Çalışan kadın kavramı eski veya olması gereken içeriğini yitirmiş midir? Bir değer, saygınlık kaybı var mıdır çalışan kadınlarda?

Çalışan kadın üzerine konuşmak için, bence önce çalışmanın anlamına bakmak lâzım. Bunda netlik sağlarsak eğer, kadının ve erkeğin çalışmasının ne anlama geldiğini ayrı ayrı ele alıp değerlendirebiliriz. Çalışma, sosyolojik olarak, “Bir insanın kendisinin ya da başkalarının tüketimi için mal ve hizmet üretmeye yönelik fiziksel, zihinsel ve duygusal emek harcaması” anlamına gelmektedir. Sosyoloji sözlükleri çalışma kavramını bu şekilde tanımlamakta ve üç ana başlıkta ele almaktalar: Ekonomik faaliyet ya da istihdam; karşılığı ödenmeyen ev içi çalışmalar ile boş zaman faaliyetleri ve gönüllü cemaat, hayır hizmetleri. Dikkat edileceği üzere, çalışma kavramı sadece ekonomik anlamda gelir getiren faaliyetleri değil, bir kadının evindeki ücretsiz çalışmasını ve her tür sosyal, dinî, kültürel faaliyeti de içermektedir. Dolayısıyla burada biz kadının ekonomik anlamdaki istihdamından söz ediyoruz aslında, çalışmasından değil. Çünkü ekonomik anlamda karşılığı olmayan faaliyetlerde bulunan kadınlar da çalışmaktadırlar, istihdam edilmemektedirler yalnızca.

Eğer çalışmayı istihdam edilmek anlamında kullanıyorsak —ki siz bu anlamını kastediyorsunuz— çalışan kadın kavramının eski/olması gereken içeriğini yitirip yitirmediği sorusuna ben kime/neye/hangi ölçüte göre sorusunu sorarak cevap vermek isterim. Çalışma, emek karşılığı gelir elde etme anlamında hem erkekler, hem de kadınlar için meşru ve saygın bir şeydir. Peygamberimizin (asm) en sevdiği kadın, Hz. Hatice de (ra) çalışıyordu; ticaretle meşguldü. Onun bugünkü terminolojiyle bir iş kadını olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, eğer bir saygınlık kaybı varsa, bu, toplumun genel gidişinin doğurduğu bir sonuçtur, modern toplumun ve modern çalışma koşullarına ilişkin kaygıların sonucudur ve bence kesinlikle cinsiyetlere göre farklılaşan bir boyutu da yoktur. Çünkü biz çalışmasak bile eşlerimiz bu koşullarda çalışıyorlar ve bu da ister istemez aileye bir biçimde etki ediyor. Bence sorun kadının çalışması değil, hepimizin içinde bulunduğu çalışma koşullarının nasıl yeniden yapılandırılabileceği sorunudur.

Günümüz kadınları salt daha fazla tüketip harcamak için çalışıyor denilebilir mi?
Bu genellemeye katılmak mümkün değil. Çünkü sorun, çalışan kadın sorunu değil, kapitalist toplumun tüm dayatmalarıyla hayatımızı işgal etmesidir. Biraz dikkatli bir gözlem, “istihdam” edilmemiş kadınların da, hatta erkeklerin de giderek daha fazla tükettiğini gösterecektir. Her kesimin —çocukların, erkeklerin, kadınların— ayrı ayrı ve aile olarak bir arada hedeflendiği reklâmlara bir göz attığınızda, türlü mekanizmalarla bireylerin daha fazla tüketmeye yöneltildiğini görürsünüz. Kapitalizm, daha fazla tüketim ve bunun ayakta tuttuğu üretim çarkları işlemeden ayakta kalamaz. İhtiyaç dışı da olsa, üretmek ve üretileni tüketmek üstüne kurulu bir sistemdir. Özetle söyleyecek olursak, mevcut uluslararası işbölümü ve ekonomik ağlar hepimizi, kendimize ve gerçek ihtiyaçlarımıza yabancılaştıran bir ağın içine çekmektedir. Asıl olan emek ile kendini gerçekleştirme arasındaki doğal ahengin yeniden kurulabilmesidir ve bu kadın-erkek herkesi doğrudan ilgilendiren makro bir sürece işaret etmektedir.


Kadının çalışması fıtrata uygun değil, kadınsı duygularını kaybediyor gibi eleştirilere siz nasıl bakıyorsunuz?

