Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart hologram teorisi



    ' Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibarettir, ne kadar kalıcı olsa da'

    Albert Einstein



    Yedi yaşımdayken benim için kötü bir rüya gördüm, uyandığımda bunun bir rüya olduğuna sevinmiştim. Aradan bir, iki hafta geçtikten sonra rüyamda gördüğüm herşey gerçekleşti. Bu hatırladığım ilk birebir aynısı gerçekleşen rüyaydı. Sonraki yıllarda da bu rüyalardan gördüm hatta bazan uyanıkken gelecek ile ilgili vizyonlar aldım. Aslında gelecekte olacak kötü olayları önceden hissetmek, kimseye söyleyememek özelllikle yetişme çağlarımda beni çok üzmekte idi. Belki de bilinmeyene ilgi duymama da bunlar sebep oldu….

    Burada bunlardan daha fazla bahsetmeyeceğim ama zamanla ilgili daha başka bir şey fark etmeye başladım. Daha doğrusu Zaman nedir?

    Haberci Rüya ve Vizyonlar da; bu gün böyle bir rüya görsem, rüyamdaki olay gelecekte realize olacak, yarın böyle bir rüya gördüğümü hatırlayacağım ama rüya geçmişte kaldı ama rüyamdaki olacak olay hala gelecekte…Rüya ya da vizyon realize olduğunda ise bunların hepsi geçmişte kalacak. Kafanız karıştı mı? Tekrar Haberci Rüya ya da Vizyon anına dönersek, rüyada fiziken bedenim şimdiki zamanda ama bilincim gelecek zamanda olacak olayları yaşıyor/izliyor. Rüyalar bir çeşit farklı bilinç hali deniyor ve bu farklı bilinç halinde Zaman yok, an var.

    Burada bir gözlemimi de belirtmede fayda var, özellikle haberci vizyonlarda sadece 2-3 saniye süren algılağımız zaman ölçüsünde saatler yada günler sürecek bir olayı görebiliyorum. Peki tüm rüyalarım ya da vizyonlarım haberci olmamasına rağmen, haberci olanları önceden nasıl anlayabiliyorumu merak ettiyseniz, bu his sıkıntı duygusuna benzeyen bir şekilde kendini belli ediyor. Hani 2-3 gün evde kapalı kaldığınızda duyduğunuz sıkıntıya benzeyen ve sizi zamanın yanılsamasından başka bir eşiğe bakmaya dayanabileceğiniz kadar sokan ve genelde geri kaçtığınız…Benim deneyimlerimin benzerlerini yaşayan bir arkadaşım, benim Zamanın Eşiği dediğim yere tünel diyor.

    Bir haberci rüya ya da vizyon aldığımda bir şekilde bilincimin tüm zamanların, eşzamanlı olduğunu anladığı an. Bunu farkında olmadan yaparken, anlamasam da…



    Ya Zaman Makinesi..?

    Tüm zamanlar eğer aynı anda zaten var ve bunu algılamıyor isek, Zaman Makinesine gerek var mı? Böyle bir araç bir yerden bir yere gitmek için kullanılacaksa; zamanlar zaten şuan da var, bir yerde değil ki, burada…Burada olan bir şey için gitmeye gerek var mı? Belki Zamanın bu farklı frekans boyutlarına bir şekilde geçiliyor, bu frekansa geçmek için ise bir makina kullanılabilir yada bedeni bir yere göndermek yerine bilinci Zamanın bu farklı frekans dilimleri içerisine göndermek gerek. Gerçi ben bunu test etmek için gönüllü olmak istemem. Zamanın Eşiği, sessiz tanık olduğumuz, olaylara ne o an, ne de olacağı zaman müdahele edebildiğimiz bir yer. En azından ben müdahele edemediğimi biliyorum. Belki de farklı zamanlar algılamak bilincin umutsuzluk taşımamak için bir sigortası ya da tam tersi gelecekte olacak kötü olaya daha önce alışmak için için erken uyarı sigortası. Hangisinin doğru olduğunu ben de bilmiyorum.

    Zamanda gezen bilinç ise ya da zaman sadece bir yanılsama ise, bilinç bu gezintiye nasıl başlıyor ya da neden bazılarımızın bilinci bu gezintilere hiç çıkmıyor. Benim ve bazılarımızın sebebini kontrol edemez şekilde gittiğimiz Zamanın Eşiği bir yer mi..?



