Varlığının sebebinin kendi olduğunu düşünen insan ise, zamanla kendini yüceltmeye başladı.

Yaşadığımız çağın en büyük hastalıklarından biri, "anlamsızlık hastalığı"dır. Bizler, vücudumuzun pek farkında olmayarak yaşıyoruz. Öyle ki şayet hastalanmasak organlarımızın varlığını dahi hatırlamayacağız. Aynı şekilde psikolojik kökenli hastalıklar bulunmasa, kişi melekelerinin farkına varıp, onları soruşturma ihtiyacı hissetmeyecek.

İnsanlar bu asra kadar ruhu ve Yaratıcıyı büyük çoğunlukla kabul etmişlerdi. Hatta bilimsel olarak O'nu reddedenlerin çoğu ya bilgisizlikten ya da tepkisel anlamda umursamadıkları için inkar etmişlerdir. Yaratacının bilimsel olarak inkarı, bu çağda söz konusu olmuştur. "Allah'ın varlığına dairbilimsel bir kanıt yok" diyen bilim adamları ve yine insanlığın geleceği hakkında karar veren kişiler, Yaratıcı'yı inkar edince insanlığın gidişatı değişmiş doğrularla yanlışlar adeta yer değiştirmiştir. "Yaratıcı'ya karşı hesap vermemiz gerekmez, çünkü zaten yok." düşüncesi, toplumların "Eğer bir dış güç yoksa, hesap vermeyeceksem canımın istediği gibi yaşayabilirim" fikrini doğurdu. Böylece insanlar iç güdülerinin esiri olmayı normal gördüler. İnsani herhangi bir sorumluluk hissetmediler ve sonuçta pek çok ruhsal hastalık başgösterdi. Bu hastalıklardan bir taneside anlamsızlık hastalığı. Bilimin sessizce dillendirdiği "hayatın anlamı yok" düşüncesi, bu asra kadar uzanan düşüncelerin doğruluğunu test etmeyi mecburi kıldı. Diğer yandan Yaratıcı'nın neden gerekli olduğu sorusunu sordurdu.

İçinde bulunduğumuz kapitalizmin hüküm sürdüğü şu dönemde, semavi dinlerin ahlaki değerlerinin yerini neredeyse kapitalizm ahlakı aldı. Parayı en yüce değer addeden, maddeyi kutsallaştıran insanların varlık göstermesine sebep olan bu durum, sanılanın aksine bireylerin mutsuzluğuna yol açtı. Maddi refaha sahip insanların mutsuz olmasının farklı psikolojik ihtiyaçlarının da olduğu gerçeğini gözler önüne serdi. Bu durum insanı yeni anlam arayışlarına yöneltti.

Anlamsızlık hastalığının sonucunda insan, kendi varoluşunun tesadüfi ve manasız olduğunu düşünmeye başladı. Varlığının sebebinin "kendi" olduğunu düşünen insan ise, zamanla kendini yüceltmeye başladı. Zira insan, herhangi birşeyi kutsallaştırma eğilimindedir. Maddiyatın mutluluk için yeterli olmadığını gören insan, kendine odaklandığı için, bencilleşmeye ve kendisini dünyanın merkezi olarak görmeye başladı; herşeye farklı anlamlar katmaya çalıştı, doğru manayı bulamayıncada kendince yeni/yanlış anlamlar türetti. İsteklerini yerine getirmeyi herşeyin önünde tutmaya başladı. Anlamsızlığın ortaya çıktığı toplumlar, kaosa süreklenerek ortak değerler yok olmaya başladı; bu ise anlamsızlığa sebep oldu. Anlamsızlık hastalığı insanı amaçsızlığa, bu da kişiyi mutsuzluğa sürükledi.

Semavi bakış, evreni amacı ve anlamı olan bir sistem şeklinde tasavvur edip, insanı Yaratıcı'ya yaklaşma amacıyla şekillendirmesi gerektiğini telkin etti.

Anlamsızlık hastalığı insanın mutlu olmasını engeller; bunun önüne geçmek için meleklerin bilinmesi ve insan için ne doğru olduğuna karar verilmesi gerekir. Bu hastalığın ortaya çıkması, evrende insanların ortak bir amacının olması gerektiği düşüncesinide beraberinde getirdi. (İnanç Psikolojisi-Nevzat Tarhan)

اَعوُذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
تَنَزَّلُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى
Melekler ve Cebrail o gecede Rabb'lerinin izniyle yeryüzüne iner. Kadir Suresi

De ki ruh Rabb'imim elindedir. İsra Suresi

Hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir. 29. Söz

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet‑i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.

İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye‑i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.

Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

Dördüncüsü: Lisan-ı hâl ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin