Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 4 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 4 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart EVREN VE GEOMETRİ

    EVREN VE GEOMETRİ

    Evrenin modern tasarımı 16 ve 17. yüzyıllar içinde şekillenmeğe başladı. Kopernik dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişti. Bu o çağda büyük gürültü kopmasına neden oldu. Ama belki daha önemli bir katkıyı Galile yaptı. Galile transformasyonu değişik hızlarda hareket eden koordinat eksenlerinde fiziksel kanunların aynı kalacağını gösteriyordu. Daha gündelik deyişle iki güneş sistemi birbirine göre sabit bir hızla hareket ediyorsa, her ikisinde de aynı fizik kanunları geçerli olmaya devam eder. Örneği iki planet yani gezegen olarak da düşünebiliriz. Bu önemli bir adımdı çünkü, günümüz fiziğinin binlerce deneyle ispat ettiği bir gerçeği ilk kez açık biçimde ortaya koyuyordu. Evrenin her yerinde fizik kanunları aynı biçimde işler.

    Ancak Galile hız kavramını ortaya atmıştı ve hız kavramsal olarak zaman ve mekan kavramlarını içerir. Bir otomobilin hızını saatte 80 km. olarak tanımlarız. Bu tanım hem zaman (bir saat), hem de uzayda hareket (bir yerden diğerine 80 km. yer değiştirme) kavramlarını içerir. Doğal olarak ilk akla gelen soru şuydu. Evet güneş sistemleri veya gezegenler birbirine göre hareket halinde ama bunların birbirine göre hızlarını neye göre ölçüyoruz? Biri diğerinden daha yavaş diyebilmek için her iki güneş sistemi hızınfn da ortak bir birimle ölçülmesi lazım değil mi?

    Bu soruya yanıt 17. yüzyıl sonunda mutlak bir uzay olduğu idi. Bu mutlak uzay hareketsiz olarak yerinde durur ve dümdüzdür. Güneş sistemleri veya planetler bu mutlak uzayda hareket ederler. Benzer biçimde zaman da mutlakdır. Birbirlerine göre hareket etseler de, tüm güneş sistemlerinde zaman aynı sürede akar. Newton ünlü formüllerini böyle bir mutlak uzay ve mutlak zaman tasarımı içinde yapmıştı. Gezegenler Öklidyen yani düz bir düzlemde (tıpkı düz bir kağıt parçası üstünde olduğu) gibi hareket ederler. Ama hareketleri doğrusal değildir ve güneş etrafında düzgün elipsler çizerler çünkü güneş onlar üstünde uzaktan bir güç etkisi yapar ve yörüngelerinin doğru çizgi yerine elips olmasına yol açar.

    Ancak ilk bakışta gayet anlaşılabilir gözükse de, bu kavramlarla ilgili bazı paradokslar fizikçileri rahatsız ediyordu. Örneğin güneş gezegenler üstünde o kadar uzaktan nasıl bir güç etkisinde bulunuyor? Bu güç hangi ortamda taşınıyor? 19. yüzyılda buna yanıt olarak ether (eser) teorileri ortaya çıktı. Mutlak uzay gözle görülemiyecek kadar ince ve eser denen bir madde ya da tozla kaplıydı. Bu madde (eser) olduğu yerde sabit duruyor ve gezegenler de bu sabit madde üstünde hareket ediyordu. Bu incecik toz aynı zamanda güneşin gücünü gezegenlere iletmesini sağlayan ortamdı.. Ama bu yanıt gene de birçok fizikçiyi tatmin etmemişti.

    Derken 20. yüzyıl başında Michelson deneyi denen bir deney yapıldı. Bu deney ışık hızının tüm koordinat eksenlerinde sabit olduğunu gösteriyordu. Yani gezegenler veya güneş sistemleri birbirlerine göre ne kadar hızlı, hareket ederse etsin, ışık hızının ölçümü her birinde aynı sonucu veriyordu. Bu hem eser teorisiyle, hem de mutlak uzayla çelişen bir görüştü.

    Çelişkinin üstünden Einstein'in dehası geldi ve fizikte bugüne dek devanı eden büyük devrim başladı, Einstein'e göre mutlak hız diye bir şey yoktu. Sadece relatif hız vardı. Bir güneş sisteminden bakarak diğerinin hızı ölçülebilir, öteki güneş sisteminden bakarak bu güneş sisteminin hızı ölçülebilir.. Ama her iki güneş sisteminin hızını ölçebildiğimiz mutlak bir uzay yoktur. Ya da Einstein'in kendi deyişiyle evrende tercih edilmiş bir koordinat ekseni yani mutlak uzay yoktur. Mutlak uzay sadece bizim kafamızın yarattığı bir mittir. Böylece relativite kavramı doğmuş oluyordu.

    Einstein'in vardığı sonuç olağanüstüydü. Çünkü bunun doğal uzantısı mutlak bir zamanın da olmadığıydı. Yani zaman da uzay gibi relatifdi. Einstein Galiledeki temel kavramı korumuştu yani birbirine göre ne kadar hızlı hareket ederde etsin tüm güneş sistemlerinde fizik kanunları aynı biçimde işler, Bu temel fizik kanunlarının evrensel olduğunu ortaya koyuyordu ama bu evrenselliğin sağlanabilmesi için alışık olduğumuz düşüncelerde ciddi bir reform gerekiyordu. Eğer bir güneş sistemi veya bir uzay gemisi bizim güneş sistemine göre çok daha hızlı hareket ediyorsa, kendi güneş sistemimizden yapılacak ölçümler sonunda, hızlı hareket eden sistemde mesafelerin kısaldığını ve zamanın yavaşladığını görebiliriz.

    Bunun ne demek olduğunu biraz daha inceliyelim. Uzaya, ışık hızına yakın hızla hareket eden bir uzay aracı fırlattığımızı varsayalım. Bizim kendi sistemimizin saatlerine göre atılıştan sonra, 70 yıl geçmiş olsun. Geminin atılışında bebek, olan biri şimdi yaşlı bir adamdır. Öte yandan uzay gemisinde de görünüşte olağanüstü bir şey olmaz. Orada da saatler bildiğimiz gibi çalışmaktadır, içindeki astronotlar normal süreç içinde yaşlanmaktadır. Fizik kanunlarının ve dolayısıyla fizik kanunların uzantısı olan. biyolojik kanunların tüm sistemlerde aynı biçimde işlediğini hatırlatayım,. Yani uzay gemilisinde de yıllar geçmekte, insanlar yaşlanmakta ve arada bazıları ölmektedir. Uzay gemisi saatlerine göre aradan. 70 yıl geçmiştir. Eğer dünya ile hiçbir bağlantıları yoksa astronotlar hiçbir olağandışı şey görmeyeceklerdir. Gemide saatler dünyada olduğu şekilde çalışmaya devam ediyor gözükmektedir. Büyük sürpriz astronotları dünyaya döndüklerinde beklemektedir. Çünkü kendi ölçeklerine göre 70 yıl geçtiğini (haklı olarak) sanmalarına karşın, dünyada 70 değil 200 yıl geçtiği gerçeği ile karşı karşıya geleceklerdir. Hiç farkında olmamalarına karşın saatler sahip oldukları büyük hız dolayısıyla dünyadakinden çok daha yavaş çalışmıştır.