    Hermetik düşünceye göre zaman ise, geçmiş de gelecek de şu an mevcut değildir. Şu an ise öyle çabuk geçer ki hiçbir sürekliliği yoktur. “ Şimdi” dememizden bile önce o an geçmiştir. Şimdiki zamanı asla yakalayamayız, o halde onun var olduğunu söylememiz ne şekilde mümkündür? ( Hermetika, Hermes’in Kayıp Sözleri. Timothy Freke&Peter Gandy. Ege Meta Yayınları)



    ‘Şimdiki zaman ve geçmiş zaman

    Belki birliktedir gelecek zamanda

    Ve gelecek zamanı kapsar geçmiş yaşam”



    Diyor T.S.ELIOT.

    Vikekananda ise, ‘Mutlak’da ne zaman ne uzam vardır, ne de nedensellik. Ne zihin ne de düşünce olmadığına göre orada zaman tasarımı yer almaz. Görülür hiçbir değişim olmadığına göre orada uzam tasarımı var olamaz. Hareket ve nedensellik diye andıklarınız, yalnızca birin olduğu bir yerde var olamaz. (Otuz Beş Doğu Filozofu. Diané Collins&Robert Wilkinson. Ayraç Yayınevi)

    Vedantacı Sankara’ya göre, ‘Rüya da bilincinde olduğumuz şeyler uyanık bilincimizce red edilir. Öte yandan uyanık haldeyken bilincinde olduğumuz, yerler ve benzeri şeyler red edilmez.’ (Otuz Beş Doğu Filozofu. Diané Collins&Robert Wilkinson. Ayraç Yayınevi)



    Ya sizce, nedir zaman? Zamanın Eşiğine siz hiç gittiniz mi?

    Zaman'ın eşiğin’den gördüğüm gelecek ile ilgili vizyonların beni mutsuz ettiğini söylediğim birisi şöyle dedi; ‘ diyelimki sen kırmızı rengi seviyorsun, önünde bir yol var ve bu yoldan yüzlerce insan geçiyor. Sen kırmızıyı sevdiğin için, sadece kırmızı elbiseli insanları görüyorsun’ Aslında seneler önce buna benzer bir iç çözümü ve paralelinde iç huzuru bulmuş iken bu cümle ile bundan sonrasını anlatmak daha iyi olacak.

    Evet, sadece olumsuz olanlar aklımda kalıyor ve gördüklerim o zamanlar olumsuz olanlardı. Kırmızıyı sevdiğim için değil ama kaybetmekten korktuğum insanlarla ilgili idi.

    Olumlu olanları nasıl görmeye başladım hatırlamıyorum ama galiba bunun için Hermes’de epey çalıştı. ( Hermes’den daha ilerde detaylıca bahsedeceğim )

    Artık Eşzamanlılık dan biraz bahsedelim. 2-3 ay kadar önce bu konuda (kaynak1)’de okuduğum kitabı okurken ben de ilerde anlatacağım eşzamanlılık deneyimlerini normalde fark ettğimden daha fazla fark ettim. Kozmik Şakacı, Hermes ile ilgili Net’te kim, ne yazmışı araştırırken Güneş’in sitesine rastladım. O’na gönderdiğim e-maile yazdığı cevapda ise, kitabı seneler önce okuduğunu ve ilginçtir ki bir süredir tekrar masasının üzerine koyduğunu yazmıştı.

    Eşzamanlılık

    Carl Jung, zaman ve sebep-sonuç zincirine ait geleneksel fikirlerin açıklayamadığı anlamlı rastlantıları tasvir etmek için ‘eşzamanlılık’ terimini ortaya koymuştur. Büyük Kuantum fizikçisi Wolfrang Pauli ile çalışırken Jung bu rastlantıları zihin ve maddeyi, bilim ve ve ruhu içine alan fenomenler olarak açıklama yolunu aradı. Böylece telepati, öngörü ve sezgi gibi parapsikolojik olaylar için mantıklı açıklamalar elde etmeye çalıştı.

