Sınıfın Kapısına yaklaştığında içeriden gelen gürültü, kapı açıldığında ne ile karşılaşacağı konusunda kendisine bir ipucu vermişti. Baş edilmesi çok zor olan bir durumla karşılaşacağını bildiği için kapıyı açmak istemiyordu. Ama o kapıyı açmak zorundaydı. Hem onu açmadan sorunu çözemezdi hem de o sınıfta dersi vardı öğretmenin.

Sağ elini uzatıp büyük bir isteksizlikle kapıyı açtı. Şimdi kulakları rahatsız eden gürültüsüne bir de gözleri rahatsız eden sınıfın karmaşası eklenmişti. Öğrenciler birbirleriyle bağrışıyor, bazı öğrenciler diğerlerinin sırtında, bazıları tahtanın önünde top oynuyorlar. Bir öğrenci sırasının üzerine çıkmış avazı çıktığı kadar bağırarak sınıfa nutuk atıyor, birkaç tanesi de ona tebeşir atarak sevgilerini ifade ediyor. Öğretmen masası işgal edilmiş durumda; iki öğrenci öğretmen masasının üstünde bir öğrenci de sandalyesinde oturuyor. Sıralar birbirine karışmış, köşedeki pano yerinden kopmuş, duvardaki resimler ve duyuru kağıtları yerlerde geziniyor.

Öğretmen bir süre şöyle uzaktan baktı ve hepsinin çok mutlu olduğunu gördü. Az sonra sınıfı düzene koyup dersine başladığında, aynı öğrencileri hapishanedeki mahkûmlar gibi zorla sınıfta tutmak zorunda kalacağı aklına geldi ve kendini gaddar bir gardiyan gibi hissetti.

Oysa o bir eğitimciydi. Çocukların duygularını, düşüncelerini, onların dünyasını iyi biliyordu. Oyun, hareket ve eğlencenin onların gelişimi için çok önemli olduğunu, hayatı bir oyun olarak algıladıklarını, saatlerce tahta bir sırada oturmalarının onlar için nasıl bir eziyet olduğunu, bunun onların tabiatına uygun olmadığını düşündü. Test çözmekten, sınava hazırlanmaktan çocukluğunu yaşayamamış, sınavları kazanabilmek için sürekli arkadaşlarıyla yarışmak zorunda kalmış, küçük yaştan itibaren büyükleri tarafında ahlaksızca bir sıralamaya tabi tutulmuş çocuklar vardı karşısında ve o bu duruma çok üzülüyordu.

Öğretmen, karşısındaki çocuklara bakarken kalbinin derinliklerinden gelen derin bir acı hissediyor, vicdanı onlara gardiyanlık yapmaya rıza göstermiyordu. Bir anda sınıfın içindeki öğrencileri kafese hapsedilmiş kelebekler gibi görmeye başladı. Her biri bir tarafa uçuşan rengârenk kelebekler. Kendi doğal hallerinde çok güzel, çok neşeli ve coşkulu görünüyorlardı. Yaşamaktan zevk aldıkları her hallerinden belli oluyordu. Ama belli ki bir dertleri vardı kelebeklerin; sanki sığmıyorlardı sınıfın içine, dar geliyordu onlara kafesleri. Yapay bir hayatı kabul etmiyordu bünyeleri ve bir arayış içinde pencerelere doğru hücum ediyorlardı. Ama bütün çabaları boşa çıkıyor, camlara çarpıp yerlere düşüyorlardı. Geleceğin hayatları birer birer sönüyordu öğretmenlerinin gözlerinin önünde.

Öğretmenin yufka yüreği rengârenk hayatların sönmesine; kelebeklerin ölmesine daha fazla dayanamadı, daralan göğsünün verdiği ıstırapla ve bir anda ileriye doğru fırlayıp pencereleri tek tek açmaya başladı. Sınıfın içindeki tutsak kelebekler açılan camlardan dışarıya doğru hücum ettiler ve bir anda sınıf tamamen boşaldı. Öğretmen de kelebekleriyle birlikte ağaçlarla dolu, bin bir türlü çiçeklerle süslü, güzeller güzeli bir bahçede buldu kendini.

Özgürlüğüne kavuşturduğu kelebekleriyle birlikte havada dans etmeye başladı. Ağaçların arasından süzülerek ırmakların kenarındaki bodur bitkilere kondular. Yaprakların üstünden kalkıp büyük bir keyifle dans ederek yolların kenarındaki çiçeklerin arasından geçtiler. Yorulunca hep birlikte toplandılar çimenlerin üzerinde.

Günleri aydın, renkleri canlı, farklılıkların zenginlik bilindiği, bütün kelebeklerin birbirinin aynısı olmak zorunda kalmadığı, herkesin yeteneğine göre becerilerini geliştirme fırsatı bulduğu, büyüklerin küçükleri de dinlediği, herkesin birbirine değer verdiği, yarışmaya değil işbirliğine dayalı, bireysel çıkarlara kapalı; paylaşarak, birlikte barış içinde yaşanan yeni bir hayata merhaba dediler hep birlikte.

Muhammet YILMAZ

Öğretmen/Eğitimci-Yazar