TASAVVUF VE EDEBİYAT

Akif İNAN

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...

Konumuz tasavvuf ve edebiyat... Biz tasavvufu İslâm'la özdeş biliyoruz. İslâm'la uyuşmayan yan, yön bulmak mümkün değil... Eğer varsa, o tasavvuf değildir. Onun için, İslâm'ın öngördüğü edebiyat ile tasavvuf edebiyatı çakışırlar, aynıdırlar.

Ama şu var: Tasavvuf bir meslek olarak gelişmiştir. Arkadaşlarım herhalde giriş bölümünde açıklamalarda bulunmuşlardır. Cenab-ı Peygamber SAS'e kadar uzanır. Tasavvufun konusu ilk insana, ilk peygambere kadar uzanır. O mesleği, o Allah'ın elçilerine bağlılığı, takvâ derecesinde idrak eden ve biraz daha disiplinli biçimde Cenab-ı Hakkın sıfatları üzerinde, evren üzerinde, insan ve anlamı üzerinde derinlikli görüşler serdeden dizinlerden oluşur; aynıyla İslâm'dan yola çıkılarak... Hal böyle olunca İslâm'ın öngördüğü Cenab-ı Peygamber SAS'in öngörmüş olduğu edebiyat nedir?

Cenab-ı Peygamber SAS'in şairlere, şiire çok rağbet ettiğini görüyoruz. Bununla ilgili yığınla örnek var... Müşrik şairlerin İslâm'ı hırpalamaya yönelik şiirlerine cevap versin diye görevlendirdiği şairler var... En başta Hassan ibni Sabit RA olmak üzere Abdullah ibni Revâha... vs.


Bizzat iki cihan sultanı, fevkalâde güzel ve veciz konuşurlardı. Zaten bir hadis-i nebide bunu söylüyorlar. Şiir de zâten güzel, veciz konuşma sanatıdır, disiplinidir. Aslında bu yanıyla şiir yani edebiyat ezelidir de... İlk insan, ilk peygamber Adem AS, kendisine indirilen kitabı, cüzleri evlâtlarına, insanlara intikal ettirmiş. Neyle ettiriyor?.. Sözle... Peki tebliğin kaç yönü var?.. İki; biri söz, öteki yazıdır. O halde Hz. Adem AS konuşmasını biliyordu ve yazıyı da biliyordu. Zaten Kur'an-ı Kerim'de de Cenab-ı Allah'ın, Cenab-ı Peygamber SAS'e "Oku!" emri ve "Sana kalemle yazmayı öğreten Rabbinin adıyla oku!" buyruğu, okumanın da, yazmanın da bir ilahi bağış olduğunu isbatlar.

Cenab-ı Allah'ın inzal buyurduğu kitaplar, eşsiz bir söz sanatıyla ambalajlanmış olarak inmişlerdir. Harika, mucizevi... Onun için Kur'an-ı Kerim'in üzerinde yığınla bilginler araştırmalar yapmışlar ve onun îcâzı üzerinde çok durmuşlar. Şimdi akla bir soru geliyor: "Cenab-ı Allah niçin kitaplarını eşsiz bir söz sanatıyla donatmış olduğu halde inzal buyuruyor da, alalâde, kolay anlaşılır, yalın bir biçimde indirmiyor?"

Bunun hikmetleri üzerinde duranlar var. Konuyu fazla aşmayalım. Ama biz buradan şu mesajı almalıyız ki: "Ey insanlar siz de mesajınızı insanlara, öz ve veciz biçimde ulaştırın!" İşte bütün bunları Peygamberlerde görüyoruz biz... Cenab-ı Peygamber SAS Efendimiz, "Ben Arabın en fasih ve belig konuşanıyım!" buyuruyor. Telâffuzları da olağanüstü güzel... "Dad sesini benden daha iyi çıkaranınız yoktur!" buyuruyor.


Sanata, şiire bütün toplumların geçmişte de, günümüzde de olağanüstü şekilde alâka gösterdiklerini görüyoruz; eski Türklerde ve eski Araplarda... Eski Türklerde şairlere ozan deniliyor, baksı deniliyor, şaman deniliyor. Bunlar toplumun herşeyi; hem hukuk adamı, hem tıp adamı, hem din adamı, hem mûsikişinası...

--Niçin toplum kendilerine bu kadar görevler yüklemiş?..

Çünkü, bakıyorlar ki kendileri gibi değil... Aynı dille konuşuyor ama o dil içinde bir başka dil örerek konuşuyor. Sanatçı, olağanüstü şekilde güzel konuşuyor. İşte o olağanüstü şekilde güzel tekellümü, toplumu kendisinde bazı bilgilerin ve güçlerin var olduğu vehminde bulunduruyor. Veyahut da öyle görüyorlar. Nitekim bu sanatçılar ve şairler de toplumun beklentilerine cevap vermek için hazırlıklı oluyorlar, eğitilmiş oluyorlar, yetiştirilmiş oluyorlar kendileri...


Eski Araba bakıyoruz; dünyanın bütün geçmişinde, bütün ulusların geçmişinde sanat adamlarına, şairlere büyük rağbet var. Ama İslâm öncesi Arap toplumundaki, insanı dehşete düşürecek boyutta... Senenin muayyen aylarında toplanıyor şairler, muayyen panayırlarında şiirler inşaa ediyorlar. Jüri değerlendiriyor onları... En başarılılarını ceylan derilerine, papirüslere yazarak Beytullah'ın duvarına asıyorlar. Muallakatus seb'a deniliyor; yedi büyük şiir...

İşte İslâm, sanat sevgisi ve sanat yeteneği bakımından en uç noktaya ulaşılmış bir toplumda, o eşsiz kelâm fevkaladeliğiyle iniyor. Ve önce sanata çok yatkın, yakın olan insanlar şiirdir diyorlar, olmuyor; sihirdir diyorlar, olmuyor... Ona benzetmeye çalışıyorlar bazı şiirlerini; olmuyor.... Bazı rakipler buluyorlar Kur'an-ı Azimüşşân'a cevap versin diye... Masallar ezberlemiş olan bazı kişiler buluyorlar. Onlar oturuyor kürsülerde, "Filanın getirdiği kitabı veya söylediği şiirleri biz de söyleriz. Daha güzelini söyleriz!" diye... Bunların yığınla örneklerini biliyoruz.


"Cenab-ı Peygamber SAS sanata, şiire çok rağbet buyurmuşlardır." dedik. Buna ilişkin pek çok örnekler var... Birisini söyleyivereyim: "Şiir söyle ya Hassan, Rûhül Kudüs seni takdis eylesin!" buyurmuşlar. Kâab bin Züheyr'e, okuduğu banet suad kasidesi için mübarek sırtından çıkarıp, kendi mübarek elleriyle hırka giydirdiğini biliyoruz.

Bazı Batılı müsteşrikler, İslâm peygamberinin sanat, şiir düşmanı olduğunu söylerler. Bunun için bazı olayları çarpıtarak anlatırlar.

Cenab-ı Peygamber SAS, üç şairin müslümanlar tarafından görüldüğü yerde katledilmesine dair emirler vermiştir. Bunlardan birisi Sâre adlı bir kadın... Medine'ye geliyor, müslüman oluyor, müslümanların içerisinde kalıyor. Sonra tekrar dönüyor İslâm'dan... İrtidat ederek, dönerek, reddederek Mekke'ye dönüyor... Elinde tefle kasideler okuyarak, müzikle, müslümanları karalayan şiirler söylüyor.

Bir başkası Medine'dedir, Kâab adlı bir yahudidir. O da İslâm'a çok ağır hakaretler, küfürler ediyor. Bunların öldürülmesine emri vardır.


Mekke'nin fethini takiben çok az sayıda bazı kişiler dışında bütün kent affa uğramıştır. Bunların bir kaçı da şairdir ve onlara da bundan böyle İslâm'a küfretmemeleri, hakaret etmemeleri söyleniyor. Burda da Cenab-ı Peygamber SAS, müşrik şairlerin hiç birisinin katline, hiç birisinin zarara uğramasına dair hiç bir emir vermemişlerdir. Bir tek şartla şiirlerini söylerler. O şart, İslâm'a, İslâm peygamberine, İslâm'ın mukaddes saydığı şeylere küfretmeyecek. Nitekim bazı savaşlarda esir düşen şairler olmuştur. Onlar İslâm'a gelmedikleri halde, İslâm'a küfretmemek kayd u şartı ile affa uğramışlardır. Buna ilişkin yığınla örnek var....