    Peki iki zamandan hangisi doğrudur? Yetmiş yıl mı, iki yüz yıl mı? Gerçekte ne biri, ne de öteki ya da her ikisi birden. Birini diğerine göre daha. doğru diye niteliyemeyiz çünkü yukarıda da değindiğim gibi evrende tercih edilmiş bir nokta, ya da sistem yoktur. Bu anlamda da zaman relatifdir.

    Einstein'in. zamana, getirdiği bu inanılmaz yorum (ki daha sonra pek çok deneyle doğrulandı), alışık olduğumuz kavramlarda çok ciddi bir reformu gerektiriyordu. Bu aynı zamanda fizikçinin dünyası ile gündelik dünyanın da ayrışmaya başladığı noktayı belirler.. Çoğumuz eski mutlak zaman kavramına yani. ne olursa olsun zamanın aynı hızda aktığı düşüncesine hâlâ bağlıyız. Ama fizikçinin dünyası bunu redettiği gibi zamana apayrı bir yorum da getirir. Einstein'a göre zaman, ve mekan ayrılığı da suni ve bizim kafamızın yarattığı bir kavramdır. Gerçekte uzayın üç boyutu ile zaman birbirinden ancak suni biçimde ayrılabilen. tek bir bütün yani dört boyutlu bir uzay-zaman sürekliliği oluşturur. Gündelik hayatımızda biz mekanın üç boyutlu olması kavramına alışığız ve bu üç boyutu en, boy ve derinlik olarak ölçeriz, Ancak yaşadığımız evrenin bu kolay tanımlanır üç boyuta ek olarak bir zaman boyutu da içerdiğini pek düşünmeyiz. Einstein'a ve fizikçilere göre ise evren hem bu zaman boyutunu içerir, hem de söz konusu zaman boyutu diğer boyutlarla organik bir bütünlük içindedir. Eni boydan, ayırmak ne kadar anlamsızsa, zamanı diğer üç boyuttan ayırmak da o kadar anlamsızdır. Zaman diğer boyutlardan sadece matematiksel anlamda ayrılır. Diğer boyutlar bildiğimiz pozitif ve reel sayılarla (1, 2 gibi) ölçülürken, zaman boyutu sanal bir sayıyla (karekök içinde eksi. bir veya iki gibi) ölçülür. Bugün dahi bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Ama fizikçi, evreni en basit ve varolan gözlemlere en uygun biçimde tasarlamak zorundadır ve bunu da ancak yukarıda bahsedildiği şekilde dört boyutlu bir tasarımla yapabilmektedir.

    Buraya kadar anlatılanlar muazzam gelişmelerdi ama Einstein'in dehası için bu da az gelmişti (yukarıda söylenenleri söylediğinde henüz yaşı yirmibeşti). Bunlarla yetinmeyerek bir diğer paradoksu incelemeye başladı. Gene Galile Pisa kulesinde yaptığı deneylerde kompozisyonu ne olursa olsun, (çelik, alüminyum veya kâğıt) tüm maddelerin aynı hızla düştüğünü göstermişti. Tabii gündelik hayatta kurşun kâğıttan daha hızlı düşer ama bu sadece sürtünmenin yarattığı bir farktır. Sürtünmeyi ortadan kaldırırsanız, kimyasal yapısı ne olursa olsun tüm maddeler tepeden bırakıldıklarında aynı hızla düşerler. Bu yerçekiminin tüm maddeleri aynı biçimde ve aynı güçle etkilediğini gösterir. Einstein bu muammanın çözümüne yöneldi.

    İvme bilindiği gibi her; şeyin birdenbire daha da hızlanmasıdır. Tren sabit bir hareketle giderken rahat bir şekilde trende yürüyebiliriz. Ama tren birdenbire hızlanırsa öne doğru fırlarız, adeta ön kapıya doğru çekiliriz. Temelde hızla yere düşeni bir şevde iseniz aynı etkiyi hissedersiniz. Yani yerçekimi dolayısıyla tabana yapışırsınız. Einstein bu gözlemden hareketle ivmenin ve yerçekiminin aynı şey olduklarını ispatladı. Bir asansör tasarlayalım. Bu asansör dünyada büyük bir hızla yere doğru inerken yere doğru çekiliriz. Bu etkiyi yaratan ise dünyanın çekim gücüdür. Aynı asansörü yerçekiminin olmadığı uzay boşluğuna bırakalım ve birdenbire hızlandıralım. Asansörün içindeki kişi yerde yaşadığı deneyi aynen yaşayacak ve bir çekilin gücü hissedecektir. Einstein'dan bu yana uzaya binlerce uzay aracı ve çok sayıda astronot yolladık. Dolayısıyla söylenenlerin gerçek olduğunu artık ampirik olarak biliyoruz.. Ama bu şaşırtıcı bir gözleme yol açar. Şu halde yerçekimi ile ivme aynı şeydir, ya da başka deyişle yerçekimi dünyanın yarattığı bir ivmenin sonucudur.

    Soruyu bu şekilde koyduktan sonra Einstein ivmenin nereden kaynaklandığını araştırmaya başladı. Ve şu çarpıcı sonuca vardı. İvmeyi dolayısıyla yerçekimini yaratan şey büyük kitlelerin kendi etraflarındaki uzay-zamanı bükmelerinden kaynaklanıyordu. Normal koşullarda bir tanecik veya gezegen kendi halline bırakıldığında sabit bir hızda ve bir doğru üstünde hareket eder. Fizikte de ekonomi kuralları geçerlidir ve bir tanecik (veya gezegen) hareket ederken iki nokta arasındaki en kısa yolu yani bir doğru üstünde hareket etmeyi seçer. Ama güneş gibi büyük bir kütlenin yanından geçerken istese de bir doğru üstünde kalması beceremez çünkü güneşin etrafında uzay (ya da daha doğru deyişle uzay-zaman) güneşin kütlesi tarafından bükülmüştür. Gerçekte tanecik sadece kendi çevresiyle ilgili ise. hâlâ bir doğru üstünde gittiğini sanacaktır,. Ama kendisine çok uzaktan bakan bir gözlemci için taneciğin doğru sandığı şey gerçekte bir eğridir.

    Başka bir metaforla konuya açıklık getirebiliriz. Bir portakalın üstünde yürüyen bir karıncayı ele alalım. Karınca kendine göre mesafeleri mümkün en kısa biçimde yani bir doğru üstünde giderek almaktadır. Nitekim karıncanın bulunduğu bölgedeki portakal kabuğunu keselim yani portakaldan küçücük bir parça alalım. Bu küçük kabuk parçasını masaya yatırdığımızda yaklaşık olarak kabuğun bir düzleme tekabül ettiğini görebiliriz. Bu küçük parçadan, bakıldığında gerçekten karınca bir doğru, üstünde hareket etmektedir. Karıncanın bulunacağı başka bir bölgeden gene ufak bir parça alsaydık da sonuç değişmeyecekti. Yani karınca sadece yakın çevresiyle düşünüldüğünde bir düzlemi üstünde hareket etmektedir ve rotası da bir doğrudur. Ama küçük parçalar ya da karıncanın aldığı küçük doğru parçaları birleştirildiğinde, geniş alandaki hareketin bir eğri üstünde olduğunu görecektik. Uzaktan bakan gözlemci için karınca portakalın üstünde yani bir eğri üstünde hareket etmektedir.

