Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
Like Tree10Likes
  • 6 Post By Sufi
  • 4 Post By Sufi
dqw
  1. #1
    Dost Üye Sufi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağustos.2012
    Nereden
    Ahfa
    Mesajlar
    91

    Standart Makalat

    Selamun Aleyküm sevgili dostyakası üyeleri bölüm yetkilisinden ricam konuyu sabitleyebilirse memnun olurum hergün

    Şems-i Tebrizinin Makalat isimli kitabından hikayeler paylaşacağım alıntı olmadan tek tek kendi emeğimle yazacağım gereken ilgiyi göstermenizide rica ederim

    Hayırlı akşamlar yarından itibaren paylaşımlara başlayacağımdan emin olabilirsiniz
    Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür
    Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür
    Günümüz Türkçesi

    Aşk ile öyle sarhoş olmuşum ki artık bilmiyorum dünya nedir?
    Ve bilmiyorum, ben kimim; bana bu içkiyi sunan da kim; içki ve kadeh nedir?!
    Fuzuli

  2. #2
    Dost Üye Sufi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağustos.2012
    Nereden
    Ahfa
    Mesajlar
    91

    Standart Cevap: Makalat

    (M. 2) Rahman ve Rahim olan Allah adıyla başlar ve ondan yardım dilerim.
    Bu kitap sevgili erenler sultanı Mevlânâ Şemseddin-i Tebrizî'nin sözlerinden derlenmiştir. Allah bereketini üzerimizden
    eksik etmesin.
    Ten'den geçer" de can'a erişirsen bir hâdis'e yani sonradan yaratılmış varlığa kavuşmuş olursun. Hak kadim'dir;
    başlangıcı olmayan varlıktır. Hadis, kadimi nerede bulur? Onu nasıl anlayabilir? Toprak nerede, her şeyi yaratan ulu Allah
    nerede?
    Sende bulunan o kudret ki, sen onunla hareket eder onunla kurtuluşa erersin candır ama, canı koltuğuna aldığın
    zaman ne yapmış olursun?
    Şiir:
    Âşıkların sana can armağanı getirseler bile
    Başın için hepsi de Kirman'a kimyon getirmiş olurlar.
    Kirman'a kimyon getirmişsin ne değeri var? Ne yüz ağartır, kaç para eder? Bu gün orası öyle yüce bir saraydır ki,
    niyaz'sızdır; hiç kimseden bir şey beklemez. Ama sen ona niyaz götür ki, niyazsız olan o dergâh niyazı sever; sen de o niyaz
    yüzünden şu hadiseler arasından fırlayıp yakayı kurtarırsın. Kadimden sana bir şey erişir. İşte o aşk'tır". Aşk tuzağı gelir ve
    seni sarar; nasıl ki Kuran'da, «Onlar Allahyı severler, Allah da onları sever,» (Mâide sûresi, 54) Âyetin tamamı şöyledir: «Ey
    iman edenler! Sizden dininden dönenlerin yerine Allah öyle bir toplum getirecektir ki, onlar Allahı sevecekler Allah da onları
    sevecek. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlüdürler, Allah yolunda savaşırlar. Kovucuların
    dedikodusundan çekinmezler. Bu Allahın bir vergisidir ki dilediğine verir.» (Mâide, 54) nükteleri, işte bu sevginin etkisine
    işarettir. O kadimden kadimi görürsün, «O, gözleri kavrar,» (En'am sûresi, 103) Âyetin tamamı şöyledir: «Onu (Allahyı) gözler
    kavrayamaz, belki o gözleri kavrar; o latiftir, her şeyi bilici ve görücüdür.» (En'am, 103).O âyetindeki nükte de buna işarettir.
    Kıyamete kadar sonu gelmeyen ve gelmeyecek olan sözün tamamı budur.