    Eşzamanlılık fikrinin Jung’un aklına, 1920’lerde Albert Einstein’la yaptığı bir akşam yemeği sırasında geldiği söylenir. Böyle bir fikrin; Jung’un iç dünyada, Einstein’in dış dünyada, kosmosta birlik arayışına büyük katkılarda bulunan bu iki adamın aralarındaki benzer bir sohbetten çıkması uygun görünüyor. Bununla beraber, nedensel olarak birbirleriyle ilişkisiz olayların art arda gelişinin anlamı düşüncesi daha da gerilere gider. Jung’un kendisi Schopenhauer’den fikirlerinin ‘vaftiz babası’ olarak söz ediyor.

    Zaman ve Eşzamanlılık (bkz.kaynak2 )

    Jung, fiziksel olayların açıklanmasında bilimsel düşüncenin sebepsiz bir şekilde nedenselllik kavramının baskısı altında olduğu görüşündeydi. Dolayısıyla, kuantum mekaniğindeki olasılık faktörü onu etkilemiştir; bunun nedeni katı nedenselleği ortadan kaldırma eğilimidir ve Jung, bundan şu fikri çıkarmıştır: Nedenselliğin yanı sıra, normalde bağımsız biçimde fonksiyon gördüğü gözlenen olayları bağlayan başka fiziksel prensip var olabilir. “ Olaylar, genelde bir yanda nedensellik zinciriyle ve öte yanda, bir tür anlamlı çapraz bağlantı yoluyla birbirlerine bağlıdır.” İşte bu fiziksel prensibe Jung, “ eşzamanlılık “ adını verdi. Bu eşzamanlılık prensibi için çok sayıda anlatı biçimi ve bir çoğumuzun kolaylıkla bağlantı kurabileceği kanıt topladı; örneğin, bir kişinin uzun yıllar görüşmediği eski bir arkdaşı hakkında konuşmasından hemen sonra onunla karşılaşması ve ya yanlış telefon numarası çevirmemiz sonucu telefonu açan kişinin, yıllardan beri aradığınız kişi olması gibi. Murry Hope (bkz. kaynak 2 ) kendi deneyimini şöyle anlatıyor: “ ikinci tesadüf araştırma amacıyla belirli bir kitaba ihtiyacım olduğunda ortaya çıktı. Londra metrosunda yolculuk ederken, gürültülü bir öğrenci grubu trene bindi; gürültü yapmalarının sebebi tıp fakültesinden diplomalarını almış olmalarıydı. Bir kız öğrendi, içinde birsürü kitap olan bir çanta taşıyordu ve erkek arkadaşı ona şöyle hitap etti; “ hayatım, artık bunlara ihtiyacın yok, hemen dışarı fırlat!” Bunun üzerine kız, üç ciltlik kalın kitabı “ İyi günler!” diyerek kucağıma bıraktı. İşte o anda istasyona geldik, kapılar açıldı ve öğrenciler, şarkı söyleyerek ve çılgınca bağrışarak treni terk ettiler. Söylememe gerek yok, bana verilen hediyeler, tam o sırada aradığım kitapları ta kendileriydi.”

    Paul Davies ise, kuantum mekaniğinin, uzayda birbirinden ayrılmış olan eşzamanlı olaylar arasında bağlantıların varoluşuna izin verdiğini kabul eder. Bu bilindiği üzere, herhangi bir geleneksel bilimsel realite kavramında imkansızdır. Paul Davies, eşzamanlılık prensibinin, bilimsel-metafiziksel geçilmezlik sınırını geçmeksizin parçacık fiziği tarafından içine alınabileceği yolu kavramlandırmıştır.

    1-) Bildiğimiz zaman, birsürü “ bantlardan “ yalnızca biridir. Arada bir bunlar geçici olarak birbirlerine dokunurlar ve ya sadece mikrosaniye süresince birbirlerine yaklaşırlar fakat bu, aşırı derecede hassas olan beynin sinir hücrelerinin yakalaması ve yorumda bulunması içi yeterlidir. Her biri özel bir program taşıyan iki zaman bölgesinin belirli bir noktada yakınlaştığını farz edelim. Bir kişi, bir programla meşgüldür, diğeri ise, ikincisi ile uğraşmaktadır. Dolayısı ile herikisinin yolları birleşme noktasında birleşir. Öyle ki, belirli programlar arasında paylaşılan herhangi bir nitelik benim “kitap” anektodu örneğindeki gibi, her ne kadar şuur altında da olsa, söz konusu kişiler tarafından otomatik olarak kaydedilecektir. Eminim ki bu kavram kuantum terimleriyle kolay bir şekilde açıklanabilir.

