Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 2 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 2 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart - Nazan Bekiroğlu ile röportaj...

    Nazan Bekiroğlu
    değil mi ki susmak en çok söylemekti….

    Nazan Hanım izninizle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için Medcezir dergisi adına sonsuz teşekkürleri size borç bildiğimizi beyan edip öyle başlamak istiyorum.
    Sevgili Nazan Hanım, ben Cümle Kapısı’ndan içeriye girdikten ilk karşılaştığım kahramanlar Yusuf İle Züleyha’ydı. Onca aşk hikâyesi içinden niçin Yusuf İle Züleyha? Kura çektiler size mi çıktı, yoksa başka bir hikâyesi var mı?
    Görünürdeki hikâyesi basittir. Timaş yayınevinin “Aşk Klasiklerini yeniden yazdırma” projesi kapsamında bana teklif edilen birkaç klasik aşk hikâyesinden birisi olarak karşılaştım Yusuf ile Züleyha ile. Başka hikâyeler de vardı. Bunların içinden hangisini yazabileceğimi düşündüm. Daha önemlisi ısmarlama bir metni yazıp yazamayacağımı düşündüm. Telefon başındaki kararsızlığım sonra gözü kapalı evet deyişim, hâlâ belleğimde. Çünkü bazen “faziletin cebr ile gerçekleşebileceğini” öğrenmiştim. Bana önerilenler arasında Yusuf ile Züleyha’yı işleyebileceğimi hissettim. Dokusu dokumla uyuşabilecek, anlayabileceğim ve anlatabileceğim bir hikâye olmazsa “yeniden” anlatamazdım. Bir peygamber hikâyesi olması ürküttü ilk anda. Lâkin Divan edebiyatında defalarca yeniden yazılmış, böylelikle etrafında bir mesnevi geleneği oluşmuş olması, bir bakıma tefsir alanından edebiyat alanına genişlemiş olması bana bu cesareti verdi. Ayrıca Hz. Yusuf’tan çok bir Züleyha hikâyesine yaslandığım da aşikâr. Neticede kur’a değil ama evet ısmarlama. Fakat esbab olan, zamanına denk düşmüş bir ısmarlama. Bu gün hâlâ Timaş’ın bu teklifi olmasa böyle bir metni kaleme alır mıydım diye düşünüyorum? Hayır, aklıma gelmezdi böyle bir metni kaleme almak. Fakat Yusuf ile Züleyha gelenekle organik bağ kurma anlamında el yordamı ile arayıp bulduklarımı daha bilinçle sahiplenmeme sebebiyet verdi. Çünkü arkadan gelen süreç içinde aldığım eleştiriler ne yaptığımı daha iyi görmemi daha net bir yol haritası çizmemi sağladı. Ismarlama bir metin olmasına rağmen yazı hayatımda ciddi bir kırılmanın sebebidir.
    İsimle Ateş Arasında isimli romanınız başta olmak üzere birçok eserinizin arka planında gizemli bir Osmanlı Medeniyeti adeta bir anıt gibi yükseliyor. Tarih terk misiniz yoksa? Yanlış anlamayın bunu bir tarihçi olarak soruyorum.
    Tarih terk? Vallahi hoş. Yok, hayır tarih terk değilim. Ama tarihe derin bir ilgim var. Bunda, mizacım kadar tarihe ilgi duyan bir babanın kütüphanesi ortasında yetişmişliğimin de etkisi büyük sanırım. Tarihin canlılıkla bahis konusu edildiği, söz gelimi tarih dersi sınavlarına hazırlanırken ben, Fazıl Mustafa Paşa’nın alnının ortasına bir kurşun yiyerek şehit olduğu bilgisinin ders kitabı sayfalarından çıkartılarak ağlatan bir sahneye dönüştürüldüğü bir ortamda yetiştim ben. Böylece bir tür amatör tarih kanalından akarak, resmi tarihin çok dışında bir yerde bambaşka bir tarih olduğunu çok erken fark ettim. Zaten tarihten anladığım şey de buydu. Zaferlerin ve yenilgilerin, anlaşmaların ve olay dizilerinin dışında insan kalbinin birikimleri. Tanpınar’ın ifadesiyle bana da “vesikalar değil özel hayatlar” lâzımdı. Bunun yeri de tarihten çok edebiyattı. Diğer yandan bir zamanın değil her zamanın hikâyelerini derlemeye kalkışan, bireysel hikâyelerde evrensel olanı görmeye çabalayan birisi için tarihe yüz vurmak kaçınılmazdır. Ancak dünün hikâyesini anlayabilirsem bu günün ve yarının da hikâyesini anlayabilirim. Tarih faslına ilişkin kelâm tükenmez hasılı. Burada keseyim.
