki yönlü büyük mermer merdivenlerle girildiği gibi, öteki yönlerinde de mermer merdivenler bulunmaktadır. Deniz tarafındaki merdivenlerle "Direkli Salon"a girilir. Bu salon 40 m. uzunluğunda, 20 m. genişliğinde ve 14 m. yüksekliğindeydi. Sarayın dış cephelerinde ve içinde 1.300 mermer, porfir, somaki direk bulunuyordu. İçinin duvarları tümüyle beyaz, pembe ve yeşil mermer ile işlenmişti.

    Harem dairesi, büyük Saray-ı Hümayun dairesi gibi bir bodrum ve iki ana kattan oluşmaktaydı. Toplam on dört odadan oluşan yapı, 6.180 m2 büyüklüğündeydi. Ağalar Dairesi de yine bodrum, birinci ve ikinci katlardan oluşuyordu. Ağalar Dairesi'nin toplam büyüklüğü 2.400 m2 idi.

    Sarayın, cadde üzerinde bulunan köprü ile birleştiği noktada vaktiyle bir Çini Köşkü mevcuttu. 1905 yılı tamiratında harap bir vaziyette olduğu için çinileri sökülüp muhafaza altına alınmış ve 360 m2 büyüklüğündeki yapı yıkılmıştı. Yine, rıhtımda "Mermer Köşk" adında bir yapı daha mevcuttu. Bu da önce 1888 ve daha sonra 1905 yıllarındaki tamiratlarda yıkımına karar verilen yapılardan biriydi.

    Sarayın muhafaza duvarları kısmen taş ve kısmen dökme demirlerden oluşmaktaydı. Rıhtımda bulunan üstü parmaklıklı muhafaza duvarları Marsilya taşından inşa olunmuştu. Muhafaza duvarlarının toplam uzunluğu 3.070 m. idi.

    Sarayın Süslemesi

    Çırağan Sarayı süsleme açısından oldukça zengin bir görünüşe sahipti. Saray içerisinde ağırlıklı olarak geometrik süslemeler kullanılmıştı. Temelde saray, bütün yönleriyle birbiriyle uyum içinde olan bir düzene sahiptir. Mobilyasından kapılarına, pencerelerinden sütunlarına ve halılarından tavanlarına varıncaya kadar bilinçli bir süsleme anlayışı içerisindedir.

    Sarayın tasarımını yapanlar, genel olarak bütün sarayın bir geometri armonisi içerisinde ayrı ayrı unsurlarda hemen hemen aynı motifi kullanarak muazzam bir denge yakalamışlardı. Bu ince tasarım sarayın inşa faaliyetleri sırasında birer birer siparişleri verilen her üründe kendini göstermekteydi.

    Sarayın inşası devam ederken, Gördes ve Uşak'a sipariş olunan halıların kontratında bir nokta dikkati çekmektedir. Kontratın ikinci bendinde istenilen halıların özellikleri sayılırken, halılarda bulunması istenilen ve "şeşper" adı verilen altıgen bir madalyonun üzerine vurgu yapılmakta ve gösterilen bu motifin uygulanmasına dikkatle riayet olunması istenmekteydi.

    Çırağan Sarayı ile aynı anda yapılmış olan Beylerbeyi Sarayı için böyle bir siparişte bulunulmamıştı. Dolmabahçe Sarayı için dahi motifleri belirtilerek halı siparişi verilmemişti. Burada Çırağan Sarayı için özel olarak halı dokutturma konusunun asıl nedeni , saray içerisindeki önceden plan ve programı yapılmış olan ortak süsleme dengesini yakalama kaygısıydı. Nitekim halılarda kullanılan motifin hemen aynısı sarayın tavanlarına da uygulanmıştır.

    Sarayda kullanılacak olan mobilyalar da özel olarak yaptırılmıştı. Dolmabahçe Sarayı için yurt dışından birçok mobilya getirtilmesine rağmen, Çırağan Sarayı için böyle bir durum söz konusu değildi. Bunun nedeni de; yine sarayda uygulanması düşünülen süsleme bütünlüğünü sağlayabilmekti. Bunu sağlamanın tek yolu da , halı siparişinde olduğu gibi, mobilyada da istenilen tarz ve kumaşın kullanılarak saray için en ideal formda üretimi yapabilecek birine bu işi havale etmekti. Sarayın Doğramacıbaşısı Vortik Kemhaciyan'a, sırf bu amaca yönelik olarak Beşiktaş'ta bir atölye açılmış ve mobilyalarla birlikte, sarayın kapı, dolap ve pencerelerinin üretimi de kendisine verilmişti.

    Sarayın iç süsleme dengesi ile , dış cephe arasında farklılıklar vardır. İçerde bulunan geleneksel motiflere yakınlık ve şark havası, dışarda yerini gotik ve neo-klasik anlayışa bırakır. Cephe süslemesinde kullanılmış olan sütunların rumilerle süslü zar başlıkları ve pencerelerin üst kısmını süsleyen gotik havalı ajur şebekeler yapıya özel bir üslup kazandırmıştır. Döşeme seviyesine kadar inen pencere boşluklarından tam ortadaki diğerlerinden hiçbir fark gözetmeksizin giriş haline getirilmiştir. Merdivenin iki kolunun sarayın cephesine dayandığı bölümü, pencereler, arasına yerleştirilmiş, ileri fırlayan sütunlarla olduğu kadar pencere ayağı sütunlarla da belirginleştirilmiştir. Deniz cephesinde, iki yanda kanatların orta kısımları da aynı şekilde sütunlarla vurgulanmıştır. İki katın arasında ileri fırlamış olan silme, bütün cephe boyunca devam eder, sütunlarla dışarı taşkın olan kısımlarını da dolaşır ve cepheyi hareketlendirir. Ajurlu ve düz panolarla süslenmiş geniş ve ağır bir korniş üstten sarayı taçlandırır. Yakından bakıldığında gotik espiri ile geliştirildiği görülen zarif bir friz iki katı ayıran silme ve kornişin altında iki sıra halinde dolaşır.

    Çırağan Sarayı'nın iki saltanat kapısı son derece haşmetlidir. Fakat bu haşmet ve büyüklük kapıların zarafetinden hayret edilecek şekilde hiçbir şey kaybettirmez.

    Yol üzerinde yer alan köprü iki saltanat kapısı arasındadır. Taştan yapılmış olup üstleri kemerlidir. Bu kemerler sekiz sütun ve aynı sayıdaki payeler üzerinde yükselmişlerdir. Payeler kare olduklarından her bir köşesine birer çift mermer yekpare sütun isabet ediyor. Bunlar kapıların sütunlarının aynı modelindedir. Köprünün korkuluğu da taştan olup geometrik kabartmalarla süslenmiştir.

    Sonuç olarak, Batı sanatı etkisi ile yenilikler arayan ve yerli motifleri ve elemanları değişik bir şekilde yeniden yorumlayarak bir üsluba ulaşan XIX. yüzyıl Osmanlı mimarisi, bu üslubu Çırağan Sarayı'nda en güzel ve zarif şekilde uygulanarak dönemin en güzel saray yapısını meydana getirmiştir.


    Sarayın İnşaasıyla İlgili Yapılan Çalışmalar

    Sultan Abdülaziz 1861'de tahta çıktığında Çırağan Sarayı inşaatı kendisini beklemekteydi. Yeni Padişah saltanatının ilk yıllarında uyguladığı tasarruf tedbirlerini kısa süre sonra bir yana bırakarak 20 Ocak 1863 günü sarayın yapımını başlatır.

    Sarayın mimarı Nikoğos Balyan'dır. Sultan Abdülmecid döneminde binanın yeniden inşaasıyla ile ilgili olarak yapılan çalışmalar esnasında kendisine bu görev verilmiş, O da Yeni Çırağan Sarayı'nın planlarını hazırlamıştır. Fakat hem devletin içinde bulunduğu maddi darboğaz, hem de kendisinin 1858'de ölümü üzerine hazırladığı planlar uygulanma fırsatı bulamaz. Ölümünden beş yıl sonra bu planları kardeşi Serkis Balyan kullanacaktır.

    Yeni Çırağan Sarayı'nın mimarı olarak birçok kaynakta Serkis Balyan'ın ismi geçmesine rağmen, saray ile ilgili olarak incelenen hiçbir belgede bu bilgiyi doğrulayacak açık bir kayda rastlanılmamıştır. Saray inşaatında görevli kalfalardan biri olarak görülen Serkis Bey, Kardeşi Agop Balyan ile birlikte sarayın müteahhitliğini de yapmıştır. Ancak Serkis Balyan'a saray inşaat alanında bir "resim odası" oluşturulmuştu. Bu oda için alınan malzemelerden anlaşıldığına göre (İngiliz ve Fransız kağıtları, resim kağıdı, metrelik kağıt, boya takımı, resim fırçası, kurşun kalem, cetvel tahtası ve gönye tahtası) burası Balyan'ın bazı detay plan çizimlerini yaptığı bir merkezdi. Ayrıca yine bu bölümde Osmanlı Mimarisi'nde bir gelenek olarak uygulanan, yapılacak olan binanın bir maketinin hazırlanması işi de Serkiz Bey tarafından gerçekleştirilmiş ve Çırağan Sarayı'nın maketi hazırlanarak Sultan Abdülaziz'in beğenisine sunulmuştur.

    İnşaat alanı içerisinde yer alan Beşiktaş Mevlevihanesi Fındıklı'daki Karacehennem İbrahim Paşa Konağı'na nakledilir. Mevlevihane buradan da önce Maçka'ya ve daha sonra da Bahariye'ye taşınır.

    Sarayın yapımı için gerekli olan malzeme alımı ve ödemeleri; usta, sanaatkâr ve işçilerin ücret ve yevmiyelerinin kayıt ve kontrollarının yapılması konusunda oldukça detaylı bir teşkilatlanmaya gidilmiştir.

    Saray inşaatında çalışan görevli memurların başında Ahmet Rıfat Efendi bulunmaktaydı. Onun denetimi altında Hafız Rıfat Efendi ve Samak Efendi olmak üzere iki kâtip, Kemal Ağa ve Esteban Efendi adında iki ambar memuru çalışmaktaydı. Ayrıca bütün malzeme alımlarını kontrol altında tutan Hasan Efendi, Samador ve Petrak Efendiler daimi olarak tetkikte bulunmaktaydılar. Geceleri saray inşaat alanını korumak üzere on yedi bekçi istihdam olunmuştu. Bütün harcamaları kayıt altına alan on sekiz kişilik mutemed kadrosu oluşturulmuştu. Çalışmalar sırasında meydana gelebilecek kaza ve yararlanmalara karşılık Cerrah Osman Ağa isminde bir doktor görevlendirilmişti. Perakende olarak yapılan malzeme alımlarını Pazarcı Hulusi Efendi ve ortağı Tevfik Efendi gerçekleştirmekteydiler.

    Başlangıçta gerçekleştirilen bu düzenleme, saray inşaatı ilerlediğinde yapılan her bir birim için ayrı kâtipler, mutemetler ve gece bekçileri şekline dönüşür.

    Yeni Çırağan Sarayı'nın yapımı ile ilgili bilgiler dörder haftalık icmaller halinde hazine defterlerine kaydedilmekteydi. Malzeme alımlarıyla ilgili ayrıca kontrat defterleri oluşturulmuştu. Kontrat defterlerinde alınacak malzemenin bütün özellikleri sırasıyla sayılmakta ve bir numune üzerinde gösterilmekteydi. Teslim edilen malın gösterilen numunesine uygun olmaması ve belirtilen özelliklerde bulunmaması durumunda hiçbir ücretin ödenmeyeceği vurgulanmaktaydı. Ülke içerisinde uzak bölgelerden temin edilen kereste ve sair malzemenin hangi yollardan İstanbul'a taşınacağı ve gerekirse ulaşımda güçlük çekilen bölgelerde devlet tarafından acilen yol yapımı çalışmalarının başlatılacağı teminat altına alınmaktaydı. Ödemelerin ne şekilde yapılacağı, karşılıklı gecikme durumlarında uygulanacak faizin miktarı da yine aynı kontrat maddeleri arasında yer almaktaydı.

    Ancak bu düzenlemelere rağmen, bazı kayıtların âdi kağıtlara yapıldığı görülmüştü. Bunun üzerine 19 Nisan 1865 tarihi bir duyuru ile bütün kayıtlarının özel olarak hazırlanmış evrak üzerinde tutulması ihtar edilerek alelâde kağıtlar üzerine yazılmış olan hesabın Hazine-i Hassa tarafından ödenmeyeceği ve bunu icra eden memurun cezaya uğrayarak, evraktaki miktarın iki katını ödemek zorunda kalacağı belirtiliyordu.

    Yeni Çırağan Sarayı inşaasıyla birlikte birçok köşk ve kasrın da yapım veya onarımına başlanmıştır. Malta Kasrı, Kalender Kasrı, Tarabya Kasrı, Yeniköy Kasrı, Dolmabahçe'de Gümüşsuyu yakınında Konaklar ve Küçük Çekmece'de iki kasrın inşaasına bu dönemde geçilir. Yıldız Kasrı ve Kâğıthane Kasrı'nın da onarımları yapılmaktaydı. Beylerbeyi Sarayı'nı yapımı da aynı anda sürdürülmekteydi. Bütün bu köşk ve kasırların inşaası için ve hatta Beylerbeyi Sarayı için Çırağan'a alınan malzemelerden kullanılıyordu.

    Sarayın yapım çalışmaları, devletin içinde bulunduğu mali sıkıntılara rağmen bir an önce bitirilebilmesi yolunda ayırdığı kaynaklara ve gösterilen gayretin aksine oldukça uzar. 7 Şubat 1870'de Harbiye Reisi Mahmud Paşa, sarayın kalfaları ve aynı zamanda müteahhitliğini yapmakta olan Serkiz ve Agop Balyan ile görüşerek gecikmeden dolayı devletin duyduğu sıkıntıyı ve zararı dile getirir ve kendilerine sarayın noksansız olarak bitirilmesi için aynı yılın Kasım ayına kadar süre tanınır. Ayrıca iki kardeşe 240.000 liralık son bir ödeme yapılarak, bundan başka herhangi bir para talebinde bulunmaması istenir. Alınan bu tedbirlere rağmen inşaat, öngörülen tarihten yaklaşık on ay sonra, 27 Eylül 1871'de tamamlanabilmiştir.

    Sarayın Yapımında Kullanılan Malzemelerin Temini ve Orijinleri

    Çırağan Sarayı yapımında kullanılan malzemeler oldukça değişik merkezlerden ve yörelerden temin edilmişti. Başlıca inşaat malzemeleri olan; taş, demir, kereste, tuğla, kireç ve sütunların gerek yurtiçinden ve gerekse yurtdışından yapılan alımlarında oldukça titiz ve dikkatli bir seçim sözkonusuydu. Alınan malzemelerle ilgili olarak, önce istenilen malın cinsini, ebatını ve özelliklerini taşıyan bir numune üzerinde açıklamalarda bulunulup, teslim edilecek bütün malların gösterilen numuneye harfiyyen uyması istenmekteydi.