Şimdi tasavvuf, Cenab-ı Peygamber SAS'in dünyasını değiştirmesinden sonra tedvine uğrayan İslâmi ilimler gibi düzenlenmiş ve bir yaşam disiplini olarak hayata çıkarken; İslâm toplumunda çerçevesini Cenab-ı Peygamber SAS'in çizmiş olduğu şiir, daha yoğun bir biçimde devam ediyordu ki, biz buna tasavvuf edebiyatı diyoruz.

Cenab-ı Peygamber SAS'in, şiire yaklaşımına dair birkaç örnek daha vermek istiyorum. Müşrik şairlerinin yazmış olduğu şiirleri de dinlediğine dair, iki cihan sultanının hayatında yığınla örnek vardır. Sahabenin birisi anlatıyor:

"Bir seferden dönüyorduk. Cenab-ı Peygamber SAS'in terkisindeydim. Bana, 'Ümeyye bin Saad'dan şiir bilir misin?' diye sordu. Okudum. 'Daha var mı ezberinde?' dedi. Tekrar okudum. Yüz beyit kadar okudum." buyuruyor sahabe...

Bu adı geçen şair, İslâm dönemini idrak etmiş olmakla birlikte, İslâm'la şereflenmemiş olan bir müşriktir.


Birgün muallaka şairi Antala'nın bir beyitini işitiyor, iki cihan sultanı SAS Efendimiz. Beytin meali şu; "Açlıktan karnım belime de yapışmış olsa dahi, minnetsiz bir lokma buluncaya değin yemeyeceğim!" Bu beyti duyunca iki cihan sultanı SAS Efendimiz diyor ki: "Cahiliyye dönemi şairlerinden Antala'yı görmeyi çok isterdim." Şimdi mesaj alabildik mi, bizim için bütün dünyanın edebiyatı okunmaya değer edebiyattır. Bir tek şartla; SAS Efendimiz'in çizmiş olduğu hududa, İslâm'ın çizmiş olduğu hududa riayet şartıyla... Yâni, İslâm'ın yap veya yapma demiş olduğu hususlar var ya; işte ona riayet eden şiir, isterse bir müşrikin dilinden çıkmış olsun, bizim için okunmaya değer, ders çıkarılmaya değer... İşte tasavvuf sanatçıları böyle evrensel bir ölçüler malzumesi içinde, çok daha bilinçle şiirler okumuşlar.


Tasavvuf edebiyatı, bizim İslâm'la şereflenmemizden sonra, Türk toplumunda bir ayrı ekol olarak gelişiyor tasavvufla birlikte... Oysa, şunu da söyleyeyim, bizim eski edebiyatımız, divan edebiyatımız bir İslâm edebiyatıdır. Kuşkusuz onu dînî ve lâdînî diye ayıran tasnife bizim katılmamız mümkün değil... İslâm uygarlığının ve inancının üretimidir, ürünüdür; öteki bütün güzel sanatlar gibi... Yani Nedim'de İslâm edebiyatının şairidir, Şeyh Galip de... Nedim'in bazı şiirlerinde, ya da onun gibi bazı dünyevi zevke dayalı sanatçıların şiiirlerinde bizim reddetmemiz gereken yığınla beyitler olabilir. Bunu şöyle değerlendiriniz lütfen; bir müslümanın nasıl günahı da olursa, işte o tür ters beyanlar da onların hatasıdır ve günahıdır. Kendilerini İslâm halkasının dışına çıkarmaz ve kendilerini İslâm edebiyatının dışına itmez.

