Kazıbilim (Arkeoloji)

(Gr. arcbaios: eski, logos: söz'den archaiologeia)
İng, archaeology,
Fr. archélogie,
Alm. Archalogie.


“Eski çağlar, geçmiş olaylar bilgisi” anlamına gelen arcbaiologia, ünlü tarihçi Thukydides'in (M. Ö. 5. yy.ın 2. yarısı) Peloponnesoslularla Atinalıların Savaşı (2 c., 1950-58) adlı yapıtında “ön olaylar” anlamında kullanılmaktadır; Halikarnasoslu Dionysios'un (yaklaşık M. Ö. 1. yy.) Romaike Archaiologika başlıklı kitabındaysa “tarih”le eşanlamlıdır. 19. yy.dan bu yana öncelikle Antikçağ sanatı tarihine ilişkin bir kavram olarak görülürken (ilk kez Jacques Spon'un Yunanistan'a yaptığı geziyle ilgili Miscellanea eruditae antiquitatis (1685) başlıklı yayınında kullandığı anlamda), günümüzde “insanlığın maddi ürünlerinin kalıntılarını inceleyen tarih bilimi” olarak tanımlanmaktadır.

Yazı öncesi çağlar ve/veya yazısız kültürler içindeki toplumların geçmişinin belirlenmesi, genel olarak yalnızca insanın maddi ürün kalıntılarına dayanmaktadır. Tarihi çağların, yazı sahibi kültürlerin geçmişinin yeniden kazanılmasıysa büyük ölçüde yazılı belge ve kaynaklar yardımıyla gerçekleşmektedir; öte yandan tarihi çağların erken dönemlerinden kalan kaynak zayıflığı ya da ele alınmış konuların türü dolayısıyla ifade güçsüzlüğü, arkeolojik belgeyi bu dönemler için de temel veri durumuna getirmektedir. Yazılı belgelerin nicelik ve nitelikleri bir sınırı aştıktan sonra, arkeolojik kalıntının tarih için (ör. Avrupa ortaçağı, yakın çağlar) anlatım gücü azalmaktadır; maddi kalıntı artık “arkeoloji” disiplini dışındaki alanların (sanat tarihi, teknoloji tarihi) konuları durumundadır. Modern tanımlama arkeoloji biliminin günümüze değin geçirdiği evrimin son aşamasını yansıtmaktadır. Böyle bir tanımın kapsamı salt sanat yapıtını aşarak, her türlü maddi kalıntıyı ilgi çerçevesi içinde gördüğü gibi, bilimin zaman ve mekân sınırlarını da genişletmiştir: Zaman, insanlık tarihinin bütünüyle özdeşleşebilirken, ilgi mekânı, başlangıçta bağlı olduğu Akdeniz Antikitesi'nin coğrafi sınırlarının bağlayıcılığından çıkmıştır. Süregelen kavram tartışmalarına karşın, günümüzde yeryüzünün her yöresinde yaşamış insanın maddi kültür kalıntılarını inceleyen tarih biliminin “arkeoloji” başlığını taşıyabildiği görülmektedir. Bu geniş çerçeve içinde, zorunlu olarak, “arkeoloji” sözcüğünün yanına disiplinin uzmanlık alanlarını yakından belirten, zaman, mekân ve/veya kültüre ilişkin bir tamlayıcı eklenmektedir: “Ortaçağ arkeolojisi”, “Önasya arkeolojisi”, “Klasik arkeoloji” gibi.

Arkeolojiler:
Batı insanının çevresindeki tarihi mirasla ilgilenmesinin Rönesans’la birlikte bilimselleşme yoluna girmesi, 18. yy.da da ilk sistematiğinin kurulması, öncelikle Antikçağ (Yunan ve Roma) yapıtları üzerinde gerçekleştirilmiştir. Alman arkeolog Adolf Furtwangler'in (1853–1907), “Arkeoloji, antik sanatın tarihinden başka bir şey değildir” sözüyle de belirtildiği gibi, başlangıçta yalnızca antik sanatın tarihini inceleyen ve arkeoloji başlığını ilk taşıyan disiplin günümüzde genellikle “Klasik arkeoloji” biçiminde anılarak kültür ve coğrafi bağlamı belirtilmektedir. Yunanistan, Anadolu ve İtalya gibi Klasik dünyanın çekirdek yöreleri yanında, Makedonya kralı Büyük İskender'den (hükümdarlık dönemi M. Ö. 336–323) sonra kurulan Helenistik krallıklarla Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu'nun bütün yayılma alanları Klasik arkeolojinin araştırma çerçevesi içindedir. Bu sınırların dışında kalan komşu yöreler kültür ilişkileri dolayısıyla aynı kapsamda incelenebilmektedir: Örneğin, M. Ö. 5. yy.da İonialı ustaların Persepolis ve Pasargadae'deki (Pasargad) etkinlikleri; Geç Antik ve Sasani sanatlarındaki paralellikler gibi. Disiplinin zaman sınırlarındaki belirsizlikleri, geniş coğrafi mekânda farklı gelişmeler yaratmaktadır. Çekirdek bölge yerleşmelerinde pre ve protohistorik çağlarla Antikçağ katları arasındaki giriftlik ve kültür süreklilikleri dolayısıyla Minos (M. Ö. 3. bin) ve Miken (M. Ö. 2. bin) araştırmalarına Klasik arkeoloji sahip çıkmaktadır. Öte yandan antik geleneğin en geç yankıları sayılan Kubbet-üs-Sahra (Kubbat-al-Şahra) mozaikleri (691) ve Aachen'daki Saray Şapeli'nin tunç parmaklıkları (795-810) alt zaman sınırının uzantılarını örneklemektedir.

“Erken Hıristiyan Arkeolojisi”, başlangıçtaki teolojik ilgilerden kaynaklanan din içerikli özel ve sınırlı çerçevesini disiplininin evrim sürecinde aşmış, günümüzde din tarihine yardımcılıktan çıkarak bağımsız bir bilim dalı olmuştur. İlgi alanı, Klasik kültürün son aşaması olan Geç Antik dönemin zaman ve mekân kapsamıyla özdeştir; Hıristiyanlık'ın lmperium Romanum sınırlarını aşarak yayıldığı çevre yöreler de, Sasani egemenliğindeki Nasturilik gibi, aynı çerçevede kabul edilmektedir. Erken Hıristiyan sanatının pagan ve Yahudi kökenlerinin yanı sıra, her zaman var olan ama sesini yükseltmeyen ve Geç Antik dönemde hareketlenen yöresel özellikler (ör. Kopt sanatı; Mısır; Kuzey Mezopotamya sanatı) ve “halk sanatı”, biçimlenmelerde yeni etkenler olmuştur. Dolayısıyla Erken Hıristiyan Arkeolojisi, en yoğun ideoloji yüklü temalarını bile, biçim ve içerik açısından ele alırken, Geç Antik kültürün bütünü içinde profan ve pagan sanatla birlikte değerlendirmektedir. Bu nedenle de günümüzde disiplinin başlığını din bağlamından çıkararak “Geç Antik Arkeolojisi” biçiminde adlandırma eğilimi artmaktadır.

