Enine büyüyor insanlar; genişledikçe genişliyor, yerkürede parsel parsel arsalara dönüşüyorlar… Ya derinlik? Derinlik nostaljik bir kavram oluveriyor; unutulan, unutturulan, gelecek nesillere aktarılmayan… Sâdece yayılıyor birey insan, yayılıp daha çok alan kaplayabilmek için, göze büyük görünmek için hamur gibi inceliyor, yamyassı oluyor. İncelen bireylerin kişilikleri zayıflıyor, tuttuğun yerden yırtılıveriyor; rol modelsiz bir toplum oluşuyor böylece. Karasinekler gibi, aklına estiğince uçuşup duran, rotasız hayatlar vızıldıyor tepemizde. Duruşlar, “hayata başkaldırır gibi oluşlar” sahtelik kokuyor, ilham vermiyor. En sert kabuklu cevizleri güç belâ kırdığımızda, olamadan kurumuş yemişleriyle karşılaşıyoruz ve artık buna şaşırmıyoruz bile.

Gösteri alanını genişletme gereği duymayıp, içine doğru derin oluklar kazan insan yalnızlaşıyor artık. “Genişleyen insanlar”, “derin” olanların, gerile gerile davul derisine dönüşmeyi reddedenlerin “tehlikeli” olduğunu iddia ediyor günümüzde. Evet, haklılardır aslında; dipsiz bir kuyuya beline kadar sarkıp, gökte parlayan dolunayın nefis aksini görmeye çalışmak cesaret gerektirir!

“Enine büyüyen” insanların sayısı git gide artıyor lâkin yeryüzünün sunabildiği alan sınırlı, herkese yer yok. Birbirlerinin üstünü örterek genişlemeye çalışıyor bu sefer insanlar. Çakışan alanlar sürtünüyor, ısınıyor, alev alıyor. Gâlibi de olmuyor aslında bu çekişmenin; yanıp kömürleşenin can acısı telâfisiz iken, üstün gelenin ağalığı da kesif bir yanık et kokusunun, külün, dumanın üstüne inşa ediliyor. Huzur kaçırıyor, zaferin tadını ekşitiyor.

Böyle bir toplumda yaşayan “genişlemeyenler” yabancılaşmaya başlıyor. En ideâl uygulama sahası şehir olan kapitalist uygarlıktan tecrit ediyorlar kendilerini. Modernite içinde insan ilişkilerinin niteliğinin kökten bozulmasına dâir keskin bilinç ile sâhici topluluğa yönelik nostaljik arayış içine giriyorlar. Bunun adı, “Romantizm’dir”… “Enine büyüyenlerin” bu “izm’i”, severek ve sıkça kullanması sizi yanıltmasın; popüler kültürde gönderileni büsbütün değişmiş bir gönderendir bu kavram. Yazarlarının, çizerlerinin, savunucularının kemikleri sızlamaktadır.

Kaleme aldığım bu deneme, 18. Yüzyıl’da Avrupa’da, sanayi kapitalizminin fermânını duyurmasıyla kaynamaya başlayan uygarlık krizinin doğurup büyüttüğü, -kim ne derse desin- ölmeyip günümüze dek gelen “Romantizm” isimli bilinç şekline bir giriştir sâdece.

Nervâl’in “Melânkolinin kara güneşi” dediği isyankâr ışık kaynağı, kendi içini oyarak, derinlemesine devleşen insanların yazı masalarının gaz lâmbası olmuştur, olmaktadır, olacaktır…

Sebla Kutsal