    Bu tam tamına Einstein’ın söylediği şeydir. Dünyadan atılan bir uzay gemisi yerçekiminden kurtulduktan sonra uzay boşluğunda hareket etmeye başlar. Boşlukta gemi bir doğru üstünde gitmektedir,., Ama ardından gemi Mars'a yaklaşır. Marsın kütlesi Marsın.etrafındaki uzay-zamanı eğrilttiği içini kendine göre hâlâ en kısa yoldan gitse de artık uzay gemisi bir eğri üstünde yol almaktadır. Bir şey haricinde astronotlar bir doğru yerine eğri üstünde gittiklerini anlayamazlar. Uzay gemisinin penceresinden bakıldığında gemi hâlâ bir doğru üstünde gidiyor demektir. Ama şimdi bir fark vardır. Tam olarak uzay boşluğunda (yani dünya, Mars veya güneşin çekim gücünün çok azaldığı veya birbirini tam dengelediği) bir noktada astronot gemi içinde asılı kalabilmektedir ve kendini herhangi bir yöne çeken bir şey yoktur. Ama Mars'a, yaklaşıldığında astronot bir yana doğru çekilmeğe başlar. Yani ivme hissetmeğe başlar. Mars kendi etrafındaki uzay-zamanı kitlesiyle eğer, bu eğme astronota bir ivme veya çekim gücü olarak yansır. Yerçekimi ve ivme kökeninde aynı şeylerdir ve bu ivmeyi (ya da yerçekimini) yaratan şey bir kitle etrafında uzay-zamanın eğrilmeye başlamasıdır.

    Bugün Genel Relativite olarak bildiğimiz bu kuram yerçekimi kavramını doğrudan doğruya geometriye indirger. Evren düz değildir. Galaksi gibi büyük kütlelerin olduğu noktalarda eğridir. Newton maddenin çekim gücünden bahseder, modern teoride ise çekim gücü anlamlı bir kavram değildir. Çekim, gücü büyük kitlelerin evreni eğmeleri demektir. Bu anlamda evren, onun içindeki büyük kitleler; bunların birbiri üstünde yarattığı-çekim güçleri tek bir şeye yani eğrisel yapıda bir dört boyutlu uzay-zaman sürekliliğine indirgenir. Başka ve daha gündelik bir ifadeyle evren geometridir.

    Zaman, mekanı veya yerçekimi sadece bu geometrinin tezahürleridir. Madde nedir sualinin cevabı ise konuya nerden baktığımıza göre değişir. Genel relativitenin temel denklemi:

    G = 8 pi.T

    olarak özetliyebileceğimiz denklemdir. Burada pi, bildiğimiz pi sayısını yani 3.1416 katsayısını gösterir. G tensör dediğimiz bir geometrik araçtır, G tensörü bize evrenin geometrik yapısını özetler. T ise stres-enerji tensörüdür ve pratik bir yaklaşımla bize madde ve enerji ile ilgili tüm bilgileri gösterir. Yukardaki eşitlik bir identidedir. Sonuç olarak madde ve geometri kökende aynı şeydir.. Madde geometriye şekil veren, (geometrinin eğriselliğini tayin eden) faktördür ama. farklı bir bakış açısıyla da geometri olduğu için madde vardır. Esasında ikisi birbirlerinden ayrılmaz iki kavramdır ve belki de aynı hakikatin değişik açılardan görünen biçimleridir. Bir açıdan bakıldığında maddeyi, enerjiyi, onun kitlesini görürüz. Diğer açıdan bakıldığında bu aynı şeyler geometrinin tezahürleridir.

    Einstein'a göre uzay-zaman lokal düzeyde ele alındığında Öklidyendir. Tıpkı portakal kabuğunda olduğu gibi. Yani karıncanın sadece yakın çevresini düşünürsek bir düzlemdir ve bu düzlemde karınca ya da bir gezegen bir doğru üstünde hareket eder. Ama portakalın bütününe yani evrenin bütününe bakıldığında bu evren, eğrisel bir yüzeye sahiptir. Bir anlamda doğru ve eğri kavramları da relatifdir. Bir karıncanın ya da gezegenin hareketine çok yakından bakın, bu hareketin bir doğru olduğunu görürsünüz. Daha uzaktan baktığınızda ise doğru sandığınız şeyin bir eğrinin küçük bir parçası olduğunu görürsünüz (tüm eğrilerin çok küçük parçalan gerçekte yaklaşık olarak doğru parçalarıdır). Bir adam düşünelim. Elinde yere dik tuttuğu bir bayrak olsun. Bu kişi kutuplardan ekvatora gitsin. Ekvatora geldiğinde ona sorarsanız elindeki bayrak hâlâ dik durmaktadır ama onu dünya, dışından seyreden biri için bayrak tamamıyla yere yatmıştır. Bu anlamda doğruluk veya eğrilik de konuya nerden baktığınıza göre düşen relatif kavramlardır.

    Einstein bize en değişmez ve sağlam sandığımız şeylerin yani zamanın, mekanın, doğrusallığın relatif olduğunu öğretti. Bu kavramlar nerden baktığınıza göre farklı değerler ya da tanımlar alabilir. Ama tüm bu relativitenin ardında mutlağa en yatkın şey olarak geometriyi yakalarız. Dört boyutlu geometri tüm görüntülerin gerisindeki, gerçeklik ya da evren dediğimiz şeydir.

    Üstelik bu geometrinin sabit olmadığını da artık biliyoruz. Sonsuzca sabit bir geometri değil bu. Einstein denklemlerinin çözümü daha o zaman evrenin yani geometrinin sabit kalmadığını ima ediyordu. Ama değişen bir evren ya da geometri o zaman için o kadar radikal bir düşünce idiydi ki bunu Einstein bile başta kabul edemedi, hatta suni parametreler kullanarak denklemlerinin çözümünü evrenin sabitliğini sağlayacak şekilde tanımladı.

    Ama 1929'da Hubble (bu asrın en büyük astrofizikçisi) yanı Samanyolu dışında başka galaksilerin de olduğunu ilk kez gösteren kişi, bir başka deneyde evrenin genişlediğini ispatladı. Yani dört boyutlu eğrisel uzay-zaman sabit değildi. Ama evren ve (aynı şey olan) geometri sabit değilse ve genişliyorsa, o zaman şimdiye kadar da genişlemiş olmalıydı. Bu bizi belki de 20. yüzyılın en radikal düşüncesine yani evrenin sonsuzca küçük bir noktadan başlayıp bugüne geldiği noktasına getirdi. Bugün buna evrenin ilk patlaması anlamında Big Bang diyoruz. 20 milyar yıl önce evren sonsuzca yoğun ve bir atomun çekirdeğinden daha ufak tek bir noktaydı. Bu tek nokta inanılmaz bir patlamayla genişlemeye başladı. Genişlemenin başlamasıyla birlikte geometri ve geometrinin dış tezahürleri olan mekan, zaman ve madde ortaya çıktı.

    Bu 100 yıl önce söylense bilim kurgu yazarlarının bile kolay düşleyemeyeceği bir şeydi. Ama son 50 yıldır pek çok kanıt büyük patlamayı doğruladı. Giderek insana benzer bir evrenle karşı karşıyayız. İnsanla ilgili tüm bilgiler yani genetik şifre, tek bir tohumda yani kromozamda kristalize olmuştur. Biz büyük ölçüde bu tohumdaki bilginin yani DNA kodunun eseriyiz. Genetik bilimi giderek insanla ilgili her şeyi bu kodla açıklamaya başladı. Daha sonra bu tohum büyür, gelişir, bir çocuk ardından adam olur. Giderek yaşlanır ve ölür. Kod ise bir başka tohuma aktarılır. Evrende artık yıldızların da bize benzer biçimde gelişim gösterdiğini, giderek büyüdüğünü ardından büyük bir patlamayla öldüğünü biliyoruz, ölen yıldızın altıkları ise bir başka yıldızın yapımında kullanılır. Daha makro düzeyde evren de bugünkü görüşe göre bir tohumdan başladı, giderek büyüyor ve belki, de bizim gibi ölecek. Büyük patlamadan önce ne vardı, sonsuz yoğunluk ne demek, niye evren insan gibi bir tohum halinde başladı? Bunlar bugün cevabını bilemediğimiz büyük sorular. İnsan tohumu DNA yani daha sonra ortaya çıkacak insanın ana kodlarını içerir. Evrenin de tohum halindeyken bir DNA kodu var mıydı? Evrende daha sonra ne olacağı bu kodda yazılı mıydı? Eğer insan gelişimi ile evren gelişimi bu kadar paralelse ve sadece insanda olan bilinç ve akıl evreni anlamanın araçları ise, acaba, insan ve evren, aynı enformasyon kodundan yani ortak bir DNA'den mi geliyorlar? Bu büyük soruların cevabını da bilmiyoruz. Sadece soruyor ve gelişiyoruz...


    Prof. Dr. Ümit EROL
    16.08.2002



  2. #2
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart EVRENİN SIRLARI

    Ben
    Kimim ?
    Ne için varım?
    Nerden geldim ?
    Nereye gidiyorum?


    EVRENİN SIRLARI


    Kendimizi şaşırtıcı bir dünyada bulmaktayız. Çevremizde gördüğümüz her şeyden bir anlam çıkartmak istiyor ve şu soruları soruyoruz: Evrenin doğası nedir? Onun içindeki yerimiz ne, o ve biz nereden geldik? Evren niye böyle?

    Bu sorular yüzyıllar boyu batı ve doğu filozoflarının ve bilim adamlarının en büyük uğraşı olmuştur. Ömer Hayyam “Nereye Gidiyoruz” isimli rubaisinde:

    Hep bu çember, dolanıp durduğumuz
    Ne önümüz belli, ne sonumuz
    Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
    Nereden geldik? Nereye gidiyoruz.

    diye sormaktadır.

    Yüzyılımızın başlarına kadar eski Yunan’da ortaya çıkıp batıda gelişen materyalist, deterministik ve mekanistik klasik fiziğe dayalı dünya görüşü daha sonra Newton’un geliştirmiş olduğu evrensel mekanik modele dayanmaktaydı. Gerçekten de bu temel, bütün bilimleri destekleyerek kendi felsefesini ve doğa anlayışını yaklaşık üç yüzyıl ayakta tutabilmişti.

    Newton evreni, klasik Euclid geometrisinin üç boyutlu uzay görüşüne dayanmaktaydı. Bu gözün tasarlayabildiği ya da beyinin bir imge ile canlandırabildiği yani alışageldiğimiz uzaydır. Çünkü gözlerimiz ve beynimiz bu uzay içinde çocukluğumuz ve insan türünün evrimi boyunca oluşmuştur. İçinde tüm fiziksel olayların oluştuğu bu üç boyutlu uzay, hiç bir biçimde değişmezdi ve bütünüyle durağan bir özelliğe sahipti. Buna bağlı olarak da, fiziksel dünyada oluşan her türlü değişim, yine kendi içinde mutlak olan bir başka boyut yani zaman ile ifade edilebilmekteydi. Zamanın, maddesel dünya ile hiç bir bağı olmadığı ve geçmişten geleceğe doğru hiç durmaksızın değişmez bir şekilde özgürce aktığı kabul edilmişti.

    Newton dünyasının mutlak zamanı ve mutlak uzayında hareket etmekte olan temel öğeler, maddesel parçacıklardan oluşmakta olup Newton onları; küçük, sert ve bölünemez varlıklar olarak düşünmekteydi. Ona göre söz konusu varlıklar, evrende bulunan tüm maddenin yapı taşlarını oluşturmaktaydılar.

    Düalist olan klasik mekaniğin temelleri, bütünü ile Newton’un denklemlerine dayanır. Bu denklemlerin değişmez birer yasa oldukları kabul edilmiş ve tüm maddesel noktaların bu yasalara göre hareket ettikleri düşünülmüştür. Bundan dolayı, fiziksel dünyada gözlemlenen bütün değişikliklerin kaynağında da, bu tür hareketlilikler aranmıştır. Newton’a göre Tanrı yani yaratan, zamanın başlangıcında maddesel parçacıkları, aralarında etki eden kuvvetleri ve hareketin temel yasalarını yaratmıştı. Böylece evren, bir bütün olarak harekete geçmiş ve o andan itibaren değişmez yasaların yönettiği bir makina gibi hareket etmeyi sürdürmüştür.

    Bu bağlam içinde, doğanın mekanistik bir biçimde yorumlanması, katı ve kesin bir determinizme yol açmıştı. Buna göre, evrende meydana gelen her şeyin kesin bir sebebi ve ayrıca da bundan doğan kesin bir etkisi ya da sonucu vardı. Eğer belirli bir anda sahip olduğu tüm ayrıntı bilgileri biliniyorsa, bir sistemdeki her bir öğenin geleceği mutlak bir kesinlikle önceden kestirilebilir hale gelmekteydi. Bu dünyada gerçek mutlaktı ve bizim onu sorgulayış biçimimizden bağımsızdı.

    Geçen yüzyılın sonları ve yüzyılımızın başlarında özellikle Einstein özel ve genel görecelik kuramıyla birlikte, Quantum fiziğindeki gelişmeler Newton’un deterministik evrenini temellerinden sarstı. Zaman ve uzay kavramlarına bakış, neden-sonuç ilişkisinin kavranışı, madde ve enerji anlayışlarının değerlendirilmesi çok farklı bir hal aldı. Bu yeni bilimsel anlayış, insanın evreni ve kendisini algılayışı ile inançlarını derinden sarsmış, onları yeni temellere göre oluşan değişik bir anlayışa sürüklemiştir.

    Evrendeki tekliği ve birliği kavramaya yönelik olan bu yeni anlayış biçimi, kendisini çok değişik biçimlerde göstermektedir.

    20. yüzyılda, insanların düşüncelerini etkileyen bir çok keşif yapılmıştır. Aslında keşif dediğimiz şey, evrende varolan, ama belirişi ve görünüşü ile simgelerin ardında gizlenen bilgilerin ortaya çıkarılmasıdır. Unutulmamalıdır ki gerçeğin yalnızca yaklaşık bir yansımasını ortaya koyabiliriz. Bundan dolayı da elde ettiğimiz bütün akılcı bilgiler kaçınılmaz bir biçimde sınırlı kalmaya, yani geniş kapsamlı olmamaya mahkumdur. Bu buluşlardan en belli başlıları olan ve “Yeni Çağın” bilimsel anlayış düzeyini oluşturmakta etki yaratanlar şunlardır:

    Bizim duyumsal algı alanımızı aşan bir dördüncü boyutun varlığından söz eden ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirlerine dönüştüklerini bize gösteren, böylece de maddenin aslında bir enerji biçimi olduğunu kanıtlayan Einstein’ın “Görecelik Kuramı”.

    Atom altı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin kendi algı dünyamızdan çok farklı olduğunu keşfeden, böylece evrende bağımsız tek tek nesneler olmadığını bize anlatarak, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlı ve birbirine özdeş olduğunu ortaya koyan “Quantum Fiziği”.

    Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini simgeleyen “Hologram Kuramı”.

    Bu üç dev keşif te, aslında tek bir şeyi: Evrendeki tek’liği ve bir’liği göstermektedir. Evrende her şey birbirine bağlıdır, bağdaşıktır ve aynı gerçekliğin farklı yönlerini ya da belirişlerini yansıtırlar. Birbirinden ayrı ve bağımsız birimler yoktur. Madde enerjinin yoğunlaşmış bir şeklidir. Algılayabildiğimiz dünya ne madde ne de ruhtur, fakat görülmeyen enerjinin belli bir düzeyidir (buna alan da denilmektedir). Hepimiz aynı bütünün parçalarıyız ve içimizde aynı özü taşıyoruz. Bilgi her an ve her yerdedir. Çünkü ilerde de görüleceği gibi görecelik ve kuantum teorilerine göre üçüncü boyutun ötesinde ve frekanslar alanında, zaman ve uzay da birbirinin aynıdır. Hem vardır, hem de yoktur. Bunları uzatmak olasıdır ama şunu da unutmayalım ki “bilgi sorumluluktur”. Çünkü bilmemek işin sezgiye teslimiyetidir. Ama bilmek işe doğası gereği düalist olan akıl karıştığından insanı yolundan saptırma eğilimindedir. Onun için, bilgi sorumluluktur.

    Biz hepimiz birbirimize ve tüm evrene karşı sorumluyuz. Bir an için evreni bir insan bedeni, bütün varedilmişleri de, onun hücreleri olarak tasarlarsak bundan çıkacak sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

    - Bütün hücreler birbirinden haberdardır. Birinin iyiliği, hepsinin iyiliği, birinin bozukluğu, hepsinin yani bedenin bozukluğudur.

    - Bütün hücreler hem kendilerinden, hem de birbirlerinden sorumludurlar. Hepsi aynıdır, eşdeğerdedir ve çabaları kendileri için olmakla beraber aslında bütün için çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bizler ayrı ayrı değil bir bütünün parçalarıyız.

    - Egonun, bencilliğin ve sahip olma tutkusunun yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Bedendeki kanserli hücre, kendi iyiliği ve gelişmesi için aşırı derecede büyür. Yanındaki hücrelerin gıdalarını da kendine alır, diğer hücrelerin aleyhine giderek gelişir. Tek başına her şey iyidir ve o hücre kocaman olmuştur. Ama bütün açısından bakınca o bütünlük bundan zarar görmüştür ve bu hücrenin aşırı büyümesi, bedenin ölümüne yol açmaktadır. Kanserli hücre de kendini büyütüyor sanırken, aslında bindiği dalı kesmekte ve diğer hücrelerle birlikte kendi sonunu ve yok oluşunu da hazırlamaktadır. Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyadaki insanlar güzeli güzelde tanırlarsa; böylece doğar kabulü çirkinliğin”.

    Biz bugün bütünüyle birbirine bağlı, psikolojik, toplumsal, biyolojik ve çevresel olaylar çerçevesinde topyekün birbirine bağlanmış ve örülmüş bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı ve parçası olduğumuz evreni anlamak, onu dile getirebilmek için eski Descartes ve Newton’cu anlayışları aşan bir dünya görüşüne ve değişik bir perspektife gereksinim duymaktayız. Bu yeni perspektif, Görecelik ve Quantum teorileriyle bunu en iyi açıklayan felsefe olan mistisizm yani tasavvuf’tur.


  3. #3
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart EVRENİN SIRLARI

    Quantum Latince miktar demektir. Fizik terimleri arasına girmesi atomlar düzeyinde, enerji gibi bazı büyüklüklerin ancak “belli miktarlarda” alınıp verilebilmesinin bulunmasıyla olmuştur. Quantum teorisinin gelişmesi 1800’lerin son on yılından başlayarak Maxwell, Niels Bohr, Einstein, Heisenberg, Schrödinger gibi fizikçilerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Quantum fiziğinin özü Einstein’ın özel ve genel görecelik kuramından çıkmıştır. Özel görecelik kuramına göre, dünyanın tüm iyi bilinmeyen özelliklerinin kökeninde, tüm maddi nesnelerin hareketleri arasındaki görecelik ve ışığın hızının mutlak oluşunun karşılıklı ilişkisi yatmaktadır. Basitçe söylenirse düzgün bir hareketle birbirine göre yer değiştiren iki araç yardımıyla ölçülen ışık hızının her zaman aynı kaldığı varsayılabilir. Bu varsayımın sonuçlarını çözümleyen Einstein, o zamana kadar mekaniğin en dokunulmaz olarak kalan ilkesi olan mutlak zaman ilkesini sarstı. Görecelik ilkesi doğru ise zamanın bir mutlak büyüklük olması doğru değildir. Saatini benimki ile ayarladıktan sonra bir yolcu, araba ile gezintiye çıkar ve ben evde kalırsam, onun dönüşünde ikimizin de saati sonuç olarak aynı zamanı gösterecektir. Bununla birlikte, yolcu daha artan bir hızla gezinir ve hızı ışığın hızına yaklaşırsa, saatlerimizin gösterdikleri zaman arasında yavaş yavaş bir farkın ortaya çıktığı görülecektir. Yolcunun saati evde kalanınkine göre daima geri kalacaktır ve bu geriye kalma da hesaplanabilmektedir.

    Zaman mutlak değilse, uzayla zamanı kesin olarak farklı iki varlığa ayırmak olanağı yoktur. Gerçekten de hareket, uzayda, zamanın akışı ile yakalanan bir yer değiştirmedir; ama zamanın akışının kendisi de hareketin hızına, yani uzayda aşılan uzaklığa bağlıdır. Bu nedenle, uzayla zamanı, dört boyutlu bir tek uzayda birbirine bağlanmış olarak düşünmek ve buna uzay-zaman adını vermek daha elverişlidir. Böylece Einstein, görecelik kuramının önermelerinin, klasik fiziğin enerji ve kütlenin ayırımı ve ayrı korunum yasaları olması düşüncesinin bırakılmasını gerektirdiğini keşfetti. Bu sarsıcı keşif onun E=mc2 denkleminde özetlenmiş olan şeydir. Basitçe kütle ve enerji aynı şeyin farklı görünümleridir. Çevremizde gördüğümüz tüm kütle bir çeşit bağlı enerjidir. Bu bağlı enerjinin küçük bir miktarı bile serbest kalsa, sonuç, bir nükleer bombanınki gibi, müthiş bir patlama olurdu. Şüphesiz, bunun olabilmesi için tıpkı nükleer silahlarda olduğu gibi çok özel fiziksel koşullar gereklidir. Fakat, zamanın başlangıcında, evreni yaratan büyük patlama sırasında, kütle ve enerji serbestçe birbirine dönüşmekteydi. Şimdilik, bilinen maddenin temel yapısı olan en küçük kütle quarklardır. Büyük patlama sonucu evren genişleyip soğudukça karşı quarklar ve quarklar birleşip birbirini yok edecek, ama karşı quarklardan daha çok quark olduğundan geriye bir miktar quark kalacaktır. Bugün gördüğümüz ve bizi oluşturan madde işte budur. Öyleyse bizim varlığımızın ta kendisi, salt niteliksel olsa bile, büyük birleşik kuramların bir doğrulaması olarak görülebilir. Belirsizlikler o kadar fazladır ki, geriye kalan quarkların sayısını kestirmek, hatta geriye kalanların quark mı yoksa karşı quark mı olacağını söylemek olanaksızdır. Hoş, geriye kalanlar karşı quark olsaydı, quarklara karşı quark, karşı quarklara da quark deyip işin içinden çıkardık ve görecelik kuramına göre ikisi de doğru olurdu. Buna uygun bir Tao’cu bilge şöyle der: “Eğer bir başlangıç varsa, bu başlangıcın da öncesi vardır. Eğer varolma varsa, varolmama da vardır. Ve eğer hiçliğin varolduğu bir zaman varsa hiçliğin dahi varolmadığı bir zaman vardır. Aniden hiçlik varolur. Dolayısıyla, bir kimse, varolma veya varolmama kategorilerinden hangisine ait olduğunu söyleyebilir mi?” Başka bir deyişle değişik kategorileri bir bütün içine koyabilirsek kategorilerdeki değişiklikten söz edilemez. Dolayısıyla hangi quark ‘ın olduğu önemini kaybeder.

