FESTEKIM KEMA ÜMİRTE!!! emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..

Hud Suresi/112
İMAN VE İSTİKAMET

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (r.a.) anlatıyor:

Dedim ki:

“-Ey Allah’ın Rasûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâm’la ilgili bir şey sormaya ihtiyaç bırakmasın.

Resûlullah Efendimiz (s.a.) şu cevabı verdi:

“-’Allah’a iman ettim’ de; ve sonra dosdoğru ol” (Müslim, İman 62, (38)

Rasûlullah Efendimiz böylece iki kelimede “Müslümanlık kıvamı”nı çerçevelemiş:

-İman ve istikamet.

Biri kalbi kıvam, diğeri hayat tarzı insicamı...

“İman ettim” diyerek “Yol”a çıkmak ve “Yol”da hiç sapmadan, zikzak çizmeden, yalpalamadan, dosdoğru ilerlemek...

Taa cennete kadar.

Müslüman yolculuğu böyle bir şey.

Bu, “Sırat-ı Müstakîm” terkibinde ifadesini bulmuş ve İslam kültür muhtevasının ana omurgalarından biri haline gelmiş.

Sırat: Yol.

Müstakîm: Dosdoğru.

Sırat-ı Müstakîm: Dosdoğru yol.

Sırat-ı Müstakîm öylesine bir omurga mahiyeti kazanmış ki, Müslüman, hayatını her an onun üzerinde bulundurma hassasiyetini kuşanma zarureti duymuş.

Bu, Müslümana, bizzat Allah Teâlâ tarafından, Kur’an ile, ve Allah’ın elçisi vasıtasıyla öğretilmiş.

Namaz ki, Müslüman hayatının ruhudur. Namazsız Müslümanlık ruhtan yoksun kalır.

Her namazda, Müslüman’ın “Ancak Sana kulluk eder, ancak Sen’den yardım dileriz” şeklindeki tevhid bildiriminden sonra, “Bize sırat-ı müstakîmi göster, sıratı müstakimde bulunalım diye elimizden tut, yolumuzu aydınlat” diye dua etmesi öğretilmiş.

Sonra bu “Sırat”ın, efradını cami, ağyârını mânî (içinde bulunması gerekenleri içinde bulunduran, dışta kalması gerekeni dışarda bırakan) mahiyeti anlatılmış:

-Kendisine nimet verilenlerin yolu, gazaba uğratılmışların değil.

Yani yol, yeni bir yol değil. Daha önce üzerinden gidilmiş, tecrübe edilmiş, kimi o yolun hakkını vererek nimete kavuşmuş, kimi yolda yalpaladığı için, yoldan çıktığı için gazaba düçar olmuş...

Bütün zamanların bilgisine sahip bulunan Kudret’in kelamına baktığımızda “nimete erenler” de anlatılmış, “gazaba düçar olanlar” da...

Nisa sûresi 49’da “Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği” insanlar sayılırken “peygamberler, sıddiklar, şehidler ve sâlihler” zikredilmiş ve “sırat-ı müstakîm” ehlinin, “bunlarla beraber” olacağı belirtilmiş. Peygamberler (Allah’ın seçilmiş elçileri), sıddiklar (Allah Teâlâ’ya verdikleri “Rabbimizsin” sözüne sadık kalanlar), şehidler (Allah yolunda can imtihanını başarıyla verenler), sâlihler (hayatlarının her kademesinde sulhu kuşananlar, iyilikte yarışanlar, iyi yaşanlar...)

Yani mesele çok net, hiçbir fluluk yok.

Sırat-ı müstakîmde yürüyenin yolun sonunda nereye varacağı meçhul değil.

Çünkü sırat-ı müstakîm, yine Kur’an bilgisinden öğreniyoruz ki, bizatihi Allah Teâlâ’nın kendi zatına nisbet ettiği bir yoldur:

“İşte Ben’im yolum budur. Dosdoğrudur. Ona uyun.” (En’am, 153)

Hicr sûresi 41’de, Allah Teâlâ, “Yoluna” bir kere daha sahipleniyor:

“Allah buyurdu: Bu bana ulaşan dosdoğru bir yoldur.”