Batı kültürünün Yahudi-Hıristiyan kökenlerini belgeleme çabaları “Önasya Arkeolojisi”nin başlangıç dürtüsü olmuştur. Tevrat ve İncil araştırmalarının ilk faaliyet yöresi, Filistin'de yoğunlaşmışken, aynı ilgi 19. yy.da önce Fırat-Dicle havzasına, daha sonraları Suriye'ye yönelmiştir. Hitit başkenti Hattuşa'nın Boğazköy'de ortaya çıkmasıyla (ilk kazı 1906'da) Anadolu da Önasya Arkeolojisinin çerçevesi içine katılmıştır. Bölgenin prehistoryası M. Ö. 10 bine değin inerken, Mezopotamya'da yazının kullanılışı oldukça erkendir (yaklaşık M. Ö. 3000). Buna karşın Sümer-Akad dillerinin çözülüşüne değin Mezopotamya araştırmaları, prehistorik mekânda çalışma karakteri göstermiştir; günümüzde de bölgenin yazı öncesi ve tarihi çağlarının arkeolojisinin bir bütün olarak ele alındığı gözlemlenmektedir.

Napoleon, ordularıyla Mısır'a girerken Büyük İskender'den öykünerek beraberinde getirdiği bilim adamlarından oluşan bir komisyonu Eski Mısır Antikitesi'ni incelemekle görevlendirmiştir (1707–1801). Komisyon üyelerinin hazırladıkları anıt katalogları, Avrupa'da mimarlık üsluplarını etkileyecek yankılar yaratmıştır. O günden bu yana Eski Mısır'ın yazısı, tarihi, edebiyatı ve kültürü, kazma-küreğin de katkısıyla, yakından tanınır duruma ulaşmıştır. “Mısır Arkeolojisi”nin yazılı çağları Mezopotamya'nınkiyle eşzamanlıdır. Büyük İskender'in ya da en geç Roma'nın bölgede egemenliğiyse alt zaman sınırını belirler.

Modern İran'ın coğrafi sınırlarının dışına taşan İran kültürünün erken katları çoğunlukla “Önasya Arkeolojisi” bağlamında ele alınmaktadır. Geç dönemler (Med, Ahameniş, Selevkos, Part, Sasani dönemleri) ayrı uzmanlık dalları oluşturmakta ve zaman zaman “İran Arkeolojisi” başlığı altında toplandığı görülmektedir. Klasik, Erken Hıristiyan ve İslam Arkeolojileri de anılan dönemlerle kültür ortaklıklarına dayanarak bu alana ilgilerini yöneltmişlerdir.

Çalışmalarını yoğun alan araştırmaları ve kazılarla elde edilen verilere dayandıran sanat tarihi disiplininin bazı dallarının “arkeoloji” başlığı altında anıldığı sıkça görülmektedir; Geç Antik-Erken Hıristiyan kültürünün Batı'daki uzantısı (yaklaşık 900'e değin) üzerinde uzmanlaşmalar “erken ortaçağ arkeolojisi” (Almanya, İtalya'da) ya da “ortaçağ arkeolojisi” (Fransa'da) adıyla üniversite kürsüleri, araştırma enstitüleri ve kongreler gibi kurumlaşmalar doğurmuştur. Bağımsız üniversite disiplini olmamakla birlikte, alan çalışmalarında somutlaşan “İslam Arkeolojisi”nin Anadolu, Önasya, Orta Asya ve Kuzey Afrika'da İslam'ın erken dönemleriyle (7.-15. yy.) ilgili çalışmaları, Geç Antik ve İslam dışı ortaçağ için de önem taşımaktadır. Akdeniz çevresi arkeolojik araştırmalarının uluslararası niteliğine karşılık Eskidünya'nın başka yörelerindeki çalışmalar daha kısıtlı ilgilere hedef olmuştur. Çin ve Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinde, özellikle 20. yy.ın ortalarından beri sürdürülen yoğun araştırmalar, daha çok bu ülkelerin kendi kurumları tarafından yürütülmektedir.

“Amerika Arkeolojisi” her iki kıta parçasında yazısız kültür katlarıyla ilişkidedir. Tarihi dayanakların bulunmaması tamamen prehistorya yöntemleriyle çalışma zorunluluğunu getirmiştir. Buluntu yorumlamalarına günümüzde yaşayan benzer düzeydeki topluluklardan gözlem ve karşılaştırmalarla yaklaşılmakta, antropoloji kuram ve yöntemleri benimsenmektedir. Amerikan literatüründe kullanılan “antropolojik arkeoloji”, “antropoloji eğitimli arkeolog” deyimleri, bu antropolojik yönün gücünü yansıtmaktadır. Kuzey Amerika Arkeolojisinde yakın çağlarla (16.-19. yy) ilgili alan araştırmaları “tarihi arkeoloji” (historical archaeology) başlığını taşımakta; bu kavramla Kristof Kolomb öncesi dönemin arkeolojisine göre farklılık vurgulanmaktadır. Her iki disiplin de arkeoloji bilimine kuram ve yöntem açısından zenginlikler katmıştır.