    Sarayın ana gövdesinde kullanılan taşların büyük çoğunluğu Şile'de açılan küfeki ocaklarından sağlanmaktaydı. Şile'den çıkarılan küfeki taşlarından başka en fazla kullanılan taş cinsleri Malta ve Triyeste taşları idi. Sarayın önünde yer alan rıhtımda tamamiyle Malta taşı kullanılmıştır. Saray içerisinde bulunan salonlarda ve bahçeye konulan arslan heykellerinin yapımında İtalyan Carrara mermerleri kullanılır.

    Taş alımında inşaatın ilk dönemlerinde sarayın taşçı ustalarından Hoca Nişan görevlendirilmişti. Hoca Nişan, 13 Ocak 1864'te, Şile'de bulunan küfeki ocaklarından, Tüccar İsak aracılığı ile zira 40 kuruşa almak üzere 60.000 zira taş alımı yapmıştı. Tüccar İsak ile yapılan mukaveleye göre; 1864 Nisan ayından itibaren her ay 1.000 zira taş vererek altı ay zarfında bütün malı teslim edecekti. Nakliye masrafları hazineye ait olacak olan taşların numunesine uygun olmaması durumunda kabul olunmayacağı belirtilmekteydi.

    Aynı yıl içerisinde, 7 Nisan 1864'te Lio Calarie adlı bir tüccar ile yapılan anlaşmayla, Kasapçayırı'nda bulunan ocaklardan çıkarılan küfeki taşından; uzunluğu 1 zira'dan 3 zira'a, genişliği 18 parmaktan 1,5 zira'a ve kalınlığı 12 parmaktan 24 parmağa kadar ziraı 100 kuruşa taş alımı yapıldı. Yapılan anlaşmaya göre Nisan ayından itibaren her ay 500 zira'dan az olmamak şartıyla teslimata başlanacaktı.

    23 Mayıs 1864'te yapılan bir başka mukaveleyle aynı tüccarın Şile'de açılan ocaklarından çıkarmakta olduğu küfeki taşından 1864 Haziran ayından başlamak üzere her ay 1500 zira taş alımı yapılmıştı. Alınan taşın zira 75 kuruştan olup, belirtilen miktarda taş her ay verilmez ise fiyatında yüzde beş indirim uygulanacaktı.

    Lio Calarie ile yapılan bir mukavele de triyeste taşı ile ilgilidir. 11 Haziran 1864 tarihli anlaşmayla zira 175 kuruştan 4.000 zira triyeste taşı İstanbul'a getirilmiştir.

    Sarayın içini süsleyecek olan yeşil somaki sütunlar, Ege'de bulunan Paros Adası'ndan çıkarılmıştır. Sütunların alımı için Yunanlı tüccar Zigel ile iki kontrat yapılır. 21 Temmuz 1864 tarihli ilk mukavelenin hükmüne göre 10 ay zarfında 32 adet sütun teslim edilmesi gerekirken yalnızca iki adet sütun tesliminin gerçekleşmesi üzerine yapılan kontrat feshedilir. Ancak 1 Temmuz 1866'da ikinci bir kontratla tanesi 1300 frank olmak üzere 10 adet yeşil somaki sütun satın alınıyordu. Sütunların boyu 5 arşın 6 parmak, alt başının kalınlığı 14.5 parmak ve üst başının kalınlığı 12 parmak olacaktı. Sütunlar gayet cilalı ve parçasız olacak, eğer cilası uygunsuz ve parçalı olur ise kabul olunmayacaktı. Bütün sütunlar 45 gün içerisinde teslim edilecek, bununla beraber sütunların teslim tarihinden itibaren on gün içerisinde ücretleri ödenemez ise aylık yüzde bir buçuk faiz uygulanacaktı. Daha sonraki tarihlerde de sarayda kullanılan bütün sütunlar aynı tüccardan temin edilir.

    İnşaatta kullanılan demirin büyük çoğunluğu İngiltere'den getirilir. Osmanlı Devleti'nin Londra Konsolosu bu işi üstlenmişti. Ayrıca İstanbul'da da Tüccar Rali'den gerektiği zamanlarda demir alımı yapılmaktaydı.

    Sarayda kullanılan keresteler, bina memuru Ahmed Rıfat Efendi tarafından Bolu, Sinop ve Viranşehir Sancakları'ndan temin ediliyordu. Yurtdışından da 15 Ağustos 1863'te Avusturyalı Tüccar Kuntder ile Rus Tüccar Şariyov'dan, Avusturya malı kereste alımı yapılmıştır.

    Tuğla olarak, Çırağan Sarayı müteahhitlerinden Kirkor Ağa vasıtasıyla alınan Marsilya tuğlası kullanılmaktaydı. Ancak saray için özel olarak tuğla üretimi yapan ocaklar da vardı. Bunlar Hasköy'de Kara Mehmed Ağa ve Toros Efendi ocaklarıydı.

    İnşaatta kullanılan kireçler, İstanbul'da bulunan birçok kireç ocağından sağlanmaktaydı. Kireç ocaklarının daha çok Kuleli civarında yoğunlaştığı görülmektedir. Kuleli'de, Palabıyık Kirkor, Kocabaş Dimitri, Papasoğluyan, Hacı Hamparson, Anastasoğlu, Kasti, Hacı Simon ve Hristo adlı kişilerin kireç ocakları sarayın bu ihtiyacını karşılıyorlardı. Yine İstinye'de de Kostaki ocağı kireç alınan merkezlerden biriydi.

    Sarayın Yapımında Çalışan Sanatçı ve Ustalar

    Osmanlı Saray Mimarisi içerisinde özel bir yere sahip olan ve yapımına çok özen gösterilen bir sarayın ortaya çıkışında hiçbir şüphe yok ki devrin en önde gelen sanatçı ve ustaları çalışmıştı. Bu kişilerin seçiminde de oldukça titiz davranılmıştır.

    Çırağan Sarayı inşatında çalışan usta ve sanatçılar hakkında, Hazine-i Hassa defterlerinde, bazı belge ve kaynaklarda çok ayrıntılı olmasa da önemli bilgilere rastlamaktayız.

    Sarayın temel kazısı ve harfiyat işleri Lağımcı Osman Ağa'nın organizesinde gerçekleştirilmiştir. İnşaatta gerekli olan bütün demir işleri, Demirci Andranik ve ortağı Agop tarafından yapılmıştır. Çeşitli bölgelerden satın alınan ağaçların biçilip ahşap malzeme haline getirilerek kullanılmasını Bıçkıcı İbrahim Usta sağlıyordu. Sarayın deniz cephesinde yer alan 664 m. uzunluğundaki rıhtımın yapımı, Rıhtımcı Levon'a aitti. Temellerin sağlam bir şekilde araziye oturması ve aynı zamanda yapıların binlerce tonluk ağırlıklarıyla denize doğru kaymasını önleme amacıyla, sarayın hem kara tarafına hem de deniz tarafına meşe ağacından imal edilen kazıkların yere çakılması Bayburtlu Şaban ve ortakları Abdullah ile Evanis ustalar tarafından yapılmıştır.

    Yapının en göz alıcı unsurlarından olan taş işçiliği, Taşçıbaşı Mustafa Efendi'nin idaresi altında gerçekleştirilmiştir. Triyeste ve küfeki taşından imal edilen saçakları, kornişleri, pencere alınlıkları ve abidevi saltanat kapıları, Hoca Nişan, Kiğork, Eras ve Kirkor adlı ustaların ürünüydü.

    Çırağan Sarayı'nın içini süsleyen nakış ve resimleri, Resimcibaşı Hacı Mıgırdiç Kalfa, duvar ve tavan bezemelerini Sapon Bezirciyan ve aynı zamanda ünlü tiyatro sanatçısı olan Ohannes Acemyan ile Tavit Tıryants yapmışlardır. Mıgırdiç Civanyanda dekoratör ve müzehhib olarak çalışmışlardı.

    Sarayın ahşap bölümlerinin yapımı için Beşiktaş' ta buhar ile çalışan bir atölye kurularak yönetimi Vortik Kemhaciyan Efendi'ye bırakılmıştı. Çırağan'ın paha biçilmez işlemeli, sedef kakmalı sanat mucizesi sayılan kapılarının bin altın değerinde olan her biri Kemhaciyan'ın elinden çıkmıştı.

    Vortik Kemhaciyan, sarayın Doğramacıbaşısı olarak uzun süre hizmet etmiş biriydi. Kendisine başarılarından dolayı da 25 Ekim 1864'te dördüncü rütbeden Mecidi Nişanı verilmiştir.

    Sultan II. Abdülhamid döneminde bu sedef kakma kapılardan birkaç tanesi sökülüp inşa edilen Şale Köşkü'nde kullanılmıştır. Alman İmparatoru II. Wilhelm, II. Abdülhamid'in konuğu olarak geldiği İstanbul'da Şale Köşkü'nde misafir edilmişti. İmparator, Şale'de gördüğü kapıları çok beğendiğinden kendisine bu kapılardan hediye edilir. O da bunları Almanya'ya götürerek Berlin Müzesi'ne yerleştirmiştir.

    Vortik Kemhacıyan, sarayın içerisinde kullanılacak olan masa, koltuk ve benzeri mobilyaları da aynı atölyede imal etmiştir.

    İtalyan dekoratör Marlo padişahın isteği ile sarayın tavanını süsleyen birçok resim yapmıştır.

    Sarayın İç Döşemesi İçin Alınan Eşyalar

    Çırağan Sarayı'nın iç döşemesi için yapılan çalışmalar, daha sayın inşa faaliyetleri devam ederken başlar. Sarayın tasarımını yapanlar genel bir bütünlük içerisinde yapının dizaynına uygunluk sağlayacak iç dekorasyon malzemelerini, o malzemelerin en kaliteli üretildiği merkezlere, düşünülen tarzlarda siparişler vererek imal ettirme yoluna giderler. Bu uygunluğu sağlayabilmek kaygısıyla - kullanılacak mobilyalarda olduğu gibi - gerektiğinde sırf Çırağan Sarayı için faaliyette bulunacak özel atölyeler dahi kurulmuştur.

    Sarayda kullanılacak halıların Gördes'te dokutturulmasına karar verilir. Bu amaçla 25 Ocak 1868'de Uşaklı Ali Zâde Ahmed Bey ile bir mukavele yapılmış ve toplam 26593 arşın "kaliçe" sipariş edilmiştir. Sarayın üst katı için Gördes kaliçelerinin en alâsından olmak üzere 8901 arşın, orta kat için yine birinci sınıf kırmızı boyalı olarak 9036 arşın ve bodrum kat için de aynı özelliklerde 5500 arşın halının imaline karar verilmiştir. Ayrıca sarayın diğer köşk ve merdivenleri için de 3125 arşın kaliçe dokunacaktı.

    Mukavelesi yapılan 26593 arşın kaliçenin toplam fiyatı 1.261.766 kuruş olup, bu paranın ödenmesine 1968 yılı Ocak ayından başlanıp Aralık ayına kadar tamamlanacaktı. Ocak ayından Kasım ayına kadar on bir ay 105.000 kuruş ve Aralık ayında da 106.766 kuruş verileceği belirtiliyordu.

    Üretilen kaliçeler 1868 Kasım ayına kadar teslim olunacak ve eğer bu tarihten yirmi beş gün sonrasına kadar yetiştirilemez ise fiyatında % 20 indirim yapılacaktı. Taşıma ve nakliye ücretleri tüccara ait olup, sadece gümrük vergisini hazine ödeyecekti.

    Kaliçeler dokunurken içlerine pamuk karıştırılmayıp, has ve temiz yapağıdan üretilecek ve kök boya kullanılacaktı. Halıların üzerinde "şeş-per" adı verilen altıgen madalyon motifleri kullanılacaktı. Küçük odalar için üretilecek olanlar odanın büyüklüğünde yekpâre olarak dokunacaktı.

    Geçimlerini ürettikleri halılardan sağlayan Gördes halkı, Çırağan Sarayı'nda kullanılacak halıların kendi memleketlerinde dokutturulmasından dolayı son derece mutluluk duymuşlardır. Çünkü uzun süreden beri batılı büyük şirketlerin ve bazı yerli azınlık tüccarların ucuz ve kalitesiz malları piyasaya sürmelerinden dolayı kendi dokumalarına rağbet azalmış, bunun sonucunda da tezgahları birer birer susmuştur. Böylesine büyük bir ihalenin elde edilmesinden dolayı âtıl durumda olan tezgahlar yeniden çalışmağa başlar. Üretimin gününde teslim edilebilmesi için yetmişinin üzerinde bulunan insanlar dahi halıların dokunmasına yardımcı olurlar.

    İzmir ve İstanbul'da bulunan halı tüccarları bu durumdan pek hoşnut olmazlar. Elde edemedikleri yüzbinlerce kuruş nedeniyle, Gördes'lilerin çürük yapağı ve kalp boya kullandıkları şeklinde asılsız iddialarla devletin bu ihaleden vazgeçmesini sağlamağa çalışırlar. Bu durumdan haberdar olan Gördes halkı Sultan Abdülaziz'e bir teşekkürname yazarak, padişahın yeni sarayında kullanılacak halıların üretim işinde kendilerinin seçilmesinden dolayı mutluluklarını dile getirmişler ve ortaya atılan iddiaların gerçeği yansıtmadığını vurgulamışlardı.

    Çırağan Sarayı'nın tavanlarını süsleyen billur avizeler ve salonlarında kullanılacak şamdanların alımları Hazine-i Hassa Nazırı Rüştü Paşa tarafından yapılmıştır. Rüştü Paşa'nın İngiliz Tüccar Wefrie ve oğlu ile yapmış olduğu kontrat bize bu malzeme hakkında önemli bilgiler vermektedir.

    Tüccar Wefrie ve oğlu tarafından hazırlanan kataloglar üzerinde saraya en uygun seçimler yapılmıştı. 17 Şubat 1870 tarihli mukavele ile çapı 8 kadem (300 cm.) ve uzunluğu 14 kadem (525 cm.) büyüklüğünde 80 mumlu bir avize ve yine aynı ebatlarda 60 mumlu bir diğer avize alınmıştı. Şamdanlardan da, yüksekliği 10 kadem (375 cm.), üst çapı 4 kadem (150 cm.) ve alt çapı 3 kadem (112,5 cm.) büyüklüğünde 46 mumlu dört adet ve yine aynı ölçülerde 36 mumlu dört adet olmak üzere sekiz şamdan alımı yapılmıştı. Şamdanlar parkeye vidalanacak şekilde yapılacaktı.