Yani bu yolda yürüne yürüne “Vuslat” gerçekleşecek.

Ve Şura Sûresi 52-53’te Halik Teâlâ, muazzez elçi Peygamber (sa.)’in sırat-ı müstakîm kılavuzluğuna işaret buyuruyor:

“Şüphesiz ki sen, doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun.”

Yani elinden tut O (s.a.)’nun, yolun sırat-ı müstakîm olacak!

Sonra da, başka yollara karşı uyarılar geliyor, çünkü başka yollara ilgi gösterildiği zaman “Allah’ın yolundan ayrılma” riski var. Bakınız ayeti kerimeye:

“Başka yollara uymayın ki sizi Allah’ın yolundan ayırmasın. Allah bunları size, sakınasınız diye emretti.” (En’am, 153)

Çünkü “Dosdoğru yol”a pusu kurma fırsatı tanınmış bir “İnsan düşmanı” var:

Şeytan: “Ben de onları saptırmak üzere Senin doğru yolun üzerinde pusuya oturacağım.” (A’raf, 16)

“...Onlara yeryüzünde günah ve kötülükleri güzel göstereceğim ve onların hepsini azdırmağa uğraşacağım.” (Hicr, 39)

Yolculuk, böyle, sapmaları cazip hale getirip gönül çelmeyi amaçlayan yol kesicilerle karşılaşma riski taşıyor.

Orada “ihlasa erdirilmiş kullar”, yani yüreğini pek tutan, azmi kırılmayan, dizinin dermanı çözülmeyen, gönlü savrulmayan, yola sadakatini kaybetmeyen insanlar, Şeytan’ın hilelerini aşıyor, imtihanı kazanıyor ve menzil-i maksuduna ulaşıyor. (Hicr suresi 41)

Bu hiç de kolay bir yolculuk değil.

“İstikamet imtihanı”nın zorluğunu eğer, bütün hayatı korunmuş olan Rasul-i zîşan söylüyorsa orada durmak ve bir kere daha toparlanmak gerekiyor.

-Beni Hud suresi ve kardeşleri ihtiyarlattı. Saçlarımı ağarttı.

Rasûlullah Efendimizin işaret buyurduğu “Hud Suresi’nin kardeşleri”nden, şu surelerin kastedildiği ifade ediliyor:

-Vâkıa, Hâkka, Mearic, Mürselât, Nebe’, Tekvir ve Kâria...

Rasulullah Efendimiz, Hud Suresi’nde saç ağartan sorumluluk olarak da “Festekım, kemâ ümirte - Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud suresi, 112) buyruğu ile gelen sorumluluğa işaret ediyor. Müfessirler “kardeş sureler”in ise, kıyamet, mahşer ve ahirete ilişkin muhtevaları ile, “saç ağartan” niteliklerine işaret ediyorlar.

Demek ki, “dosdoğru olabilme” sorumluluğu, zaten “Sen dosdoğru bir yol üzerindesin.” (Yasin, 4) ilahi beyanıyla tebcil edilen Rasûlullah Efendimizin hassasiyetine yakın bir oranda idrak edildiğinde, bu, saçları ağartacak bir sorumluluk duygusunu yüklenmeye yol açacak.

Peki Kur’an’a baktığımızda “Dosdoğru yol”un mahiyetine ilişkin ne buluyoruz?

İşte şöyle bir genel çerçeve buluyoruz.

