KEDER ve NEŞE, gün ağarmadan, insanlar henüz uykudayken yola çıkarlarmış. KEDER, heybesini üzüntü ile doldururken; NEŞE, mutluluk yüklenirmiş. Çalışma koşullarının ağırlaştığı, insan ilişkilerinin zayıfladığı, üretimin artarak hızla tüketime dönüştüğü, doyumsuzluğun pompalandığı modern çağda; yüksek binalarla örülü içi kof büyük şehirlerde işleri zorlaşıp, KEDER kaale alınmamaya, NEŞE çaptan düşmeye başlayınca, bir seher vakti, yola çıkmadan önce, kaf dağının eteklerinde biraraya gelip efkar dağıtmışlar:

KEDER. Ne zaman yolum bu kentlere düşse, koşturmaca içinde, yüzleri asık insanlarla karşılaşıyorum, sen hiç buralara uğramıyor musun? Taşıdığım hiçbir keder, boşuna yaşadıkları tatminsizliklerin ve farkında olmadıkları mutsuzluklarının yerini tutmuyor. Birşeylere sevinmeyi ya da üzülmeyi unutmuşlar; herşeye yetişmeye çalışıyor, her alanda mücadele veriyorlar. Sanki herşeye sahip olmak, her işi başarmak zorundalar. Omuzlarına her türlü yükü sorgusuz sualsiz alıyor, sırtlarında bir kambur gibi taşıyorlar. Yükleri arttıkça kendileri hafifliyorlar. Kısasın sonu yok, terfi ettikçe irtifa kaybediyorlar. Ne kendilerine ne birbirlerine güvenmiyor, yalnızlaşıyorlar. Başlarına ne gelse umarsız davranıyorlar. Hangi elemi vermeye kalksam bana kulak asmamakta; iki telekonferans arası üç toplantı yapmakta, toplantılar sırasında mesajlarını eritmekte, ayda bir or-ganizasyon şeması, yılda bir iş değiştirmekteler.
Stres diye birşey icat edip, ona esir düşmüşler; çıtayı hep yükseltmekte, satış kotalarını sürekli arttırmaktalar. İşleri zorlaştırmakta, mesleğimi elimden almaktalar.

NEŞE. Benim durumum farklı mı sanırsın? Eskiden bu şehirler daha bir tenhayken yüzlerini güldürdüğüm herbir halim artık hiçbirisine herhangi bir anlam ifade etmiyor. Kirlettikleri gökyüzüne kuşak oluyorum, beton korkuluklarında çiçek açıyorum, yine de yaranamıyorum. Gözleri görmüyor, kulakları duymuyor sanki, bir türlü farkedilmiyorum. Kollarına stres bilezikleri takmışlar, adrenalin diye birşey tutturmuşlar, anlık heyecanların peşine takılmakta, yamaçlardan paraşütlerle atlamakta, hip hop şarkılarla kopmakta, stresi öyle atmaktalar, ben neşelendiremiyorum. Enerji içecekleri içmekte, vitaminlerle ayakta durmakta, cepten bayramlaşmaktalar, hızlarına yetişemiyorum. Beni en çok, hayvanların insanlara bakışları etkiliyor; onlar, bütün bu koşturmaca içindeki insanlara,
ununu elemiş de eleğini asmış mahmur gözlerle sakince bakıp, “koşturup durun bakalım, nereye kadar, heder olup gideceksiniz” der gibiler!

KEDER. Yıldırmışlar seni de, iyi de, sen kendin bu neşesiz halinle hiçbir netice alamazsın. Günümüz kent insanı bolluk içinde hiçlik duygusuna kapılmışsa, ikimiz birden bir hiçe mi yenik düşeceğiz! Birlikte çare bulmamız lazım. Dilersen bir süre meydanı sana bırakayım. Git, hayatın en güleç yüzünü takın, kuşan bütün maharetini, ısıt içlerini yeniden, sevgi ve umut aşıla, hiç karışmayacağım. Ne kadar talihsizlik, ıstırap, kötü haber varsa hepsini kendimde saklayacağım. Bu sabah yeni doğacak bebekleri ben ağlatmayacağım. Bu öğlen musalla taşlarına hep sinek avlatacağım. Bu akşam, akşamcıların yanına bile hiç uğramayacağım. Göster hünerini, yükleri hafiflesin, telaşları azalsın biraz, mutluluk sarhoşu olsunlar, derdi tasayı unutsunlar şimdi; terazinin bir kefesi dolar bir kefesi boş kalırsa tartı tutmaz, kanaat bilinmezse hakikat anlaşılmaz, dengesi kaybolmamalı hayatın, ben sonra ortaya çıkıp, hatırlatacağım!