Zaman, mekân ve kültürle bağlantılı arkeoloji türleri dışında, amaç, kuram ve yöntem farklılıklarını tanımlayan başlıklar kabarık sayıdadır. Yaygınlık kazananlardan bazıları: Temel kazısı ya da baraj inşaatı gibi çeşitli nedenlerle rastlantısal olarak ortaya çıkan ve/veya tahrip edilme tehdidi altında bulunan anıt, SİT ve arkeolojik belgenin saptanması ve bilimsel değerlendirilmesi amacıyla uygulanan çalışma “kurtarma kazısı” (rescue archaeology) olarak anılmaktadır. “Sualtı arkeolojisi”, su altında kalmış anıt, yapıt ve batık gemileri konu almaktadır. Özel donatılarla bir süre su altında çalışmayı öngörmektedir. Çıkartılan malzemenin çözümlenmesiyse genel arkeoloji yöntemleri doğrultusundadır. Su altında uzun süre kalan yapıtın korunmaya alınması, temizlenmesi ve onarımı ayrı bir laboratuar çalışmasıdır. “Endüstri Arkeolojisi”, erken endüstri döneminin mimari, makine ve endüstri ürünü kalıntılarının incelenmesiyle, bu dönemin (19. ve erken 20. yy.) endüstri tarihini tamamlamaya çalışmaktadır; genellikle “teknoloji tarihi”nin yakınında kalmaktadır. “Peyzaj Arkeolojisi” (landscape archaeology), günümüz yerleşmelerinin çevresindeki arazide küçük engebeler ve arazi biçimlenmelerinin gözlemlenmesiyle ve bazı sondajlarla toprak yüzeyi altında gizli, terkedilmiş eski yerleşmelerin arazi kullanımını (yol, kanal, ark, tarla sınırı vb. gibi) saptamaya çalışmakta; ortaçağ ve daha geç dönem kasaba ve köy birimlerini konu almaktadır. “Yerleşmeler Arkeolojisi” (Siedlungsarchaeologie), Avrupa'nın ortaçağ yerleşmeleri (köy-kasaba-kent) ile ilgili tarih araştırmalarının bir parçası olarak doğmuştur; çoğunlukla “toprak altı kültür varlıklarını koruma kuruluşları” tarafından yürütülmektedir. Kaybolmuş ortaçağ kentlerinin anıt, yol, bahçe, ticaret, üretim odakları vb. gibi kalıntılarının mozaiğinden ya da modern kent içinde gerçekleştirilen noktasal kazılarla yerleşmelerin genel dokusu ve yapısı elde edilmeye çalışılır. “Analitik arkeoloji” , “yeni arkeoloji” ve “bilimsel arkeoloji” ise daha çok prehistorik arkeoloji çerçevesinde kuram ve yöntemde yeni gelişmeleri vurgulayan araştırma doğrultularıdır.

Tarihsel Gelişim:
Arkeolojinin bilimselleşme süreci, antik sanat yapıtı yığınına bir sistematik getirme çabalarıyla başlamıştır. Ortaçağ insanı, antik mimarlık ve sanat ürününü olağan çevresinin bileşenlerinden biri olarak algılamakta, zaman zaman dinsel görüşlerle, çeşitli yorumlamalarla tahrip etmekte ya da aynı dinsel görüşle yüceltici tavır almaktaydı. Rönesans ise antik yapıtı apayrı, kapanmış, tamamlanmış bir dünyanın ürünü, ancak ders alınacak, çağına taze kan verecek deha varlığı olarak görmekteydi. Barok dönemde Antikite'ye karşı tavır çeşitliliği dikkati çekmektedir. Soylular arasında antik yapıt koleksiyonculuğu modası yanında yapıtı derinliğine tanımaya çalışan masa başı çalışmaları bu dönemde gözükmektedir: Çok geniş bilgi birikimiyle donanmış kişiler olan antiquarlar ilgilerini sanat ürününün mitolojik içeriği, figürün üstündeki giysinin antik törenlerdeki anlamı gibi konulara yöneltmiş ve bol çizimli büyük yapıt katalogları olan thesauruslar bırakmışlardır.

Kronolojik bir silsileden yoksun, kendi içinde farklılıkların belirlenmediği, genelde isimsiz ve tarihsiz bir yığın olması antik sanat mirasının bu dönemlerdeki temel niteliğidir. 18. yy.ın Romantizm'i içinde Yunan dili ve kültürüne ilgi uyanırken, akımın önde gelen temsilcilerinden Alman arkeolog ve sanat tarihçisi Johann Joachim Winckelmann'ın (1717-68) kurduğu sınıflandırma şeması antik sanata ilk kez bir kronolojik düzen getirmekteydi: Antik sanatın başlangıcında bir hazırlık dönemi, sonra olgunluk dönemi (M. Ö. 5. ve 4. yy.) ve son aşamasında da çökme (dejenerasyon) dönemi kategorileriyle kurduğu “gelişim” şeması içine, çağında bilinen ancak aslında Roma dönemi kopyaları olan antik Yunan yapıtlarını, salt öznel-estetik ölçütlerle sıralamıştır. Günümüzde bu kronoloji geçersizse de, yapıt yığınına getirdiği bu art arda diziliş ile sanatın tarihselliği kavranabilir duruma gelmiş ve arkeolojinin, aynı zamanda da “sanat tarihi”nin bilimsellik niteliğinin oluşmasında en önemli adım atılmıştır.

Klasik arkeolojinin bilimsel disiplin olarak üniversitelere girişi, 1830'larda Almanya'da filoloji kürsülerinin konuyu araştırma ve öğretim alanları arasına almasıyla başlamıştır. Amaçları, Winckelmann'ın “gelişim” şeması ilkelerine uyumlu, ama nesnel ölçütlere dayanan yeni bir kronoloji denemekti. Çalışma yönünü, Yaşlı Plinius (23–79), Pausanias (143–176), Samosatalı Lukianos (yaklaşık 120-180'den sonra) vb. gibi antik yazarların sanatçı ve sanat yapıtlarına değinen yazılarıyla eldeki Roma dönemi kopyaları arasında özdeş noktaların aranması ve saptanması belirlemiştir. Sonuçta kopyaların temsil ettikleri heykel tiplerinin bir bölümü sanatçı adı ve kesin tarih kazanabilmiştir. 19. yy. sonunda “gelişim” şemasının hareket yönü, Winkelmann'daki “ideal güzellik”ten ayrılarak “doğallığın” ifadesini hedef almıştır. Gerçeğe yakınlık ve uzaklık “gelişim”in yönünü belirlerken, arkeoloji “pozitivist” düşüncenin yörüngesine girmiştir. “Gelişim”de “evrim” modelinin esas sarsılışı, Viyana sanat tarihi okulundan Franz Wickhoff (1853–1909) ve Alois Riegl'ın (1858–1905) Geç Antik sanata getirdikleri yorumlamayla sanat tarihine “rölâtivist” görüşün girmesinden sonradır. Kültür tarihi incelemelerinde ortaya atılan “kültür pluralizmi” düşüncesinin de modelliğinde, yan yana, birbirinin devamı olmayan, özdeğerlere sahip bağımsız evreler kuramı, tek doğrultulu “gelişim”in yerini almıştır; her kültür evresinin kendi içindeki “gelişim”leri ise üslup değişikliklerinin gözlemlenmesiyle izlenmektedir. 20. yy.ın başında varılan bu noktadan sonra “üslup” çözümlemesi, “gelişim”leri saptamakta ana anahtar durumuna gelmiş ve hassas teknikleriyle heykel ve kabartma ya da vazo resmi gibi sanat yapıtlarının, bazı evreler içinde onar yıllık aralıklarla sıralanmasını olanaklı kılmıştır. “Üslup” çözümlemesinin durağan nitelikteki öbür türü ise, sanatçı, atölye ve bölge özelliklerinin saptanmasına ve anonim yapıtların bunlara bağlanmasına çalışmaktadır (ör. J. D. Beazley, Attic Red-Pigure Vase-Painters, 1956; Attika'nın Kırmızı Figürlü Vazo Ressamları).