    Zaman ilerledikçe galaksilerdeki hidrojen ve helyum gazları, kendi kütlelerinin çekimi altında çöken küçük bulutlara bölüneceklerdir. Bulutlar büzüldükçe ve içlerindeki atomlar birbiriyle çarpıştıkça sürtünmeden dolayı gazın sıcaklığı artacak ve giderek çekirdek kaynaşması reaksiyonunu başlatacak kadar ısınacaktır. Reaksiyon sonucu hidrojen daha fazla helyuma dönüşecek ve açığa çıkan ısı, basıncı yükselterek bulutları daha fazla büzülmekten alıkoyacaktır. Güneşimize benzer bir yıldız olarak, hidrojen yakıp helyuma dönüştürerek çıkan enerjiyi ısı ve ışık biçiminde yayacak ve bu kararlı durumda çok uzun süre kalabileceklerdir. Daha kütleli yıldızlar daha kuvvetli olan kütlesel çekimlerini dengeleyebilmek için daha sıcak olmak zorundadırlar. Bu da çekirdek kaynaşması reaksiyonunu o denli hızlandırır ki, bu yıldızlar hidrojenlerini yüz milyon yıl kadar kısa sürede bitirirler. O zaman biraz büzülecekler ve ısınmaları arttıkça bu kez helyumu karbon ya da oksijen gibi daha ağır elementlere dönüştürmeye başlayacaklardır. Ancak bundan, daha fazla enerji açığa çıkmayacaktır. Bundan sonra ne olduğu tümüyle açık olmasa da çekirdeğe yakın bölgelerin çökerek nötron yıldızı veya karadelik gibi atomların bile varolmadığı yalnızca parçacıklardan oluşan çok yoğun bir duruma gelecekleri varsayılıyor. Yıldızın dış bölgeleri bazen parlaklığıyla kümedeki öteki yıldızları bastıran korkunç bir süpernova patlaması ile savrulacaktır. Yıldızın ömrünün sonuna doğru oluşan ağır elementlerin bir bölümü galaksideki gaza eklenerek bir sonraki kuşak yıldızların hammaddesine katkıda bulunacaktır. Bizim kendi güneşimiz bu daha ağır elementlerden yüzde iki oranında içerir, çünkü o da eski süpernovaların kalıntılarından beş milyar yıl kadar önce oluşmuş ikinci ya da üçüncü kuşak bir yıldızdır. O buluttaki gazın çoğu ya güneşin oluşumuna gitti ya da uçup uzaklaştı; ama ağır elementlerin küçük bir miktarı bir araya gelerek bugün güneşin etrafında dönen cisimleri, aralarında dünyamızın da bulunduğu gezegenleri oluşturdular.

    Yıldızlar arasındaki uzayın büyük kısmı boştur, veya hemen hemen boştur. Katı diye bildiğimiz maddelerde bile atom çekirdeği ile elektronlar, hatta çekirdeği oluşturan parçacıklar arasında dahi çok büyük boşluklar vardır. Hemen hemen her şey boşluktur. Yani bizler boşluktan oluşuruz.

    Ancak eski boşluk fikri yani boş uzay, hiçbir şey olmama fikri de değişmiştir. 1930’lar ve 1940’larda göreceli kuantum alan teorisinin bulunmasından sonra, fizikçiler yeni bir boşluk kavramına geldiler, o da boşluğun boş olmayıp tersine doluluk olduğudur. Boşluk yani boş uzay, aslında kendiliğinden yaratılan veya yok edilen parçacıklar ve anti-parçacıklardan oluşmaktadır. Fizikçilerin keşfetmiş oldukları veya keşfedecekleri tüm kuanta boşluk olan mahşerde yaratılmakta veya yok edilmektedir. John A.Wheeler’in dediği gibi “ Hiç bir nokta şundan daha merkezi değildir, boş uzay boş değildir. Bu en şiddetli fiziğin bulunduğu yerdir “. Boşluk fiziğin tamamıdır, varolmuş olan veya varolabilecek olan her şey halihazırda potansiyel olarak orada uzayın hiçbirşeyliğindedir.

    Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaradılış ve yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri gelmektedir. Büyük uzaklıklarda boşluk, tıpkı bir jet uçağıyla yeterince yüksekten üzerinden uçulduğunda, oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi sakin ve düzgün görünür. Fakat okyanusun yüzeyinde, küçük bir bot içinde, ona yakın olunca, deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda olabilir. Benzer şekilde, yakından bakılınca, boşluk da, kuantanın yaradılış ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile, kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük, fakat gözlemlenebilir durumdadır, eğer daha da küçük noktalara bakılabilseydi, boşluk tüm kuantanın çalkalandığı bir deniz gibi görünecekti.

    Bu konuda Tao’cu öğreti şöyle demektedir: “ Boşluğu salt hiçlik ile karıştırmak yanlıştır. Hiçlik varlığın tersidir ve ikisi de maddeler düzeninde yerlerini alırlar. Buna karşın boşluk her ikisinin de ötesinde bulunur, veya daha doğrusu, o varolmanın veya varolmamanın anlamlı kavramlar olmasının sona erdiği bir yüksek gerçeklik seviyesinin ışığında her ikisidir “.

    Genel görecelik kuramında, Einstein, tek biçimli olmayan şekilde hareket etmekte olan iki gözlemci (örneğin, bir gözlemci hızlanan bir uzay gemisinde, diğeri yer çekimi olmayan uzayda yüzer durumda) tarafından yapılan uzay ve zaman ölçümleriyle ilgili yasaları bulmuştur. Bu yasaların değerlendirilmesi, Einstein’ı, Euclid geometrisinden eğri uzayın geometrisi olan Riemann’ın eğri-uzay geometrisine götürdü (örneğin Euclides geometrisinde üçgenin iç açıları toplamı 180 derece olmasına karşın bu geometride üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır). Birbirinden çok farklı diye kabul edilen uzay ve zaman kavramları da böylece görecelik fiziği yardımıyla birleştirilmiş olmaktadır.

    Görünürde birbirinden ayrı, yalıtılmış ve bağımsız olan varlıkların bir üst boyutta bütünselleşmesini tecrübe edebilmek için illa da görecelik kuramına gerek yoktur. Bu bütünselleşme, bir boyuttan iki boyuta ve iki boyuttan da üç boyuta geçildiğinde aynen yaşanabilmektedir.