Evet bütün divan edebiyatında ve halk edebiyatında alınan, bizde Köprülü'yle birlikte başlayan tasnif ile lâdînî edebiyat, laik edebiyat adı konmuş olan o edebiyat bile, tasavvuftan süt emmiş olan bir edebiyattır. Topyekün bütün Türk edebiyatının ana damarını, tasavvuf oluşturur. Anadoluya geldiğimizde bizim bizzat önümüzde, yanımızda bulunan insanlar tasavvuf edebinden geçmiş olan insanlar değiller miydi?.. Ahmed Yesevi'nin dervişleri değil miydi? İşte Anadolu'da Hacı Bayram-ı Veli'den, Yunus Emre'ye kadar, Hacı Bektaş'a kadar ortaya Anadolu alanında ilk sanat örneklerini koymuş olanların ve Anadoluda bir şiir iklimine zemin oluşturanların tümü tasavvuf erbabıdır.

Tasavvuf edebiyatı ondan sonra gelişen Türk edebiyatını temelden etkilemiştir. Divan edebiyatında görmüş olduğumuz soyut anlatımların tümüne yakını, İslâm tasavvufunun, İslâm duyarlılığının kendisine giydirmiş olduğu elbiselerden başka nedir ki?..

Bazıları bizim eskiedebiyatımıza, hatta tasavvuf edebiyatımıza, ondaki kullanılmış olunan bazı kelimelere, ıstılahlara, teşbihlere bakarak ona lâdînî elbise giydirmiş olabilirler.


Bir sakiden içtim şarap,
Arştan yüce meyhanesi...
Ol sakinin mestleriyiz,
Canlar onun divanesi...



Yunus Emre bunu söylüyor. E artık izah etmeye gerek var mı?.. Bu aşk hangi aşktır, burdaki şarap hangi şaraptır, meyhane hangi meyhanedir?..

Onun için tasavvufun getirmiş olduğu bu imajlar, bu mazmumlar aynıyla divan edebiyatına da yansımıştır ve divan edebiyatı bile büyük ölçüde tasavvufi neş'enin oluşturmuş olduğu bir edebiyattır. Bu edebiyat ne zamana kadar yoğun biçimde geldi?.. Tanzimat'a kadar geldi. Tanzimat'la birlikte bütün sosyal hayatımızda, uygarlık hayatımızda, Batı'yı örnek almamızla birlikte başlayan değişim, belli oranda edebiyatımızı da etkiledi ve bizim artık orjinal edebiyat örnekleri Batı tipi; tüm sosyal alanlarda batı olduğu gibi...

Ama bununla birlikte, Batı etkisinde başlanan edebiyatla birlikte, yine tasavvufun duyarlılığı ve imajları bu edebiyatta da belli oranlarda etkili oldu. Ve bu edebiyatın biraz dışında, hele İslâmi bir havayı soluyan, o bilinç içinde olan sanatçıların elinde, çok daha yoğun biçimde günümüze kadar taşındı. Bunu Süleyman Nazif'te de, Muallim Naci'de de, Yahya Kemal'de de gayet yoğun biçimde görebiliriz.

Yakın dönemin sanatçısı üstad Necip Fazıl'da bu tasavvufi etki ve tiz en belirgin biçimde ayan beyandır. Daha sonraki kuşaktan başta Sezai Karakoç olmak üzere Erdem Beyazıt'ta olsun, rahmetli Cahid Zarifoğlu'nda olsun, bütün arkadaşlarımızda aynı tasavvufi etki vardır. Aynı etki, çağdaş mânâda yeni imajlarla da donanarak, günümüze kadar devam etmiştir.


İslâm madem ki kıyamete kadar bakî kalacak; dolayısıyla tasavvuf da kıyamete kadar bakî kalacak... Demek ki, fikir hayatımızı, düşünce hayatımızı kıyamete kadar etkileyecek bir mekteptir tasavvuf... Ve bütün güzel sanatlara can veren bir müessesedir. Bütün güzel sanatlara diyorum, süsleme sanatlarından mimariye kadar, musikiye kadar, her güzel sanata can vermiştir. Güzel sanat uygarlık demektir. Uygarlığın somut göstergesi, ürünü demektir. Tasavvuf hayatta kalan bu etkinliğini İslâm toplumlarında devam ettirecektir. Dahası İslâm dışı toplumların üzerinde de tasavvufun belirli oranlarda etkinliğini göre gelmekteyiz.

Konuyu fazla dağıtmadan bu açıklamamı burada noktalayayım. Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerlerinize olsun.


12. 11. 1994 - Eskişehir
M. Zahid kotku sempozyomu