Arkeolojik Malzeme ve Değerlendirilmesi:
Arkeoloji disiplininin incelediği malzemenin bir bölümü, örneğin Ankara'daki Augustus Tapınağı, Büyük Konstantin'in (I. Constantinus) İstanbul'daki porfir sütunu (Çemberlitaş), Selanik'teki Galerius Zafer Takı ve Roma'daki Marcus Aurelius Sütunu gibi her zaman insanın tarihi çevresini oluşturmuş yaşayan anıtlar ya da Augustus Gemi (Gemma Augustea, Viyana Sanat Tarihi Müz,) ile Latin İstilası sırasında İstanbul'dan götürülüp Venedik San Marco Kilisesi cephesine yerleştirilmiş dört tunç at heykeli gibi kamu ya da kilise mülkiyetinde korunmuş yapıtlardır. Roma'daki Pantheon gibi yeni bir kullanım içinde bakım görmüş az sayıdaki yapının iyi durumuna karşılık, İstanbul'daki Hipodrom ve Split'te (bugün Hırvatistan'da) Diocletianus Sarayı gibi geçmiş çağlarda uğradıkları ağır tahribatı taşıyanların sayısı ise kabarıktır. Aspendos, Binbirkilise (Karaman), Hasankeyf gibi terkedilmiş eski yerleşmelerin toprak altına girmemiş çok sayıdaki mimarlık kalıntısı ise ancak kısmen algılanabilmektedir.

Rönesans'la başlayarak Roma gibi, Antikite'nin ve hümanizmanın merkezlerinde rastlantı sonucunda ya da özellikle toprak altından çıkarılan sanat yapıtları kilise, prenslik ve kişi koleksiyonlarının oluşmasını sağlamıştır. Klasikçilikle bu eğilim, ekonomisi güçlü öteki Avrupa ülkelerine yayılmış; soylularla finans güçlülerinin koleksiyonlarına ve yeni kurulmaya başlayan devlet müzelerine, önce İtalya'dan, sonra Akdeniz çevresinin bütün eski kültür yörelerinden yapıt akmıştır. 19. yy.ın büyük kazılarının da zenginleştirdiği müze ve özel koleksiyonların yapıt mevcudu günümüzde de arkeolojik araştırmaların temel malzemesidir; üzerindeki çalışmalar farklı hedef ve sorunlara yöneliktir: Müze genel katalogları (G. Mendel, Catalogue des sculptures grecques, romaines et byzantines, 1912–14, Yunan, Roma ve Bizans Heykelleri Kataloğu; W. Amelung-G. Lippold, Die Skulpturen des vaticanischen Museums, 1903–56, Vatikan Müzesi'nin Heykelleri), yapıt grupları kataloglamaları (Corpus Vasorum Antiquorum; Antik Vazolar Derlemesi), yapıt tür ve tipleri (R. Delbrueck, Die Consulardiptychen und verwandte Denkmaler, 1929, Konsül Diptikleri ve Benzer Anıtlar; H. Wiegartz, Kleinasiatisehe Saulensarkophage, 1965, Anadolu Sütunlu Lahitleri) ya da monografik incelemeler (V. von Graeve, Der Alexandersarkophag und seine Werkstatt, 1970; İskender Lahdi ve Atölyesi). Günümüzde sistematik kazılar müze mevcudunu yapıt açısından zenginleştirmeye devam etmektedir. Karatepe'deki Geç Hitit kabartmalarıyla Ephesos'taki Yamaç Evleri'nin freskleri gibi arkeolojik sit içinde mimarlığa bağlı sanat yapıtları ise, korunma koşuluyla yerinde bırakılabilmektedir. Arkeolojinin çalışma konularını meydana getiren malzeme türleri arasında mimarlık özel bir yer almaktadır: Sanat yapıtı niteliği ve/veya bir işlevle yüklü olmasının yanı sıra, binaların kent ya da yerleşme içindeki konumları, birbirleriyle ilişkileri ve çevre koşulları, kentsel tasarım tarihi açısından inceleme konularıdır; mekân oluşturmayan mimarlık öğeleri (çatı suyu deresi vb.b), yapım tekniği ve yapı malzemesi (kiremit biçimi, taş örgüde kenetleme vb.) bir başka araştırma alanı olarak ilgi toplamaktadır. Mimari süslemecilik kabartma sanatının bir dalıdır ama mimarinin bütünü içinde incelenmektedir.

Heykel ve kabartma, arkeolojinin her zaman gözde çalışma konusu olmuştur. Arkeoloji disiplininin kuruluşu bu sanat dalının sunduğu yapıtlar üzerindeki çalışmalarla gerçekleşmiştir. Günümüze kadar gelebilen yapıt sayısındaki göreceli kabarıklık bu olanağı sağlamıştır. Çok sayıda taş, tunç ve pişmiş toprak yapıt dünya müzelerinin vitrin ve depolarını doldurmaktadır. Antik Çağ'ın en ileri gelen sanat kollarından olan tablo resmi, kullanılan malzemenin (ahşap, bez) dayanıksızlığı yüzünden günümüze ancak az sayıda örnekle gelebilmiştir; antik dünya sanatı içindeki yeri, yazılı kaynaklar yardımıyla sezilebilmektedir. Dayanıklı yüzeye ve dayanıklı malzeme ile uygulanan resimler daha iyi korunabilmiştir. Bu dalın temsilcileri arasında Mezopotamya'nın sırlı seramik mozaikleri, Pompei, Herculaneum ve Roma'daki ev ve sarayların duvar resimleri, Katakomplardaki Cubiculumların duvar ve tavanlarındaki resimler ile Antakya döşeme mozaikleri anılabilir. İlias (İlyada) Ambrosiana (Milano Ambrosiana Küt., cod.F.205) ve Viyana Tekvini (Viyana Genesis'i; Ulusal Kül., cod.theol.gr.31) gibi kitap illüstrasyonları, Helenistik Mısır'ın mumya portreleri, altın yaldız figürlü cam eşya (Ch. Morey-G. Ferrari, The Gold-Glass Collection of tbe Vatican Library, 1959; Vatikan Kütüphanesi'ndeki Altın Yaldızlı Cam Koleksiyonu), Etrüsk ve Yunan vazoları gibi resimli toprak eşya üstündeki figürlü süslemeler, resim sanatının çeşitlemeleridir. Heykel ve kabartmanın küçük el sanatlarındaki yansıması ise, arkeolojinin ikonografi ve üslup araştırmalarında üzerine yoğun olarak eğildiği konulardandır: Fildişi, kemik, ahşap ve cam eşya üstünde kabartma ve oyma; altın, gümüş gibi değerli metal eşyada dökme ve dövme süslemecilik gibi. Figürle süslenmiş değerli/yarı değerli taş (gem) üstündeki işlemecilik (gliptik), oyma (intaglio) ve kabartma (kameo) tekniklerini kullanmıştır. Nümizmatik (müskikat), tarih, filoloji ve arkeoloji arasında bağımsız bir disiplin olmakla birlikte, arkeoloji araştırmalarının portre, ikonografi ve mimarlık gibi konularında bilime önemli katkıları olmaktadır. Mobilya, dövme metal kabartma (Gr. toreutikos), terra sigillata ve sırlı seramik gibi lüks eşya, resim ve kabartma sanatından izler taşımaktadır.