    Görecelik kuramının dört boyutlu dünyası, modern fizikte, karşıt ve bağdaşmaz gibi gözüken kavramların aslında aynı gerçekliğin farklı görüntüleri olduklarını gösteren tek örnek değildir. Böyle bir karşıtlık birleşmesinin belki de en ünlü örneği, atom fiziğinde kullanılan parçacık ve dalga kavramları ile ilgilidir.

    Madde, atom-altı düzeye inildiğinde, ikili bir görünüme bürünür. Yani hem parçacık, hem de dalga olarak karşımıza çıkar. Bu ikilikten hangisinin geçerli olduğu, o anki duruma bağlıdır. Yani bazı durumlarda parçacık görünümü baskın iken, diğer bazı durumlarda da parçacıkların dalga görünümü öne çıkmaktadır. İşte bu ikili doğa, ışık ya da diğer elektromanyetik ışınımda da karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ışık “quant” ya da foton aracılığı ile emilir ya da yayılır. Fakat bu parçacıklar uzayın içinde hareket ettiklerinde, titreşen manyetik ve elektrik alanları gibi davranırlar ve dalgaların bütün karakteristik özelliklerini bünyelerinde toplarlar. Öte yandan elektronlar ise, normal olarak parçacık olarak kabul edilmesine karşın, bir elektron demeti dar bir aralıktan geçtiğinde, bir ışık demeti gibi kırılmakta, yani başka bir deyişle; elektronlar da dalgalar gibi davranmaktadırlar.


  4. #4
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart EVRENİN SIRLARI

    Parçacık ve dalga, Bohr’un tamamlayıcı kavramlar olarak isimlendirdiği şeylerdir. Tamamlayıcı kavramlar aynı nesnenin farklı temsilleridir. Bunlardan biri bilinirse diğerinin bilgisi dışlanır. Yani bir parçacığın aynı anda hem hızını hem de konumunu ölçebilmemiz olanaksızdır. Bunu Werner Heisenberg 1926 yılında belirsizlik ilkesiyle açık olarak ortaya koymuştur. Bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek için şu andaki konumunu ve hızını ölçmek gerekir. Bunu yapmanın en kolay yolu parçacığa ışık tutmaktır. Işık dalgalarının bir bölümü parçacığa çarpıp saçılacak ve buradan parçacığın konumu saptanacaktır. Ancak parçacığın konumu, ışığın iki dalga tepesi arasındaki uzaklıktan daha küçük bir hata ile saptanamayacağından, parçacığın konumunu daha kesin ölçmek için daha kısa dalga boylu ışık kullanmak gerekir. Planck’ın tanecik varsayımına göre ölçüm için en az bir tane tanecik kullanmalıyız. Bu tek tanecik dokunduğu parçacığın hızını önceden bilinemeyecek biçimde değiştirecektir. Üstelik konumu daha kesin ölçebilmek için daha kısa dalga boylu ışık gerekecek ve bundan dolayı tek bir taneciğin enerjisi daha yüksek olacaktır. O halde parçacık daha çok etkilenecektir. Başka bir deyişle, parçacığın konumunu daha kesin ölçebilmek için uğraştığınızda, hızını daha hatalı ölçüyor olacaksınız, ya da tersine hızını ölçerken konumunu ölçemeyeceksiniz.

    Tamamlayıcılık ilkesine en güzel örnek Sofokles’ten verilebilir. Sofokles’in “Antigone” adlı eserinde “topluma karşı görev” ve “ailesel görev” kavramları tamamlayıcı kavramlardı ve bir anlamda, karşılıklı olarak birbirlerini dışlıyorlardı. İyi bir yurttaş olarak, Antigone, kralı öldürmeye çalışırken öldürülmüş olan kardeşini hain olarak değerlendirmelidir. Krala ve topluma karşı görevi kardeşini reddetmesini gerektirmektedir. Yine de ailesel görevi onun vücudunu gömmesini ve hatırasına saygı göstermesini gerektirmektedir.

    Tamamlayıcılık ve belirsizlik ilkeleri Kopenhag yorumunu oluştururlar. Quantum fiziğinin en can alıcı özelliği, gözlemciye, yalnızca gözlemleme ile ilgili değil, aynı zamanda gözlemlenen özellikleri tanımlamada da büyük ve önemli roller vermiş olmasıdır. Çünkü Quantum fiziğinde bir nesnenin kendi özelliklerinden söz edemeyiz. Bu özellikler ancak nesnenin gözlemci ile giriştiği etkileşim sonucunda oluşmaktadırlar. Heisenberg’in sözleriyle “gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir; yalnızca doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır”. Örneğin gözlemci ölçüm araçlarını nasıl oluşturacağına karar verdiğinde, bu oluşum, sonuç olarak gözlenen nesnenin özelliklerini de belirleyecektir. Eğer deneysel düzen değiştirilirse, buna karşılık gözlenen nesnenin özellikleri de değişecektir.

    Gözlemleme işinin gözlemlenen şeyi değiştirebileceği gerçeği normal yaşamdan çıkarılan örneklerde de görülebilir. Modern yaşamdan yalıtılmış bir küçük köyü inceleyen antropolog, yalnızca kendi varlığı ile köy yaşamını değiştirecektir. Bu gözlemin nesnesi inceleme sonucu değişir. İnsanların gözlemlenmekte olduklarını bilmeleri onların davranışlarını değiştirebilir.

    Bohr’un tamamlayıcılık ilkesi bir şeyi bilmenin koşullarının diğerlerinin bilgisini zorunlu olarak dışlaması nedeniyle, determinizm gereği dünya hakkında bir defada her şeyi bilmenin olası olmadığı anlamına gelmektedir. Quantum teorisinin Kopenhag yorumu dünyanın bizim onu gözlemlememizden bağımsız bir varlık olduğu fikrini sona erdirmiştir. Başka bir deyişle insanın niyeti, fiziksel dünyanın yapısını etkilemektedir. Bu da, biz onu kavramasak da, dünyanın devam ettiği şeklindeki klasik nesnellik görüşünü destekleyen her günkü dünya deneyimimiz ile çelişmektedir.

    Quantum teorisine göre, madde hiç bir zaman durağan olmayıp her zaman için hareket halindedir. Bu aynı zamanda doğu mistikçilerinin de maddesel dünyaya bakışlarıdır. Fizikçi ve doğu mistikçilerinin hepsi evren, hareket ettikçe, titreştikçe, dans ettikçe dinamik olarak idrak edilmelidir demektedir. Doğa durağan değil fakat dinamik denge içindedir. Nitekim Tao’cu metinlerde bu konuda şöyle yazar: “Durgunluk içindeki durgunluk gerçek durgunluk değildir. Yalnızca, eğer hareket içinde durgunluk varsa cenneti ve dünyayı kaplayan ruhsal ritim ortaya çıkar”.