    2-) Evren içinde belirli bir frekansda tüm zaman bir oluğundan ve bütün sezgi sahibi varlıklar pekala, hem İç hem de Dış Zamanı(bkz. Ekte Teminolojik terimler), şuurlu olmasada şuurdışı bir biçimde, aynı anda yaşama yeteneği ile donatılmış olabileceklerinden, o zaman hem birey, hem de daha geniş kapsamda dünya içinde evrimsel süreçleri gerçekleştiren kozmik kanunlar işin içine karışacaktır. Başka bir deyişle, zaman doğru olduğunda gelişmemiz için önemli farz edilen olaylar, olayların doğal akışı içinde oluşacaktır. Şunu göz önünde bulundurunuz; yakından bakıldığında kaotik biçimde görünen küçük parçacık hareketleri, uzaktan bakıldığında, büyük güzellik simetrilerine ve tek amaca sebebiyet verebilirler; tıpkı fraktallerin incelenmesindeki gibi. (ekte terminolojiye bakınız) Bilgisayar Bilimi ile Kaos Biliminin birleşimi son zamanlarda, bilhassa fraktaller konusunda, soyuta biçim vermemize yardımcı olarak, değişik frekanslarda işleyen kozmik ilkeler bilgimize cömertçe katkıda bulunmuştur.



    Murry Hope, Telepati konusunda şöyle diyor;

    Bizim zamanı incelememiz ile tamamen ilgili olan bir şeyde telepati gücüdür çünkü, hem zamanı, hem de uzayı (mekan) dışarıda bırakmaktadır ve mesajları, ışık hızının önünden gitmektedir. Hope, düşüncelerin ‘şeyler’ olduğu kanısında. Anlamı da, her düşüncenin bir enerji parçası taşıması ve bunun sonucunda bir zaman bölgesinden diğerine transfer edilebilmeleridir. Düşünceler, büyük ölçüde soyut ve yönsüz olduklarından, bana öyle görünüyor ki kuantum dünyalarında yer alabilirler. Başka bir deyimle, belirli tür parçacıklar olduklarını varsayarak, bazılarının “bulanık” (belirsiz veya düzensiz), bazılarının ise “göze çarpan” veya “belirgin” oldukları zamanlar vardır.; bu ikinci özellikte olanlar ayrıca belirli bir yönü ima ederler. Dolayısı ile eğitimli zihin, göze çarpan parçacıklar üretmeye disiplin altında olmayan zihinden daha çok eğilimli olacaktır. Bu da şu olguyu açıklar: Bazı kişiler, kendi sağlıkları ve fiziksel bünyeleri ( veya genel olarak fiziksel fenomenler) üzerine zihinsel bir kontrol gerçekleştirebilirler; halbuki, kendi kendine şifa veya veya zihinde canlandırma gibi popüler pratiklere başvuranlar ise çok küçük bir başarıyla karşılaşabilirler.

    Bir çok kişi, düşüncelerinin kontrolsüz bir şekilde zaman ve uzay içinde dolaşmalarına izin verirlerve böylelikle, telepatlar için kolay hedef olurlar (bunlara psişikler adı verirler). Benim inancıma göre psişizm diye geçen şeyin çoğu, yalnızca telepatidir. (Psi için bkz. Terminoloji)

    Beyin Bir Hologramdır

    Bu tanımlama, görünen dünyanın yanlış olduğu anlamına gelmez; orada bir gerçeklik seviyesinde nesnelerin bulunmadığını göstermez. Bunun anlamı şudur: Bu gerçekliğin arasından geçip, evrene holografik bir sistemle bakacak olursanız, başka bir görüntüye ulaşır, farklı realiteye varırsınız. Ve bu diğer gerçeklik şimdiye dek bilimsel olarak açıklanamayan şeyleri-paranormal fenomenleri, eşzamanlılığı, olayların sanki anlamlı gibi görünen karşılaşmalarını-açıklayabilir.