    Bana velî diyorlar. Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla öğünürsem çok
    çirkin düşer, ancak Mevlânâ, Kuran ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre velî'dir. Ben de velinin velisi, dostun
    dostuyum; bu bakımdan daha sağlamım.
    Aynaya yüz kere secde etsen hiç yerinden oynamaz. Onda eğer sonradan olmuş bir çirkinlik varsa, kusuru kendinde
    bil aynayı kötüleme. Onun yüzünde gördüğün bu tek kusuru ondan gizle, çünkü o benim dostumdur. O hal diliyle der ki, «Bu
    elbette olmaz.»
    Dedi ki: Şimdi ey dost, aynayı elime ver de bakayım diyorsun! Buna bir bahane bulamıyorum, sözünü kıramıyorum,
    ama gönülden bir bahane bulayım da aynayı sana vermiyeyim diyorum. Çünkü senin yüzünde bir kusurun var desem, belki
    ihtimal vermezsin, eğer aynanın yüzü kusurludur desen daha beter olur. Sevgi bırakmaz ki bir bahane bulayım. Şimdi
    diyorum ki, aynayı eline vereyim, ancak aynanın yüzünde bir kusur görürsen onu aynadan bilme; aynada sonradan olmuş b:l!
    Onu kendi hayalin bil, yahut kusuru kendinde bul! Bari benim yanımda aynaya bakma. Şart odur ki aynanın yüzünde kusur
    bulmayasın. Eğer kendine de kusur bulamıyorsan, bari o kusuru bende bul ki aynanın sahibiyim. Aynayı kötüleme!
    «Kabul ettim and içtim,» dedi, «aynayı getir artık sabrım kalmadı.» Tekrar gönlü razı olmadı, «Ey üstat,» dedi
    «tekrar bir bahane bulayım ola ki bu şarttan vaz geçersin.» Ayna işi ince bir iştir. Tekrar aradaki sevgi buna müsaade etmedi.
    «Şimdi o şartı bir daha tazeleyelim,» dedi. O da şu cevabı verdi: Şart ve sözleşme şudur: Her kusurunu gördükçe aynayı yere
    vurmayacaksın, onun cevherini kırmayacaksın! Cevheri kırılmaya elverişli olmasa bile bunu yapmayacaksın. «Hâşâ,» dedi
    «asla böyle bir kasıtta bulunmam ve bunu da düşünmem bile. Ayna hakkında hiçbir kusur düşünmem.»
    «Şimdi aynayı bana ver ki bendeki edebi göresin; bendeki vefayı göresin!» Dedi ki: Eğer kırarsan onun cevheri şu
    kadar, bedeli bu kadardır. Buna tanıklar, deliller gösterdi.
    Şimdi bütün bu sözlerden sonra aynayı eline verince kendisi kaçtı. Öteki kendi kendine, «Eğer bu ayna iyi ise, o niçin
    bırakıp kaçtı?» diyordu. (M. 3) Hemen kırmayı düşündü, yüzüne tuttuğu zaman yüzünde çok çirkin bir hayal gördü; istedi ki
    yere vursun. Ama bunu yapamadı. Dedi ki: Onun yüzünden ciğerim kan oldu. Şu suç ve ziyan karşılığı ödeyeceği paralar, bu
    iş için tutulan tanıklar sözleşmeler hatırına geldi. «Keski,» dedi «o şartlar, o tanıklar ve para cezaları olmayaydı. Ben de
    gönlümü hoş eder ne yapmak gerektiğini ona gösterirdim.»
    O bunu söylerken ayna da hal diliyle ona şöyle çıkışıyordu: Görüyorsun ya! Ben sana ne yaptım? Sen bana ne
    yapıyorsun? Şimdi o kendini seviyor, bahaneyi aynada buluyor. Çünkü kendini seven kimse nefsine saygı gösteriyor. Aynayı
    seven de her ikisinden vazgeçer.
    Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık
    verir. Aynanın eğiliminden dolayı onun da aynaya karşı eğilimi vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı.
    «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesiimkansızdır. O bir mehenk taşı ve terazi gibidir; eğilimi daima hakka doğrudur.
    Bir defa ona desen ki, «Ey terazi! Bu ağırlık azdır doğru oturmuyorsun! Doğru göster!» O ancak hak olan şeyi
    gösterir; iki yüz yıl düzen versen karşısında iki yüz kere secde etsen de faydasızdır.
    Mevlânâ size çok teşekkür ediyordu; onu dinlemek ve dinlemekteki zevk, sizinle yanına gittiğimizde gösterdiği lütuf
    ve iltifatlar o kadar hoşumuza gitti ki, oradan ayrılmak istemedik. Şunu hatırla ki, bu halk ile iki yüzlü konuşursan hoşlarına
    gider; sen de onların sözlerini dinlersen hoş karşılarlar. Yoksa başka türlü konuşmaktan sıkılırlar. Bugün onlar bizimle iyi
    geçinmeseler bile yine doğru hareket etmek gerekir. Kendine ve dostlarına karşı daima doğru davranmak yaraşır. Nasıl ki ulu
    Allah Peygamberine, «Emrolunduğu gibi doğruluk göster!» (Hûd sûresi, 113; Şûra sûresi, 15) buyuruyor. Sen ki doğrusun,
    doğru kal! Doğruluk göster. Eğriye ne kadar doğru desem doğrulmaz. Adamın biri Padişaha nedim olmuştu. Bu adamın gerçek
    dostluğu Padişahın hoşuna gitti, onu daima okşardı. Padişahın işleri bu yeni nedimin günlerinde düzelmiye başladı; en zor işler
    kolaylaştı. Bu vaktin erleri ise bu yolda taklide giderler ve işi taklidin son kertesine götürürler. Bu iş ve bu konudaki
    düşüncemiz şudur ki, bütün bu sözler büyükler tarafından söylenmiştir. Remizler, işaretlerle bu sözlerin yorumları her taklittir.
    Hiç bir yerden başını çıkaramaz.

