Safvet SENİH

İnsan, bildiği ve alıştığı şeylerin dışına çıkmak istemez; bilmediği şeye dost olamaz. Bu hususta ne kadar ben merkezli ise, o kadar da başkalarından uzaktır. Halbuki dünya gittikçe global bir köy halini almaktadır. Artık ayrı ırk, din ve kültürlerden insanlar, aynı apartmanın dairelerinde beraber kalmaktadır. Bu sebeple çok kültürlü hayata alışmamız ve çeşitli kültürlerden insanlarla diyalog kurmamız gerekiyor. Diyaloğun iki faydası vardır: Birincisi, farklı grup ve kültürlerin maddî ve manevî değerleriyle tanışmak, ikincisi ise, bilgi ve deneyim alış verişinde bulunmak...

Aslında bütün semavî dinlere göre ilk insan, ilk peygamber olan Hz. Âdem Aleyhisselâm'dır. Dikkat edildiğinde, pek çok meselenin temelde bir olduğu görülecektir. Meselâ Kitab-ı Mukaddes'te geçen "On Emir" ile Kur'an-ı Kerim'deki bazı âyetler arasında benzer taraflar bulunacaktır:

"Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran ilâhın Yahova benim. Karşımda başka ilâhların olmayacaktır. Kendin için oyma put, yukarıda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin. Çünkü Ben senin Allah'ın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocukları üzerinde, üçüncü ve dördüncü nesil üzerinde arayacak ve beni seven ve emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden kıskanç bir ilâhım. Allah'ın Rabb'in ismini boş yere ağza almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır. Sept gününü takdis etmek için, Allah'ın Rab, sana emrettiği gibi onu tut. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın; fakat yedinci gün Allah'ın Rabb'e septtir, sen ve oğlun ve kızın ve kölen ve cariyen ve öküzün ve eşeğin ve hiçbir hayvanın ve kapılarında olan garibin, hiçbir iş yapmayacaksınız; tâ ki kölen ve cariyen, senin gibi istirahat etsinler. Ve Mısır'da köle olduğunu ve Allah'ın Rabb'in seni oradan kudretli elle ve uzanmış kolla çıkardığını hatırlayacaksın; bunun için Allah'ın Rab, sept gününü tutmayı sana emretti. Allah'ın Rabb'in sana emrettiği gibi babana ve anana hürmet et, tâ ki, ömrün uzun olsun ve Allah'ın Rabb'in sana vermekte olup toprakta sana iyilik olsun. Katletmeyeceksin. Ve zina etmeyeceksin. Ve çalmayacaksın. Ve komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin. Ve komşunun karısına göz atmayacaksın. Ve komşunun evine, tarlasına ve kölesine ve cariyesine ve öküzüne ve eşeğine ve komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin." (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, Bab 5, 6-21)

"Hani bir vakitler İsrailoğulları’ndan şöylece misak almıştık: Allah'tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, akrabalara, yetimlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söyleyecek, namazı kılacak, zekâtı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz. Yine bir zaman misakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz." (Kur'ân-ı Kerim, 2/83-84)

İnançlar konusunda böyle bir birlik, dinlerin mensupları arasında bir yaklaşma duygusu belirmesine vesile olacak ve tarihî kötü izlerin silinmesine, dolayısı ile toplumlar arası barışa önemli bir katkıda bulunacaktır.

Bazı âyetlerdeki ifade şekilleri ve onların diğer dinlere yaptığı atıflar da öyledir. Meselâ; Kur'ân-ı Kerim'deki "Tîn Sûresi”nin ifadeleri içinde, hem Hz. Musa'ya (as), hem Hz. İsa’ya (as), hem Hz. Muhammed’e (sas), hem de Buda'ya işaret vardır:
"İncire ve zeytine, Sina Dağı'na ve bu güvenli beldeye yemin olsun ki, Biz insanı en güzel kıvamda yarattık. (Bu durumunu koruyamadığı için) Sonra onu aşağıların aşağısına attık. Ancak iman edip iyi işler yapanlar müstesna; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır." (95/1–6) Âyetlerde dört nesneye yemin ediliyor. Bunların son iki tanesi mekân ile ilgili. Aslında mekânın değeri içindekilerle ve üzerinde geçen hatıra ile ilgilidir. Bu bakımdan, "Sina Dağı", Hz. Musa Aleyhisselâm ile ilgilidir. "Bu emin belde"den kasıt "Mekke" olduğuna göre mesele direkt Hz. Muhammed Aleyhisselâm ile alâkalıdır. Bu nesnelerden ilk ikisi incir ve zeytindir. İncire bir sembol olarak bakacak olursak, bunda bir incir ağacının altında bulunurken İlahî ilham aldığı rivayet edilen Buda'ya işaret edilmesi ihtimali vardır. Çünkü bu konuda İstanbul İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi hocası Prof. Dr. Harman, Kur'an'da geçen Zülkifl Peygamber'in Buda olması ihtimali üzerinde durmakta ve ikisinin de aynı köyden olduğunu söylemektedir. Zeytin ise, Hz. İsa'nın doğduğu bölgeye işarettir. Gerçi Kur'an tefsirlerinde incirin Hz. İsa'ya, zeytinin de İsrailoğulları'na gelen peygamberlerin çoğunun gönderildiği Şam'a işaret olduğu da ifade edilmektedir. Bu durumda üç dine, ama daha önceki anlayışa göre dört dine bu dört nesne ile işaret edilmiştir, denebilir. Fakat bu dört nesneye yemin edildikten sonra, insanın en güzel biçimde ve konumda yaratılmış olduğunun ifade edilmesi de önemlidir. Çünkü burada herhangi bir din ve ırk belirtilmeden sadece ve sadece "insan" denilmesi, insanlığın çoğunluğunun bağlı olduğu dinlerin mensuplarına bir mesaj niteliğindedir.