    Termodinamiğin yasalarını keşfetme süreci içinde, fizikçiler, maddenin genel bir özelliğini tanımlayan bir başka makroskopik değişken daha keşfettiler - entropi. Entropi fiziksel sistemin ne kadar düzenlenmemiş olduğunu gösteren niceliksel bir ölçüdür; sistemin dağınıklığının bir ölçüsüdür. Her şeyi düzgün ve düzenli tutmanın ne kadar zor olduğunu hiç farkettiniz mi? Üstelik ikilemsel olarak doğru ve düzenli hale getirmeye çalıştıkça düzensizliği de arttırırız. Örneğin yarısı tuzla dolu bir tuzluğun diğer yarısına dikkatli bir şekilde karabiber doldurduğumuzda eğer tuzluk saydamsa alt yarısının beyaz tuz tanecikleriyle, üst yarısının ise siyah karabiber tanecikleriyle dolu olduğunu görürüz. Tuzluk bir kere bile olsun altüst edildiğinde siyah karabiber ile beyaz tuzun en azından bir kısmı birbirine karışır ve beyaz tanecikler arasında siyahları görürüz. Daha sonra karabiber ve tuzu birbirinden ayırmaya çalıştıkça daha çok birbirlerine karışmasına neden oluruz yani düzeltmeye çalıştıkça entropisini yani düzensizliğini arttırırız. Kızgınlığınız rasgele bir durum değildir; termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Kapalı bir fiziksel sistem için entropi ya da kargaşa her zaman artar. Bizler termodinamiğin ikinci yasası ile yarışmaktayız.

    İnsan zihni hiç yoksa bile, düzen bularak kargaşa, yani kaos’u hor görür, fakat quantum kuramı determinist olmayan ve ilk defa matematikçiler tarafından bulunan kargaşa dünyasını yani rasgeleliği getirir. Rasgelelik için doğaya bakarsak kargaşa arayabileceğimiz en iyi yerin tam atomun içi olduğunu görürüz. Quantum rasgeleliğine benzer bir rasgelelik yoktur. Bir atomun ne zaman ve nerede bozunmaya uğrayacağı konusu gerçekten rasgeledir. Bir kumar makinasında bir kusur olabileceğini düşünebiliriz ama fizikçiler quantum dünyasında hiç böyle kusur en azından şimdilik bulamamaktadırlar. Quantum rasgeleliği yenilemez.

    Canlıların gelişiminde başarılı değişikliğe kapıyı açan şey rasgele oluşan hata olasılığıdır. Nesilden nesile genetik bilginin iletimindeki hatalar evrim sürecini geliştirir.

    Eski klasik fizikte, mütasyonları yaratan hatalar gibi hatalar bile, ilke olarak bütünüyle belirlenmiştir. Hatta evrimin geleceğini yöneten genetik değişiklikler bile, her şeyi bilen Tanrı için bilinebilir şeylerdir. Fakat Quantum kuramı ile gerçekliğin bu klasik resmi devrilmiş ve yerini belirsiz evren almıştır. Tanrı’nın mükemmel zihninde bile belirlenmemiş olan ani değişiklik olur, DNA zincirindeki birkaç rasgele değişiklik başarılı değişik bir tür yaratır. Bu nedenle, quantum kuramının determinist olmaması bizim gerçeklik resmimiz için o kadar önemlidir.

    Doğa kusur konusunda hiç bir şey bilmez; kusur, doğanın insan tarafından kavranışıdır. Biz doğanın parçası olduğumuz ölçüde, biz de mükemmeliz; mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Ve ironik olarak, kusurluluk ve hata konusundaki kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız. Hiç bir taş ya da hayvanın zevkine varamayacağı bir özgürlüktür bu. Hata olasılığı ve quantum kuramının açıkladığı gerçek bilinmezlik olmadan, insan özgürlüğü anlamsızdır.

    Sevgi ve sezgi sayesinde ermiş kişiler, bilimsel olmasa da gönül rahatlığı ve kafa huzuru içinde mikro evrenden makro evrene kadar çok şeyi kavrayabilmektedir. Kaldı ki söyledikleri çok şeyin doğruluğu günümüzde modern teknoloji ve quantum kuramı sayesinde doğrulanmaktadır. Örneğin Cüneyd-i Bağdadi “suyun rengi, kabın rengidir” diyor. Muhittin Arabi “Tanrıyı görmek isteyenler eşyaya baksınlar” diye öğütlüyor. Hepsinden öte Hallac-ı Mansur: “Enel Hak” dediği zaman bu yaklaşımın sınırlarına gelip dayanmıştı. Evrenin sırrına erişmişti. Tanrıyı kendi içinde hissediyordu. Tanrıyı kendi içinden dışarıda sanmak ve aramak abestir. Yunus ne demiş “Bir ben vardır, benden içerü”. Tanrı evrenin bizzat kendisidir denilebilir mi? Acaba sır bu mu? Aslında herkes ne hissediyorsa o olacak, yani kara toprak olacağını hisseden kara toprak olacak, cennette olacağını hisseden cennette, cehennemde olacağını hisseden cehennemde, Tanrıya döneceğini hisseden Tanrıya dönecek, görüntüyle uğraşmayıp gerçek sırra erenler de, belki bunların aslında hep aynı şeyler olduğunu bilecekler.

    Bu nedenle bizlerin görüntüyle uğraşmayı bırakıp artık özü aramamız gerek. Bu konuda Yunus’un deyişi çok çarpıcı “Ete kemiğe büründüm Yunus diye. göründüm”. Özü ararken uzağa gitmeye de gerek yok. İçimize bakabilirsek ve kendimizi gözlemleyebilirsek onu görebileceğiz. Etrafımızdaki canlı cansız her şey onunla dolu yeter ki görmeyi bilelim. Zaten görmek aydınlanmayı bilfiil yaşamak demektir.

    Madem ki evreni oluşturan her şey Tanrının yansımasıdır, bunları bir arada tutan da sevgidir. Sevdiğimiz ama her şeyi sevdiğimiz sürece gerçeğe yakınlaşacağız ve belki de bütünleşeceğiz. Doğaldır ki sevmek için de bilmek gerekir. Bakın bu konuda Paracelsus ne diyor: “Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan değersizdir. Oysa anlayan hem sever, hem her şeye karşı uyanık olur, hem de görür. Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa, o kadar büyük sevgi vardır. Bütün meyvelerin böğürtlenlerle aynı anda olgunlaştığını sanan kişi, üzümleri hiç tanımıyor demektir”. Aslında fiziksel dünyanın gerçek sırrı, hiç sır olmadığıdır. Gerçekliği her zaman bilemememiz onun bizden çok uzak olması nedeniyle değil, bizim ona çok yakın olmamız nedeniyledir. Belki sonunda perdeye kadar çıkıp, ardındaki gerçeğe erişmek kimseye nasip olmayacak ama, ne kadar çıkılabilirse, insanın kendisine, ailesine, insanlığa ve hatta tüm Evrene karşı olan görevlerini o kadar yerine getirmiş olacağı kuşkusuzdur.



    KAYNAKLAR

    CAPRA Fritjof (1991): Fiziğin Taosu, Arıtan Yayınevi

    GAMOW George (1982): Güneş Diye Bir Yıldız, Yazko Bilim Dizisi:1

    HAWKİNG Stephen (1988): Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları

    PAGELS Heinz R. (1993): Kozmik Kod(Doğanın Dili/Kuantum Fiziği), Sarmal Yayınevi, İkinci Baskı

    PAGELS Heinz R. (1993): Kozmik Kod II(Maddenin İçine Gezi), Sarmal Yayınevi

    OMNES Roland (1994): Evren ve Dönüşümleri, Sarmal Yayınevi, İkinci Baskı


Benzer Konular

  1. KADINLARI MUTLU ETME SIRLARI
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Kadınca
    Cevap: 6
    Son Mesaj : 07.Ocak.2010, 01:32
  2. YUNAN MİTOLOJİSİNE GÖRE EVRENİN YARATILIŞI
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Mitoloji
    Cevap: 41
    Son Mesaj : 22.Temmuz.2009, 14:03

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
müslüman sohbet, islami forum sohbet oyun