    O ne yüce devletlidir ki kadı olmuştur. Kendimize bir kaç yol seçiyoruz ve onlardan yürüyoruz. Ama onun evinin
    kapısının Önünden geçmek istemiyoruz, sakınıyoruz, çok sağlam bir devlet sahibidir o. Bu kadar kö-tülükleriyle beraber
    silahtar oğluna kılıç çekti, kendi kendine dedi ki: Kötülükte böyle yüzlerce üstat vardır. O da dedi ki: Ey hoyrat çocuk bu sözü
    bir daha söylersen senin halin neye varır? Sen kendinden daha güzel değilsin, nasıl diyorsun ki bunu Çelebi bilir? Ben
    adamcağız kurtuldu dedim, «O söylüyorsa kanını dökeriz,» dediler. Ben de, o silahtar oğlu için, «O bilir» dedim, «o onu
    suçlandıramaz; kendi oğlu terbiyesine de gücü yetmez, soyu bozuktur her tüyü sayısınca kendini vermiştir.»
    Her kalender ve zındık bu oklidis ilmini ve bu konuları iyi bilir. H, bugün bütün suçları işlemiştir, gönlüm ona yabancı
    kalamıyor. Bu Allahnın işleri hep sebepsizdir, bununla beraber eğer ona söylersem derisini yüzer, «Senin ne işin var ki bu
    kadar yapamıyorsun?» derler. Mademki böylece birinin geldiğini gördün niçin karşılamıyorsun? Haşmet ve saltanat sahibi
    olanlara inciltmek yaraşır, onları her zaman işsiz bı rakıyorsun, bir temel üzerinde yürümek gerektir. «Sözü bugün
    söylemelidir,» diye şaka yaptığın için incindi. Bir gün diyorum ki, bu sözü ve bu aynayı'kırayım. Biri İmad'dır ki şöyle
    söylüyor: «Ben, Mevlânâ'nın senin kapında bir şey olacağına inanıyordum; halbuki şimdi sen ona inanıyorsun. Öyleyse sen de
    Mevlânâ da her ikiniz de bir şey değilsiniz!» tşte zor gelen bu söz ni-faksızdır. Doğru sözdür. Bu sözü tekrarlamak yine aynı
    sözdür. Bu tıpkı Cüneyd-i Bağdadî'ye gönderilen zındık mualimin işine benzer. Uzun yolculuklardan sonra Cüneyd'in makamına
    vardı, ona dedi ki: «Ey Cü-neyd, benden ayrıldığın günden beri her konup göçtüğün yerde senin bütün hallerini biliyorum.
    Ama burada kalalıdan beri sana söyleyecek bir şey bulamıyorum.» Nasıl ki şeyhin biri sofiye dedi ki; «Sen, Musa' ya yakın
    değilsin; seninle nasıl olur da sırlardan konuşabilirim? Bana bir sır söyle diyorsun; sana nasıl sır söyleyeyim? Açıkça söylesem
    bile anlamıyorsun, ya gizli söylesem nasıl anlıyabilirsin?»
    Yavaş konuşulur, işitir; ancak bu sözden başka bir söz işitir. Ona yetişmek için uğraşırım ve, «Başka şeyler işitiyorsun
    derim,» ama ona sır söylersem nasıl takat getirebilir? Cüneyd'in şeyhi olan o zat ile yakınlığı yoktu. Şeyhlerin kuvveti başka
    başka olur. Onlar, küfür ve islâm bizim katımızda birdir derler, bununla beraber bütün kuvvetler iki kılıkta görünür. Dedi ki:
    Seninle hiç konuşulamaz; âlemin parmakla gösterilen adamı, cihanın maskarası olmuşsun. Bununla beraber bir zaman bu
    Cüneyd-i Bağdadî çokça üzüm yemişti, midesini gaz yapan şeylerle doldurmuştu, sıkıntısını gidermek için ayakyoluna gitti o
    üzümü demiyeyim, ancak ondan hasıl olan ve öteye beriye dağlan yeller', falan gibi yüz bin uğursuzdan daha iyidir.
    Evhad, bu celâl ve ululuk sahibi Allahnın temiz sıfatlarındandır. Onun mutlu sözlerindendir. Sen kimsin, senin sözün
    nedir; bu sözler Hakkın sözüdür ve bir hikmet üzerine söylenmiştir. Bu başka bir deyimde büyüklere işarettir. Evet o da
    vardır, seninki hangisidir? Ben kendi halimden bir söz söylüyorum hiç bunlarla ilgilenmiyorum; sen de de söz varsa bana
    söyle, anlat onları. (M. 4) Bir aralık ince bir söz açılırsa örnek göstermek için onu açıkla! Bu sözlere Mevlânâ' nm buyurduğu
    gibi Kuran ve hadislerden mühür vurmalıdır ki manası açıklanmış olsun; maksada uygun düşsün. Biri dedi ki: Onun güzel ve
    korkunç sıfatlan da vardır. Güzel sıfatları arasında utangaçlık, korkunç sıfatları arasında da öç alma sıfatları vardır. Ama
    korkunçluk tarafı güzellik tarafından üstündür; yalnız senin için şu var ki kinci değilsin. Bu sıfat binlerce sıfatlardan daha iyidir.
    O bir kaç gün seninle konuşmadığım zamanlarda niçin korku ve ürküntü içinde kaldın? Demek ki Allah korkusu duydun. İşte
    bu iyi bir alâmettir. Bir aralık ben sana, «Konuş,» dediğim zaman maksadım şu idi: Mana, kaplan huyludur dışarı çıkmaz, söze
    gücüm yeter; buna ister benim kuvvetim deyiver ister Allahsal kuvvetin eseri farz et. Kâh bir hile ile onu dışarı fırlatırım, kâh
    o söz gibi hiç çıkmaz olur. Sen konuştuğun zaman sanki benim sözlerimi konuşuyorsun, hele o dervişle konuşurken nasıl bir
    çok manalar sarf ettin; kapılar açıldı, güzel söz, geniş meydan açıldı.
    Benim için diyordun ki: O son derece acizliği yüzünden gönderdiğim dostu sattı, harcadı, onun hiç bir şeyi, hiç bir işi
    yok. Belki gençlik etti yahut gençlerle düşüp kalktı diye hatıra gelir ama böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü günahlar
    suçlar vardır ki, bunlar insanda gelip geçici şeylerdir. Olabilir ki gerçek bir suç da işleyebilir; mademki bana inanmıştır ve