    Karl Pribram

    Psychology Today dergisinde yayımlanmış bir röportajdan (kaynak 1)

    Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık

    Bir önceki yazıda da Bohm’dan oldukça fazla bahsetmiştik ve biraz daha araştırma gereği hissettim ama konuya önce Pribram’ın Holografik Modeli ile giriş yapalım. Bakın neler buldum, umarım bu yazıların sonunda bir ekonomist olarak, ünlü ekonomist fıkrasında olduğu gibi size karşıdaki tepeyi göstermem. Bilmeyenler için önce bu fıkrayı anlatarak başlayayım:

    Bilim adamları kaybolurlar, ellerinde bir harita vardır. Ekonomist ‘durun! Ben şimdi nerede olduğumuzu bulurum, merak etmeyin ’ der, biraz hesap yapar, inceler ve şöyle devam eder. ‘Tamam buldum. Şu karşıdaki tepeyi görüyormusunuz? İşte hesaplarıma göre şuan tam o tepenin üzerinde bulunuyoruz.’

    Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940’ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu – hiç kimse bilmiyordu.

    Genç bir nöroşirurji(*) öğrencisi olan Pribram’ın, Penfield’ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog(*) Karl Lashley’le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Şaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley’in yaptığı şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitmekti. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı. Beyinlerinden hangi oranda parça alırsa alsın,

    Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu.

    Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi.

    1960’ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.

    Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir.

    Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.

    Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir.

    Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.

    Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır.

    Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.

    Pribram 1970’lere dek kuramanı doğrulayacak yeterince kanıt birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O’nu rahasız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi?

    Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben…Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diğer oyuncuları görürken..?

    Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya(*), bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi?

    Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.


  2. #2
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart hologram teorisi

    Evren bir Hologramdır

    Bohm 1930’da Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünki burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti.

    Kuantum gerçekliğinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır.

    Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eğer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, bir çok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünki bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç memnun değildi. Bohr’un, gözlemlediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünki bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

    Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına(*) ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, herzaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler.(Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

    Einstein ve arkadaşları, hiçbir matıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir bağlantının varlığına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir. (*)

    Bohr, Einstein’in tersine bir tür ışıktan hızlı iletişimin söz konusu olması yerine, başka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler ‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler ‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tarışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuş bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları başka türlü düşünmek anlamsızdı.

    Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiş ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. 1947’de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kollektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

    İlginç bir anektot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya başlamıştı. Kendi anlayışını geliştirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilşkiye geçti hatta ikiside Princeton’da bulunması sebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coşku ile Bohm’a, kuantum fiziği kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaştığını söylemişti.

    Einstein’le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı.

    Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliğine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiğinden daha fazla gerçek lik olabileceğine olan inancı hiç sarsılmadı.

    Kunatum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu öne sürüyordu.

    Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde neslelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin gereçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekansızlık” adını veriyorlar.[ Çetin BAL: Aslında hologram kuramında ''zaman ve uzaydaki mesafeler boyunca anlık kaymalar'' fenomenini açıklamak için ''mesafe ve uzaklığın'' enerji alanları içerisinde nasıl gelişip uzandığını anlarsak zaman ve mesafe' yi bir frekanslar alanı olarak değerlendirip görebilirsek teleportasyon kabinleri ve zaman yolculukları gerçeğe daha da yaklaşabilir.Dolayısıyla mesafeler ve zaman denen şey elektromanyetik bir serap etkisinden başka bir şey olmayabilir.Bu anlamda zaman ve uzay bükülmesi denen olguda bir elektromanyetik frekans sapması etkisiyle açıklık kazanabilir.]

    Ve Bohm ve Pribram Birlikte

    İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır.

    Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun (*) süslü bir çeşitlemesidir.