    Alınan eşyaların bedeli 5.000 Sterlin olup, bu meblağ ya aynen Sterlin olarak ödenecek veya 110 Osmanlı lirası 100 Sterlin kabul edilip , Osmanlı lirası üzerinden yapılacaktı. Bu miktarda üç taksite bölünüp üçte biri kontratın imzasında diğer üçte biri bu tarihten üç ay sonra ve kalan kısmı da eşyanın kusursuz ve eksiksiz olarak tesliminden sonra yapılacaktı. Belirtilen eşyalar kontratın imzasından itibaren dokuz aylık bir süre içerisinde teslim edilecek ve aynı zamanda şamdanları ve avizeleri yerlerine monte etmek üzere Londra'dan bir uzman gönderilecekti.

    Mösyö Wefrie ve oğlundan alınan avizelerden başka 1870 ve 1871'li yıllarda İngiltere'den çok sayıda başka avizeler de getirtilmiştir. 10 Aralık 1870'de elli sandık, 5 Ocak 1871'de on üç sandık ve 26 Mart 1871'de üç sandık içerisinde avize takımları ve yine 30 Temmuz 1871'de üç avize Çırağan Sarayı için alınmıştır.

    Serkiz Balyan tarafından, Avrupa'dan on sekiz adet mermer saksı alımı yapılır. Bu saksıların her biri 15 altın değerinde olup toplam 270 altına malolur.

    Sarayın mefruşatı için beyaz zeminli, göğez çiçekli 392 arşın ve beyaz zeminli, yeşil çiçekli 436 arşın "Üsküdar Çatması" kullanılmıştır.

    Çırağan Sarayı için, Dolmabahçe Sarayı'nda olduğu gibi yurtdışından mobilya alımı yapılmamıştır. Çırağan'ın bütün mobilyaları daha önce de belirtildiği üzere sarayın Doğramacıbaşısı Vortik Kemhacıyan tarafından yapılır. Abanoz ve ceviz ağacından sedef-bağa işçiliğindeki bu mobilyalar toplam 9.890.860 kuruş masrafla vücuda gelmiştir.

    Sultan II. Abdülhamid'in tahta çıkışından bir süre sonra Dolmabahçe Sarayı'nda kullanılmak üzere, Çırağan Sarayı'ndan götürülen eşyaların listesi oldukça ilgi çekicidir.

    25 Ekim 1876'da İkinci Mabeynci Osman Efendi tarafından Dolmabahçe Sarayı Mâbeyn-i Hümayunu'na taşınan eşyalar, Çırağan Sarayı Haremi'nde oluşturulan bir komisyon tarafından tespit edilmiştir. İki yüz elli bir parça mücevherli, incili, gümüşlü kapkaçak ve porselen eşya, on beş adet yatak çarşafı, on dört adet yatak puşidesi (örtüsü), yüz otuz altı adet yüz yastığı, elli dört adet yorgan ve çok sayıda değerli eşyanın nakli yapılmıştır.

    Bu eşyalardan bazılar şunlardı: Yedi adet gümüş ve yaldızlı kahve takımı, on dört adet gümüş ve yaldızlı tatlı takımı, beş adet ikişer mumlu ve dörder köşeli büyük gümüş fener, bir adet küre şeklinde dört ayaklı ve kapaklı mangal (mangalın üzerinde kuş resmi vardır), bir adet dört tarafı camlı ve mücevherlerle süslenmiş çekmece saati, bir adet ortası çiçekli ve etrafı oymalı büyük gümüş sini, bir adet altın üzerine mineli tepeliği pırlanta ve zümrüt ile süslenmiş kapaklı tabak ve tatlı hokkası, bir adet Çanakkale işi musluklu güğüm, on adet mavi çay takımı, on iki adet yaldızlı ve kapaklarının mineleri kuşlu saksunya yemek takımı, dört adet etrafı pirinç çemberli, ayaklı, musluklu ve kapaklı büyük billur su küpü, iki adet limonküfü üzerine güllü ve kapaklı hoşaf kasesi, dört adet çekmeceli küçük ayna, bir adet küçük ayaklı masa, bir adet kenarı sedefli ve oymalı el aynası, bir adet üzeri sedef oymalı yazı çekmecesi, on adet pirinçten üretilen dört köşeli, ikişer mumlu cam fener, dört adet Kaşgar işi ipekli ve yünlü güzel halı, bir adet billur sehpa. İki adet demir kasa, on dört adet Paris işi büyük ayak halısı (bunlardan dördü göbekli ve güllü, dördü ortaları resimli, ikisi kenarları saçaklı ve güllü ve dördü de parça halinde).

    Çırağan'da kullanılan halıların Gördes'te imal ettirilmesine karar verildiğinde yabancı şirket ve tüccarların bu işten pay alamamalarından dolayı telaşa kapılıp ihaleyi iptal ettirmek için asılsız iddialarla girişimlerde bulundukları belirtilmişti. Ancak yukarıda yer alan listeden anlaşıldığı üzere, bu gurupların baskısı sonucu, sarayda sadece Gördes mamulatı halılar kullanılmamış, yurtdışından da çeşitli cins ve ebatlarda halı alımı yapılmıştır.


    Sarayın Bahçe Düzenlemesi

    Çırağan Sarayı, yapılan çalışmalarla oldukça büyük ve düzenli bir bahçeye sahip olmuştu. Esasen kıyının hemen arkasında yer alan koruluk, burada tarih boyunca inşa edilen yapıların doğal bahçesi olma niteliğini de taşıyordu. Nitekim Sultan II. Mahmud devrinde yapılan Eski Çırağan Sarayı ile birlikte artık bu koruluğun resmen sarayın mabeyn bahçesi olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu geniş bahçede büyük ve gölgeli yemiş ağaçları, orman, tarhlar, çiçekler, turfandalar, meyvelik bostan, suni derecik, kuşhaneler ve kameriyeler vardı. Sultan Abdülmecid bu koruluğun en üst tarafına annesi Bezmiâlem Valide Sultan için bir köşk yaptırmış ve İstanbul'u her yönden gördüğü için "Yıldız" adı verilmişti.

    Yeni Çırağan Sarayı yapılırken bu koruluk, Beşiktaş-Ortaköy arasında yer alan yol üzerine bir köprü yapılmak suretiyle saraya bağlanmıştır. Bu yıllarda koruluk içerisinde bir takım inşa faaliyetlerine de girişilir. Malta Köşkü yaptırılırken, Yıldız Kasrı onartılmış, yeni ahır binaları kurulmuş ve birçok sed ve yol çalışması yapılmıştır.

    Sarayın ana yapılarının yer aldığı alanda da Avrupa Sarayları'nda görülen bahçe düzenlemelerine gidilmiştir. Sultan Abdülmecid'in son dönemlerinde Eski Çırağan Sarayı'nın yıktırılıp yenisinin inşaası yolunda yapılan çalışmalar arasında bahçesine konulmak üzere İngiltere'de bir limonluk yaptırılması düşünülmüştü. Bu amaçla devrin Tophane Müşiri Ahmed Fethi Paşa vasıtasıyla İngiliz Tüccar Mr. Peill'e bir limonluk sipariş edilir. Ancak Fethi Paşa'nın vefatı ve ekonomik buhran nedeniyle bütün inşa çalışmalarının durdurulması sonucu limonluk İngiltere'de unutulur. Bu durum Tüccar Peill'in diğer konularda alacaklarından dolayı Osmanlı Devleti'ne başvurmasıyla ortaya çıkmış ve gerekli inceleme neticesinde Çırağan Sarayı için 32.015 Şilin değerinde bir limonluğun bedelinin ödendiği halde üç yıldan beri Londra'da imal edildiği fabrikada beklediği anlaşılmıştır.

    1859 yılında Mr. Peill tarafından Londra'da Mösyö Vested Buyly ve ortaklarına yaptırılan bu limonluk Osmanlı Devleti'nin Londra konsolosunun girişimleriyle 13 Haziran 1864'te İstanbul'a getirilir.

    Limonluğun kurulabilmesi için Chelsea'den Mühendis John Meir ile anlaşılmıştı. Kendisine ayda 25 sterlin verilecekti. Mühendis John Meir'e limonluğu yapan Vested Buyly ve ortakları tarafından otuz dört adet resmi içeren bir kuruluş şeması verilmiş ve bu resimlerle limonluğun sekiz ay zarfında kurulabileceği belirtilmişti. Mühendis Karadeniz'e işleyen gemilerden birisiyle, baş kamarada olmak üzere ve yiyecek-içeceği temin edilmek şartıyla İstanbul'a gelecekti. İşini bitirdikten sonra da en geç iki ay içerisinde İngiltere'ye geri dönecekti. Limonluğun kurulmasına 17 Ağustos 1864'te başlanır. Mühendisin çalışabilmesi için gerekli malzeme ve iş gücü de kendisine sağlanır ve belirtilen süre içerisinde limonluk kurulur.

    Özenle hazırlanan ve zorlu uğraşlarla Çırağan Sarayı bahçesine kurulan bu limonluğun ömrü ne yazık ki çok uzun süreli olmaz. Sarayın tamamlanmasından iki yıl sonra, 6 Şubat 1873'te sökülerek arkada bulunan büyük koruluğa nakledilir. Yerine de "Çini Köşk" adı verilen bir köşk yapılır. Bu köşk de 1905 yılında yapılan tamiratta hayli harap olmasından dolayı yıkılmıştır.

    Limonluğun camlarının kalitesinden dolayı "Billur Köşk" adıyla da anıldığı olmuştur. O tarihler de İstanbul'da bulunmuş olan bir Rus yazarı Billur Köşk hakkında şu bilgileri vermektedir: "Çırağan Sarayı'nda evvelce tıpkı Londra Billur Sarayı gibi billurdan bir limonluk yapılmış ve içine binlerce öter kuş salıverilmişti. Halbuki saray inşaasının sonrasında Sultan Aziz kuşların fazla gürültüsünden ve limonluğun güneş hararetiyle pek fazla ısınmasından rahatsız olarak Billur Köşk'ü yıktırdı."

    Limonluğun yanında sarayın müteahhitlerinden Kirkor Kalfa tarafından 22 Mayıs 1872'de 1.058.568 kuruş masrafla bir kuşluk da yapılmıştı. Ayrıca sarayın bahçesinde beşi büyük olmak üzere birçok havuz yapılmıştı.

    Sultan Abdülaziz'in hayvanlara karşı olan ilgisinden dolayı ve özellikle arslan sevgisi nedeniyle bahçede bir "Arslanhane" inşa edilmişti. Padişahın bu tutkusundan dolayı çeşitli ülkelerden ve yurt içinden yetiştirilmek üzere İstanbul'a hayvanlar getirtilmekteydi. Örneğin 4 Mart 1863'te Sultan Abdülaziz için Bağdat civarından yüz altmış beş Arap atı, üç arslan, bir Van kedisi ve bir sansar satın alınmıştı. Çırağan Sarayı bahçesinde, zürefalar için de bir yer yapılması, burada küçük bir hayvanat bahçesinin oluşturulduğunu gösteriyor.

    Padişahın arslan sevgisi o denli yüksekti ki , bu hayvanların heykellerinin yapılması için İtalya'da Carraro'dan mermerler getirtilmişti. Yapılan heykeller bahçenin çeşitli yerlerini süslerken, sarayın yanması üzerine iki arslan heykeli Dolmabahçe Sarayı bahçesine gönderilmişti.

    Çırağan Sarayı'nın Kullanıma Başlanması
    Çırağan Sarayı'nı arkadaki koruluğa bağlayan köprü

    Çırağan Sarayı inşaatının 27 Eylül 1871'de tamamlanması üzerine, Sultan Abdülaziz gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra 1872 yılı mayıs ayı başlarında yeni sarayına yerleşir. Saray inşaat alanında geriye kalan malzemelerin Ortaköy'de Fatma Sultan için yapılmakta olan binada kullanılmasına karar verilir (6 Ağustos 1872).

    Sultan Abdülaziz, yapımında hiçbir fedakârlıktan kaçınılmayan ve hazineye oldukça pahalıya mal olan Çırağan Sarayı'nda çok uzun süre oturmadı. Sarayı ilk ziyaretinde üst kat salonunda parkeden ayağı kayıp düşmesi, halk arasında, mevlevihanenin yıktırılarak saray arasına katılmasının padişaha uğursuzluk getirdiği gibi dedikoduların çıkmasına yol açmıştı. Sarayın bir türlü ısıtılamaması da Sultan'ın yeniden Dolmabahçe Sarayı'na dönmesine sebep oldu. Ancak Harem'in bir kısmı sarayda oturmaya devam etmişti. Sultan Abdülaziz son kez 1876 yılının 11 Mart'ında buraya gelerek bir süre ikâmet etti.

    30 Mayıs 1876'da tahttan indirilen Sultan Abdülaziz Dolmabahçe Sarayı'ndan, Topkapı Sarayı'na gönderildi. Burada kendisine amcası III. Selim'in dairesinin ayrılmış olduğunu görünce oldukça üzüldü. Üstelik dairede oturacak yer de yoktu. Kendisinin ve çocuklarının o sırada yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde ortada kalması eski hükümdarı büsbütün incitmişti. Bir müddet sonra hazırlanan odaya geçince de Sultan V. Murad'a bir mektup yazarak kendi isteğiyle Çırağan Sarayı'nın üst tarafında , karakolhaneye bitişik fer'iyye dairelerinden birine yerleştirildi (1 Haziran 1876). Fakat 4 Haziran 1876 günü odasında bilek damarları kesilmiş halde bulundu.

    Sultan Abdülaziz'in naaşı, yan tarafta bulunan karakolhanenin kahve ocağına taşında ve bir ot yatağının üzerine yatırılıp üzerine bir perde örtüldü. İstanbul'da bulunan elçilik hekimlerinin de katıldığı ondokuz kişiden kurulu doktorlar heyetinin Sultan Abdülaziz'i muayene ederek bir rapor hazırlaması kararlaştırıldı. Ancak Marko Paşa başta olmak üzere bazı doktorlar, eski hükümdarın naaşının karakolda bulunduğu durumdan üzüntü duyarak, muayeneye fiilen katılmadılar. Yüzeysel bir muayeneden sonra Sultan Aziz'in bir makasla intihar ettiğine karar verildi. Raporun hazırlanmasından sonra, Sultan Abdülaziz'in naaşı Topkapı Sarayı'na nakledilerek burada yıkandı ve babası II. Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbesine defnedildi.

    Sultan II. Abdülhamid'in saltanatı döneminde, Sultan Abdülaziz'in öldürüldüğüne dair bazı söylentilerin ortaya çıkması üzerine bir mahkeme heyeti oluşturuldu (30 Mayıs 1881). Onun hal'inde ve hal'inden önce hizmetinde bulunanlar ve dönemin devlet adamları teker teker sorguya çekildiler.

    Sonuçta Sultan Abdülaziz'in öldürüldüğüne karar verildi. Mahkeme kararına göre Pehlivan Mustafa, Hacı Mehmed ve Cezayirli Mustafa ile Mabeynci Fahri Bey bilfiil taammüden öldürme olayına katıldıklarından dolayı; Midhat, Mahmud, Nuri Paşalar'la, Binbaşı Necib ve Binbaşı Namık Paşazade Ali Beyler de suç ortağı sayıldıklarından idama mahkum oldular. Daha sonra idam cezaları ömür boyu hapse çevrildi. Mahkumların cezalarını Taif'te çekmelerine karar verildi.