    bugün daha çok bağlıdır. Gerektir ki bu dervişin sözü kabul edilsin, gerektir ki onun hatırına engel olan bu işi bir zahmet
    saymayalar. Ben biliyorum ki onda var mıdır yok mudur? Benim bunlarla bir alış verişim yok tur. Ancak undan, odundan,
    etten bir şeyler vermek suretiyle yardım edilsin.
    Kışın üşümemesi için eskiden, giyecekten birşeyler gönderilsin. Sultan Alûeddin'in kardeşidir ama Sultan İzzeddin'in
    de bir himmeti yoktur. Alâeddin de bir cim ri idi. Onun ancak iki hüneri vardı ki, divan erleri bil selerdi kaparlardı. Ancak onun
    himmeti buna engel dir; bunlardan biri satranç öteki de ok atmaktır; baş ka bir işi yoktur.
    Şimdi söylediğin sözden ve aracılık yaptığın hayır dan dolayı biri sana öteki de yapana ait olmak üzere iki hayır
    meydana gelir. Hadiste, «Hayra aracılık eden onu işliyen gibidir,» buyurulmuştur. Bu o demektir ki, aracılık ettiğin hayırdan
    meydana gelen iki sevabın biri sana, ikincisi de onu işleyene aittir.
    İncinme, ben iki yüzlülük etmemeye söz verdim. Bundan dolayı dostlarımla doğru konuşacağım; çünkü söylemek
    istediğim sözü bekleyemediğin için söz elden gitti. Başka söz de hatırıma gelmiyor. Ne söylesen ve ne söylemek istesen
    nihayet sonraya bırakıyorsun ki sözü tamamlıyayım diye. Halbuki derviş sözü naziktir; şimdi elden gitti mi, söyleyeceğim söz
    artık o sözden başka söz oluyor. Allah erlerinde bu tecelli de ve rü-yet yani Allahsal belirti ve görüş, semâ (çalgılı zikir âyini)
    sırasında daha çok olur; onlar kendi varlık âlemlerinin dışına çıkmışlardır. Semâ, onları başka âlemlerden dışarı götürür,
    Hakka kavuşturur. Gerçi bir sema vardır ki, o haramdır ve yasaktır; ama Allah erlerinin yaptığı böyle bir semâ'a haramdır
    demek büyük bir küfürdür. O, ilâhî coşkunlukla harekete geç meyen el elbette cehennemde yanacaktır. Semâda yükselen eller
    ise elbette Cennete varacaktır.
    (Bir semâ da vardır 'ki mubahtır.) Bu semâ riyazat ve perhizle yaşayan sofilerle zahitlerin semaidir ki, onlara göz
    yaşı, yufka yüreklilik getirir. Şüphe yok ki bunlar da cennete gireceklerdir.
    Bir başka semâ da, yapılması farz olan semâdır. Bu da hal ehli erenlerin semaidir. Biri de, Farz-i ayn (yapılması Allah
    tarafından emrolunan) semâdır. Beş vakit namaz, Ramazan orucu nasıl farz ise, açlık ve susuzluk vaktinde yemek ve su ne
    kadar gerekli ise, bu semâ da hal ehli erenlere o derece gereklidir. Çünkü onların yaşama zevkini artırır. Semâ ehli erenler
    den biri Maşrık'ta semaa başlasa, öteki Mağrip'te harekete geçer. Bunların, biri birlerinin hallerinden haberleri vardır.
    Biri dedi ki: Mevlânâ hep lütuf tur güzellik ve iyilik vasıflarıyle süslenmiştir. Mevlânâ Şemşeddinde ise hem lütuf hem
    de kahir sıfatları vardır ama onun zatı güzeldir. Başka biri de dedi ki: Herkeste böyledir. Benim sözüm ortaya atılınca o zaman
    gelir, yorumlar ve özür dileyerek der ki; «Benim maksadım onun sözünü red etmekti; yoksa size kusur bulmak değil.» Ey
    ahmak ben ne söyledim sen nasıl yorumluyorsun! Ne özür dileyebilirsin? O, beni Allah sıfatlarıyla vasıflandırıyor ve «Allah gibi
    hem lütfü hem de kahrı vardır,» diyor. O, onun sözü değildi. Ancak benim sözümdür; ne Kuran'dır ne de hadistir. Bu benim
    sözümdür ki onun dilinden çıkmıştır. Sen ne anladın ki benimle ilgili olan herkeste de lütuf ve kahır vardır? Ama bu vasıflar
    herkeste nasıl olabilir? Şimdi layık mıdır ki onlar bu akıl ve edep ile bir kaç gün içinde Bâyezid'e, Cüneyd'e, Şiblî'ye yetişsinler
    de onlarla aynı kâseden nimet yesinler? Eğer onun yanında o şeyhlerin hareketlerini anlatsalar, onların yaptıklarını yapmadan
    yalnız işitmekle akılları başlarından gider. Bununla beraber hepsi de Allahdan utanç duyarlar.
    Dervişin biri onun mezarı başına gitti, dedi ki: Bu adamın Allah ile arasında bir perde kalmıştı; o perde de, 10 dervişin
    keremi idi; bunu başka bir dervişten sor. Mevlânâ'nın yüzü güzeldir. Bizim de hem güzel hem de çirkin tarafımız var. Mevlânâ
    bizim güzel tarafımızı görmüş, çirkin tarafımızı görmemişti. Bu se fer iki yüzlülük etmiyorum, çirkinliğimi gösteriyorum ki, beni
    olduğum gibi görsün. Hem güzellik yönümü, hem çirkinlik yönümü anlasın.
    Benim meclisime yol bulan kimsede görülecek ilk etki, başkalarının sohbetinden soğuması, hoşlanmamasıdır. Hatta
    yalnız soğumakla da kalmaz, belki onlarla konuşamaz; onların sohbetine katılamaz. Bizim bazı dostlarımız esrarla
    neşeleniyorlar. Bu şeytan hayalidir; burada melek hayalinin bize yeri yoktur. Nerede kaldı ki şeytan hayali yer bulsun! Biz,
    melek hayaline bile razı değiliz. Şeytan hayali ne oluyor? Bizim dostlarımız niçin bizim o temiz ve sonsuz âlemimizden zevk