    Burada Advaita Vedanta ’yı araştırırken öğrendiğim 7. Yüzyıl felsefecisi Shankara’da porselen-plaj kumu örneği yerine bakın şöyle demiş;

    Sahankara, dünyanın sadece varlığı bizim idrakimize dayandığından dolayı gerçek olmadığını söylemiyor. O’na göre dünya hem vardır, hem yoktur. O’nun gerçek olmadığı, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistiki tecrübeye ulaştığı zaman anlaşılabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) şuurluluğa ulaştığı zaman, Benliği (Atman) (*), saf mutluluk, saf akıl ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu şuurluluk durumunda her çokluk anlayışı her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu dünya görüntüsünün temeli, Bir, Gerçek, Brahman olarak mümtaz olur. Advaita Vedanta, düşünce ve madde dünyasının en yüksek gerçeğini red eder. Zihin ve madde, sonlu objeler ve benzerleri, Brahman’ın (*) yanlış bir tefsiridirler, Shankara’nın öğrettiği şey budur.

    Tıpkı bir çamur çanağın veya vazonun, çamurdan başka, bir şey olmadığının anlaşılması gibi , esasen Brahman olan, Brahman’dan doğmuş olan bu kainatın sadece Brahman olduğunu anla, Brahman’dan başka hiçbir şey yoktur.



    Eşzamanlılık; gerçeklik kumaşındaki defo…

    Jung çarpıcı doğalarından ötürü, böyle eşzamanlılıkların rastlantısal oluşumlar olmadığı kanısına vardı, bunlar aslında kendini deneyimleyen bireylerin psikolojik süreçleri ile bağlantılıydı. Ruhun derinliklerindeki bir oluşumun fiziksel dünyadaki bir olay yada olay dizisine nasıl neden olabildiğini kavrayamadığı için, yeni bir ilkenin bu güne dek bilimin henüz tanımadığı nedensellik dışı bir bağlantı ilkesinin söz konusu olduğunu düşündü.

    Jung bu fikrini öne sürdüğünde fizikçilerin çoğu onu ciddiye almadı. ( Walfrang Pauli hariç) Ancak şimdi, mekansızlık bağlantılarının varlığı saptandıktan sonra, bazı fizikçiler Jung’ın görüşünü yeniden gözden geçirmektedir. Fizikçi Paul Davies, “Mekansızlık olgusuna sahip bu kuantum etkileri gerçekten bir anlamda, bir tür eşzamanlılık biçimidir; şöyle ki, bunlar olaylar arasında herhangi bir nedensel bağıntı bulunması yasaklanmış bir bağlantı- daha doğrusu karşılıklı bir ilişki-kuruluyorlar” diyor.

    Eşzamanlılığı ciddiye alan başka bir fizikçi de F.David Peat’dır. Peat, Jung tipi eşzamanlılıkların yalnızca gerçek olmakla kalmayıp, bunların saklı düzenle ilgili başka bir kanıtı daha sunmakta olduğunu söylemektedir. Bohm’a göre şuur ve madde arasındaki görünür farklılık bir yanılsamadır, ancak her ikisi de nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluşan yapay bir olgudur. Eğer, her şeyin kaynağı olan temelde ya da saklı düzende zihin ve madde arasında bir bölünme yoksa, ortaya çıkan gerçekliğin bu derin bağlantının izlerini taşımakta olmasında şaşıracak bir şey yoktur. Peat bu yüzden eşzamanlılık fenomeninin, gerçekliğin kumaşındaki defolar, tüm doğanın altında yatan bu engin ve tekil düzene kısa bir göz atmamıza izin veren anlık çatlaklar olduğuna inanıyor.

    Başka türlü söyleyecek olursak, Peat eşzamanlılığın, fiziksel dünyayla içsel psikolojik gerçekliğimiz arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını açıklamakta olduğu düşüncesindedir. Peat’a göre, bir eşzamanlılığı deneyimlediğimiz zaman, aslında deneyimlemekte olduğumuz şey, “insan zihninin bir an için gerçek düzeninde çalışması, toplumun ve doğanın içine yayılarak, giderek incelen düzeyler boyunca ilerleyerek, zihnin ve maddenin kaynağından geçip yaratıcılığın içine dalmasıdır.

    Sonuç olarak biraz da diğer öğretilere baktığımız da;

    Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur.