Hiç olmazsa, inançta ortak atamız Hz. İbrahim'in evlâtları olarak, Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar "en üstün konumda" Allah'a muhatap yaratılan "insan" gerçeğinde bir araya gelmemiz gerekir. Gelişen ilimlerin hassasiyetinin artmasıyla, insanî erginlik ve derinlik daha iyi keşfedilecek ve insanlık yükselen değerlerin zirvesine oturacaktır. Eğer bizler ticaret, siyaset, eğitim ve diğer konuları insan eksenli yapabilirsek, dünya huzuru adına mühim bir adım atmış oluruz.

Biliyoruz ki, insanda nebatî, hayvanî ve insanî unsurlar beraber bulunuyor. Yememiz ve içmemiz itibariyle, şehvetimiz ve gazabımız yönünden bitki ve hayvan özelliklerine sahibiz. Akıl ve vicdan en mühim iki insanî özelliktir. Ama çoğu zaman, ileriyi görmeyen ve bulunduğu anın tesirinde kalan nebatî ve hayvanî yönlerimiz öne çıkıyor. Meselâ, kin ve intikam hisleri çoğu zaman insanlığımızı kör edip kendi hükmünü icra ettirebiliyor. İnsan intikam hissiyle bir insanı öldürebilir. Bir dakikalık intikam zevki, senelerce hayatın lezzetini kaçırabilir. Halbuki vicdanı; bir adam öldürmekle işin bitmeyeceğini, öldürülecek kişinin anne-baba, kardeş ve evlât gibi yakınlarının acı ve ızdırabını düşünerek, vazgeçmesini söyleyebilir. Aklı, elini çabuk tutmazsa kendinin ölebileceğini, öldürse bile senelerce hapislerde çürüyeceğini düşünebilir. Ancak ileriyi görmeyen hayvanî his insanı intikama sürükleyebilir. İşte âyetin işaret ettiği dördüncü bir mertebe vardır ki, o da imandır. Her an her şeyi gören Yaratıcı'ya iman, hayatın değerini, sabrın ve affetmenin yüceliğini insan ruhuna telkin eder. Bu iman, hayırlı hizmetlerle takviye edildikçe daha da kuvvetlenir.

İnsanlar arasında imanı ve güzel ahlâkı bu dinlerin mensupları yaygınlaştırıp yaşanır hale getirecektir. Zaten evrensel değerler, Hz. Âdem ile başlayan semavî dinlerin yadigârıdır. Araştırdığımızda onların aslını Tevrat'ta da, Zebur'da da, İncil'de de, Kur'an'da da buluruz. Öyleyse insanlığın müşterek değerlerinin kalblerde perçinlenip yaşanır hale gelmesi, yine din ve dindarlarla mümkündür.

Kültürler arası iletişim, bazı problemlerin çözümlerine de yardımcı olur. Bugün birçok Amerikan dizi ve filminde, paniğe kapılmayan, problemlere orijinal ve insanî çözümler getiren Uzak Doğulu kahramanlar ön plâna çıkarılıyor. Bunlar her ne kadar gerçek hayat hikâyeleri olmasa da, farklı bakış açıları ve felsefeler kullanmanın potansiyel faydaları hakkında bir fikir verir.

Farklı yaklaşımların, problemlerin çözümünde nasıl yardımcı olduğuna basit, fakat aydınlatıcı bir örnek: Türkiye'de koalisyon hükümeti kurmak için iki parti arasında devam eden hareketli pazarlıklar sırasında, bir köşe yazarının basit ama tamamen tatmin edici teklifi dikkatleri çekti. Yaklaşık eşit sayıda milletvekiline sahip iki parti, politik ağırlığı farklı farklı olan bakanlıkları paylaşamıyordu. Köşe yazarının teklifi, Hz. Süleyman'ın (as) benzer bir probleme yaklaşımını anlatan bir kıssadan esinleniyordu: İki vâris, miras bırakılan mal ve mülkün değerleri üzerinde anlaşamadığından, mirası bir türlü bölüşemiyordu. Hz. Süleyman (as) bu durumda, varislerden birinin mirası kendine göre iki eşit parçaya bölmesini, diğerinin ise iki parça arasında seçme önceliğinin olmasını teklif etti. Görüldüğü gibi bu kıssa, çağdaş demokrasilerdeki bir ihtilafa, pratik bir çözüm olabiliyor.

Evet günümüzde pek çok konuda, farklı din ve kültürlerden istifade edilebilecek pek çok mesele bulunmaktadır.