    Sultan Abdülaziz'in hal'inden sonra tahta çıkan Sultan V. Murad'ın (30 Mayıs 1876) saltanatı uzun sürmedi ve akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle 31 Ağustos 1876'da tahttan indirilerek Çırağan Sarayı'na gönderilir. Artık Sultan V. Murad için Çırağan'da yirmi sekiz yıllık bir hapis hayatı başlıyordu.

    Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında kısa bir süre Dolmabahçe Sarayı'nda oturdu. Bu süre zarfında Çırağan Sarayı'nda bulunan bir kısım eşya Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi (25 Ekim 1876). Ancak II.Abdülhamid kendisinin de Sultan V. Murad gibi saltanattan uzaklaştırılabileceği endişesiyle Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılarak daha güvenli olan Yıldız Sarayı'nı kullanmağa başladı.

    20 Mayıs 1878'de Sultan V. Murad'ı tekrar tahta çıkarmak amacıyla Ali Suavi ve etrafına topladığı yüzü aşkın Rumeli göçmeni tarafından Çırağan Sarayı'na bir baskın düzenlendi. Ali Suavi ve arkadaşları sarayın muhafızlarını etkisiz hale getirdikten sonra ikinci kattaki Sultan V. Murad'ın dairesine girdiler. Daha önceden haberli olduğu için giyinmiş vaziyette bekleyen V. Murad'ı saraydan çıkarmaya çalışırlarken olayı haber alan Beşiktaş Karakolu muhafızı Hasan Ağa (Yedi sekiz Hasan Paşa) bir grup askerle sarayı kuşattı. Çıkan çarpışmada Ali Suavi ve yirmi üç adamı ölmüş, bir kısmı yakalanmış, gerisi de kaçmayı başarmışlardı. Sultan V. Murad bu olay karşısında heyecana kapılarak kendisini hazine dairesine atmış ve kapıyı da arkasından kilitlemişti. Olayın bastırılmasından sonra V. Murad bir müddet Malta Köşkü'nde göz hapsinde tutuldu. Ancak bir süre sonra tekrar Çırağan'a nakledildi.

    Ali Suavi vak'asından sonra dışarıyla tamamen irtibatı kesilen eski hükümdar, daha sonraları Beşiktaş Ortaokulu olarak kullanılacak olan binada oturmaya başlamıştır.

    Sultan II. Abdulhamid, V. Murad'ın yeniden kaçırılma teşebbüslerine karşılık oldukça sıkı tedbirler aldırmıştı. Sarayın muhafız sayısı arttırıldığı gibi, kara ve deniz tarafından hiç kimse yanına dahi yaklaştırılmıyordu. Adeta bir yasak bölge ilan edilmişti. Saraya günde üç öğün yemek getiren tablakarlardan başkası giremiyordu. Sarayın arkasında yer alan Beşiktaş-Ortaköy caddesini kullananlar duraklamadan, etrafa bakınmadan ve kimseyle konuşmadan buradan hızlı adımlarla geçmek zorundaydılar. Sarayda bulunan V. Murad ve aile fertlerinin her ne sebepten olursa olsun, dışarı çıkmaları yasaklanmıştı.

    Çırağan sarayı, siyasi koşullar nedeniyle, Sultan V. Murad'ın ölümüne değin (1904), ilgisizlik ve bakımsızlıktan oldukça harap bir duruma gelmişti. Sarayın tamir ve onarımı gereken yerlerine çok acil bir durum olmadıktan sonra herhangi bir müdahelede bulunulmamaktaydı. Bu dönemde birkaç köşk ilgisizlikten dolayı yıkılıp ortadan kaldırılmıştı. Genel olarak bütün köşk ve kasırların tamir ve bakımıyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda Çırağan Sarayı hakkında ya padişahın özel izni gereğince müdahalede bulunabiliyor veya hiç bahsi dahi geçmiyordu.

    1881 yılı Ağustos ayı içerisinde Hazine-i Hassa Nazırı Agop Paşa tarafından padişaha sunulan bir raporda; saray ve kasırların uzun zamandan beri gerekli tamirlerin yapılmamasından dolayı harabiyete yüz tuttukları ve dört-beş milyon lira sarfıyla meydana gelmiş olan bu saray ve kasırların bir kış daha böyle bakımsız bırakılır ise bu kadar masrafla meydana getirilen binaların büsbütün harap olacağı ve ileride yapılacak tamiratlarında oldukça büyük masraflara yol açacağı belirtiliyordu. Bu amaçla Sermimar-ı Devlet Serkiz Bey, Vasilaki Kalfa, Sabık Erkan-ı Harbiye Reisi Mahmut Mesud Paşa ve Hazine-i Hassa Hey'et İdaresi'nde oluşturulan bir komisyonla bütün saray ve kasırların muayene edilerek keşiflerinin yapılmasına karar verildi. Bu iş için Hazine-i Hassa'dan kırk sekiz bin lira ayrılmıştı. Ancak bu kadar teferruatlı bir incelemede Çırağan Sarayı ayrı tutulmuş ve oluşturulan komisyona Çırağan Sarayı'nda herhangi bir işlemde bulunmaması belirtilmişti (19 Ağustos 1881).

    1891 yılında da yine saray ve kasırları koruma altına almak amacıyla bir talimat layihası hazırlanmıştı. Buna göre saray ve kasırlar ehemmiyetlerine göre üç kısma ayrılıyorlardı. Yıldız Mabeyn, Yıldız Bendegân, Ayazağa Kasrı, Maslak Kasrı, Nisbetiye Kasrı, Nişantaşı'ndaki Taş Konak birinci kısımda; Dolmabahçe Sarayı, Harem ve Efendiler Daireleri, Hırka-i Saadet ve Emanet-i Mahsusa Daireleri, Koşu Çağlayan Kasrı ve Miriahur Kasrı ikinci kısımda yer alırken üçüncü kısımda da; Beylerbeyi Sarayı, Kalender Kasrı, Beykoz Kasrı, Tokat Kasrı, Küçüksu Kasrı, Hekimpaşa Kasrı ve Alemdağı Kasrı bulunuyordu. Hazine-i Hassa'da görevli kalfa ve mühendislerden birer kalfa ve mühendise bu binalar taksim olunacak ve hemen hemen her ay keşif ve muayenede bulunulacaktı (Ekim 1891).

    Çırağan Sarayı bu dönemde de yine ihmal edilmişti. İsimleri belirtilen köşk ve kasırların dışında kalan diğer binaların tamir ve keşiflerinin padişahın iznine tabi olacağı belirtilerek, Çırağan Sarayı ile ilgili herhangi bir kontrol işleminin ancak padişahın oluru ve denetiminde yapılabileceği vurgulanıyordu.

    Gümüşsuyu Hastahanesi'nin yeterli büyüklükte olmaması nedeniyle 12 Kasım 1880 tarihinde Çırağan Sarayı Paşa Dairesi'nin bir müddet hastahane olarak kullanılmasına karar verilmişti.

    Çırağan Sarayı binalarından kuşhane olup daha sonra karakolhaneye çevrilerek Kılıç Ali Karakolu ismini alan yapının 27 Nisan 1883'te dokuz bin yüz altmış üç kuruş masrafla tamiri yapıldı.

    7 Aralık 1886'da Çırağan Sarayı Ağalar Dairesi ile Bekçi Koğuşu'nun, Çadır Kasrı Bekçibaşısı Ali Rıza Efendi tarafından yapılan başvuru ile keşfi yapılarak on üç bin kuruş harcanarak tamiri yapıldı.

    1888 yılı Ocak ayı başlarında çıkan bir fırtınadan sarayın rıhtımları ve bazı bölümleri büyük hasar görmüştü. Deniz kenarında bulunan köşk yıkılmak üzereydi. Gerekli tamiratın yapılması için Dikran ve Ohannes Kalfalar ile Hazine-i Hassa Mühendislerinden Safvet Salih Efendi tarafından 2 Ocak 1888'de ilk keşfi yapıldı. Aynı heyet tarafından 23 Şubat 1888'de ikinci bir keşif daha yapılarak onarımına başlandı. Sarayın çatılarında bulunan arızalı kurşunlar çıkarılarak yenileri konuldu. Mabeyn saltanat kapısı üzeri akmakta olduğundan mermer olukları ve kurşunların tamir edildi. Harap olan köşkün yıkılarak, çok kıymetli mermer sütunlarının da dikkatlice indirilip, sağlam bir yerde muhafazasına karar verildi. Sed duvarları üzerinde bulunan parmaklıklar yenilendi. Rıhtımda triyeste döşemeli mahallerin oynamış olan taşlarının noksanları giderildi. Paşa Dairesi önünde bulunan rıhtım fesh edilerek yerine yenisi yapıldı. Deniz kenarında bulunan ve yıkılmasına kara verilen köşkün önündeki rıhtım da harap olduğundan bunun da tamiri yapıldı. Bütün tamirat ve onarımlar için toplam 658.644 kuruş harcanmıştır.

    İstanbul'da, şehrin gaz ile aydınlatılması hususunda, "İstanbul Şehrini Tenvir Şirketi" adı altında kurulmuş ve belli bir müddet bu imtiyazı elinde bulundurma iznini almış olan kuruluşla, sarayların aydınlatılması konusunda bir anlaşma yapılır (8 Ağustos 1891).

    Hazine-i Hassa Nazırı Agop Paşa ile Almanya Devleti teb'asından ve İstanbul Şehrini Tenvir Şirketi Meclisi İdare Azası ve vekili Mösyö Frans Simon arasında yapılan anlaşmaya göre; hazinece ücretsiz olarak verilecek bir arazi üzerine Mösyö Simon tarafından Saray-ı Hümayunlar ile ek binalarına ait olmak üzere bir gazhane inşa edilecekti. Bu gazhaneden Yıldız Sarayı, Beşiktaş Sarayı, Çırağan Sarayı, Nüzhetiye Kasrı, Hamadiye, Orhaniye, Valide ve Mecidiye Camii Şerifleri ve Şazeli Dergahı ile bunların civarındaki askeri kışla ve karakolların Fer'iyye Daireleri ile Yıldız ve Dolmabahçe'de bulunan Istabl-ı Amireler ve mutfakların içinde ve dışında bulunan fener ve kandillerin şirketin imtiyaz süresi müddetince ücretsiz olarak aydınlatılması karara bağlanmıştı.

    Sultan V. Murad'ın 29 Ağustos 1904'te vefatından hemen sonra , çok zaruri hallerden başka hiçbir ilgi gösterilmemiş ve bakımsızlığa terkedilmiş olan Çırağan Sarayı'nda büyük bir onarım faaliyeti içerisine girilir.

    Fransa'nın İstanbul Büyükelçiliği Mimarı Antoine Perpiqnani, Sultan II. Abdülhamid tarafından görevlendirilerek, Tüfengi Tahir Paşa ve Mabeyn-i Hümayun Müdür-i Sanisi İzzet Bey ile birlikte 22-25 Mart 1905 günleri arasında, Çırağan Sarayı'nı baştan aşağı tetkik ve kontrol ederek genel olarak planlarını çizip bir rapor hazırlar.

    Antoine Perpiqnani raporunda, sarayın acilen tamir edilmesi gerektiği ve hatta iki yıl daha böyle bırakılacak olur ise tamirinin mümkün olamayacağını belirtiyordu.

    Mabeyn, Yatak ve Valide Daireleri'nden oluşan asıl saray binasının, bodrum katından en üst katına kadar tamamiyle tamire ihtiyacı vardı. Bunun nedeni de , sarayın inşaasında çatısına kaplanmış olan kurşunların, sonradan yapılan tamiratlar esnasında kaldırılarak yerlerine konulan galvanizli oluklu saçların bir müddet sonra çürümeleri ve dereler ile boruların yağmur sularını taşıyamayacak derecede dar ve kötü bir şekilde yapılmış bulunmasından dolayı suların uzun müddet bina içerisine akması olmuştu. Bu nedenle önce çatıya eskiden olduğu gibi kurşun kaplanmasına, mevcut dere ve boruların daha genişletilmesine ve ikinci katın hemen bütün tavanlarının akan sulardan dolayı harap olmuş parkelerinin, rutubetten bozulmuş bazı duvar nakışlarının, kapıları ile pencerelerinin dışarıda bulunan dört Marmara merdiveni sahanlıklarının, dahili merdivenlerinin, hamamlarının ve Ortaköy yönünde göçük derecesine gelmiş olan iki büyük mermer döşemeli saltanat holünün tamirine karar verilir. Tahmini olarak 13.192 lira harcama yapılması gerekiyordu.

    Sarayın Harem Dairesi de , çatının bozukluğu nedeniyle harap bir duruma gelmişti. Bunun da ikinci katının bazı nakışlarının, abdesthane döşemelerinin, kapı ve pencerelerinin, hamam ve müştemilatının tamirine ve bodrum katının tamamen çürümüş olan döşemelerinin yenilenmesini istenir. Cephesinin tamiriyle korkuluklarına kurşun kaplatılmasına ve arka tarafta bulunan avluda mevcut hamamın müştemilatıyla birlikte çatı, sıva, kapı ve pencerelerinin ve holde hademeye ait üç dairenin tamirine toplam 6.180 lira keşif bedeli konmuştu.

    Ağalar Dairesi'nin harap olmasının nedeni de diğer iki dairede olduğu gibi çatısının bozukluğuydu. İkinci katının çatısı ile tavanının, diğer katların döşemelerinin tamiriyle, tamir edilemeyecek durumda olan kapı ve pencerelerinin yenilenmesi, yağlı boya ve badanasının yapılması için 4.800 lira öngörülmüştü.

    Sarayın Mabeyn Dairesi arkasında, sed duvarlarının Ortaköy Caddesi üzerinde bulunan köprüyle birleştiği noktada "Çini Köşkü" ismiyle anılan bir köşk yer almaktaydı. Bu köşk tamir edilemeyecek derecede harap olduğundan yıkılarak, çok güzel ve parlak olan çinilerinin dikkatlice sökülerek temizlenip sandıklara konulması uygun görülür. Bu işlem için yaklaşık 204 lira gerekmekteydi. Çıkarılan çinilerden en adi bir numunesinin çizimi yapılarak padişaha sunulmuştur.