    On ikinci yüzyıl İran Sufileri, imgelemenin kişinin kaderini değiştirip, yeniden biçimlendirme açısından taşıdığı önem üzerinde ısrarla durmuşlar ve düşüncenin süptil yapısına alam almithal adını vermişleridir. Durugörü medyomlarının çoğu gibi onlar da insanın, çakra benzeri enerji merkezlerince kontrol edilen süptil bir bedene sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda, gerçekliğin Hadarat adını verdikleri daha süptil varlık planlarına dağılmış olduklarını öne sürmektedirler; varlığın Hadarat’a en yakın planı ise, içinde kişinin düşüncelerinin süptil yapısının (alam almithal’in )düşünce imgeleri olarak biçimlendirdiği bir tür gerçeklik kalıbıydı ve bu kalıp sonuçta kişinin yaşamının akışını kararlaştırıyordu. Sufiler konuya ayrıca kendilerine özgü bir anlam da getirmişler ve bu süreçten kalp çakrasının ya da himma’nın sorumlu olduğunu ve kalp çakrasının denetiminin kişinin kendi kaderini etkileyebileceğini öne sürmüşlerdi.

    Edgar Cayce’de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiği zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerini yaratmakta olduğunu anlatıyor, onlara “düşüncenin yaratıcı, inşa edici özelliği’n den söz ediyordu. O’na göre, düşünme süreci bir örümcek ağı gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. Yaşamlarımızın her anında gelecekti enerjilerimizi ve biçimlerimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce.

    Paramahansa Yogananda insanlara, kendileri için diledikleri geleceği gözlerinde canlandırmalarını ve onu “yoğunlaşmış enerji” ile yüklemelerini öğütlüyordu. O’nu söylediği gibi, “Konsantrasyon egzersizleri ve irade gücüyle uygulanan bir vizüalizasyon düşüncelerimizi materyalize edebilmemizi sağlar ve bunlar karşımıza yalnızca zihinsel alanlar daki rüyalar ya da vizyonlar değil, maddesel alemdeki deneyimler olarak da ortaya çıkar.

    Gerçekten de bu gibi düşünceler geniş yelpaze içinde dağılmış bir dizi farklı kaynakta yer almaktadır:

    Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiştir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.”

    Hindular’ın , Hristiyanlık öncesi Brihadaranyaka Upanişadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise, kaderi de odur” diye yazar.

    Ve Dördüncü yüzyıl Yunan Filozoflarından Iamblichus da şöyle demiştir : “Doğadaki her şey Kader tarafından kontrol edilmez, çünki ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.”

    “İsteyin size verilecektir….Eğer imanınız varsa sizin için hiç bir şey olanaksız değildir.” der İncil.

    Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “Kişinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı şeylerle ilişkilidir.” diye yazar.

    Sözün kısası, hologramın icadın edilmesinden çok önce sayısız düşünür evrenin mekansızlık özelliğini taşıyan düzenini algılamış ve bu görünümü kendine özgü yollardan açıklama çabası göstermiş bulunuyordu. Şunu da eklemek gerekir ki, bu çabalar karmaşık teknolojilere sahip günümüz insanlarına göre farklı gelebilirse de aslında algılayabileceğimizden çok ileri bir öneme sahip olabilirler. Örneğin, on yedinci yüzyıl Alman matematikçisi ve filozof Leibniz’in Budizm’in Hua-Yen okulundan haberli olduğu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Leibniz’in evrenin her biri tüm evrenin yansıması içeren “monad”adını verdiği temel birimlerden oluşmuş olduğu yolundaki savı bu tanışıklıktan sonra ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armağan etmiş ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keşfetmiş olmasıdır.




  3. #3
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart hologram teorisi

    Terminolojik Bölüm:



    İç Zaman : Lineer zamandır. Bu zamanı, saatlerimizde görürüz ve bu zaman, gezegenimizin güneşe bağlı olarak hareketlerine göre belirlenir.

    Kuantum Teorisi : Bu teoriyi ortaya atan, Berlin Üniversitesinde prof. ike (1889-1947) Alman fizikçi, Max (Karl Earnst Ludwig) Planck (1858-1947) olmuştur. Planck’ın Kuantum Teorisi, ona 1918’de Nobel ödülünü kazandırmıştır. Bu teori, Einstein, Bohr ve diğerleri tarafından 20. Yüzyıl fiziğini değişikliğe uğratarak uygulanmıştır. Bu teori klasik Newton’cu mekanikten uzaklaşmayı içermektedir.