    Künyenizde deneme, roman ve hikâye ödülleri var. Sırada şiir var mı? Yani şiir neden yok Nazan Bekiroğlu’nda? Ya da var da gizli bir sandıkta mı saklıyorsunuz?
    Yok, şiir yok sırada. Aman olmasın da! Nesrime bulaşmış bir şiirselliğe rağmen, ki bu da kelimeleri gerçek anlamlarının dışında yan anlamlarıyla kullanmayı sevmemden, imajlarla düşünme alışkanlığımdan ve fonetik hassasiyetimden kaynaklanıyor, kötü bir şairim ben. Şiir bambaşka bir disiplindir, nesri de ciddiyetle tehdit eder. Ve doğrusunu isterseniz nesrime bulaşmış bu şiirselliği, eğer gündelik hayatımda da böyle düşünüyor, böyle konuşuyor olmasaydım bir zafiyet olarak algılar, samimiyetsizlik mi yapıyorum endişesine hamlederdim bir yerlerinden tutarak. Ama böyle hissediyor ve düşünüyor olmam beni en azından kendi nezdimde aklıyor. Bu bâbda masumum ve mazurum.
    Sizin tüm eserlerinizde ayrı bir gizem havası hâkim. Bu okuyucu kendine bağlıyor. Ama neden gizem ve aslında ne anlatmak istiyorsunuz?
    Bakın, ben yazın hayatımda bir şeyi “taammüden” gerçekleştirebilecek yapıda birisi değilim. Bu planlılıktan, bu programlılıktan en önemlisi de bu edebi hırstan mahrumum. Önce yaparım yaptığımın ne olduğunu sonra fark ederim. Fark ettiğim şey yazınsal ve ruhsal bir ihtiyacıma cevap veriyorsa, kendimi biraz daha zenginleşmiş hissediyorsam o damar üzerinde kendimi tekrar etmemeye çalışarak devam ederim. Sizin gizem dediğiniz şey bende “saf gerçeklik, üst gerçeklik” ibareleriyle karşılanıyor şimdilerde. Maddeleşen, makineleşen, mekanikleşen, kapitalleşen bir dünya dağının arkasında bambaşka bir ülkenin uzandığını öğreneli çok oldu. İnsan ruhunun çok derinlerinde onunla birleşen evren ruhunun da derinlerine inerek oradan devşirebildiğim bir malzemeyle saf olanın, yapay olmayanın, her daim geçerli olanın bilgisini anlamak istiyorum. Bu da gelip soyut, manevi, uhrevi olana dayanıyor kaçınılmaz olarak. Hepsi bu.
    Nazan Hanım, kitaplarınızın hepsini eritsek sizce ne mesaj çıkardı?
    Her halde tezada, çatışmaya, parçalanmaya, bölünmeye ilişkin bir cümle çıkardı. Akıl ile aşk, mantık ile kalp, yaşanan ile yaşanamayan, okunan kitaplar ve hayat arasında bir çatışmanın, parçalanmanın, ardından da bölünmenin cümlesi. Fakat bu kadarla kalmazdı, sonrasına bir cümle daha eklenirdi. Bunca çatışmanın ortasında saf bir gerçekliği fark etme çabasının cümlesi. Aksi takdirde çektiğim bunca sıkıntı beyhude olurdu ve bunalımlarımı anlatmaktan öteye geçemezdim. Oysa bunalım edebiyatı bana göre değil.
    Üniversite öğreniminiz dışında hep Trabzon’da yaşadınız, yaşamaya devam ediyorsunuz. Derdiniz suyun kıyısı ise neden pay-i taht değil de şehzade sancağı? Bilmediğimiz bir şey var mı?
    Bilmediğiniz bir şey yok. Ama payitahtta da ne deniz ne de ufuk var bana kalırsa. Benim seyrettiğim denizin ufkunun açık olması gerek. Dalgaların kırılmasını görmeliyim. Bir de yanımda kalabalık istemem.
    Nazan Hanım, biz sizi okurken siz kimleri okuyorsunuz?
    Yeni çıkan romanları takip etmeye çalışıyorum. Zamandaşlarım neler yazıyor, bilmeliyim. Özel ilgi duyduğum alanlar var, onlara ilişkin okumalarım süreklidir. Hikmet külliyatını devretmeye çalışırım. Rus edebiyatı daima elimin altındadır. Böyle bir sürü şey.
    Belki çok klasik olacak ama neden “Lâ”?
    Benim cevabım da tekrar olacak. “Lâ”, malûm olumsuzluk ekidir Arapça. Başına geldiği manayı olumsuzlar. Bu itibarla Âdem’in manevi şahsiyetinde bütün bir insanlığın manasını anlamaya çalışırken, onun seçme özgürlüğünü insanın insan kıymetini yapan ilk özelliği olarak fark etmemek mümkün değildir. İşte “Lâ” bu baş kaldırı serbestisini ifade eder. Yani insan olmanın, isyana gücü varken itaat etmekteki soylu manasını. Ayrıca “Lâ”, sufilerin yorumunca, hîç-lik halidir, üzerinde onca mürekkep tüketilen hîçlik hali ise her şeydir, üstelik noktanın sadece felsefi değil ontolojik olarak da bütün