Arkeolojik malzemenin elde edilmesi, belgelenmesi, grafik ve sözel betimlenmesi, gruplanması, tipolojisi, restitüsyonu, ikonografisi, karşılaştırmalarla paralellikler-ilişkiler aranması, stratigrafi (tabakalaşma) gözlemlemeleriyle, yazılı kaynak değerlendirmeleriyle, biçim ve üslup çözümlemeleriyle “daha önce-daha sonra”lıklar kurulması (rölatif kronoloji), yapıtın sanat tarihi içindeki yerinin yorumu, sonunda malzemenin, yapıtın ya da anıtın restorasyonu, disiplinin araştırma yükümlülüklerinin bölümleri/aşamalarıdır. Buluntu koşullarının fotografik belgelenmesi, grafik ve sözel betimlenmesi, bilimsel çalışmanın vazgeçilmez önkoşuludur; buluntu durumunun doğru kaydı, araştırma bütününün doğru-yanlışlığını her aşamada etkileyebilir. Belgeleme ve betimleme aynı zamanda malzemenin, yapıtın, anıtın biçimsel olarak kavranmasını, tanınmasını sağlar; beraberinde araştırıcıdan geniş malzeme bilgisi, ikonografiye hâkimiyet, gözleme gücü ve sezgi birikimi talep eder. Malzemenin, yapıtın, anıtın tarih içindeki yerinin saptanmasını, mutlak ve “rölatif” kronoloji kurar ve “gelişim” çözümlemeleri tamamlar. Malzemenin, yapıtın, anıtın amacı ve anlamının açıklanması, insan tarihiyle, toplum tarihiyle ilişkilerinin yorumu, arkeoloji biliminin (ve sanat tarihinin) son hedefidir.

Müze, kitaplık ve laboratuar, malzemenin değerlendirme aşamasında en önemli çalışma mekânlarıdır. Varlıkları ve donatılarının zenginliği, arkeolojik sorunlara getirilen çözümün kapsamını ve sağlıklılığını etkiler. Müze, araştırıcıya yapıt ve eşya (artefakt) ile sürekli ve doğrudan ilişki sağlayan kurumdur; arkeologun genel malzeme bilgisine katkısı ve özel araştırma alanına ilişkin sunduğu inceleme olanağı, müzelerin bilimsel araştırmadaki önemli yerini tanımlar. Arkeolojik malzemenin sayıca ve mekânca sınırsızlığı, her türlü saptama ve değerlendirme çalışmasını yayın yoluyla tanıtmaya zorlamıştır. Araştırıcı, uzağındaki malzemeye, değişik zaman ve mekânda yapılmış değerlendirmeye ancak zengin bir kitaplıkta ulaşabilmektedir; yayın koleksiyonunun zayıflığı, bilgilenme ve araştırmada temel engel olmaktadır. Arkeoloğun en önemli gözlem ve inceleme aracı olan gözün gücü sınırlıdır; laboratuar çalışmaları iki açıdan yalın gözün uzantısı sayılabilir: a) Teknolojinin geliştirdiği mikroskop, elektron mikroskop, polarizan mikroskop ve röntgen gibi cihazlar yardımıyla malzeme bünyesine görsel olarak nüfuz edilebilmekte, b) Petrografik, spektroskopik, spektrometrik vb yöntemleri kullanan optik ve fizik-kimya analizleriyle taş, cam, metal, seramik vb malzeme içinde, milyonda bir oranlarında mevcut “iz elemanları”na kadar tanılar yapılabilmektedir. Yapıt ve eşya üzerinde uygulanan bu yöntemlerle laboratuar çalışmaları, arkeoloji disiplininin değişik sorun alanlarına nesnel veri sağlamakta, arkeolojik malzemenin üretim teknolojisi konusuna kadar yeni açıklamalar getirmektedir. Laboratuar çalışmaları, genellikle arkeoloğun belirlediği sorulara yönelik olarak arkeoloji dışı uzmanlarca yürütülmekte ve arkeolojinin hizmetine sunulmaktadır.

Yazılı kaynaklardan yoksun olan prehistorya, “gelişim” incelemeleri için gerekli sabit “köşe taşları”nı özellikle jeofizik biliminin geliştirdiği “mutlak tarih” saptama yöntemlerine dayalı laboratuar çalışmalarıyla elde etmektedir. Arkeolojinin hizmetindeki bu çalışma yönü “arkeometri” olarak anılmakta, sempozyum ve yayınlarla (Archaeometri, Archaeophysika, Archaeochemistry) kurumlaşma yolundadır. Yaygın uygulamalar arasında “Dendrokronoloji” , “Karbon–14” (C–14), “Manyetik ve Thermoluminisans Tarihleme”ler yer almaktadır. “Mutlak tarih” saptama yollarının yakın çağlarla ilgili araştırmalardaki yeri henüz tartışmalıdır; bununla birlikte son yıllarda uygulanan, M. S. 5. yy. sıva ve duvar harcı üstüne C–14, Bizans yapılarında dendrokronoloji, 16. yy. için “thermoluminisans” tarihleme, sözü edilen yöntemlerin yakın çağlar için geçerliliğini araştıran denemelerdir.