Ben bu eleştirilere katılmıyorum. Bu anlamda kadın ve erkek arasında özsel, kategorik bir ayrım olduğunu da düşünmüyorum. Emek karşılığı geçinme herkes için kutsaldır; emek kendi başına saygın ve erdemli bir şeydir. Alın terinin anlamı budur. Çalışma söz konusu olduğunda kadın ile erkeğin ayrı ontolojik kategorilere yerleştirilerek ele alınması, Allah’ın kadına sağladığı bazı kolaylıkları adeta bir yasaya dönüştürerek faaliyet alanlarını sınırlamaya götürüyor bizi. Kadının doğurganlığı nedeniyle zaman zaman çalışamaz olabilmesi, çocukların ilgi istemesi gibi nedenlerle “erkeklerin kazandığının harcanması” gereken zamanlar vardır, olabilir, olmalıdır. Ama bunu kategorik temelleri olan bir kural hâline getirip dayattığınızda, Peygamberimizin uygulamalarında da görmediğimiz bir sınırlamaya ulaşıyoruz ki, bence kesinlikle doğru değil. Sorun, demin de belirttiğim gibi, çalışmanın kendisinde değil, çalışma koşullarında aranmalı ve bu herkes için iyileştirilmelidir. Kaldı ki, geleneksel toplumda da çocuğa annenin yalnız başına baktığı örnek yok gibidir, bu işlevi geniş ailenin çeşitli bireyleri yerine getirir. Babaanne, dede, yengeler, teyzeler, büyük kardeşler vs. aile içinde bugün kadının tek başına yerine getirdiği görevleri onunla paylaşırlar. Kadını evle ve çekirdek ailesiyle sınırlayan tek örnek, modern toplum ve onun getirdiği derin yalnızlık, çaresizlik ortamıdır.

Kadının evden çıkarılması, kimilerinin iddia ettiği gibi kapitalist sistemin bir tuzağı mıydı?
Tekrar ısrarla vurguluyorum ki, kadını değil “insanı” evinden çıkaran modern toplumun, kapitalist toplumun ta kendisidir. Erkeklerimiz, çocuklarımız ve biz evden giderek daha uzağa çekiliyoruz. Benim yazılarını çok önemsediğim bir toplumbilimcinin, İvan İllich’in deyişiyle hepimiz otoyol şebekesinin parçaları haline getiriliyoruz ve günün yaklaşık 1/3’ü boyunca oradan oraya seyahat ediyoruz. Bu kesinlikle kapitalist yaşam ve üretim biçimlerinin sonucudur. Ama burada insanın yabancılaşmasına ilişkin bir saptama var; tek başına kadının durumuna ilişkin bir saptama yok. Sistemik bir sorunla karşı karşıyayız ve bunu salt kadın üzerinden tartışmak, kapitalizmi gerçekte sorgulama ve direniş imkânlarını tıkıyor.

Çalışan bir anneye sahip olmak, çocukların gelişimini olumsuz etkiliyor mu?
Bu, annenin çalışması dışındaki etmenlerin bileşimine bağlı bir durum. Evet yahut hayır gibi net cevapları yok. Benim çocuklarım açısından böyle bir sorun yaşanmadı; çünkü, aileme yakın oturuyordum. Annem ve babam bizim etrafımızda hemen bir geniş aile oluşturarak çocukları sarıp sarmaladılar; bizi gözettiler. Türkiye’de çoğu anneanne bugün bu işlevi yerine getiriyor ve bizler genellikle kreş bağımlısı çaresiz bir toplum olmuyoruz, en azından buna direniyoruz. Dolayısıyla, kadının çalışması meselesini trajik bir biçimde tanımlamazsak birçok çözüm üretebiliriz; Müslüman toplumlara özgü geleneksel çözümlerin çeşitli uyarlamalarını da geliştirebiliriz. Ama buradan kadının mutlaka çalışması gerekir sonucu da çıkmaz elbette. Biz çalışmak isteyen veya ekonomik nedenlerle çalışmak zorunda kalan kadınların durumunu konuşuyoruz. Şunu da unutmamak gerekir ki, her kadın eşini, ebeveynlerini kaybetmesi nedeniyle çalışmak durumunda kalabilir. Bu nedenle her zaman “çalışabilir” olmasında yarar vardır. Kendi ayakları üzerinde durabilmesi, başkalarına muhtaç olmaması, Müslüman kadının onurunun ve saygınlığının korunması bakımından çok önemli görünüyor bana.


Türkiye'de çalışan kadınlara yeterli hakların verildiğini düşünüyor musunuz? Pozitif bir ayrımcılık yapılmalı mı, eşitlik ilkesi gereği kadın ve erkek için aynı şartlar mı uygulanmalı iş dünyasında?