bir varlığı ifade etmesi gibi her şeydir. Kitabın isminin koyulmasının da bir öyküsü var aslında, bu hîçlik noktasına bağlandığı için anlatayım. Lâ’yı yazdığım süreç içinde metnin ismini peşinen bilememiştim. Uzun süre metnin içinden onu isimlendirecek bir ibare çıkarmaya çalıştım. Fakat hiçbirisi tam anlamıyla istediğim etkiyi oluşturmadı benim üzerimde. Sonra “Lâ” ve “İllâ” arasındaki ilgiyi gözden geçirdiğim bir günde Lâ isim olarak bir anda geliverdi. Hattâ metnin ilk ismini Lâ; İllâ’ya Giden Yolda olarak düşünmüştüm. Fakat bir gün, Edebiyat Bilgi ve Teorileri dersinde bir beyitte “Lâ” edatı geçmişti, ben onun olumsuzluk eki olduğundan filân bahsederken her halde yine hiçliğin anlamları üzerinde durmuş olmalıyım ki, arka sıradan bir öğrenci “sonsuzluk eki” diye mırıldandı, öyle hoştu ki. Ek mi hece mi derken alt başlığı yayınevi ile teati ettik ve Lâ; Sonsuzluk Hecesi’nde karar kıldık.
    Hocam, Nun Masalları’ndaki hattat-rasıt karakterini bize biraz anlatır mısınız? Gerçekten çok irdelenmesi gereken bir karakter, en azından ben öyle düşünüyorum.
    Hattat-rasıt meziyetleri kadar zaaflarıyla, ten ve ruh arasındaki bölünmüşlüğüyle, padişahı görüp bilmesiyle ama yine de cariyelere yönelmesiyle, sonra pişmanlığı ve çektiği acıyla, hiç kimselerle paylaşılmaması sadece tek kişiye anlatılması gereken hikâyeleriyle, bunun böyle olduğunun farkında olmasına rağmen kalabalıkların cazibesinden kendisini kurtaramayışıyla insandır. Dahası edebiyatın da popülerleşmesi ile saf bir şey olarak tutulması arasında, yazanın iç hesaplaşmasını, derin ve dar bir kitle ile yetinmek yerine kalabalıkların ilgisine mahzar olma hevesini, kendi kendisine söz geçiremediği anları verir. Yıllar önce tuttuğum defterlerin birinde bir sayfaya “bir on altıncı asır hattatının gündelik hayatında nereye kadar ilerleyebilirim” diye bir cümle düşmüşüm. Bu merak hikâyeye dönüşürken gündelik hayat yerini daha varoluşsal gerçeklerin irdelenmesine bırakmış.
    Hocam son olarak Cümle Kapısı’ndaki Adı: Muhammed, Babası: Ali Memleketi: Tebriz isimli makalede Mevlana Celaleddin ile Şems-i Tebrizi üzerinde kendinizi anlatmıştınız. Neden onlar, yani neden sizi bu etkilediler?
    Bunun genel geçer anlamda bir açıklamasını yapabileceğimi zannetmiyorum. Yani bundan dolayı böyle, diyemem. Fakat Mevlâna ve Şems türbelerinin, bir başka ifadeyle mekânın, makamın üzerimde oluşturduğu etkiden başlayabilirim. Doğrusu Mevlâna’ya dair içimde birikmiş olan muazzam manaya rağmen uzun yıllar Türbe’ye gidemedim. Bir tür turistikleşme eğiliminin içimdeki manayı örseleyeceğinden korkmuş olmalıyım. Ama sonunda bir gün Konya’ya gittim. Minibüsteki amcalar bir güzergâh çizdi bana, itirazsız uydum. Önce Tebrizli’nin türbesinden geçirdi yolumu bu güzergâh. Hani Eva de Vitray-Meyerovitch İslâmın Güleryüzü’nde bazı yaşanmış olayların kendi mekânlarında katmanlar halinde saklı durduğundan ve bir ruh kesafeti doğurarak insanları etkilemeye devam ettiğinden bahseder ya, işte öyle. Tebrizli’nin türbesinde her şey siyaha kesmiş. Sandukanın başında simsiyah bir sarık. Anlatılamaz ve anlaşılamaz bir hikâye, ihtişamı allayıp pullama ihtiyacı hissetmeksizin onu sadeliğe dönüştürmenin sezgisine sahip bir takdimin içine sığdırılıvermiş. Sandukanın önünde bir satırlık bir yazı. Bütün kimlik bu: “Adı: Muhammed, Babası: Ali, Memleketi Tebriz”. Bu altı kelime öyle yakıcı bir hikâyeyi simsiyah bir sarığın her şeyi yutan derinliğinde aşikâr ediyor ki. Şems’in gözleri. En fazla Şemsliyim, bunu bildim. O kadar. Sonra Türbe’ye gittim, hiçbir şey örselenmemiş. Mevlanâ nezih, zarif. Işıklar saçan bir cezbedar. Şehirli. Zarif. Ve genç. Ve Türbe o kadar muhteşem ki onu hiçbir şey örseleyemez. Yol boyunca o yazıyı yazdım.
    Hocam Tekrar Çok Teşekkür Ediyoruz. Sevgiyle Kalın.
    Siz de…