Geçmiş insanın yapma çevresinin ve maddi ürünlerinin çok zengin görüntülerini umulmaz derinlikte aydınlatmış olmasına karşı “belgeleme-tanımlama, sınıflandırma, kronoloji” gibi aşamalardan oluşan bir arkeolojik malzeme değerlendirilmesi, mekanikliğiyle dikkati çekmektedir. Anılan çalışma yollarının yardımıyla varılan düzeyde, yeni sorular ortaya atan arkeoloji disiplininin sanat yapıtına yönelik ilgi alanı, salt biçim ve üslup incelemesinin sınırlarını aşmaya çalışan denemeler vermektedir. “Sanat ürününü kendi tarihi koşulları içinde anlamak... ve 'çevresine' olan bağımlılığını tanımlamak” arkeolojide sanat araştırmalarının amacıdır diyen Ranuccio Bianchi Bandinelli (1900–75) bu yaklaşımı özetlemektedir. “İdealist” ve “pozitivist” eğilimde yorum denemelerinden sonra, günümüzde sanat ürünlerinin yaratılışındaki din, ideoloji, siyaset, toplum içi sosyal güçler, üretim teknolojisi gibi etkenlerin açıklanmasına çalışan “yeni-tarihselci” yaklaşımlar ağırlık kazanmaktadır. Bu tür çalışmalar, yapıt ya da yapıt grubunun tarih, filoloji ve biçim çözümlemeleri yoluyla değerlendirilmesinin ardından gelişebilmektedir. “Sanat ürününün yeterli biçim çözümlemesinden sonra varılan sonuç, eğer ürünün döneminin toplumuyla bağlantısını kuramazsa her şeye rağmen yalnızca bir saptamadan ibaret kalacaktır” (Bianchi Bandinelli). Bu yaklaşımla biçimin gerisinde yatan “gerçek anlam''ı, biçimin toplumsal koşullarını arayan, sanat tarihi disiplininin 19. yy.dan bu yana geliştirdiği “ikonoloji”, arkeolojinin de çalışma yönleri arasında yerini almaktadır. Sanat yapıtı “biçimiyle, sanatçının kişiliği kadar, ürünü olduğu belli dönemdeki kültürün ya da dini tavrın aynasıdır” (Panofsky); başka bir deyişle, biçim, bunların “simgesel ifadesidir”. İkonoloji bu “simgeler''i, yapıt ya da yapıt grubunun taşıdığı “iç anlam”ı aydınlatmadaki yöntemdir.

Sanat yapıtının biçim gerisindeki “anlam”ını, “belli düşüncelerin simgesi” olan figür, örge ve kompozisyon barındırmaktadır: Lahitlerde sırtında kuzu taşıyan çoban figürü, doğayla iç içe yaşamanın alegorisiyken, huzurlu ve mutlu bir yaşamın, belki de ölümden sonraki mutluluğun ifadesi olmaktadır. Ama aynı figür Hıristiyan yorumda Hz. İsa yardımıyla selamete ulaşmanın göstergesi olabilmektedir. Ephesos'taki Celsus Kitaplığı’nda, binayı yaptıranın babası Ti. Julius Celsus Polemaeanus'un lahdi, okuma salonunun altında yer almaktadır: Bütün bir ömrün tefekküre, kitaplara adanmasının erdemi, bu erdemli yolun ölümden sonra ruha sağlayacağı huzur ve mutluluk, yapının mimari kompozisyonunda yoğunlaşmış “anlam“dır. Mimarlık ve sanat yapıtının gerisindeki kavramların, mesajların araştırılması, arkeoloji biliminde biçim ile tinsel ve toplumsal çerçeve arasındaki ilişkileri aydınlığa çıkarmayı amaçlayan önemli bir çalışma yönüdür.

Arkeolojik Kazı:
“Arkeolojik kazı”, yüzyılların toprak birikintisinin ve/veya daha geç kültür katlarının örttüğü mimari, sanat yapıtı, eşya, kısaca her türlü arkeolojik belgeyi bilimin hizmetine sunan ve kazı alanı verilerinin belgelenmesine, düzenlenmesine, bulunma özelliklerinin gözlemlenerek ilişkiler aranmasına yönelik özel bir çalışma alanıdır (alan arkeolojisi/field archaealagy). Arkeolojik kazı, bir sorunun çözümüne yönelik olarak sınırlı bir alan ya da bir yapı çerçevesinde (ör. Ayasofya ön avlusu, Atina Agorası) uygulanabildiği gibi, bir eski yerleşmenin (arkeolojik sit) bütününe de yayılabilmektedir: Birinci durumda belli bir arkeolojik konunun açıklanabilmesi kazı amacıdır ve çoklukla çevresindeki modern yaşantının fiziksel dokusu tarafından sınırlanmıştır. Üstünde yerleşme bulunmayan ya da boşaltılabilir “arkeolojik sit” alanları, mirası oldukları eski toplumların, eski insanın davranışlarının, yaşantı koşul ve biçimlerinin pek çok yönüne ışık tutabilecek anlatım gücündedir; dolayısıyla sit bütününü kapsayan arkeolojik kazı, günümüzün tarih ağırlıklı arkeolojisinde önemli yere sahiptir. Kazı eylemlerinin her aşaması aynı zamanda belge yok edici niteliktedir; bunun bilincinde olarak arkeolojik kazı, çalışma gücünün büyük bölümünü ortaya çıkardığı her türlü maddi ürün kalıntısını ve insanın düzenlediği çevre değişikliğini belgelemeye harcar. Gözlemlenenin ve belgelenenin doğru yorumu, bilgi, kuram ve yönteme dayanan bir sistematiğin temeli üzerinde gerçekleşir.

Bilimsel amaçla kazma-kürek ilk kez Herculaneum (baş. 1738) ve Pompei'de (baş. 1748) kullanılmış sayılmaktadır. 19. yy. ortalarında başlayan Mısır, Mezopotamya ve İtalya'daki kazılar, yeni kurulmuş Avrupa müzeleri için yapıt sağlamayı amaçlamakla birlikte, özellikle Mısır ve Mezopotamya'nın geçmişini bilime kazandırmıştır. 1870'lerde başlayan ve “büyük kazılar” olarak anılan çalışmalar sürecinde Mısır ve Mezopotamya'nın yanı sıra Yunanistan ve Anadolu da arkeolojik kazının odak noktaları durumuna gelmiştir: Samothrake (baş. 1873), Ephesos (baş. 1874), Delos (baş. 1877l, Pergamon (baş. 1878), Delphoi (baş. 1879), Zincirli (baş. 1888), Babylon (Babil, baş.1899), Assur (baş. 1903) vd. Adı geçen büyük sit kazıları arasında Heinrich Schliemann'ın (1822–90) Troia kazısı (baş. 1871) çağdaş arkeolojik kazı anlayışının ön adımlarından sayılmaktadır. Schliemann, her türlü küçük eşya ve mimari ayrıntıya olduğunca dikkat ederek, insan yaratısı her nesnenin belgelenmesi ilkesine yaygınlık kazandırmış, mimar Wilhelm Dörpfeld'le (1853–1940) işbirliği içinde yaptığı stratigrafi gözlemleriyle katlar arası ilişkinin arkeolojik kazıdaki önemini örneklemiştir.