    duymasınlar? Bu âlem onları hiç farkına varmadan sarar, mest eder. Bu âlemin mubah olduğu hakkında halkın söz birliği
    vardır. Halbuki şarap haramdır.
    (M. 5) Biri, «Şarabın haram olduğu Kuran'da yazılıdır ama bu esrarın haram olduğu hakkında Kuran' da bir işaret
    yoktur,» diye şüpheli bir söz söyledi. Dedim ki: Kuran'da bulunan her âyetin bir sebebi vardır. O, sebepten dolayı indirilmiştir.
    Bu esrarı Hazreti Peygamber çağında içmiyorlardı; eğer sahabe bunu kullansalardı, onların öldürülmesini emir buyururlardı.
    Her âyet ihtiyaca göre iner; âyetlerin inmesi bir sebebe dayanır. Nasıl ki sahabe Allah Resulünün yanında Kuran'ı çok yüksek
    sesle okudukları için müba rek hatırlarına perişanlık geliyordu. Bundan dolayı: «Ey iman eden müslümanlar, seslerinizi
    Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyiniz.» (Hücürat sûresi 2) mealindeki âyet indirildi.
    Bütün Peygamberler biri birini tanımışlardır. Isa diyor ki: Ey Nasranîler (Hıristiyanlar,) Musa'yı iyi tanımıyorsunuz;
    gelin beni görün ki Musa'yı anlıyabi-lesiniz. Hazreti Muhammed de (S. A.) buyuruyordu: Ey Hıristiyanlar! Ey Yahudiler! Musa
    gerçekleyen kimselerdir. Onların sözleri de, bir birini tamamlayan, açıklayan sözlerdir. Bundan sonra dostlar dediler ki: Ey
    Allah elçisi, her Peygamberin kendinden önce geleni tanıttığına ve senin de sonuncu Peygamber olduğuna göre seni kim
    tanıtacak? Buyurdular ki: «Nefsini bilen şüphe yok ki Allahsını da bilir.» Şu hale göre, benim nefsimi bilen benim Rabbimi de
    bilir. Bu konuda her kim daha erdemli ise dileğinden o kadar uzaklaşmıştır. Her ne kadar fikri daha ince ve olgun olsa da, o
    daha uzaktadır.
    Mısra:
    Bu gönül işidir, kafa işi değil.
    Bu mesele tıpkı bir define planı bulan kimsenin hikâyesini andırır. Planda şöyle yazılı idi: Falan kapıdan dışarı
    çıkacaksın, bir kubbe vardır, arkanı o kubbeye, yüzünü kıbleye çevireceksin; bir ok atacaksın, okun düştüğü yerde hazine
    saklıdır.
    Vaiz öğüt verir, aranılan sevgilinin nişanını bildirir, onu aramanın yolunu gösterir. Bu yolda yürüyenlerin
    niteliklerinden söz açar. Bunu anlatma ve nişanını gösterme bakımından henüz olgunlaşmamış olan şeyh ile şair de şiirler
    söyler; ama bunlar bilgin bir insanın karşısında kepaze olurlar. Nasıl 'ki, biri balıktan bahsederken başka biri, «Sen sus,» dedi.
    «Balıktan ne anlarsın? Bilmediğin bu konuda nasıl konuşabilirsin?» Adam, «Ben mi balığı bilmem?» dedi. Öteki, «Evet
    bilmezsin sen; biliyorsan balığın nişanım anlat!» dedi.
    «Balığın şöyle iki bacağı vardır, deveye benzer.» Öteki, alaylı bir kahkaha ile, «Ben senin yalnız balığı bilmediğini
    sanmıştım. Halbuki şimdi sen öküz ile deveyi de biri birinden ayıramıyorsun,» dedi.
    Şiir:
    Lâle eğer şaşkınca gülmeseydi.
    İçindeki karanlığı kim görürdü?
    O her ne kadar kendi kanına bulanmıştır ama,
    Bu da kara kalpli olmasının cezasıdır.
    Evet bütün bu sözler oraya dayanır. «Halk ile konuşurken onların anlayışlarına göre konuşunuz,» buyurulmadı mı?
    Demek ki onların bu eksik anlayışları onlar için bin belâdır.
    Şiir:
    Akıl, kişilerin bağıdır, aşk bu bağları çözer
    Akıl der ki, taşkınlık etme! Aşk da teklifsiz davran, der!
    Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Kimse bu halimi anlıyamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu.
    Bana diyordu ki, «Sen divane değils:n bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola gitmek için gerekli olan ne terbiye var,
    ne riyazat var ne de başka bir şey.» Babama dedim ki: Şu sözü benden dinle! Sen ve ben öyle bir haldeyiz ki sanki bir kaz
    yumurtasını tavuğun altına koymuşlar; bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış; biraz (M.6) palazlaşınca bir su kenarına gelir,
    yavru hemen suya atlar. Ana tavuk etrafında çırpınır; ama o kümes kuşudur; onun suya girmesine imkân yoktur. İşte seninle
    ben de böyleyiz. Ey Babacığım! Ben kendimi yüzdürecek bir deniz görüyorum, benim yurdum o denizdir; halim de, deniz
    kuşlarının hali gibidir. Eğer sen benden isen gel! Yahut ben bu der'ya içinde senden değilsem git, kümes kuşlarına karış. Bu
    sözlerim sana armağan olsun!
    Mısraosta böyle yaparsan düşmana ne yaparsın?
    Evet bir zümre şüphede kaldılar; bir zümre de yakın mertebesinde. Bu bir topluluğun mertebesidu" diyorsun. Hallaç
    (Mansur), şüphe içinde gitti, bir zümre de şüphe ve yakin arasında kaldı.
    Şehitlerin ruhları yeşil kuşun, müminlerin ruhları ak kuşun, çocuklarınki serçelerin; kâfirlerin ruhları da, kara kuşun
    kursağındadır.
    Allahnın has kullan için semâ helâldir çünkü onların kalpleri temizdir. Allah rızası için sever, Allah gayreti ile kin
    beslerler; gönülleri sağlamdır. Eğer benim sövüp saymam yüz yaşındaki kâfirin kulağına değse, imana gelir. Müminin kulağına