    Röportaj: M.Kemal Sağlam




    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  2. #2
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: - Nazan Bekiroğlu ile röportaj...

    25 Haber7 - Yaşar İliksiz’in Röportajı - Bölüm1/ LAonsuzluk Hecesi


    Lâ adlı son romanı ile iyi edebiyatın da yoğun ilgi görüp, kitleleri etkileyebileceğini kanıtlayan Nazan Bekiroğlu, eserinin kahramanları Adem ve Havva’ya bakışını anlattı.
    Nazan Bekiroğlu öyküleri ve romanları pek çok yazar gibi anlatmak istediklerini, geçmişteki kahramanlar üzerinden anlatmaya çalışıyor. Hemen hemen tüm metinlerinde bu yöntemi kullandığınız için bilinçli yaptığınız aşikar. Neden bu yöntemi kullanmayı tercih ettiniz?
    Yani, neden kahramanlarımı ve meselelerimi bugünden daha ziyade tarihsel süreçte yaşatıyor ve o süreçle ilişkilendiriliyorum?
    Önce bir koordinat tespiti yapalım, doğru, Nun Masalları’nda Osmanlı dönemindeydik, Yusuf ile Züleyha’da Hz.Yusuf’un yaşadığı zamanda. Cam Irmağı Taş Gemi’de de hemen hemen paralel, belki biraz daha öte bir tarihe, Mısır’ın Firavunlar dönemine kadar gitmiştik. Lâ’ya geldiğimiz zaman ise artık gidilebilecek en uzak yere gittik. Üzerinde yaşadığımız fiziksel dünyada, gerçeklik algımızla algılayabildiğimiz bir dünyanın gidilebilecek en uzak zamanına kadar uzandık…
    Böyle olunca yazdıklarım ilk bakışta “tarihî” gibi algılanıyor. Ancak kahramanlarım tarihte yaşıyor gibi görülebilir ama özde dünü, bugünü ve yarını aynı anda ifade eden kahramanlarım var ve onların yaşadığı olaylar beni ilgilendiriyor.
    Çünkü benim temel endişem, insan. İnsanın evrensel gerçekleri. İnsan ruhunun derinliklerindeki evrensel özün en sade lisanla aktarımı. Olanca basitliği ile, en yalın haliyle insani gerçekler. Ve onlardan üretilebilecek bir “her daim kılavuzu”. Dolayısıyla dünde, bugünde olan ve yarında da olacak olanı ve onun sabit yorumunu arıyorum. Yani benim dünyamda geçmişe ait gibi görünen kahramanlar aslında sırtında geçmiş zaman elbiseleriyle bugünü ve hatta yarını dolaşan kahramanlar, öyle olsun. Muradım budur.
    “Kahramanlar aslında her zamanın kahramanları olsunlar istiyorum”

    Aslında daha ziyade yöntem olarak, neden söylemek istediklerinizi geçmişteki kahramanları kullanarak söylemeyi tercih ettiğinizi sormuştum ama ziyanı yok bu açılımla birlikte daha anlamlı oldu.
    Bugün yaşanıyor, gelecek yaşanmadı, yaşanmış olan geçmiş. Yaşanmışlık benim için muteber bir ölçüt. Çünkü bir sınanmışlık alanı, onanmışlık alanı! Dolayısıyla yaşanmış üzerinden sabit bir şeyleri tespit edebilmek; yaşanıyor ve yaşanacak olanların tespiti için de epey güvenilir. Diğer yandan, yakın kalabalıktan, teferruattan iyice uzaklaşarak insaniyete dair yalın bir okuma tecrübesi. Uzak ve yalın bir tecrübe. Çünkü sabit olanın en fazla yalın olan üzerinden okunabileceğine inanıyorum. Ve uzaklığın yalınlık doğurduğun da farkındayım. Tarihin ayrıntılarına da bu anlamda itibar etmiyorum. Uzak olan daha yalın bir görme imkânı veriyor. Neticede uzak yaşanmışlık üzerinden bir şeyleri kavrayabilirsem eğer, bugün ve yarına dair çok sağlam verilere sahip olabiliyorum. Bu itibarla yaşanmış olanın peşinden daha çok gidiyorum. Dolayısıyla geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar aslında her zamanın kahramanları olsunlar istiyorum. Zaman ve şahıs itibariyle arkasından gittiğim şey bu aslında.
    Yazarlar ne anlatmak isterse istesin önemli olan okuyucunun metinden ne algıladığıdır. Ve çok azı yaşar bu anlaşılabilme sevincini. Siz, eserlerinizdeki kahramanların, okuyucularınızı elinden tutup sizin göndermek istediğiniz yere götürdüğüne şahit olabildiniz mi? Somut olarak bunu gördüğünüz ya da hissettiğiniz oldu mu?
    Çok şükür, ben bu sevinci yaşayanlar arasındayım. Yazarın yazdığının karşı tarafça anlaşılması elbette onu en çok mutlu eden nokta gibi görülebilir. Ama bir yazarın bundan çok daha mutlu olabildiği bir nokta var: o da yazarın yazdığından çok daha fazlasının okuyucu tarafından anlaşılması. Eco, bu tür yapıtlara “ucu açık yapıt” diyor. Okuyucu, özellikle postmodern süreçte artık metnin dünyasına dâhil bir figürdür. Ben bu manada şanslı olduğumu düşünüyorum. Bazen benim metnime, benim hiç düşünmediğim anlamların atfedildiği oluyor ki onlar epey isabetli anlamlar. Yani bunlar genel bütünlük ile uyumsuz anlamlar değil tam tersine genel bütünle çok uyumlu olan anlamlar. Metnin anlaşılması, açık ucun onlar tarafından tamamlanması itibariyle sınırlı sayıdaki okuyucularımdan yana hiçbir problemim yok.
    Ama şurası da muhakkak ki bir Arap atasözünde ifade edildiği gibi; ‘Mana şairin karnında’. Hatta dahası, belki bir yazar kendi metnini de tam olarak anlatamayacaktır. O zaten ayrı bir kader.
    “Adem ve havva birbirini bütünleyen iki figür”