Mimari nesne arkeolojik kazı alanlarının özel bir konusudur; belgeleme, yapı çözümlemesi, restitüsyon, yapım teknolojisi, kentsel öğeler ve kent altyapısı gibi çok sayıdaki inceleme konusu, kazı alanlarında çalışacak mimarlık eğitimli arkeoloğa gereklilik doğurmuştur. Mimarın arkeolojiye, başka deyişle Antikite'ye bilinçli ilgisi Rönesans'ta görülmektedir. Mimarın yakından gözlemlediği antik yapının grafik belgelenmesi, dönemin mimarlık pratiğinin gereği olarak bilim dışı ilgilerden kaynaklanmaktaydı. Klasikçilik döneminde, Roma Antikitesi'nden Yunan mimarlığının modelliğine doğru vurgu kaymasını, Yunanistan ve Sicilya'dan ünlü mabetlerin mimari çizimleriyle dönen mimarların yayınları başlatmıştır: Julien-David Le Roy'nın Les ruines des plus beaux monuments de la Grèce'i (1758; Yunanistan'ın En Güzel Anıtlarının Yıkıntıları); Nicholas Revett ve ressam James Stuart'ın Antiquities of Athens'i (1768; Atina'daki Eski Eserler); Soufflot ve Dumont'un Suite de plans, coupes, profils... des trois temples antiques... dans la bourgade de Poesto'su (1764; Paestum Kasabasındaki Üç Antik Tapınağın Plan, Kesit ve Profilleri Dizisi) vd.

Mimarların arkeoloji bilimindeki esas yeri “büyük kazılar” sürecinde belirlenmiştir. 1873 ve 1875'te Samothrake (Semadirek) kazısını yöneten Alexander Conze (1831–1914), mimari buluntuların değerlendirilmesiyle mimar Alois Hauser ve mimar Georg Niemann'ı görevlendirmiştir. Önceleri Olympia kazısında çalışan (1877–81), sonra Schliemann'la birlikte ve onun ölümünden sonra tek başına Troia (1882–94), Tiryns (1884–85), Conze'yle birlikte Pergamon (1900–13) kazılarında esas sorumluluk sahibi kişilerden olan mimar Wilhelm Dörpfeld, yaptığı ünle rölöve, yapı çözümlemesi, mimari yorumlama, rölatif kronoloji gibi mimarlık konularında yetenekli ve deneyimli mimarın arkeoloji bilimi içindeki yerini gelenekselleştirmiştir. Aşağı İtalya ve Sicilya ile Assos ve Neandreia'daki çalışmalarıyla Klasik alanda deneyimlenen mimar Robert Koldewey (1855–1925), yönettiği Zincirli ve Babylon kazılarıyla Önasya Alan Arkeolojisi'nin temellerini atanlardandır. Öğrencisi Walter Andrae (1875–1956) ünlü Assur kazılarındaki stratigrafi yorumlamalarıyla alan arkeolojisini ileri bir aşamaya ulaştırmıştır. Günümüzde de Alman kazılarında bu geleneğin sürdüğü görülmektedir.

Alan çalışmaları ardından, ortaya çıkarılanın olumsuz doğa etkileri ve insan eliyle tahribata uğraması, özellikle mimari belge kaybına yol açmaktadır. Koruma önlemleriyle buluntu durumunun sürekliliğinin sağlanması ve yapı yıkıntısının yeniden ayağa kaldırılarak mimari öğelerin kurtarılması, sonuçta da geniş kitlelere ve geleceğin bilim kuşaklarına sunulması, alan arkeolojisinin görevleri arasına girmiştir. Karmaşık teknolojinin de söz konusu olduğu bu çalışma içinde arkeolog, arkeolojik bilgilerle donanmış mimar ve başka teknik uzmanların (strüktür mühendisliği, yapı fiziği ve yapı kimyası uzmanları), kısaca tarih ve teknik işbirliği, arkeolojik mimari restorasyonun temel özelliğidir. Tarih ve restorasyon eğitimli/deneyimli mimar bu süreçte planlayıcı, projelendirici, örgütleyici ve denetleyici konumdadır.


Türkiye'de Kazıbilim (Arkeoloji)

Anadolu'nun tarihsel zenginliğine bağlı olarak ören yerlerinin çeşitliliği, XVI. yy.dan başlayarak yabancı gezginlerin ilgisini çekti. 1764'te Society of Dilettanti'nin desteğiyle, Anadolu'daki eski Yunan ve Roma uygarlık kalıntılarını araştırmak amacıyla geziler düzenlendi. XIX. yy.ın ilk yarısında ise kazılara başlandı. Alman Schulz Doğu Anadolu'da (1827), C. Texier Hattuşaş'ta (Boğazköy) [1834], W. Hamilton Alacahöyük'te (1835) ilk araştırmaları gerçekleştirdi. Bunları C. T. Newton'un Bordum'daki Mausoleion kazıları (1857) izledi. H. Schliemann'ın Truva'da başlattığı amatörce araştırmalar (1870), W. Dörpfeld'in katılımıyla bilimsellik kazandı. R. Popplewell ve Pullan Priene'de (1866), O. Rayet ve A. Thomas Didyma'da (1872–1873), H. Humann ve A. Conze Bergama'da (1878–1886) kazı yaptı. Bu arada ünlü Bergama Zeus sunağı Berlin'e taşındı. H. Rassam Van'da Toprakkale (1879), T. Wiegand Miletos'ta (1899) kazılara başladı. Van kazısı W. Belch ve C. F. Lehmann-Haupt (1898), Rus N. Marr ve J. Orbeli yönetimindeki (1916) ekiplerce sürdürüldü. W. Belck Tilkitepe (1899), British Museum'dan bir ekip Kargamış (1878, 1881), C. Humann, F. von Luschan, R. Koldewey Zincirli (1882–1894) kazılarını başlattı. Bu arada Winckler Boğazköy'deki araştırmaları sürdürdü (1907–1912).1911'de Amerikalılar Sardeis'te çalışmaya başladı. J. Garstang Sakçagözü (1907–1912), R. Campbel, Thompson, D. G. Hogart, Woolley Kargamış (1911), Çek bilgini Hrozny Kültepe (1925) kazılarını gerçekleştirdiler. Hrozny daha sonra Kültepe'yi de kazmış ve Kappadokia tabletlerini bulmuştur. Yabancı bilim adamlarınca sürdürülen bu çalışmaların buluntuları daha çok Avrupa müzelerine taşınmıştır. 1881'de Müze-i Hümayun'un müdürlüğüne atanan Osman Hamdi Bey, 1874'te yürürlüğe giren Asarı atika nizamnamesini iptal etti (1882). Yeni bir tüzük hazırlanarak arkeoloji çalışmaları ruhsata bağlandı. Batılı arkeologların yanı sıra Osman Hamdi, H. E. Eldem, T. Makridi ilk kazıları başlattı. Bu dönemde Rus Arkeoloji Enstitüsü (1895–1914), Macar Arkeoloji Enstitüsü (1917–1918) kuruldu. İki kuruluş da Birinci Dünya Savaşı sırasında kapandı. Balkan ve Birinci Dünya Savaşları, çalışmaları bir süre aksattı. Cumhuriyet'le birlikte, Türk Tarih Kurumu (1931), İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Türk Arkeoloji Enstitüsü (1934), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde prehistorya ve klasik arkeoloji bölümlerinin kuruluşuyla, Türk arkeologların araştırma ve kazı çalışmaları yoğunlaştı. Ş. A. Kansu, H. Z. Koşay, K. Kökten, A. M. Mansel dönemin önde gelen adlarıdır. H. Koşay Ahlatlıbel (1933), Alacahöyük (R. O. Arık ile birlikte 1935–1949, 1962–1968), Pazarlı (1937), Ş. A. Kansu Etiyokuşu (1937), R. O. Arık Karaoğlan (1937–1943) ve Bitik (1942), T. Özgüç, N. Özgüç, K. Kökten Dündartepe, Tekeköy, Kavak-Kaledoruğu (1940–1941), A. M Mansel Trakya-Alpullu (1936) kazılarını gerçekleştirdiler. Yine bu dönemde Alman Arkeoloji Enstitüsü (1930), Fransız Arkeoloji Enstitüsü (1930), İngiliz Arkeoloji Enstitüsü (1948), Hollanda Arkeoloji Enstitüsü (1958) açıldı. İstanbul Üniversitesi'nde, A. M. Mansel başkanlığında klasik arkeoloji bölümü öğretime başladı (1946). Bu arada yabancı ekiplerin Anadolu'nun çeşitli yörelerindeki kazıları da sürdü. K. Bittel Boğazköy (1931–1939), Blegen Truva (1932–1938), Braidwood ve Mc Ewan Tel Teynet, Tel-el Cüdeyde (1932–1936), Woolley Tel Açana (1936–1939) kazılarıyla Anadolu'nun tarihöncesi ve daha sonraki dönemlerinin aydınlanmasına katkıda bulundular.