    ilişse velilerden olur; Cennete gider. Evvelce rüyamda sana demiştim ki: Benim göğsümle onun göğsü birleştiği zaman bu
    onun makamı olur; o bundan Önce de bir çok rüyalar görmüştür, nihayet müslüman gider, selâmet gider. Eğer Hazreti
    Muhammed'in ümmeti hakkındaki duası yani «Ulu Allahm ümmetime doğru yolu göster ki, onlar bunu bilmezler,» anlamındaki
    yalvarışı olmayaydı. Ebucehil nasıl olur da işkenbeyi o seçkin peygamberin arkasına bırakırdı; nasıl olur da .onun elleri
    kuruma-dı, veya şişip çatlamadı? Nihayet o Peygamber ki, on ların yolunda yürüyen tek bir atlıdır. Şu kadar var ki, ona karşı
    edepsizlik eden kimseye çarçabuk bir belâ yetişir. Öyle bir insan ki, onun karşısında bütün insanlar ve melekler merdivenlerini
    yere bırakır, onun yüceliğini seyre dalarlar, sözlerine hayran olurlar, ip ve urganlarla hünerler gösteren, halkı şaşırtmak istiyen
    hokkabazlar, onun ipinin kuvvet ve uzunluğu, onun kahramanlığı ve korkusuz savaşları karşısında şaşırırlar. Mucizelerini
    gören seyircilerin yürekleri yerinden oynar. Hele onu siyah bir aslana binmiş; aslanı tembel bir eşeği kamçılar gibi sürdüğünü
    görenler onu nasıl unutabilirler!
    Bu unutkanlık iki türlüdür. Biri dünya yönünden olur. Nasıl ki dünyaya kapılanlar, ahireti anmayı unuturlar, tkinci
    unutkanlık sebebi de ahiret işleridir; insana kendini bile unutturur. Dünya ona göre kedinin elindeki fare gibidir. Allah kulunun
    yoldaşlığı ile ona öyle bir hal olmuştur ki, otuz yıl seccadede oturan şeyh bile bu mertebeye erişemez.
    Unutkanlığın üçüncü sebebi Allah sevgisidir. O, sevgiye tutulan dünyayı da, ahireti de unutur. «Dünya ahiret erlerine,
    ahiret de dünya erlerine haramdır. Dünya ile ahir'etin her ikisi de Allah erlerine haramdır,» sözü de bu anlamdadır. Bana göre,
    sevgide sarhoşluk da vardır ayıklık da. Yani seven bazan unutur ama Mevlânâ'ya göre sevgide mestlik varsa da, ayıklık
    yoktur. Benim için Mestlik halinde unutkanlık olamaz.
    Dünyanın ne değeri vardır ki bana perde olsun yahut benden gizlensin? (M. 7) Benden ötürü, yalnız şu kadar var ki o,
    dünyadan el çekmiştir. «Mevlânâ Şemseddin-i Tebrizî bu halleri birleştirmiştir,» dediğiniz için hepiniz suçlusunuz. Bu ne hoş
    çekiştirme, bu ne güzel yoksulluk! Eğer bu adam cimrilik etmediyse Allahdan sorarım. O, bu sözü söyledi mi, söylemedi mi?
    Bundan sonra ya Allah ona, «Cimrilik ediyorsun,» der yahut da onu tutup, diyeyim ki, «Sen nasıl olur da kendi dileğinin benim
    dileğimin içinde olduğunu söyliyebilirsin?» O, der ki: Benim tarafımdan böyle yüzlerce tartışma uzayıp gitmiştir. Eğer
    bağışlarsan bir kere daha tekrarlanmaz. Başka türlü hiç mutluluk yüzü göremezler, kıyamette de beni bulamazlar, hatta
    cennette bile.
    Demek oluyor ki, eğer o bir kaç kuruş olmasaydı, ben çıplak ve yaya olarak çıkar giderdim. Ama sizin haliniz neye
    varırdı? Benim için asla bir daha dönmek ümidi yoktur.
    Şeyh dedi ki: Halife, semâyı yasak etti. Bu yasak dervişin içinde bir düğüm oldu. Hastalandı; onu çok uzman bir
    hekime götürdüler; nabzını tuttu ondaki hastalığın sebeplerini araştırdı. Okuduğu ve bildiği hastalıklardan hiç birine
    benzemiyordu; onda hiç bir şey göremedi. Derviş öldü, doktor dervişin mezarını açtı, göğsünü yardı, içindeki sert düğümü
    dışarı çıkardı; tıpkı akik taşı gibi olmuştu. Hekim, bu akiki, yoksul bir zamanında satmıştı. Elden ele dolaştıktan sonra Halifeye
    kadar dayandı. Halife bunu yüzük taşı yaptırdı. Bir gün bir semâ aleminde aşağı bakarken elbisesinin kan içinde kaldığım
    gördü. Kendini yokladı, hiç bir tarafında bir yara izi göremedi. Elini yüzüğüne götürdü, yüzüğün kaşı eriyip akmıştı. Bunu
    satanları aradılar, birer birer hekime kadar dayandı. Hekim de geçen hikâyeyi anlattı.
    Şiir:
    Bir yerde yer yer sızmış kanlar görürsen,
    Bil k! benim gözümden damlamıştır.
    Semâ ne yapar? Cisimle ilgili olan semâ yiyip içmektir. Onun azığı nefs ile olur, hep yenecek şeylerden ibarettir. Nasıl
    ki, «Kâfirler yerler ve faydalanırlar tıpkı hayvanların yiyip içmeleri gibi,» (Muhammed sûresi, 12) buyurulmuştur.
    Biri dedi ki: Hiç Allahyla konuşur musun? Öteki, «Evet konuşurum,» dedi. «Senin yalanın şimdi açığa çıktı,» dedim.
    Yalan şimdi bu saatte meydana çıkacak. Onu sıkıştırdım, dedim ki: Şimdi o sana cevap versin. «Bu zor iştir,» dedi. Dedim ki:
    Bu önce de zor idi ama sen kolay dedin, sana önceden bunu söylemek gerekirdi. Nasıl ki, bir din bilgini Haccac Bin Yusuf ile
    tartışmasında âciz kalmıştı. Haccac ona, «Bu âciz halini daha önce niçin göstermedin?» dedi. Boğulacağını anlayınca,
    «inandım,» diyen Firavun gibi, ön sırada yürümek istiyenler daima işin sonunu önceden hesaba katmalıdırlar. Nasıl ki Şeyhin