    Lâ’ya gelelim. Adem ile Havva kıssasına sizin gözünüzle bakmak isteyen kişi sayısı mutlaka çok olmuştur. Ama sanırım siz hakikatten çok kadınsı bir üslupla…
    Öyle mi algıladınız gerçekten? Yani üslûbumda kadınsılık mı hissettiniz?
    Ben öyle algıladım. Diğer eserlerinizde olduğundan fazla hissettim bu duyguyu Lâ’yı okurken. Bu benim şahsi düşüncem, diğer eserleriniz için bunu söyleyemesem dahi son eserinizde kadın gözüyle bakışı açıkçası hissettim. Yani kaderin, erkeğin kadına, kadının erkeğine ulaşma arzusu çerçevesinde şekillendiğini ifade ederken dahi klasik erkek egemen mitoloji hakimiyetini kırıyor ve sanki Havva olmasa Adem’in yaşamasının bir anlamı olmayacağını hissettiriyorsunuz.
    Tamam, kadın gözüyle, kadın duyarlığıyla bakışa evet. Kadın ve erkek ruhunun birbirinden farklı olduğunu biliyorum ve kadın olmanın benim üslûbuma değil ama bakış açıma kattığı bir farklılık olduğunu da farkındayım. Bu bakış farklılığının dışında kadın ve erkek meselesine ise biraz daha farklı bakıyorum ben aslında. Meselâ şu meşhur eşitlik meselesi. Kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, varlığa, yaşantıya kadın noktainazarından ya da erkek noktainazarından bakmak bana modern zamanların kodlamasıyla dayatılmış gibi geliyor. Bizim bilinçlerimizde modern zamanların oluşturduğu yarılmayla, hatta yıkanmayla, bir bilinç yıkanmasıyla yani şartlandırıldığımız bakışla bakıyormuşuz gibi geliyor. Bu bakımdan ben meseleyi, özellikle Lâ kapsamında ele alınabilecek meseleleri, kadın ve erkeği birbirinden ayırarak düşünemiyorum. Kadın ve erkeği birbiri karşısında eşitlik itibariyle ölçülüp tartılması gereken figürler olarak görmüyorum. Tam tersine kadın ve erkek arasındaki evrensel gramer ilişkisinin “bütünleyicilik” sözcüğü ile ifade edilebileceğini düşünüyorum. Kadın ve erkek ezeli evrensel yapılanmada birbirleriyle eşit olması düşünülen figürler değildir. Onlar birbirlerini bütünleyen figürlerdir. Birinde eksik olan şey öbüründe bambaşka biçimde takviye edilmiştir. Yani erkek güçlüdür ama kadın üretkendir gibi bir takviye ilişkisinin doğurduğu bütünlük grameri olarak algılıyorum bu meseleyi.
    Alışılagelmiş baskın kalıp, dünyayı erkeğin istek ve arzularının şekillendirdiğidir. Sizin bu şekillendirmede kadına önemli rol verdiğinize dikkat çekmiştim. Belki de alışılageldik kalıplara göre ters kaldığını düşündüğüm için kadın çok daha etkili gibi düşünmüş olabilirim.
    Bilmiyorum. Aslında bildiğim en önemli şey, Havva olmasa Âdem eksik kalırdı, Âdem olmasa Havva eksik kalırdı.
    “Tevrat ve incil’e göre yasak meyveyi havva yedirdi”