    Saray-ı Hümayun'un kısmen taştan ve kısmen demir parmaklıktan ibaret olan muhafaza duvarlarının taş kısmı cüz'i tamire ve dökmelerin üzerindeki boya ve pasların kazınarak temizlenip yeniden yağlı boya ile boyanmaya ihtiyacı vardı. Deniz tarafındaki rıhtım üzerinde yer alan üstü parmaklıklı muhafaza duvarları, Marsilya taşından inşa olunmuş olup, içerden ve dışardan bir takım silmelerle süslenmiş olmasına rağmen zamanla bozulmuş olan bu süslemelerin yenilenmesine ve duvarın iç kısmında bulunan Mermer Köşk'ün içerisinden yıkılmış olması dolayısıyla, deniz tarafında mevcut her biri ikiyüz lira kıymetinde olan ondokuz adet büyük sütun ve on adet küçük sütununun başka bir binada kullanılmak üzere kaldırılması için 2.870 liraya ihtiyaç duyulmaktaydı.

    Sarayın rıhtımı sağlam olmasına rağmen üzerinde bulunan mermer döşemeler tamamen bozulmuş ve adeta ağaç gibi eğilip kabarmış olduğundan, rıhtım tamiri için de 4.150 lira gerekiyordu.

    Ağalar Dairesi'nin Beşiktaş yönündeki limanının taş ve yosunlardan temizlenmesi için yaklaşık 320 lira, bahçedeki havuzların tamiri için de 140 lira harcanacaktı.

    Saltanat kapılarının mermerlerinin temizlenerek demir dökme kapılarının boyalarının yenilenmesi için 1.205 lira ve toplam olarak Çırağan Sarayı'nın bütün müştemilatıyla birlikte yapılacak masraf 36.367 lira olarak belirlenmişti.

    Antoine Perpiqnani tarafından yapılan keşiften sonra, sarayın acil olarak tamir edilmesi ihtiyacı yönetim tarafından kabul edilerek gerekli kaynak arayışı içerisine girildi. Bunun için Hazine-i Hassa Nazırı Ohannes Efendi, diğer masraflardan kesilerek, haftada 500 lira kadar bir paranın Çırağan Sarayı tamiratı için ayrıldığını belirtiyordu (28 Haziran 1905).

    Yapılan tamirattan bir müddet sonra, sarayın bazı bölümlerinde iç döşemeyle ilgili olarak çalışmalara başlandı. Harem Dairesi'nde onüç oda ve bir sofa Hereke Fabrikası mamulatından kumaş ve halılarla döşendi. Mobilya ve diğer eşyaları yeniden imal edilerek dairenin alt ve üst katlarında bulunan bütün oda ve sofalar ile merdivenlerine hasır serildi. Mabeyn Dairesi'ne yüzaltmış bir adet şemsiye asımı ile birlikte toplam olarak 82.061 kuruş harcama yapıldı (2 Eylül 1807).

    Sultan II. Abdülhamid döneminde Çırağan Sarayı ile ilgili olarak yapılan son tamirat çalışması 15 Mart 1908 tarihli Paşa Dairesi'nin cephe sıvalarının yenilenmesi olmuştur.








  3. #23
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    D O L M A B A H Ç E S A R A Y I

    Dolmabahçe Sarayı'nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Boğaziçi'nin büyük bir koyuydu.
    Osmanlı Kaptan Paşalarının gemilerini demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bataklık haline gelmiş ve 17'nci yüzyıldan itibaren başlayarak doldurulmuş, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürülmüştü. Bu bahçede, çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anıldı.

    Beşiktaş Sahil Sarayı, Abdülmecit döneminde (1839-1861), kullanışsız olduğu gerekçesiyle ve 1843 yılından itibaren bölüm bölüm yıktırıldı. Aynı yıllarda, Dolmabahçe Sarayı'nın 15.000 m2'lik bir alanı kaplayan temelleri, meşe kazıklar ve ağaç hasırlar üstünde yükselmeye başladı.

    Yapımı, çevre duvarları ile birlikte 1856'da bitirilen saray 110.000 m2'yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana binası dışında onaltı ayrı bölümden oluşmuştur. Bunlar saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, camhane, dökümhane, tatlıhane, mefruşat dairesi ve işliklere kadar uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlara ayrılmış yapılardır.


    18. yüzyıl'ın ikinci yarısına doğru, Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlanmış ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme şekli, gene Batı tesiri altında kalarak yapılan barok tarzı köşk, kasır ve sebillerde kendini göstermeye başlamıştır. III. Selim, Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Mimar Melling'e Beşiktaş Sarayı'nda bir kasır yaptırmış, lüzum gördüğü diğer yapıları da genişlettirmiştir. II. Mahmut, Topkapı Sahilsarayı'ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu devirlerde Yeni Saray (Topkapı Sarayı) fiilen olmasa bile, terkedilmiş sayılırdı. Beylerbeyi'ndeki saray, Ortaköy'deki mermer sütunlu Çırağan, eski Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'deki kasırlar II. Mahmut'un mevsimlere göre değişen ikametgâhlarıydı. Abdülmecit de babası gibi Yeni Saray'a fazla itibar etmemekteydi, orada yalnızca kış mevsiminde bir kaç ay kalıyordu. Kırkı aşkın çocuğunun neredeyse tümü Boğaziçi saraylarında dünyaya gelmiştir.


    Sarayın, İstanbul Boğazı'na olan cephesiAbdülmecit, eski Beşiktaş Sarayı'nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatına karar verdi. Abdülmecit, diğer şehzadeler gibi köklü bir eğitim görmemesine rağmen, Batı'ya dönük bir sultandı. Batı müziğini ve batı üslubuyla yaşamayı seven padişah, anlaşabilecek kadar da Fransızca biliyordu.

    Günümüzdeki Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde bulunan köşklerin, 200 yıl kadar önce denizden kazanılmış toprağın tekrar ortaya çıkarılması için yıkımının kesin olarak hangi tarihte başladığına dair bir bilgi yoktur. 1842'de sarayın yerinde olduğu ve bu tarihten sonra yeni sarayın inşaatına başlandığı tahmin edilmektedir.Bununla birlikte bu tarihlerde inşaat arazisinin genişletilmesi için çevredeki tarla ve mezarlıkların satın alınarak istimlak edildiği belirtilir. İnşaat bitim tarihi için çeşitli kaynaklar değişik tarihler vermektedir. Ancak, 1853 yılı sonunda saray inşaatını gezen bir Fransızın anlattıklarından, sarayın hâlen süslemelerinin yapıldığını, mobilyaların henüz yerleştirilmediğini anlamaktayız.


    Sultan I. Abdülmecit tarafından yaptırılan sarayın cephesi, İstanbul Boğazı'nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Ermeni olan Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir. 1855 yılında tamamıyla bitirilen Dolmabahçe Sarayı'nın açılış töreni Ruslar'la yapılan Paris Antlaşması (30 Mart 1856)'dan sonra olmuştur. 7 Şevval 1272 (11 Haziran 1856) tarihli Ceride-i Havadis adlı gazetede, sarayın 7 Haziran 1856'da resmen açıldığı haberi verilmiştir.

    Abdülmecit döneminde üç milyon kese altın olan sarayın borcu, Maliye Hazinesi'ne aktarılınca, zor durumda kalan maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. 5.000.000 altına mal olan Dolmabahçe Sarayı'nda Sultan Abdülmecit sadece altı ay yaşayabilmiştir.


    Ekonomiyi tam bir iflas hâlinde devralan Sultan Abdülaziz devrinde sarayda israf son haddini bulmuştur. 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayda yıllık masraf 2.000.000 sterlini bulmaktaydı. Abdülaziz'in, ölen kardeşi kadar Batı'ya hayranlığı yoktu. Alaturka bir hayat tarzını tercih eden padişahın pehlivan güreşleri ile horoz dövüşlerine merakı vardı. Saray, Abdülaziz'in son dönemlerinde, yüksek dereceli memurların usulsüz atanmalarına, azillere, entrikalara ve rüşvetlere sahne olmuştur. Padişahın, istikraz işinden menfaat beklediğini açıkça ifade etmesi ile ordu ödeneğinden seksen bin altın talep etmesi tahttan indirilmesine sebep olmuştur.


    30 Mayıs 1876'da V. Murat, saraydaki dairesinden alınarak Bab-ı Sarasker'e götürüldü ve kendisine Serasker Kapısı'nda (Üniversite Merkez Binası) biat töreni yapıldı. V. Murat Sirkeci'den Dolmabahçe'ye saltanat kayığıyla dönerken aynı saatlerde Abdülaziz başka bir kayıkla Topkapı Sarayı'na götürülmekteydi. Saraya getirilen V. Murat'a Mabeyn Dairesi'nin üst kat sofrasında ikinci bir biat merasimi düzenlenmiştir. V. Murat'tan sonra tahta çıkan II. Abdülhamit şerefine bütün şehir fenerlerle aydınlatılırken, Dolmabahçe Sarayı'nda yalnızca bir odada ışık yanmaktaydı, padişah anayasa metni üzerinde çalışıyordu. Suikastten sürekli kuşkulanan padişah Dolmabahçe Sarayı'nda oturmaktan vazgeçerek, Yıldız Sarayı'na taşınmıştır. Böylece, bu padişah, sarayda yalnızca 236 gün kalmıştır.


    Büyük masraflarla inşa ettirilen saray, 33 yıl boyunca yılda iki kez Büyük Muayede Salonu'nda düzenlenenbayram törenlerde kullanılmıştır. V. Mehmet zamanında sarayın kadrosu azaltılmış, yurt dışında çok önemli olaylar cereyan ederken, saray içinde, sekiz yıllık süre boyunca az sayıda olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar, 9 Mart 1910'da 90 kişiye verilen bir ziyafet, aynı yılın 23 Mart'ında Sırp Kralı Petro'nun bir hafta süren ziyaret törenleri, Veliaht Max'ın ziyareti ve Avusturya imparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita'nın şerefine düzenlenen ziyafetlerdir. Yorgun ve yaşlı padişahın vefatı Dolmabahçe Sarayı'nda değil Yıldız Sarayı'nda olmuştur. VI. Mehmet unvanıyla tahta çıkan Vahdettin, Yıldız'da oturmayı tercih etmiş, ancak vatanı Dolmabahçe Sarayı'ndan terketmiştir.


    TBMM reisi Gazi Mustafa Kemal tarafından imzalanmış telgrafı alan Abdülmecid Efendi, halife ilân edildi. Yeni halife TBMM'den gelen heyeti Dolmabahçe'nin Mabeyn Dairesi Salonu'nun üst katında kabul etmiştir. Hilafetin kaldırılmasıyla Abdülmecit Efendi maiyetiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı'nı terk etmiştir (1924). Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramamış. Onun döneminde saray iki yönden önem kazanmıştır; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah, özel ziyaret için gelen İngiliz Kralı Edward ve Yugoslav Kralı Aleksandr, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda ağırlanmışlardır. 27 Eylül 1932'de Muayede Salonu'nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934'te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Turing kurumlarının dünya kuruluşu Alliance Internationale de Tourisme'nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).


    Cumhuriyet döneminde, Atatürk'ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı sarayda yaşanan en önemli olay, 10 Kasım 1938'de Atatürk'ün ölümüdür. Atatürk, sarayın 71 numaralı odasında hayata gözlerini kapamıştır. Muayede Salonu'nda kurulan katafalga konan naaşı önünden son saygı geçişi yapılmıştır. Saray, Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanlığı sırasında İsmet İnönü tarafından, İstanbul'a gelişlerinde kullanılmıştır. Tek partili dönemden sonra saray, yabancı misafirleri ağırlamak amacıyla hizmete açılmıştır. Alman Cumhurbaşkanı Gronchi, Irak Kralı Faysal, Endonezya Başbakanı Sukarno, Fransa Başbakanı General de Gaulle şereflerine törenler düzenlenip, ziyafetler verilmiştir.


    1952'de Dolmabahçe Sarayı, Millet Meclisi İdare Amirliği'nce haftada bir gün olmak üzere halka açılmıştır. 10 Temmuz 1964 tarihinde Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın toplantısıyla resmî açılışı yapılmış, Millet Meclisi İdare Amirliği'nin 14 Ocak 1971 tarihli yazısıyla bir ihbar sebep gösterilerek kapatılmıştır. 25 Haziran 1979'da 554 sayılı Millet Meclisi Başkanı emriyle turizme açılan Dolmabahçe Sarayı, aynı yılın 12 Ekim'inde yine bir ihbar üzerine kapatılmıştır. İki ay kadar sonra Millet Meclisi Başkanı'nın telefon emriyle tekrar turizme hizmet vermeye başlamıştır. MGK İcra Daire Başkanlığı'nın 16 Haziran 1981 tarih ve 1.473 sayılı kararıyla saray ziyaretçilere tekrar kapatılmış ve bir ay sonra 1.750 sayılı MGK Genel Sekreterliği'nin emriyle açılmıştır.


    Mimari-Süsleme

    Sarayın, İstanbul Boğazı'na olan cephesi Avrupa saraylarının anıtsal boyutlarına özenilerek inşa edilen Dolmabahçe Sarayı, değişik üslupların öğeleriyle donandığından belirli bir üsluba bağlanamaz. Büyük bir orta yapıyla iki kanattan oluşan planında, geçmişte mimari açıdan işlevsel değeri olan öğelerin farklı bir anlayışla ele alınarak süsleme amacıyla kullanıldığı gözlemlenir.

    Dolmabahçe Sarayı'nın kendine has, belirli ekollere giren bir mimari üslubu olmamasına karşın Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı karışık bir şekilde uygulanmıştır. Saray, batı anlayışıyla çağdaşlaşma gayretleri içinde bulunan toplumun sanatta da batının tesiri altında kalarak, Osmanlı saray ihtiyaçlarını da dikkate alıp, o asır bünyesinin sanat atmosferi içinde yapılmış bir eserdir. Nitekim, 19. yüzyıl köşk ve saraylarına dikkat edildiğinde onların, içinde yaşanılan yüzyılın sanat olaylarına değil, toplumun ve tekniğin gelişmesini de izah ettiği farkedilebilir.


    Deniz tarafından görünüşü batılı olmasına karşılık, bahçe tarafı yüksek duvarlarla çevrili ve ayrı ayrı birimlerden oluşması itibariyle doğulu görünümündeki Dolmabahçe Sarayı, 600 m uzunluğunda mermer bir rıhtım üzerinde inşa edilmiştir. Mabeyn Dairesi (bugün Resim Heykel Müzesi)'nden Veliahd Dairesi'ne kadar olan uzaklığı 284 m'dir. Bu mesafenin ortasında yüksekliğiyle dikkat çeken Merasim (Muayede) Dairesi bulunur.

    Dolmabahçe Sarayı üç katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Sarayın temelleri kestane ağacı kütüklerinden yapılmıştır. Deniz tarafındaki rıhtımın yanı sıra kara tarafında da birisi çok süslü iki abidevi kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır. Büyük, 56 sütunlu kabul salonu 750 ışıkla aydınlanan, İngiliz yapımı 4,5 tonluk muazzam kristal avizesi ile ziyaretçilerin ilgisini çeker.


    Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştır. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonlarına sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halılar, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidir. Avrupa ve Uzak Doğu'nun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süsler. Sarayın pekçok odasında kristal avizeler, şamdanlar ve şömineler bulunur.

    Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 metre yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4,5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. Altı hamamdan, Selamlık bölümünde olanı, oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştır.


    Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârlar bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmiştir. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı, günümüzde Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir. Saray Haremi'nin dış tarafında ise, Saray Tiyatrosu, Istabl-ı Âmire, Hamlacılar, Attiye-i Senniye Anbarları, Kuşhane Mutfağı, Eczahane, Pastahane, Tatlıhane, Fırınlar, Un fabrikası, Bayıldım Köşkleri bulunmaktaydı.

    Dolmabahçe Sarayı yaklaşık olarak 250.000 m²'lik bir alanda yer almaktadır. Saray, müştemilatının neredeyse tamamıyla birlikte deniz doldurularak, bu zemin üzerine 35 - 40 cm çapında, 40 - 45 cm satrançvari aralıklarla, meşe kazıklar çakılarak üzerine takviye edilmiş yatay hatıllarla bütünleştirilmiş 100 - 120 cm kalınlığında oldukça sağlam horasan harçlı döşek (radyojeneral) üzerine kagir olarak inşa edilmiştir. Kazık boyları 7,00 - 27,00 m arasında değişmektedir. Yatay peşteban hatıllar ise 20 x 25 - 20 x 30 cm dikdörtgen kesitindedir. Horasan döşekler esas kütlenin 1,00 - 2,00 m dışına taşacak (ampatman) şeklinde oluşturulmuşlardır. Yıktırılan eski sarayların temel döşekleri tamir ettirilerek yeniden kullanılmıştır. Gayet sağlam olduklarından, hiçbiri tasman yapmamış, çatlama ve yarılma olmamıştır.

    Sarayın temel ve dış duvarları, masif taştan, bölme duvarları harman tuğlasından, döşeme, tavan ve çatılar ahşap olarak yapılmıştır. Beden duvarlarında takviye amacıyla demir gergiler kullanılmıştır. Masif taşlar, Haznedar, Safraköy, Şile ve Sarıyer'den getirilmiştir. Stuka mermerle kaplanan tuğla beden duvarları, somaki mermer plak veya kıymetli ağaçlardan faydalanılarak lambrilerle örtülmüştür. Pencere doğramaları meşe kerestesinden yapılmış, kapılar maun, ceviz veya daha kıymetli kerestelerden imal edilmiştir. Çıralı çam keresteler Romanya'dan, meşe dikme ve hatıllar Demirköy ve Kilyos'tan, kapı, lambri ve parke keresteleri de Afrika ve Hindistan'dan getirtilmiştir.

    Alttan kızdırmalı alaturka stilinde inşa edilen kagir kubbeli hamamlarda Marmara mermeri, Hünkâr hamamında ise Mısır alabaster cevheri kullanılmıştır. Pencerelerde özel imalatla ultraviyole ışınlarını geçirmeyen camlar kullanılmıştır. Özellikle padişahın kullanımında olan yerlerdeki duvar ve tavan süslemeleri diğer mekanlardakilere nazaran daha fazladır. Çatılarda toplanan kar ve yağmur suları dere ve oluklarla kanalizasyona bağlanmıştır. Kanalizsyon şebekesi kafi miktarda borularla kurulmuş, atık sular çeşitli işlemlerle temizlenerek, dört ayrı yerden denize akıtılması sağlanmıştır.


    Dolmabahçe Sarayı'nın iç ve dış süslemeleri Batı'nın çeşitli sanat dönemlerinden alınan motiflerin birarada kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Barok, Rokoko ve Ampir özelliğindeki motifler içiçe kullanılmıştır. Sarayın inşaatında Marmara Adaları'ndan çıkarılan maviye benzer bir renkteki mermer kullanılmış, iç süslemede ise su mermeri, billur, somaki gibi kıymetli haiz mermer ve taşlarla çalışmalar yapılmıştır. Dış cephelerdeki süslemelerde olduğu gibi iç tezyinatta da eklektik (seçmeci) anlayış hakimdir. Sarayın duvar ve tavan süslemeleri İtalyan ve Fransız sanatçılar tarafından yapılmıştır. İç süslemelerde çoğunlukla altın tozu kullanılmıştır. Resimler sıva ve alçı üzerine yapılmış, duvar ve tavan süslemelerinde perspektifli mimari kompozisyonlarla boyutlu yüzeyler meydana getirilmiştir. Sarayın iç dekoru, tarih akışı içinde ilaveler yapılarak zenginleştirilmiş, özellikle yabancı devlet adamı ve kumandanların hediyeleri ile salon ve odalar ayrı bir değer kazanmıştır. Séchan isimli yabancı bir sanatkar sarayın dekore edilmesinde ve döşenmesinde çalışmıştır. Avrupai stilde (Regence, XV. Louis, XVI. Louis, Viyana-Thonet) ve Türk tarzındaki mobilyaların yanısıra, saray odalarında görülen minder, döşek ve şalteler alaturka hayat tarzının devam ettirildiğini göstermektedir. 1857 tarihli belgelerde Séchan'a başarısından dolayı nişan verildiği ve kendisine üçmilyon frank hakkının ödenmesi gerektiği açıklanmıştır.

    Döşemelik ve perdelik kumaşların tümü yerli olup, sarayın dokumahanelerinde üretilmiştir. Sarayın parkelerinin üzerini (yaklaşık 4.500 m²'lik bir alanı) 141 halı ve 115 seccade süslemektedir. Halıların büyük bir kısmı Hereke fabrikalarındaki tezgahlarda imal edilmiştir. Bohemya, Bakara ve Beykoz avizelerinin toplam sayısı 36'dır. Ayaklı şamdanların, bazı şöminelerin, billur merdiven korkuluklarının ve bütün aynaların malzemesi kristaldir. Sarayda ayrıca 581 tane kristal ve gümüşten yapılmış şamdan mevcuttur. Toplam 280 vazodan 46 tanesi Yıldız porseleni, 59'u Çin, 29'u Fransız Sevr, 26'sı Japonya, geri kalan diğerleri de muhtelif Avrupa ülkelerinin porselenleridir. Herbirinin ayrı bir özelliği olan 158 adet saat sarayın oda ve salonlarını süslemektedir. Yaklaşık 600 adet tablo, Türk ve yabancı ressamlar tarafından yapılmıştır. Bunlar arasında saray baş ressamı Zonaro'nun 19, Abdülaziz döneminde İstanbul'a gelen Ayvazovsky'nin 28 tablosu da bulunmaktadır.


    Duvar ve kapıları

    Dolmabahçe Sarayı'nın kara tarafındaki aşılması oldukça güç duvarların ne zaman yapıldığına dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte, sarayın bugünkü duvarlarının Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'de bulunan eski saray zamanlarında yaptırıldığı hususunda yabancı kaynaklar mevcuttur.

    Dolmabahçe adıyla meşhur padişah bahçesinin duvarı harabeye dönmüş, böylece içindeki muhteşem binalar da devamlı toz duman içinde kalınca, çalışkan ve gayretli Vezir-î Azam diğer bahçelerden daha fazla ihtişama layık buranın böylesine çirkin bir vaziyette olmasının sarayın şan ve şerefine zarar getireceği fikrindedir. Çünkü, burası gerek kara ve gerekse deniz yoluyla İstanbul'a gelen misafirlerin, yolcuların ister dost, ister düşman olsun dikkatlerini çeken bir yerdir. Bu duvarın onarımı ve yapımıyla sarayın Beşiktaş'ta bulunan diğeriyle bütünleşebileceği, böylelikle eski itibarını koruyacağı bir ferman vasıtasıyla inşaatın yönetici ve idarecilerine bildirilmişti. Vezir-î Azam'ın üstün gayretleriyle saraydan Kabataş'a kadar bir duvar çekilmiştir. Fındıklı sakinleri daha önceleri Arap iskelesiyle Dolmabahçe ve Beşiktaş'a gitmekteyken, iskele yerine bir liman yapılmış, halk da Dolmabahçe'den geçmeye izinli olmuştur.

    Dolmabahçe Sarayı'na gösterilen önem, kara ve deniz tarafında bulunan kapılarda da görülmektedir. Çok süslü ve heybetli bir görünüme sahip kapılar sarayla bütünlük sağlar. Hazine kapısı, bugün idare binası olarak kullanılan Hazine-i Hassa ile Mefruşat Dairesi arasında bulunur. Yuvarlak kemerli ve beşik tonozlu bölümü bu kapının esas kirişini oluşturur. Kapının iki kanadı demirden imal edilmiştir. Kapının girişinde her iki tarafta, yüksek kaideler üzerinde ikiz sütunlar vardır. Hazine kapısının sağ ve solundaki kapılardan Hazine-i Hassa ve Mefruşat Daireleri'nin avlularına giriş sağlanmıştır. Kapının taçlandırılmış üst tarafında bulunan madalyonda oval şekil I. Abdülmecit'in tuğrası ve bunun altında da Şair Ziver'in 1855/1856 tarihli kitabesi yer alır. Kitabenin hattatı Kazasker Mustafa Efendi'dir.


    Dolmabahçe Sarayı'nın Hazine KapısıHazine Kapısı'nın süslemesi daha ziyade kartuşlar, askı çelenk, inci, yumurta dizileri, istiridye kabukları motiflerinden oluşmaktadır. Üzerinde Abdülmecit'in tuğrasının bulunduğu Saltanat Kapısı, koridorlu iki yüksek duvar arasında bulunur. Bir taraftan bayıldım bahçesine, diğer taraftan da Hasbahçe'ye bakan kapının demirden yapılmış iki kanadı vardır. Abidevi bir görünümü bulunan kapının girişinde her iki tarafta da birer sütun vardır. Kapı, büyük panolar içine alınmış madalyonlardan sonra ikiz sütunların kullanılmasıyla taçlandırılmıştır. İçte ve dışta ikişer kulesi vardır. Saltanat Kapısı, yabancı ziyaretçilerin de ilgisini çekmektedir. Gerek Dolmabahçe Sarayı'nı ziyarete gelenler, gerekse Boğaz turuna katılanlar tarafından hatıra fotoğrafları çekilmektedir.

    Bu iki kapıdan başka Koltuk, Kuşluk, Valide ve Harem Kapıları da sarayın kara tarafında özenle yapılmış kapılardır. Dolmabahçe Sarayı'nın deniz tarafına bakan cephesinde taçlı, demir kanatlı, madalyonlu, bitki motifleriyle süslü, birbirlerine dilimli parmaklıklarla bağlanmış beş yalı kapısı vardır.


    Bahçeleri


    Dolmabahçe Sarayı'nın Has BahçesiBeşiktaş Hasbahçe ile Kabataş'taki Karabali (Karaabalı) bahçeleri arasında kalan koy doldurularak bahçeler birleştirilmişti. Bu bahçelerin arasına inşa edilen Dolmabahçe Sarayı'nın deniz ile kara tarafındaki yüksek duvar arasında kalan alanda oldukça bakımlı bahçeleri bulunur. Hazine Kapısı ile saray girişi arasındaki kareye yakın dikdörtgen şeklindeki Has Bahçe, Mabeyn veya Selamlık Bahçesi adlarıyla da tanınmaktadır. Avrupai tarzda düzenlenmesi yapılan bahçenin ortasında büyük bir havuz bulunur. Muayede salonunun kara tarafında kalan Kuşluk Bahçesi ise adını Kuşluk Köşkü'nden almıştır.

    Dolmabahçe Sarayı'nın Harem Dairesi'nin kara tarafında bulunan Harem Bahçesi'nde oval havuz ve geometrik şekillerle düzenlenmiş tarhlar bulunur. Deniz tarafındaki bahçeler Has Bahçe'nin devamı sayılır. Büyük Yalı Kapısı'nın iki yanında yer alan tarhların ortasında birer havuz vardır. Tarhların geometrik şekillerle düzenlenmesi, süslemede fener, vazo, heykel gibi objelere yer verilmesi, bahçelerin de ana yapı gibi batı etkisi altında kalındığını gösterir. Sarayın bahçelerinde daha ziyade Avrupa ve Asya kökenli bitkiler kullanılmıştır.


    Hamamlar

    Sarayın selamlık kısmında bulunan Somaki Hamam'ın dinlenme odasındaki iki pencere denize bakar. Çini soba, masa ve koltuk takımlarının bulunduğu bu odadan, tavanı haçvari motifli filgözleriyle kaplı antreye geçilir. Sol tarafta tuvalet ve karşıda somaki mermerden yapılmış çeşme bulunur. Antrenin sağından masaj odasına geçilir. Buranın aydınlanması iki büyük pencereyle filgözleriyle sağlanmıştır. Gece aydınlatmalarının, masaj odasına geçilen kapının sağ ve sol taraflarındaki camekan bölmelere konulan lambalarla yapıldığı görülmektedir. Barok tarzda yapılan hamamın duvarları yaprak, kıvrımlı dal ve çiçek motifleriyle süslenmiştir. Girişin sağ ve solunda somaki kurnalar vardır, ayna taşlarının işçiliği dikkat çeker.


    Haremde bulunan Çinili Hamam'a küçük bir koridordan geçilir. Sağda, hamamın tuvaletine girilen antrede, ayna taşı çiçek motifleriyle süslü, bronzdan yapılmış bir çeşme bulunur. Sade bir tuvaleti vardır. Koridorun sonunda iki büyük pencereli ve tavandaki filgözleriyle aydınlanması sağlanan masaj odasında oturma yerleri vardır. Ayrıca, burada, Kütahya yapımı, sıraltı tekniğiyle imal edilmiş, sekiz çini parçasından oluşan ve her bir çini parçasında şamdan bulunan bir masa mevcuttur. Geceleri sekiz adet mumla bu mekanın aydınlatıldığı anlaşılmaktadır. Masaj odasının duvarları 20 x 20 cm çiçek demeti desenli seramiklerle kaplıdır. Girişin sol tarafındaki mermer kurnanın ayna taşı Barok tarzındadır. Sıcaklık bölümüne geçilirken kapının iki tarafındaki duvar içinde kalan cam bölmeler kandiller için yapılmıştır. Buradaki üç kurnadan, sağ ve soldakilerinin ayna taşları mermer oymalı olup Barok tarzındadır. Girişin karşısında bulunan bronz çeşmeli kurna diğerlerinden daha büyüktür. Tavandaki geometrik şekillerle meydana getirilen filgözleri, mekanın aydınlatılmasını sağlar. Duvarlar, papatya desenli seramiklerle kaplanmıştır.

    Alt katta bulunan diğer bir hamam da Harem Hamamı adıyla tanınır. Aydınlanması tepe camlarıyla sağlanan hamamın sıcaklığında üç kurna vardır. Banyo şeklindeki Atatürk'ün hamamına salondan girilir. Yıkanma yerinin sağ tarafında bir küvet, sol tarafında ise musluk ile tuvalet bulunmaktadır. Girişin karşısında kurşun vitraylı pencere bulunmaktadır. Soldan dinlenme odasına geçilir. Burada ilaç dolabı, masa ve bir sedir bulunur. Sol tarafta ayna taşı çiçek motifleriyle süslü bir çeşmeyle yine sol tarafta koridora bir çıkış vardır.