    yüzü başka bir renge girdi çirkin göründü; niyazdan, hakka yalvarışlarından gece yarılarında gizli gizli inlemeden başka bir şey
    yapmıyordu. «Ey ulu Allahm şu hali bizden uzaklaştır, şu perdeyi bizim gözümüzün önünden kaldır,» diye yalvarıyordu.
    Nihayet o, hali gördü. Sana erişen o şenlik ve aydınlık da bir perde idi ki, başka bir renkte görülmüştü.
    Aklı olan her bilgin şu dönen feleklerin bir döndürücüsü olduğunu bilir. Şimdi mademki bu perde açılmıştır, niyaz ateşi
    gerektir ki onu yakabilsin. Ta ki bizden, hiç bir şeyde hiç bir kimse beleş faydalanmasın. Ne din ne de dünya ile ilgili işlerde
    hesap kitap sormasın. Onun sorularına cevap verebilir misin?
    (M. 8) Buyuruyorsun ki: Mevlânâ'nın kudreti, nuru ve ululuğu vardır. Nihayet, o ki asılsız şeylere, batıla inanır, onun
    arkasından yürür ve ona uyar, böyle bir insanda nasıl kudret ve nur olabilir?
    Yine buyuruyorsun ki: Elli tane Allah velisi Mevlânâ'nın ardından yaya yürüse gerektir. Nihayet o, bir kör insanın
    arkasından nasıl yürür? Velilerin nişanları izleri vardır diyorsun. Sen kimsin ki, evliyanın nişanını bilesin? insan âciz kalınca, o
    acizlikten ya bir aydınlık ya da bir karanlık belirir. Çünkü İblis acizliği yüzünden karanlıkta kaldı; melekler ise yine acizlikleri
    dolayısiyle aydınlığa çıktılar. Mucize de böyle yapar; Hakkın âyetleri de böyle olur. Âciz kalınca secdeye kapanırlar.
    «Ben insanı ilk görüşte tanırım,» diyen kimse büyük hata içindedir. O ve onun gibileri ne bulmuşlardır ki, ona
    güvenmiş, onunla sevinçli ve mest olmuşlardır? Bu ateşle ilgili ve ateşten bir bakıştır. Sen kendi iç âleminde yürümeye bak,
    ondan da ileri geçmeye çalış ki, o zaten havadan ibarettir. Benim şu âlemde bilgisiz halk ile bir işim yok; onlar için gelmedim.
    Âlemde Hakka yol gösteren bu insanlar üzerine baş parmağımı basarım.
    Kelâm bilgini Şahap Herive, Şam'da bütün mantıkçılar arasında sayılırdı, ama kadın ve şehvet yolunda çok düşkün
    olduğu için zayıf düşmüştü ve derdi ki, «Aklın fetvası budur.» Muhammed Güyani ona demişti ki, «Fetvada akıl hiç hata
    etmez.» Diyordu ki, «Hayır akıl fetvada hataya düşmez ancak hataya düşen başka bir şeydir.» Dedim ki: îmanın zevki gelip
    gitmesinde değildir. Zeyneddin Sadaka'yı da kaçmış gördüm; başını çöllere çevirmiş, bir at gibi koşarak kayıplara karışmış. Bu
    Imad hiç olmazsa ondan daha iyidir. Nahiv'den (Sentaks), lügattan anlar.
    Şahabeddin Sühreverdi'nin torunu bana, «Şüphe sevmektir,» dedi. «Ey kaltak bacılı,» dedim, «bari seninki öyle
    değil.» Yahya Peygamberi Kuran'da veli diye okumuş, çok ağlamıştı. Ben olsaydım onun gözlerini silerdim. Çünkü o, suçsuz
    idi; ağlamayayı gerektiren şey ise ancak günahlardır. Bu veli kimdir? Gel söyle! Peygamberler için Kuran'da asla veli
    denilmemiştir. Orasını Allah bilir.
    Benim halimden haberi olmayanlar, diyorlar ki: Bekle de Şam'dan kervan gelsin yolların ahvalinden bilgi versin;
    ondan sonra gidersin. Eğer benim sözlerim şeyh sözleri; hadis ve Kuran yorumları veya karşılıklı konuşma ve tartışma yolu ile
    olsaydı, ne o bu sözleri işitebilir ne de benden faydalanabilirdi. Eğer niyaz yoluyla aydınlatma yoluyla olsaydı ki (bu gelmek ve
    dinlemek niyaz sermayesidir) ona faydalı olacaktı. Yoksa bir gün değil on gün değil belki yüz yıl konuşsa biz elimizi çenemize
    koyar dinlerdik.
    Bir cevheri çirkin bir kap içine koyarak kara bir mendille sarsalar, on kat örtü içinde gizleseler, üstüne bezler deriler
    örtseler ki görünmesin. Bunda, şaşıla-<cak bir şey yoktur. Nasıl ki, Efendimize ruhun kokusu ve ruhun güzelliği eriştiği zaman
    henüz kendi ruhunu görmemişti.(M. 9) Ruhun güzelliğine erişmek, ruhu görebilmek uzak bir mertebedir. Ruhu gördükten sonra da Allah yoluna
    gitmek gereklidir ki, Allah gözle görülebilsin. «Bu hayatta ve bu dünyadayken,» görür demiyorum. Dünyadaki cevherlerin
    birer perdeleri varsa da her cevherin bir de ışığı vardır ki dışarı vurur. Olgun görüşlü olanlar, dışarıya vuran bu ışığı görürler.
    Ama dışarıya vurmayan ışığı görüp bilmemelerine de şaşılamaz. Ancak dışarı vuran, avuçlarının içinde ve karşılarında bulunan
    ışığı göremiyenlere şaşılır. Yoksa Sokrat'ın Bokrat'm (Hipokrates), îhvanı Safa derneğinin, Yunan filozoflarının söz ve fikirleri
    Hazreti Muhammed'le (S.A.), onun evlâdı, torunları, can ve gönülden ona uymuş olan kimselerin sözlerine benze mez. Hatta
    sudan ve topraktan yaratılmış insanoğlunun sözlerine de benzemez. Bunlar, «Allah hazırdır,» derler.
    Hazreti Ömer, bir gün Tevrat'tan bir parça okuyordu. Hazreti Muhammed (S. A.), Ömerin elindeki kâğıdı çekti.
    «Tevrat kendisine indirilmiş olan zat (Musa) sağ olsaydı, benim izimden yürür idi,» buyurdular.