    Genel olarak alışılageldik bir inanç vardır. Kutsal Kitaplar dahil, efsaneleşmiş halleri dahil Adem ile Havva’nın hikayesinde kadına pek iyi rol biçilmez. Hatta İslamî literatüre baktığımız dahi tahminim yüzde sekseni aşan oranda kadına şeytan rolü verildiğini görebiliyoruz. Yani bu rolü dindışı alanda da ataerkil yaşam biçimiyle aşağılama olarak görüyoruz. Yahudi kültüründe de aynı şey var, Hıristiyan kültüründe bu çok daha baskın ama İslam kültürünün hepsini formatlaması gerektiği halde bir bakıyorsunuz yüzde 80 oranında İslam toplumları da bu rolü kadına biçmekten kurtulamamış.
    Evet, İslam toplumlarında da bu var ama kültürleşmiş olarak var, İslam’ın orijinal kaynaklarında yok. Yani ne Kuran’da ne de Sünnet’te (hâşâ) kadına bu tür olumsuz bir rol atfetmek söz konusu değil. Yani ana kaynaklarda değil Kuran ve Hadislerde değil ama zaman içinde teşekkül eden, genişleyen kültürde bu böyle. Her kültür aslında bir kabuklaşmadır. Burada temel problem olarak ana kaynaktan ayrı düşmüşlüğün, erkek-egemen söylemin tefsir alanlarına sirayetinin ceremesini çekiyor olmamız girer işin içine. Hıristiyanlık ve Yahudilik konusunda ise tamamen haklısınız. Bu iki dinin tahrif edilmiş olduğunu düşünürsek eğer, tevhit dininin orijinalitesinden uzaklaşmış olduğunu düşünürsek kesinlikle kadına karşı hiç şefkat yok. Bunun en çarpıcı örneği de söz konusu dinlerin kutsal kitaplarında Yasak Meyveyi yeme esnasında kadının yüklendiği roldür. Hem İncil’e hem Tevrat’a baktığımızda Yasak Meyveyi yeme esnasında Havva, Âdem üzerinde zorlayıcı figürdür. Önce kendisi yer şeytanın aldatmalarına kanarak, sonra da Âdem’i kışkırtır, yemesi için onu da zorlar. Fakat İslâmiyet’te öyle değil. İslâmiyet’te ana kaynakta kadına olumsuz bir rol atfedilmediğini söylerken bunu kastetmiştim. Kuran’daki ifade hiçbir şekilde tartışılmayacak şekilde açık ve net: Birlikte yediler. Yani ne Havva önce yedi, Âdem’e zorla yedirdi, ne de Âdem önce yedi, Havva’ya yedirdi. İkisi birlikte yediler. Bu, Kuranî manada çok sabit bir gerçek. Ama zaman içinde tabii ki kadın meselesiyle ilgili dağ gibi problemler oluşuyor ne yazık ki! Bunu aslında Müslüman toplumların genel problemlerinden ayrı bir problem olarak düşünemiyorum.
    Aslında sadece kadın meselesi de değil hatta belki başlı başına bir erkek meselesi…
    Erkek meselesi olduğu da muhakkak. Ya da daha doğru bir ifade ile insanî mesele. Yani ne bozulmamış ki kadına bakış açısı da bozulmasın.
    “Ritim benim için çok önemli”

    Sanatsal meziyetleriyle Türk edebiyatında kendine has bir kulvar açmayı başardınız. Türk öykücülüğünde bu alışılageldik bir vakıa değil. Tabi ki her yazar bunu başarabilmek istiyor ama başarabilen sayısı hayli az. Kesinlikle mübalağa etmiyorum, siz bunu layıkıyla başaran isimlerdensiniz. Herhangi bir eserinizin, herhangi birkaç sayfasını okuduğumuz zaman tadındaki farkı seziyor hatta bir süre sonra ‘Bu bir Nazan Bekiroğlu metnidir’ diyebilecek noktadayız. Edebiyatta kendinize has bir kulvar açmayı nasıl başardınız? Her şey kendiliğinden mi gelişti, yoksa özel bir çaba da sarf ettiniz mi?
    Öyle hissettiğim için öyle yazdım demek en kestirme yol galiba. Bu, çok kolay cevaplanacak bir soru değil.
    Mutlaka öyledir! Ama her yazara da sorulabilecek bir soru olmadığı kesin.
    Teşekkür ederim ama gerçekten neden öyle hissettiğimi akabinde nasıl öyle yazdığımı, bu oluşun nedenlerini nasıllarını belirtmem zor, bunun ben de pek farkında değilim çünkü. Sadece daha sakin sulara, yani hummayla yazmanın emekle düzeltme aşamalarına ilişkin olarak diyebilirim ki; benim akademik anlamda da edebiyatçı olmam hikâyem adına büyük kazanım. Yani eğitimimin edebiyat üstüne olması, doktoramı roman tekniği üzerine vermiş olmam bu konuda benim işimi bir parça kolaylaştırdı. Yaptığım şeyin arka bahçesini, mutfağını biliyor olmam filan. Bunun dışında ‘aman ben çok çalışayım, çok iyi hikâyeci olayım, çok iyi romancı olayım. Belirli bir program dâhilinde sabah sekizde başlayayım yazmaya, akşam beşe kadar çalışayım’ gibi düşüncelerim ve yaşantılarım hiç olmadı. Hayır, kesinlikle böyle çabalarım olmadı. Çünkü böyle bir disipline riayet edemeyecek kadar serazadım. Bu açıdan baktığımız zaman da kendiliğinden gelişen, coşan, taşan bir damar var diyebiliriz. Fakat şunun farkında oldum ki hep, kendiliğinden gelişen bu damarı da akışına bırakmamak gerekiyor. O damarı terbiye etmek de gerekiyor. Neticede hep aynı yere geliyoruz. İlhama dayanan bir sermaye ama o sermayenin bilinçli biçimde de eğitilmesi.
    Yani ilham saf haliyle gelir insana ama onun cevher olduğunu hissettirebilmek için mutlaka yoğrulması ya da tıraşlanması gerekir.
    Mutlaka, kesinlikle
    Siz ilhamı bir heykeltıraş gibi bakarsak yontarken ya da bir hamur gibi düşünürsek yoğururken hangi inceliklere bakıyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?
    İki şey var: Bir; dil. İki; tema. Eser benim için iç ve dış bir bütün oluşturduğu anda kusursuz. Ve ritim benim için çok önemli. Ritim dediğim de, hem dilde hissedilmesi gereken bir şey. Ama çok daha önemlisi ise tematik ritim. Yani metnin içsel ritmi. Bu artık fonetik olmayan bir ritim, anlamsal bir ritim. Mana dalgalanması. Bu o kadar önemli ki aslında, anlatamam bile. Metnin kendi içinde dalgalanması var, bunlar tematik dalgalanmalardır. Bölümlerin belirli yerlerinde heyecanı besleyen, anlamın şahlandığı yerler vardır, kalple dimağın birlikte doyduğu yerler ve bunların da dağınık kalmaması gerekiyor. Kendi içinde belirli bir ahenk oluşturması gerekiyor. Yani netice olarak; bir metin benim için ilham dağınıklıklarıyla asla kalmaz. En fazla ilhama yaslanan bir kaç sayfalık metin bile üzerinde 5-6 ay durulması gereken bir metindir. Ve bu metnin hem fonetik olarak hem de tematik olarak belirli bir ritmi, ahengi sağlaması gerekir. Tabii ritmin ve ahengin de hiçbir zaman fark edilmemesi gerekiyor yani bunların okuyucunun algısına doğrudan çarpmaması gerekiyor.
    “Ahenk olmazsa olmaz noktasına geldim”