    Aydınlatma ve ısıtma

    Sarayın giriş kapısı ve aydınlatmaları İnönü Stadyumu'nun bugünkü bulunduğu yerde Gazhane, Dolmabahçe Sarayı'nın aydınlatma ve ısıtılması için kullanılmıştır. Dolmabahçe Gazhanesi, 1873'e kadar Hazine-i Hassa tarafından yönetilirken, daha sonraları Fransız Havagazı Şirketi'ne devredilmiştir. Bir süre sonra da şirketin yönetimi Belediye'ye geçmiştir. Havagazıyla aydınlatma yalnızca sarayda olmamış, İstanbul'un bazı semtleri de Gazhane'den yararlanmıştır.

    Muayede Salonu'nun ısıtılması değişik bir teknikle yapılmaktaydı. Salonun bodrumunda ısıtılan hava, gözenekli sütun kaidelerinden içeriye veriliyor, böylelikle kubbeli büyük mekânda 20°C'ye varan bir sıcaklık elde ediliyordu. Sultan Reşad döneminde, saraydaki gazlı lambaların aslî görünümleri korunarak, elektrikle çalışır hale dönüştürülmüştür. Bu döneme kadar ısıtmada şömineler, çini sobalar, mangallar vasıtasıyla olurken, bunların yerini kalorifer almıştır.











































  4. #24
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    F İ L İ Z L İ K Ö Ş K

    II. Abdülhamid’in (1876-1909) Başkâtib’i olarak Yıldız Sarayı’nda görev yapan Tahsin Paşa’ya ait olan yapı, 19. yüzyılda saray ileri gelenlerinin yazlık olarak kullandıkları bir yöre olan Göztepe’dedir.

    19. yüzyılın son çeyreğine ait olan Filizi Köşk, genel olarak dönemin beğenisi olan Art-Nouveau özellikler taşımasına karşılık, birkaç kez el değiştirdiğinden dolayı kimi yerlerde bu özelliğini yitirmiştir.

    Üç katlı ve orta sofaya açılan yan odalardan oluşan planıyla geleneksel Türk Evi Planı’na sahip olan yapı, restore edilmiş ve Türk Parlementerler Birliği sosyal tesisi olarak hizmete girmiştir.

  5. #25
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    F L O R Y A A T A T Ü R K K Ö Ş K Ü

    Marmara Denizi kıyısında, Yeşilköy ile Küçükçekmece arasında bir yerleşim bölgesi olan Florya’nın 19. yüzyılda sönük bir avcı uğrağı konumunda olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık bir dinlenme merkezine dönüşmüştür.

    Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.


    Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada yaşamış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.


    Köşk, Atatürk tarafından son olarak 28 Mayıs 1938 günü kullanılmış, kendisinin ölümünden sonra bu yapılar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Sayın İsmet İnönü, Sayın Celal Bayar, Sayın Cemal Gürsel, Sayın Cevdet Sunay, Sayın Fahri Korutürk ve Sayın Kenan Evren tarafından kullanılmıştır.


    16 Eylül 1988 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’mızca TBMM’ne bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na devredilen bu yapılar topluluğu, restorasyona alınarak Atatürk Müzesi haline getirilmiş ve içinde “Atatürk İstanbul’da” konulu sürekli bir fotoğraf sergisi oluşturulmuştur. Öte yandan köşkün bir bölümünde de Atatürk ile ilgili çeşitli yayınlar tanıtılmakta ve satılmaktadır. Yaverlik ve Genel Sekreterlik binaları onarılarak TBMM sosyal tesisleri haline getirilmiş, bu binaların arasında kalan boşluğa kafeterya ve restoran hizmeti veren bir yapı eklenmiş, yine bahçe; kafeterya hizmetleri verilecek bir konuma getirilmiştir.







  6. #26
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    H E R E K E İ P E K L İ D O K U M A V E H A L I F A B R İ K A S I

    1843 yılında Hereke Fabrika-i Hümâyûnu adıyla Hereke’de kurulan fabrika, Osmanlı İmparatorluğu’nun o tarihe kadar halı ve ipekli dokuma alanında kurduğu en kapsamlı fabrikasıdır.

    1800’lü yıllarda başlatılan Türk sanayiinin geliştirilmesi çalışmaları kapsamında açılan bu fabrika, kuruluşundan başlayarak sürekli yenilik ve değişiklikler yaşamıştır. Fabrika, o yılların öncü teknolojisini kullanmakta ve Osmanlı devleti adına milli dokumacılık ürünlerinin geliştirmesi ve çağdaşlaştırılmasına öncülük etmekteydi. Öyleki, Hereke Fabrikası’nın en üst kalitedeki ürünleri; Osmanlı sanayii’nin bir vitrini niteliğindeki başta Dolmabahçe olmak üzere padişaha ait saray, köşk ve kasırlarda yer alıyordu. Öte yandan bu konuda kolaylık sağlaması için Dolmabahçe Sarayı yapılırken, “Hereke Dokumahanesi” adıyla sarayın bünyesinde bir de atölye kurulmuştu.

    Cumhuriyet Dönemi’nde de çalışmasını sürdüren Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası; günümüzde bir Müze-Fabrika olarak üretimini sürdürmekte ve konumuyla benzerleri arasında özel bir yer tutmaktadır.
    Sarayları saray yapan nice halıyı üreten Hereke Fabrika-i Hümayunu ya da bugünkü adıyla Hereke Halı ve İpekli Dokuma Fabrikası’nın izini sürdüğümüzde, Ohannes ve Bogos Dadyan kardeşlere rastlıyoruz. Dadyan Biraderler, Hereke'nin doğal güzelliklerinden etkilenerek -biraz da yaptırdıkları Çuha Fabrikası'nın masraflarını çıkarmak amacıyla- kendi adlarına bir fabrika kurmak isterler. Dilekleri Serasker Rıza Paşa tarafından kabul görünce, İzmit Körfezi'nin kuzey kıyısında, Hereke beldesinde Osmanlı İmparatorluğunun ilk özel dokuma fabrikası kurulmuş olur. Elli pamuklu, yirmi beş canfes tezgâha sahip fabrikanın kurulduğunu iki yıl sonra öğrenen Sultan Abdülmecid bundan pek hoşlanmaz. Sonuçta, Eser-i Cedid vapuruyla fabrikanın önünden geçerken Rıza Paşa, "Sultanım, size bir sürprizim vardı; bu fabrikayı size yerinde göstermek istiyordum; bu fabrika sizin adınıza kuruldu" dedikten sonra durumu kurtarır ve fabrika padişaha devredilmiş olur. Büyük olasılıkla o yıl "Hereke Fabrika-i Hümayunu" adını alır. Fabrikanın devredilmesinden sonra saraylara ipekli canfes, döşemelik ve perdelikler dokunmaya başlanır. O dönemde fabrikaya Fransa'dan yüz ipekli tezgahın getirtildiği biliniyor.

    Yıl 1891... Hereke Fabrika-i Humayunu'nun kurulmasından yaklaşık elli yıl geçtikten sonra, geleneksel Osmanlı halıcılığında bir dönüşüm yaşanmış ve fabrikada yüz adet yeni tezgahta halı dokunmaya başlanmıştır. Bu kez sahneye II. Abdülhamid çıkar. Onun himayesinde Sivas, Ladik, Manisa'dan gelen ustalara önceleri Saray tarafından verilen desenler dokutturulur, bu desenler geliştirilerek bir Hereke üslubu yaratmaya çalışılır.

    Osmanlı saraylarının halı ihtiyacı da, Hereke fabrikası kurulmadan önce Gördes, Uşak, İzmir ve Bursa'da saray tarafından verilen örneklere uygun olarak dokutturulmuş. 1891'de Sultan Abdülhamid'in girişimleriyle halı üretimine başlayan fabrika, küçük bir kasabanın adını dünyaya bir marka olarak tanıtır. Halı fabrikası talebi karşılayamayacak duruma gelince, personel ihtiyacı Hereke çevresinden alınan işçilerle kapatılmaya çalışılır. Bunlar arasında, iki yüz kişiye öğretmenlik yapan dört kıza, yine görevli boyacı, ustabaşı, makinist ve öğretmenlere fabrikanın gelişmesindeki katkılarından dolayı II. Abdülhamid tarafindan madalyalar verilir.

    Bu dönemde Emil Meinz'ın adına rastlıyoruz. Meinz, Yıldız Sarayı bünyesinde Tamirhane-i Hümayun ressamıdır ve sarayın mobilya, çini, iç dekorasyon desenlerini çizmektedir; artık sarayların iç mekanlarını göz önüne alarak halı desenleri çizmeye de başlamıştır.

    Fabrikada iki cins halı üretilmekte, en iyi cins yekpare Gördeskari halıdan yılda yalnızca iki adet dokunmaktadır. İkinci kısım halı üretimi ise Saray ve Saray'a bağlı dairelerin tefrişi için yapılmakta, ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalan halılar piyasaya verilmektedir. Hereke halıları artık Avrupa'da da nam salmaya başlar. Avrupa ürünleriyle rekabet edilmekte, yeni tezgahlarda kabartma halılar dokunmaktadır.

    Sultan Reşad döneminde ise (1909-1918) Avrupa'daki fabrikalar gibi daha geniş bir kesime hitap etmesi düşünülür, el tezgahları yanında makine üretiminin de artırılması gerekli görülür. Artık sipariş üzerine Avrupa'daki sefaret binalarına da halı dokunmaya başlanır. Hereke halı ve dokumalarında Anadolu İran ve Batı'dan gelen etkiler süzülerek bir senteze ulaşır. Saraylar Koleksiyonu'nda korunarak günümüze ulaşan halılar, geleneksel Anadolu halıları ile Osmanlı saray halıları arasında bir sentez arayışı gibidir. Batılılaşmayla gelen yeni estetik değerleri bu halılarda gözlemleyebiliyoruz. Fabrika, şampiyon halılar da üretmiş. Şu anda Yıldız Şale Tören Salonu'nda bulunan 14x29 metre ölçülerindeki yekpare halı, mekan için özel olarak üretilmiş. Hereke Fabrika-i Humayunu'nda üretilen halı, 406 metrekarelik alanıyla halen Türkiye'nin en büyük yekpare halısı unvanını taşıyor. Hereke Fabrika-i Hümayunu, yeni adıyla Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası, 1995 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi koruması altında. Bir başka deyişle 1995 yılında Milli Saraylar bünyesine katılan fabrika, yüz elli yıl sonra ikinci kez Saray ile bütünleşmiş oluyor... Hereke'deki fabrikada, saraylarda örneği bulunan Hereke kumaşlarının desenleri bilgisayarlarla yeniden çizilerek üretime alınmış, böylece dokunabilmekte olan desen sayısı 48'den 70'e çıkarılmış. Türk dokumacılık tarihinde, bir zamanlar üretimi yapılan 143 değişik desende kumaşa ulaşılmaya çalışılıyor. Bunlar şimdilerde dökümhanede gerçekleştirilen çalışmalar.

    Halıhane'ye gelirsek; önce kısa bir geçmişe dönüp bakalım: Fabrika bir dönem Sanayi ve Maadin Bankası yönetiminde faaliyet gösterdikten sonra Sümerbank'ın yönetimine geçmiş. Bu dönemde, 16. ve 17 yüzyıl Osmanlı süsleme sanatlarında görülen motiflerden yola çıkılarak halı motifleri dokunmuş ama örnekleri Milli Saraylar Koleksiyonu'nda görülen 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında dokunmuş özgün tasarımların üretimi ise durmuş. Ne var ki 1995 yılından bu yana Milli Saraylar Koleksiyonu'nda bulunan halılar arasında bir seçim yapılarak çıkarılan örnekler şimdilerde bilgisayara kaydediliyor. Dijital arşivden yola çıkılarak yapılan üretimlerle bir "Koleksiyon" serisi oluşturuluyor. Sözgelimi, Dolmabahçe Sarayı'nın Süfera Salonu'nda bizi kendisine hayran bırakan Avrupa desenli kabartma halının koleksiyon serisinde üretimi tekrar yapılmış. Milli Saraylar ve Hereke Halı - İpekli Dokuma Fabrikası yöneticilerinin amaçları belli: "Hereke halıcılığının yıllar boyu adını sürdürmesini sağlayan Sümerbank dönemi tasarımlarının yanı sıra yeniden canlandırılan üretimlerle birlikte kaliteli işçiliği ve özgün örnekleriyle Osmanlı döneminde dünya çapında ün kazanan Hereke halıları eski ününü yeniden yakalayacak, özgün örneklerin tekrar üretilmesiyle kültürel mirasımızın bir kesiti yeniden hayat bulmuş olacaktır.”

    HEREKE HALILARININ AYIRDEDİCİ ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

    1.MENŞEİ

    Hakiki Hereke halıları taklit edilemeyecek,benzersiz bir sanat anlayışıyla yalnşzca Türkiye'de üretilir.

    2.KALİTESİ

    Hereke halıları dünyanın en iyi el dokumasş halşlarş olarak bilinir. Eşsiz kalitesi ile Hereke halıları yıllarca süren ve ilmek ilmek dokunan,%'de 100 el yapımı halılardır.

    3.İMALAT TEKNİĞİ

    Hereke halıları; yalnızca çift düğüm adı verilen, son derece güçlü ve dayanıklı bir Türk düğümüyle dokunur.

    4.MALZEME

    Hereke ipek halılarında,dünyaca ünlü bir başka ürünümüz olan Bursa ipeği kullanılır. Hereke yün halıları, pamuk çözgü ve atkılar üzerine en üstün nitelikli yünden dokunur.

    HEREKE HALISINDA KAÇ DÜĞÜM BULUNUR?

    İpek bir Hereke halısındaki düğüm sayısı, bir santimetrekareye düşen ortalama düğüm sayısıyla hesaplanır. Hereke ipek halılarında santimetrekare başına ortalama; 10x10=100 düğüm bulunur. Bu, her santimetre için dikeyde (çözgü üzerinde), yatayda (atkş üzerinde) 10 düğüm anlamına gelir. Düğüm sayısı 12x12, 14x14, 20x20 veya hassas halılarda daha da çok olabilir. Toplam düğüm sayısı, halının toplam alanının belirlenmesinden sonra hesaplanır. Önce halının enini boyuyla (santimetre cinsinden), daha sonra santimetrekareye düşen ortalama düğüm sayısıyla çarpın. 1 metrekare alanında ve santimetrekare başına ortalama 100 düğüm taşıyan bir Hereke ipek halısında, 1,000,000 (Bir milyon) düğüm vardır. Usta bir dokumacı, 1 milyon düğümden oluşan bir Hereke halısını ortalama bir yılda dokur.
    Yünlü bir Hereke halısında desimetrekare başına ortalama; 60x60=3600 düğüm bulunur.