1. Allah’ın “alemlerin Rabbi” olduğunu idrak, ve ona kulluk?

“Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, öyleyse O’na kulluk edin, budur doğru yol.” (Al-i İmran 51, Meryem 36, Zuhruf 64))

2. Allah’a sımsıkı bağlanmak:

“Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, gerçekten doğru yola çıkarılmıştır. İletilmiştir. ” (Al-i İmran, 101)

3. Hiçbir zaman puta tapıcı olmayan ve daima ayakta duran İbrahim’in tertemiz dini:

“De ki: Rabbim beni, şüphesiz dosdoğru bir yola iletti, gerçek olan ve daima ayakta duran bir dine, İbrahim’in tertemiz dinine; o hiçbir zaman puta tapanlardan olmadı.” (En’am, 161)

“Sırat-ı müstakîm”in menzil-i maksudunun “Nimete kavuşmak” olduğu bildirilmişti, Allah Teâlâ, nimeti de Kuran-ı mübininde ayan beyan ortaya koyuyor. Şu Kur’an beyanlarındaki ilahi ikram çerçevesine, biraz da ince ince değerlendirerek, bir manada daha şimdiden o mutluluğu yudumluyormuşcasına, bakınız:

“Rabbimiz Allah’tır deyip de,

ondan sonra istikametten – doğruluktan ayrılmayanlara gelince,

onlara melekler gelir: “Korkmayın, üzülmeyin, vadolunduğunuz cennetle sevinin.”

“Biz sizin hem dünyada hem ahirette koruyucularınız ve dostunuzuz; size orada ruhunuzun hoşlandığı her şey vardır, ve orada istediğinizi bulacaksınız.”

“Bağışlayan, çok merhametli olan Allah’ın ikramı olarak...” (Fussılet, 30-32)

Bu dünyada “dosdoğru olabilme” hassasiyetiyle saçlarınız ağarırsa, biliniz ki, ebedi aleme doğru “korkusuz” bir yolculuğa çıkacaksınız.

“Rabbimiz sadece Allahtır” deyip de dosdoğru yolda yürüyenler için şüphesiz korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”

“İşte onlar cennetliklerdir. Yaptıklarının karşılığı olarak orada ebedi kalacaklardır.” (Ahkaf, 13-14)

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Ruh’ul Beyan’da, “Müstakîm olma”nın, insan kişiliğindeki varoluş biçimlerini tahlil ederek, bizlere, söz, fiil ve kalb hayatımızın bir anlamda teşrihini sunuyor. Şöyle diyor:

“Müstakîm olmanın çeşitleri vardır:

1. Sözüyle, fiiliyle ve kalbiyle müstakîm.

2. Sözüyle değil ama, fiili ve kalbiyle müstakîm. Birinci ikinciden daha üstündür.

3. Fiili ve sözüyle istikamet ehli olup, kalbiyle müstakîm olmayanlar.

4. Kalbiyle ve sözüyle müstakîm olan, fakat fiiliyle müstakîm olmayanlar.

5. Sadece sözüyle istikamet ehli olduğunu söyleyip, fiil ve kalbiyle müstakîm olmayanlar.

6. Sadece kalbiyle istikamet ehli olup, sözü ve fiili ile müstakîm olmayanlar.

7. Fiiliyle müstakîm, kalbiyle ve kalbiyle müstakîm olmayanlar.” (Ruhul Beyan, c. 1, 115)

Herhalde hedef, “Sözüyle, fiiliyle ve kalbiyle müstakîm” olmaktır. Yani kişiliğimizin bütün kademelerinde tam bir insicama ulaşmak...

“Allah Rasûlü (sa.) gibi “saçları ağartacak” bir sorumluluğa tahammül edebilir miyiz, bilinmez, ama, “Allah’a sımsıkı sarılma” yolunda, Rasulullah’ın izine basabilir, ve sıddiklerin, sâlihlerin elinden tutabiliriz.

Ne demiş şair:

“YOL ONUN, VARLIK ONUN, GERİSİ HEP ANGARYA...”

Bastığımız yolun, izlediğimiz izin, tuttuğumuz elin farkında mıyız?

Ana soru bu.

İçimizde bir Hud Sûresi duyarlılığı var mı?

Kişiliklerimiz, “İman ve istikamet” terkibinin neresinde duruyor?

Soru bu.