    Siz şiirin olmazsa olmazı olan yöntemi tarif ediyorsunuz. Ancak günümüzde şiirde bırakın o ahenk ve ritmi fark edecek okuru nerdeyse bunun önemini idrak edecek şair kalmadı. Artık ‘şairlerin bile’ dikkat etmediği, önemsiz gördüğü ritim ve ahenk meselesini bu kadar önemsiyor olmanız oldukça şaşırtıcı. Peki, öyküde bunun önemini nasıl fark ettiniz?
    Kendi kendime fark ettiğim bir şey bu. Daha sonraları pek çok nesir yazarının, en fazla da Woolf’un bu dalgalanmayı önemsediğini fark ettim. Ama bunu öncelikle beni mutlu eden okumalardan, okuduğum romanlardan hissettim. Çok sevdiğim romanlarda anlamsal olarak zirve noktaların olduğunu, sonra bu zirvelerden tansiyonun yavaş yavaş düştüğünü, sonra tekrar şahlandığını fark ettim ve bu şahlanmaların romanın sonlarında özellikle inşa edildiğini fark ettim. Son’lar benim için çok önemli. İhtişamlı edebiyatı, ihtişamlı sahneleri seviyorum. Sinemada da böyle. Yani bunu söylerken yanlış da anlaşılmasın; bir son fetişizmi gibi algılanmasın, çünkü bu manaya da gelebilir ama bu aslında tehlikeli nokta.
    Başa dönersek okumalarım yazmalarım beni böyle bir ahengin olmasa olmaz olduğu noktasına getirdi Yani nasıl ki şiirde ses ve mana ahengini arıyoruz ben bunu nesir eserlerde de arar hale geldim. Bunun sadece şairlerin sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Nesirlerde de bu fonetik ahengin olması gerektiğini düşünüyorum. Ama tematik ahengin de olması gerekiyor, tematik ritmin de olması gerekiyor. Dümdüz bir anlatı. Hayır! Buna tahammül edemem. Ne okurken ne yazarken. Tam tersine anlatılan şeyin manasının da bizim ruhumuzu dalgalandırması ve bir nihayete eriştirmesi gerek.
    Aslında hiç sevmediğim, klasik, hemen her sıradan röportajda sorulan bir sorudur bu. Ama söyleşi bizi öyle bir noktaya getirdi ki bu röportajda tam şu anda bu sorunun sorulması elzem oldu: Sizi etkileyen, size bu tadı veren yazarlar kimler? Hangi yazarların hangi eserleri sizin sanatınızın şekillenmesinde önemli oldu?
    Şu, ahenk-ritim meselesi kapsamında konuşursak, belirgin olarak ilk fark ettiğim eser Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı oldu, diyebilirim. O, çok hoş bir romandır aslında. Çok iyi bir romandır ve yeteri kadar dikkat çektiğine inanmıyorum. O romanda her bölüm bir mana zirvesiyle biter. Ruh Adam sadece bütün olarak değil parçalar halinde de okunabiliyor. Dostoyevski’de de bu var. Fakat Dostoyevski’de zirve daha ziyade romanın bitişi için inşa edilir. Yani roman bütün o ağırlığıyla, yoruculuğuyla, eziciliğiyle okunur, okunur, okunur… Sona geldiğiniz zaman bir kilit taşı yerine konulur ve heyecan zirveye çıktığı anda katharsis dediğimiz şey oluşur, bütün iliklerimiz boşanırken ruh kendi kendisiyle yüz yüze gelir. Okuyucuda bir ferahlama meydana gelir. Edebiyat bu işte, sanat da bu. Dostoyevski o içsel mana ritmini en fazla hissettiğim yazar oldu. Yani hissedişim Dostoyevski ile kemale ulaştı.
    Belki de şiirden gelen bir terbiye bu bana. Sizin deminki dikkatiniz yerinde bir dikkat. Zaten benim nesrimle şiir arasındaki ilgi dikkat çeken bir nokta. Bunun üzerinde düşünme ihtiyacını da hissettim. Ortaya nesir adına koyduğum şey şiire nerede yaklaşıyor diye. Ve gördüm ki nesir diye ortaya koyduğum şey fonetik endişeleri kadar imajları ve şu deminden beri sözünü ettiğimiz içsel ritmi ile de şiire yaklaşıyor.
    Ama aslında bunun çok büyük tehlikeleri var. Meziyet gibi görünen şey, nesirde birdenbire zafiyete de görüşebiliyor. Bundan dolayı üzerinde uzun uzun düşünme ihtiyacını hissediyorum.
    “Şiirlerimi bucak bucak saklıyorum”