Türkiye kadınlara iş hayatında eşit haklar tanıma (örneğin eşit işe eşit ücret) bakımından en ileri ülkelerden biri, bunu belirtmek lâzım. Batı toplumları uzun yıllar boyunca eşit işe düşük ücret politikalarıyla kadın ve çocuk emeğini sömürmüşlerdir. Kadın hareketleri de bu haksız ekonomik uygulamalara ve oy hakkına ilişkin eşitsizliklere direnme ihtiyacından doğmuştur. Ama bizler elbette meseleye salt bir eşitlik meselesi olarak bakmıyoruz. Bizler kadının doğurgan oluşundan doğan özel ihtiyaçların nasıl en iyi şekilde karşılanabileceğine de bakmak durumundayız. Ben bu konuda şöyle düşünüyorum: Normalde elbette herkese aynı şartlar uygulanmalı, ama kadınlar açısından (işin yapısı da müsaitse ve şartlar gerektirirse) çeşitli esneklikler söz konusu olabilmelidir. Doğum izninin 40 gün olmasının ne kadar anlamsız olduğunu doğum yapan her kadın bilir. Bebek size tümüyle bağımlıdır ve siz de kendinizi toparlamak için zamana ihtiyaç duyarsınız. Bu durumda genellikle ücretsiz izin kullanılıyor. Ailenin masrafları artarken geliri azalıyor. Bu noktada sosyal devlet anlayışına tekabül eden uygulamaları devreye sokmak gerekir. Daha uzun ücretli izin süreleri olmalıdır. Çocukların özel ihtiyaçlarına yönelik kısa yahut uzun süreli izinler alınabilmelidir. Bunun gibi birçok uygulama söz konusu olabilir. İnsanı altın yumurtlayan tavuk gibi görüp sadece üretken olduğunda ücret veren, üretken olmaktan çıktığı anda ondan elini çeken bir devlet anlayışı Müslüman halkların anlayışına uymaz. Ben pozitif ayrımcılık terimini de —modern batının liberal anlayışının kavramsal araçlarından biri olduğunu düşündüğüm için— fazla tercih etmiyorum. Özetle ya çalışma ya annelik, ya çalışma ya evlilik seçenekleri İslâmî seçenekler değildir. Müslüman kadın evlenen, çocuk doğuran ve elbette ki çalışan kadındır. İster ev işlerinde, ister hayır ve cemaat işlerinde, isterse “istihdam” kategorisine giren işlerde çalışır. Zaten sonuncusunu yapan kadınlar genellikle önceki ikisini de yapmaktadırlar.

"İşe yaramak" hissinin genellikle çalışıyor olmakla kazanılır olması durumu hakkındaki fikirleriniz nedir? Bu, kadın, çocuk ve aile için olumsuz sonuçlar doğurmuyor mu?
Yukarıda verdiğim geniş tanım anlamında elbette “çalışmak” işe yaramaktır. Çalışmak insanın kendini gerçekleştirme biçimlerinin en önemlilerindendir. Bu çalışma evde, hayır/cemaat işlerinde yahut meslekî faaliyetlerde gerçekleşebilir. Bunların hepsi kelimenin “sosyolojik” anlamında çalışmadır. Hareketsiz, üretken olmayan, bağımlı insanlar mutlu da değillerdir. Bu açıdan bakıldığında çalışma kavramının, İslâmî anlamdaki gayretin, çabanın yerine kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Bunun içine geçim temini de dâhildir. İnsanın kendisinin ve çocuklarının rızkını kendi çalışmasıyla kazanması bir lütuftur, haktır, sorumluluktur. Ben çalışma ile modern iş koşulları arasında bir ayrıştırmanın zorunlu olduğuna inanıyorum. Çalışma evrensel bir ihtiyaçtır diyorum, kadının ve erkeğin ortak ihtiyacıdır. Modern çalışma koşullarına gelince; insanları evlerinden kilometrelerce uzaktaki çalışma mekânlarına her gün gidip dönmek zorunda bırakan, yaşama ve çalışma alanlarının uzaklığı/ayrılığı ilkesine dayanan, kapitalist üretim ve tüketim kalıplarının darlığında boğan bir sistem söz konusudur. Bu sistemin kendisine ilişkin, asıla ilişkin tartışmaları merkeze almak gerekir. Modern kenti, modern üretim biçimlerini tartışmadan kadının buradaki yerine takıldığımızda, ağaca bakarken ormanı göremeyen insanların durumuna düşüyoruz gibi geliyor bana. Bu orman bizi yutmasa eşlerimizi, onları yutmasa çocuklarımızı yutacak ve Müslüman insanı kendi doğasından uzaklaştırma ve kendine yabancılaştırma konusunda hükmünü yürütecektir. Bu konularda zihinsel ve toplumsal bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için de çalışmak —hem de çok çalışmak— gerekir diye düşünüyorum.