    Psi : Parapiskolojide kullanılan bir deyim. Bu deyim, telepati, altıncı duyu, gözle görünmeyen şeyleri görme, prekognisyon, psikokinezi ve buna bağlı fenomen alanları kapsar.

    Dış Zaman : (Metafizik) Bizim küçük evrenimizi aşan bölümde bulunan, lineer olmayan zamandır. Ayrıca zamansızlığı da kapsar. Zamansızlığın gizli boyutlarda bulunduğuna inanılır ve ruh, fiziksel dünya veya dünyaların İç Zaman devrinden serbest kaldığında, zamansızlığı tecrübe eder.

    Eşzamanlılık : Olayların gerçekten aynı zamanda oluşmuş olması için aynı zamanda oluşması yeterli değildir, aynı yerde de oluşması gerekir. Örneğin Jüpiter üzerindeki bir olay, Dünya üzerindeki bir olay ile aynı anda oluşmuş olabilir.Her iki olay da değişik referans boyutu içinde meydana geldiğinden ve bilgi, bir referans boyutundan diğerine ışık hızından daha süratle yolculuk edemeyeceğinden, iki olay aynı anda oluşmuş sayılmaz.

    Atman : Gerçek ben, ‘öz’, ‘O’. Ruh

    Brahman : Başlangıçta büyülü formül, dua. Sonra kutsal bilgi, Vedalar. Nihayet dünyanın özü, evrensel ruh, mutlak

    Fantom Organ Sendromu : Bir organını yitiren kişilerin o organ yerindeymiş gibi duyumlar alması ve bu hastalıklı duyumların oluşturduğu belirtilerin tümü.

    Kuanta : Kuantum kelimesini çoğuludur. Tek elektron bir kuantumdur. Bir kaç elektron grubu bir kuantadır. Kuantum sözcüğü aynı zamanda, hem paraçasık ve hem de dalga unsurlarına sahip bir şeyi anlatmak için kullanılan dalga parçacığı terimiyle eş anlamlıdır.

    Maya : İlizyon. Gerçeği örten bir nevi tül. Gerçeği anlama vehmi, bu mehni sağlayan tanrısal güç.

    Nöropsikolog : Bilindiği gibi psikoloji insan davranışları üzerinde araştırma yapar.Nöropsiklog ise normal davranışlarda, hatta psiklojik bozukluklarda, beynin neurokimyasal dediğimiz sinirler arası iletimini değişimini inceler. Örn.parkinsonda sinir yolaklarında dopamin maddesinin azalması.. veya bir obsesyonda nasıl bir kimyasal değişim olur?yada uykuda sinir sisteminin hangi bölümleri çalışır ve bu çalışma nörotransmitter dediğimiz hangi maddelerle olur? gibi.. (Dr. Murat’a tanım için teşekkürler.)

    Nöroşirurji : Beyin cerrahisi.Direk olarak beyin fonksiyonlarını nöroloji gibi araştırmaktan ziyade,olası sinir ve kafatası yaralanmalarında ve tümrlerde direk cerrahi olarak devreye girerler.. ( Dr. Murat’a teşekkürler tanım için)

    ERP Paradoksu: Ayrılmış olsa dahi ikiz parçacıklar arasında temel bağlantı olduğunu gösteren gözlem.


    Kaynaklar :

    Holografik Evren, Michael Talbot, Ruh ve Madde Yayınları (Ana Kaynak)
    Dinlerde, Bilimde ve Metafizikte Zaman Enerjisi, Murry Hope, Ruh ve Madde Yayınları
    Bu site de bulunan Advaita Vedanta bölümün deki kaynaklar.
    Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular ve Yeni Bilimsel Perspektifler, J. H. Brennan, Ege Meta Yayınları.

Benzer Konular

  1. Birleşik Alan Kuramı Teorisi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Fizik ve Kimya
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 28.Ocak.2010, 15:10
  2. Yatırım Teorisi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum İktisadi bilimler
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 26.Ocak.2010, 23:54
  3. çoklu zeka teorisi !
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Dost-Dershane
    Cevap: 8
    Son Mesaj : 24.Ocak.2010, 13:22
  4. Para Teorisi ve Politikası
    Konu Sahibi SongüL Forum Dost-Dershane
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 25.Kasım.2009, 19:09

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
müslüman sohbet, islami forum sohbet oyun