NEŞE. En sevdiklerini unutuyor, en yakınlarına vakit ayırmıyorlar, hastalarını ziyaret etmiyor, cenazeleri kaçırıyorlar, Allah aşkına sen neyi hatırlatacaksın? Takvimleri dolu, alarm zilleri kurulu, sıraya gireceksin! Burjuvazi mütevazi olamıyor; sürekli modayı takip ediyor, yeni tarzlar deniyor, çabuk sıkılıyorlar. İşleri yoğun, sokakları kavga gürültüyse, bari evde bir huzur bulsunlar istiyorum, bugün evlenip yarın boşanıyorlar, baş edemiyorum.
Bence önce senin sahneye çıkman, etrafta biraz gözükmen faydalı olur. Boşluk içinde keyfe keder yaşıyorlar, hislerini azıcık acıcık canlandırmalısın. İnsanı acı olgunlaştırır, birbirine kenetler, lütfedip idrak buyururlarsa, belki sıra bana gelir, böyle neşe saçamıyorum.

KEDER. Sosyal dengesizlikler, kesmekeş trafik. Ekonomik kriz, acımasız terör. Sınav heyecanı, gelecek kaygısı. İş bulamamak, işsiz kalmak korkusu. Yeryüzü bu kadar çok endişeyi ve korkuyu taşıyamamakta, ödü patlamakta, titreyip durmakta, stres kırıklarıyla çatlamaktadır. Dünya, adına modern yaşam dendiği çağda demode olmaktadır. İnsanlar depresyon geçirmekte, danalar dellenmekte, kuşlar gribe yakalanmakta, sen bir güzel geriye çekilip, sıranı bana vermektesin! Üzüntülerin yerini korku nöbetleri almış, paylaşımın yerini yalnızlık; kendilerine bile yabancı kalmışlar, bana nasıl yakınlaşacaklar; ben savunmaya çekildim neşem, onlar panik ataktalar! Korkuları strese yol açtıkça alışveriş merkezlerinde toplanmakta, her katta ayrı bir kart kullanmakta, en üst katta bir hız tıkınıp obezlenmekteler. Bu kadar çok yedikçe hazımsız kalmakta, yaşamdan haz alamamaktalar. Zaten yeterince sıkıntı yaşamaktalar, üstüne tuz biber olmayayım, çık, ortalığı neşelendir gayrı, ben zamanımı kollayayım.

NEŞE. Ortalığa saçılsam neye yarar, içleri körelmiş, görüp giremiyorum ki dışlarına vurayım. Dışları bakımlı vesselam, burunları kalkık, botoks yüzlerine mimik veremiyorum. Kendi benliklerinden uzaklaştıkça başkalarına özenmekte, her mevsim yeni idoller yaratmakta, hanımlar kuaförlerde benzeşmekte, beylerin mutluluğu doksan dakika ile sınırlı kalmaktadır. Erkek çocukları action man tokuşturmakta, kız çocukları barbie bebek yarıştırmaktalar. Eski pilli bebekler kiler odalarına kapatılmış, bir dokunan bulsalar hemen ağlayacaklar! Dokunabilsem yapma bebeklere, ağlatmaz güldürürdüm, cansızlara işleyemem ki ben, canlılara canlılık katarım, güldüremediklerim yapmacık insanlardır, onlara yenik düşerim.

Kaderim kötüymüş kederim, sabah oldu, artık gitmeliyim. Büyüklerini neşelendiremesem de tutsak kaldıkları şehirlerde, son saklı bahçelerini dolaşmalı; küçük, saf, içleri temiz çocuklar bulmalı, hoşlarına gidecek oyunlar oynatmalıyım. Sıska bir sokak köpeği görmeli onları, bir heves yanlarına koşup gelmeli, içlerinden biri korkusuz çıkmalı, tutup başını şefkatle okşamalı, ben köpeğin kuyruğunu sallamalıyım!

“Zerdüşt, sen doğru söylüyorsun. Yükseklere çıkmak istediğimden beri artık kendime güvenmiyorum. Artık kimse bana güvenmiyor. Bu nasıl oluyor: Ben hızla değişiyorum. Bugünüm dünüme zıt düşüyor. Merdivenleri çıkarken çok defa, bir iki basamak birden atlıyorum. Bunu hiçbir basamak bağışlamıyor. Yukarı çıkınca kendimi her zaman yalnız hissediyorum. Kimse benimle konuşmuyor. Yalnızlığın buzu beni titretiyor. Yükseklerde olmayı neden istiyorum? Benim küçümsemem ve özlemim beraber büyüyor. Yükseklere çıktığım oranda yükselenleri küçümsüyorum. Yüksekte onların işi ne? Yükselmemden ve sendelememden ne kadar utanıyorum! Solumamla ne kadar alay ediyorum! Uçanlardan ne kadar nefret ediyorum! Yükseklerde ne kadar yorgunum.”

Delikanlı burada sustu. Zerdüşt etrafındaki ağaca baktı ve şöyle dedi:
“Ağaç bu yüksek dağda yalnız duruyor. Boyu, insan ve hayvanı aşmıştır. Eğer konuşmak isteseydi onu anlayacak kimse bulunmazdı. O, o kadar boylanmıştır. Şimdi bekliyor ama neyi bekliyor? O, bulutlara yakın bulunuyor; galiba ilk yıldırımı bekliyor.”
“Böyle Buyurdu Zerdüşt”, Friedrich Nietzsche


ADNAN ERDOĞMUŞ