Yunan-Roma dönemlerine ilişkin önemli kazı alanları arasında H. C. Butler'in Sardeis (1910–1914), F. Sartiaux'un Phokaia (1913–1920), T. Wiegand'ın Didyma (1924–1925), J. Keil'in Ephesos (1926–1935), C. Wieckert ve G. Kleiner'in Miletos (1955–1957), E. Poehringer'in Bergama (1957–1969), K. Erim'in Aphrodisias (1961-[öl. 1990]), A. M. Mansel'in Perge (1946–1974) ve Side (1947–1966). E. Akurgal'ın Daskyleion (1954–1955), Çandarlı-Pitane (1959–1965), Bayraklı (1966–1974), çalışmaları sayılabilir. Yaklaşık 1950'Ii yılların sonunda arkeolojinin çalışma kapsamının genişlemesine bağlı olarak, kazılara çeşitli bilim dallarından uzmanlar da katıldı. TÜBiTAK'ın desteğiyle kurulan Arkeometri ünitesi'nde (1980), arkeologlarla fen ve doğabilimcilerin birlikte çalışmaları sağlandı. Bu arada ODTÜ'nün girişimiyle, Doğu Anadolu'da Yukarı Fırat-Keban kurtarma projesi (1966–1974) ve Aşağı Fırat kurtarma projesi (1975) gibi geniş kapsamlı ve çok boyutlu çalışmalar yapıldı. Aşağı Fırat kurtarma projesi kapsamında 1978'de başlatılan kazılar, aşamalı olarak 1986, 1987, 1989 yıllarında sona erdirildi. GAP kapsamında Dicle Irmağı üzerine yapılacak barajların sular altında bırakacağı Hasankeyf ve Harran'da kazılar yapılmıştır. Yine Dicle havzasındaki kültürel ve arkeolojik değerlerin saptanması amacıyla yüzey araştırmaları yapılmaktadır (1990).

Türkiye'de her türlü taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını meydana çıkarmak üzere, araştırma, sondaj ve kazı yapmak, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile bu yasaya dayanılarak çıkarılan yönetmelik hükümlerine bağlıdır. Yasaya göre araştırma, sondaj ve kazı yapma hakkı Kültür ve Turizm Bakanlığı'na aittir. Türk ve yabancı heyet ve kurumlara araştırma izni Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca, sondaj ve kazı izniyse bakanlığın önerisi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile verilir. Askeri açıdan yasak bölgelerde yapılacak araştırma, sondaj ve kazılar için ayrıca Genelkurmay Başkanlığı'nın izni gerekir. Haklı bir neden gösterilmeden altı ay içinde başlatılmayan araştırma, kazı ve sondajlara ait izin ve ruhsatnameler, hükümsüz sayılır. Çalışmalarını haklı bir neden olmadan iki aydan bir fazla süreyle tatil edenlerin izinleri iptal edilir. Kazılarda ortaya çıkarılan tüm taşınır Kültür ve Tabiat Varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın göstereceği devlet müzesine verilir. Kazı, sondaj, araştırmalar ya da buluntularla ilgili her türlü yayın hakkı çalışmayı yönetenlere aittir. Bakanlığın izni ile yapılan kazılarda ortaya çıkarılan taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarının bakım, onarım ve çevre düzenlemeleriyle taşınır Kültür ve Tabiat Varlıklarının bakım ve onarımları kazı başkanlığınca yapılır.


Arkeoloji Enstitüleri:
Türkiye’de, bilimsel araştırmalar yapmak üzere, yerli ve yabancı kurumlarca kurulmuş enstitüler. Bunların ilki Çarlık Rusyası'nca kurulmuş olan Rus Arkeoloji Enstitüsü'dür (1895 [kapanınca, 25 000 ciltlik zengin kütüphanesi de İstanbul Arkeoloji Müzelerine devredilir]). Bunu Macar Arkeoloji Enstitüsü izlemiş, ancak bu iki kuruluş kısa bir süre sonra kapanmıştır. Ardından, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Fransız Arkeoloji Enstitüsü, Hollanda Arkeoloji Enstitüsü, İngiliz Arkeoloji Enstitüsü kurulmuştur. Bunları Türk üniversitelerince kurulan Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırmaları Merkezi, Antalya Arkeoloji Enstitüsü ve Ege Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü izlemiştir. İkinci Dünya savaşı öncesi İstanbul'da Romen Arkeoloji Enstitüsü kurulması düşürtülmüşse de gerçekleşememiştir.