    2.Bölüm ertesi gün sizlerle
    Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür
    Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür
    Günümüz Türkçesi

    Aşk ile öyle sarhoş olmuşum ki artık bilmiyorum dünya nedir?
    Ve bilmiyorum, ben kimim; bana bu içkiyi sunan da kim; içki ve kadeh nedir?!
    Fuzuli

  3. #3
    Üye Eysar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2018
    Mesajlar
    95

    Standart Cevap: Makalat

    Emeğinize sağlık.

    Bir yerde yer yer sızmış kanlar görürsen ,
    Bil ki benim gözümden damlamıştır.



    Akıl kişilerin bağıdır,aşk bu bağları çözer
    Akıl der ki, taşkınlık etme!
    Aşk da teklifsiz davran ,der!



    Bardağa dolan ilk şarabı sakinin sarhoş gözlerinden ödünç aldılar .
    Alemin neresinde bir gönül derdi varsa ,onları bir araya topladılar, adına aşk dediler.
    Diyelim ki aşıklar kendi sırlarını açıkladılar. Ama Iraki' nin adını niçin kötüye çıkardılar.



    Onun yüzünü görünce gül gibi açıldı, sevindi ;vuslat da ayrılık bağlarından kurtuldu,özgür oldu.



    Ey canların etrafında döndüğü Hak ankası, dedi, çok şükür ki o Kaf Dağı'ndan tekrar geldin!
    Ey aşkın kıyamet meydanının İsrafil'i!
    Ey aşkın aşkı, ey aşkın gönlünün istediği sevgili!
    Ey tek güneş! Yüzbinlerce defa seni dinlemek arzusuyla aklım başımdan gitmişti.



    Sence bilinen benim kalp sözlerimi, hep sağlam akçe gibi kabul eden sendin.



    Şaşarım seven insan nasıl uyur?
    Aşıka her türlü uyku haramdır.



    Muma koşan pervane de bu sevdadan gitti,
    O nura koştu ama ateşe düştü.



    Nergis gözlerime kötü bakışlarla bakıyordu ,
    Onu kendi varlığının çemberinden görüyordu.



    Geceye dedim ki uzan uzanabildiğin kadar.
    Şimdi o dolunay uykudadır.



    Başkalarına baktığın gözle ,Leyla'yı nasıl görebilirsin?
    Onu gözyaşlarınla tertemiz yıkamadıkça!



    "Burada her türlü hesabı bıraktık? Kapattık?
    Kendimizi zamanın sayacının vicdanına emanet ettik.
    Artık ben ben miyim, sen sen misin ,yoksa ben sen miyim"



    Sevgili der ki: ''Ben hoş konuşurum, sen de hoş konuşur musun ?
    Ben sıkılırım, sen de sıkılır mısın ?
    Bu sıkıntı tatlılıktır; bu yolun geri dönüşü işte böyledir.
    Bu öfke yumuşaklıktır.



    Cefa vakitlerinde söylediğim sözü ayrılık günlerinde,
    O cefanın bittiği zamanlarda da söylerim.
    Aynaya bakar, onu karşımda tutarım.



    Dosta erişmek için ben durmadan koşuyorum ,
    Ömrüm sona yaklaştı ben hala uykudayım.
    Diyelim ki kavuştum nihayet sevgiliye
    Ya o geçen günleri ben nerede bulayım?



    Diyelim ki, sevgilinin vuslatına ereceğim,
    Ben uykudayım, ama bu uyanıklıktır.
    Uyuyanlar, benim uyanık olduğumu ne bilsinler?



    Anlamaz Leyla yazık avare Mecnun halini,
    Halini Mecnun'un ancak sadece Mecnun bilir.
    Bunu ancak akıllı kişi bilir,
    Bu sesten o sese kadar kaç yıl geçmiştir?
    Bizi şehrimizden kovalarsa ne çıkar?
    Şehir dışındaki kırlar bizimdir.



    Ruhlarımız bedenlerimizden ürkmektedir.



    Ne geri dönüşü var ne de gözlerimin gördüğü bir ışık. Her yer karanlık?
    Bir gün daha seni özlemekle geçti..



    Seni, incinirsin diye gönlümde saklayamam,
    Alçalırsın korkusu ile gözümde de tutamam,
    Seni gözümde ,gönlümde değil canımda saklayayım ki,
    Son nefesimde bana son yar olasın.



    Dün gece rüyamda bir Pir bana dedi ki,
    Aşk yolunun belası, hep ben ve biz sözündendir.
    Ona dedim ki,o halde ben ve biz hangisidir?
    Bütün zorlukların çaresi sizdedir.

    Şems-i Tebrizi- Makalat

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
film indir, elektronik sigara, instakip.com, ingilizce kursu , besyo, dini sohbet, islami forum, ejzane.com, muhabbetizmir ilaçlama