  7. #27
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    I H L A M U R K A S I R L A R I

    Beşiktaş'taki "Ihlamur Kasrı ve Bahçesi" terkedildiği izlenimini veren durumdan hızla kurtarılarak 29 Kasım 1985'te ziyarete açılmış ve başta çevre halkı ve okulları olmak üzere tüm eğitim kuruluşları için yeniden düzenlenmiştir.
    Bugün, çevresinin gürültü ve karmaşasından kendini yüksek duvarlarla koruyan Ihlamur Kasrı çok eskilerden bu yana Ihlamur Mesiresi adıyla anılan bir dinlenme alanının içinde kurulmuş iki yapıdan oluşur. Havuzlu Ihlamur Mahalli, Muhabbet Bahçesi ve Hacı Hüseyin Bağı adlı üç bölümden meydana gelen bu dinlenme alanının, Sultan III. Ahmet döneminde (1703-1730) bir "hasbahçe"ye dönüştürüldüğü, I. Abdülhamit (1774-1789) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerindeki düzenlemelerden sonra XIX.'ncu yüzyılın ilk yarısında Sultan Abdülmecit'in de ilgisini çektiği bilinmektedir. Sultan burada bulunan sade bir bağ evine sık sık gelerek dinlenir, bazı konuklarını, bu arada ünlü Fransız şairi Lamartine'i burada kabul ederek görüşürdü. Daha sonra da bu sade ve küçük kasrın yerine 1849-1855 yılları arasında, bugün bulunanları yaptırdı. Yapılardan biri Merasim Köşkü (törenler için düşünülmüş ve kullanılmıştır.) öbürüyse Maiyet Köşkü (Sultanın maiyeti, kimi zaman da haremi için kullanılmıştır) adlarıyla anılmış, ikisine birden de Ihlamur Kasrı (ya da kasırları) adı verilmiştir.




    Maiyet Kasrı olarak tanınan, diğerine göre daha küçük boyutdaki yapıysa, dış süsleme açısından daha yalın olmakla birlikte benzer anlayıştadır. Bu yapının iç süslemeleri de oldukça yalın biçimde ele alınmıştır.
    Sultan Abdülmecit'in genç yaşta ölümünden sonra, Sultan Abdülaziz, ağabeyinin sevdiği bu yapılara ve çevreye fazla olmamakla birlikte ilgi gösterir, meraklı olduğu horoz ve koç döğüşleriyle, güreşlerin bazılarını bu bahçede yaptırırdı. Sonraları V. Mehmet Reşat, sık sık buraya gelip dinlenmiş, onun zamanında İstanbul'u ziyaret eden konuklardan Bulgar ve Sırp Kralları 1910'da burada ağırlanmıştır.


    Bugün onarılan Merasim Köşkü müze-saray olarak düzenlenmiş, Maiyet Köşkü ise eksikleri tamamlanarak oturma-dinlenme, bahçeyi seyretme yeri olarak tasarlanmıştır. Bahçede bulunan ve bugün lojman olarak kullanılan yapı ise, kısa bir süre sonra yeniden ele alınarak, çocukların ve gençlerin resim, heykel, müzik çalışmaları yapabilecekleri atölyelere ve sergi salonlarına dönüştürülecektir. Ayrıca bahçedeki büyük havuz dışında diğer iki havuz ve çevresi, değişik yaş dilimlerindeki çocukların tarih, tabiat ilişkisini kurmalarını sağlayacak biçimde düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu amaçla bugüne kadar toplanan tarihi taş malzeme açık havada sergilenmekte, bunlara Milli Saraylar'da sürdürülen diğer etkinlikler katılmaktadır. Bunlardan birisi de 6-10 yaş arası çocuklar için açılan, gittikçe yaygınlaşan Resim Kursları'dır. Bunu diğer sanat dallarındaki Merasim Kasrı'nın zengin görünümlü salonundan bir köşe kurslar izleyecektir.





  8. #28
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    K Ü Ç Ü K S U S A R A Y I ( K A S R I )

    Küçüksu Kasrı veya Göksu Kasrı, İstanbul'un Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi arasında, Boğaziçi'nde Üsküdar-Beykoz sahilyolu üzerinde yer alan kasır. Sultan Abdülmecit tarafından Nigoğos Balyan'a yaptırılmış, inşaatı 1856 yılında tamamlanmıştır. Eski adı "Göksu Kasrı" olan bu yapı, padişahların, Boğaziçi kıyılarındaki biniş kasırlarından biridir. Kasırlar sadece hünkârların malı sayılan ve sarayların haricinde inşa edilen, köşkten büyük binalardır. Devamlı ikamet için kullanılmayan kasırlar, padişahların dinlenmeleri için vakit geçirdikleri yerdir.


    Kasrın tarihi

    Osmanlı tarihinde Lale Devri adıyla geçen dönem, yeniçeri ayaklanmasıyla kanlı bir şekilde sona erdikten sonra, Kâğıthane'de bulunan saray, köşk, yalı vb. binalar yağmalanıp yıkılmıştır. Bu hareket bir halk ayaklanması niteliğinde olmadığından kısa bir süre sonra her şey eski haline dönmüştür. İşte, böyle bir ortamda tahta çıkan II. Mahmud, Kâğıthane ve civarını imar etme yerine, Boğaziçi kıyılarında dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih etmiştir. Küçüksu, padişahın Boğaz'da en fazla sevdiği bir semt olmuştur. Sadrazam Divitkâr Mehmed Paşa, padişahın bu yöreyi çok sevdiğini farkedince, kendisine bu yörede bir kasır yapılmasını teklif etmiş ve olumlu cevap alınca da, kasrın yapılması için gerekli emirleri vermiştir.

    Mühendis ve şehremini Yusuf Efendi, bir plan hazırlayarak, Küçüksu'da ahşap bir bina inşa etmeye başlamıştır.[ Kasır, 1751 yılında büyük törenlerle açılmıştır. Kandilli yamaçlarında kuyular kazılmış, terazilerle kasra su getirilmiştir. Getirilen su, kasrın ihtiyacını karşılamakla birlikte, havuz ve sebiller için de kullanılmıştır.

    Sadrazam, kasrın döşeme masraflarını, Kedhüda Bey, Defterdar Efendi, Reis Efendi, Çavuş Başı, Yeniçeri Ağası, Cebeci Başı, Darphâne Nazırı, Gümrükçü ile Buğdan Voyvodası arasında paylaştırmıştır. III. Selim döneminde Küçüksu Kasrı tamamen tamir ettirilmiş, kasrın önüne büyük bir çeşme yapılmıştır. Kasrın diğer bir onarımı da II. Mahmut devrinde olmuştur.

    Küçüksu Kasrı, 17. yüzyıl'dan başlayarak çeşitli kaynaklarda Bağçe-i Göksu adıyla anılan hasbahçenin (bugün Küçüksu Çayırı'nın bulunduğu alan) eşsiz doğal güzellikleriyle ilk olarak Sultan IV. Murat'ın (1623-1640) ilgisini çektiği ve 18. yüzyıl başlarında bu çevrede ilk yapılaşmaların görüldüğü bilinmektedir. Sultan I. Mahmut (1730-1754) döneminde Divittar Mehmed Paşa, bu hasbahçenin deniz kıyısına iki katlı ve ahşap bir saray yaptırmış, bu yapı III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut dönemlerinde onarılarak kullanılmıştır. Sultan Abdülmecit dönemindeyse (1839-1861) padişahın emriyle yıktırılmış ve yerine bugünkü kargir yapı inşa edilmiştir.


    1857 yılında hizmete giren yeni Küçüksu Kasrı'nın mimarı Nikoğos Balyan Kalfa'dır. Kâgir, iki katlı ve yığma tekniğiyle inşa edilmiştir. Tuğla ve taş kullanılarak yükseltilen bina, ortalama 15 m x 27 m'lik bir alanda yer alır. Bodrumu ile birlikte üç katlı olan yapının bodrum katı mutfak, kiler ve hizmetçi odalarına ayrılmış, öbür katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Her oda, hem hole, hem de arkasındaki diğer bir odaya açılır. Denize bakan odalarda iki, kara tarafındakilerde ise bir bulunur. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plan tipini yansıtan yapı, dinlenme ve av için kullanılan, bir "biniş kasrı" niteliğindeki yapı devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) cephe süslemeleri elden geçirilen yapı, zaman zaman çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaşmış, ancak bu arada eski saraydan kalan ve çeşitli işlevlerdeki ek yapılarını yitirmiştir.

    Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir.

    Uzun kenarı denize paralel, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yerden 3m kadar yüksekteki bir alt bölüme oturan iki kattan oluşur. Deniz cephesi üç düşey parçaya ayrılmıştır.; bunlardan ortadaki düz, yanlardaki dışbükeydir. Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli, iki kollu görkemli bir mermer merdivenle ulaşılır. At nalının iki kolu arasında fıskiyeli mermer bir havuz yer alır. Giriş bölümü dört sütunun taşıdığı kemerli bir sahanlığın gerisine doğru çekilmiştir. Zemin katta boydan boya ikişer balkon vardır. Üst kattaki konsollara taşıtılmış, zemin kattaki ayaklara oturtulmuştur. Yapının bütün cepheleri, en tepede konsollar üstünde ileri taşan ve çatıyı gizleyen bir parapet duvarıyla sona erer.

    Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir Şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır.

    1994 yılında kapsamlı ve çağdaş bir restorasyon gören Küçüksu Kasrı, halkın ziyaretine açık tutulmakta, hemen yanıbaşındaki iskeleyi, çeşme meydanını ve özgün bahçesini tarihsel ve eskiden olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturma çalışmaları sürmektedir. Bu çalışmalar sona erdiğinde, yapının bahçesi diğer saray, köşk ve kasırlarımızda olduğu gibi ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara ayrılacaktır.







  9. #29
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!



    M A S L A K K A S I R L A R I

    Levent ve Ayazağa semtlerini birbirine bağlayan ana yolun sağında bulunan Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, Sultan II. Mahmud Dönemi’nde (1808-1839) başladığı ve bu bölgenin Sultan II. Abdülhamid’in veliahdlığı sırasında sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak saptanamamakla birlikte, büyük bir bölümü Sultan Abdülaziz Dönemi’ne (1861-1876) tarihlenmektedir.


    170.000 m2’lik orman arazisinde yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları’ndan günümüze; Kasr-ı Hümâyûn, Mabeyn-i Humâyûn ve Limonluğu, Çadır ve Köşk Paşalar Dairesi gelebilmiştir. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yy. sonları Osmanlı mimari ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.


    Sultan II. Abdülhamid’in çalışma ve yatak odalarının bulunduğu Kasr-ı Humâyûn bu sultanın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur ve bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır.
    Günümüzde Kasr-ı Humâyûn, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak geziye açılmış durumdadır. Mabeyn-i Humâyûn ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmış ve ziyaretçilerin oturup dinlenebilecekleri birer kafeterya kimliğine kavuşturulmuşlardır. Çevredeki geniş yeşil alansa bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmiştir.






  10. #30
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    69
    Mesajlar
    372

    Standart Türkiye'nin Tarihi Şaheserleri..!


    Y A L O V A A T A T Ü R K K Ö Ş K Ü

    Çağlar boyunca bir yerleşim merkezi olan Yalova, bugün Termal olarak anılan kaplıcalarıyla ünlenmiş ve gözde bir tedavi merkezi haline gelmiştir.
    Sultan Abdülmecit'le beraber küçük oranda yeni yapılaşmalara sahne olmuş Yalova ve Termal, Atatürk'ün büyük ilgisiyle daha bir önem kazanmış, tedavi edici doğal kaynakları ve yeşil çevresiyle yepyeni bir çehreye kavuşmuştur.

    Yerini kendisinin seçtiği ve yapımı 1929 yılında başlayarak kısa sürede biten Atatürk köşkü, Cumhuriyet Dönemi Mimarimizin erken örneklerindendir. Köşkün hemen yakınındaki yapı cumhuriyetten önce yapılmış, sonradan restore edilerek kullanılmış Atatürk'ün en yakın arkadaşlarına ve Yaverine tahsis edilmiştir.

    Atatürk bu yapılarda yurttaşlarıyla iç içe yaşama imkânı bulmuştur. Cumhuriyet tarihinin çok önemli kararlarının alındığı bu mekânlar, Dolmabahçe Sarayı'ndan getirilen mobilyalarla döşenmiştir.

    Yalova Millet Çiftliği'nde 1929 yılında yapılan dikdörtgen planlı, iki katlı, yarı kagir köşk.

    Atatürk, Yalova'ya geldiğinde, önceleri satın aldığı Baltacı Çiftliği'nde çadırda kalmış, bir süre sonra da Termal Oteli'nin karşısında bir köşk yapılmasını istemiştir. Yalova’ya 1936 yılındaki gelişinde Millet Çiftliği’ndeki köşkün pencerelerini zarar vereceği için yanındaki çınarın dalını kesileceğini öğrenir. Ağacın bir dalının bile kesilmesini istemeyen Atatürk köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını ister. Görev İstanbul Belediyesi Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi’ne verilir. Sorumlu baş mühendis Ali Nuri (ALNAR) binanın temellerini açtırır. Temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenir. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 m kaydırılır. 11 Ağustos 1936 günü yapılan bu işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule (ATADAN) Hanım, Afet (İNAN) Hanım, Yunus Nadi (ABALIOĞLU), Muhafız K. İsmail Hakkı (TEKÇE), Yaver B.N.B. Nasuhi Bey ve diğer ilgililerle baştan sona izler. Atatürk 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu Köşkü de Türk Milletine bağışlar. Diğer tüm köşkler gibi ‘Yürüyen Köşk’de halen müze olarak korunmaktadır.

    Alt katta geniş bir salon, üst katta Atatürk'e ait yatak odası vardır. İki ay içinde bitirilen Köşk'e kaplıca yolu yapılmış ve yol her iki tarafa dikilen çınar ağaçlarıyla süslenmiştir.

    Atatürk'ün yatak odası olarak kullandığı mekan

    Atatürk' ün çalışma odası






Benzer Konular

  1. Türkiye'nin Başkenti ! ANKARA
    Konu Sahibi yaziklar_olsun Forum Memleketim
    Cevap: 26
    Son Mesaj : 23.Temmuz.2011, 02:38
  2. Türkiye'nin dağları
    Konu Sahibi ege Forum Turistik Yörelerimiz
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 04.Haziran.2009, 19:56
  3. Türkiye'nin akarsuları
    Konu Sahibi ege Forum Turistik Yörelerimiz
    Cevap: 13
    Son Mesaj : 03.Haziran.2009, 21:51
  4. Türkiye'nin şelaleri
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Turistik Yörelerimiz
    Cevap: 8
    Son Mesaj : 19.Mayıs.2009, 21:16
  5. Türkiye'nin Peynirleri..!
    Konu Sahibi yaziklar_olsun Forum Memleketim
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 09.Nisan.2009, 20:38

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
müslüman sohbet, islami forum sohbet oyun