    Yanılıyor muyum, gözümden mi kaçtı ama hiçbir yerde Nazan Bekiroğlu şiiri görmedim.
    Aman görmeyin! Bucak bucak saklıyorum! Gençken, daha öğrencilik yıllarında yazdığım şiirler vardı. Biliyorsunuz şiir insanın doğasına çok yatkın. Bütün toplumlarda edebiyatlar önce şiir biçiminde başlar. Ben de şiirle başladım ama devam etseydim bile iyi bir şiirim olabilecek olduğuna asla inanmıyorum. Hayır, olmazdı. Allahtan ben bunu zamanında fark ettim. Daha doğrusu fark ettirildim. Mustafa Kutlu (Ağabey) sağ olsun, beni uyardı. Hikâye ve şiiri bir arada yürütmeye çalıştığım yıllarda, her şeyi bir arada isteriz ya, ‘Dikkat edin! Şiir yazmaya gayret etmeniz, oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor’ dedi. Ve ben de dinledim sözünü. İyi ki de dinlemişim.
    “Kutlu’nun eseri olduğumu söyleyebilirim”

    Yani Nazan Bekiroğlu’nun öykücülüğünde Mustafa Kutlu’nun da payı var…
    Mustafa Bey’in benim üzerimde çok büyük bir emeği var. Benim hikâyeciliğimin oluşmasında çok ciddi bir yol göstericidir. Kendime bir mana atfetmekten korkmasam, kendime ‘varım’ demek anlamına geleceğinden korkmasam, Kutlu’nun eseri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
    Olaya o gözle bakmasak da daha doğru bir ifade ile o iyi bir yol göstericiydi ve siz de onun gösterdiği yolu aşmayı başardınız diye tanımlasak sanırım ‘varım’ endişesine gerek kalmadan kıymetinizi de reddetmeden uzlaşma sağlayabiliriz…
    Evet, iyi bir yol göstericidir. Mürşid. Her şeyden önce kendi varlığıyla yol gösterdi bana. Ben de, onun Türk hikâyeciliğinde ne anlama geldiğini fark edebildim.
    “Hepimiz kutlu’nun paltosonun altından çıktık”

    O zaman edebi duyarlığı bir yana atıp hemen gazeteci merakıyla sorayım: Nerede duruyor Mustafa Kutlu?
    Dostoyevski’nin çok meşhur bir sözü vardır. Der ki; “Hepimiz Gogol’un Palto’sunun altından çıktık!” En azından ben kendi adıma, “Hepimiz Mustafa Kutlu’nun eseriyiz” diyebilirim. Mustafa Bey özellikle 70’li yıllardan itibaren muhafazakâr kesimin oluşmakta olan hikâyeciliğindeki geniş açılımı sağlamıştır. Geleneğe bağlanmanın uygulamadaki örneklerini verebilmiştir ve bunu, hikâyesini modern hikâyeden koparmadan yapmıştır. Bu itibarla ilktir ve bir ekoldür. Türk edebiyatı tarihinin onun ismini çok önemli bir dönemecin üzerinde olarak kaydedeceğinden eminim.
    Nazan Bekiroğlu’nun Külliye Teorisi

    Belli bir noktadan sonra tükenen isimler görüyoruz. Tamam edebi sanatına ve eserlerinin azametine sözümüz yok ama üretim noktasında bir yerde tıkanıyorlar… Fakat Kutlu’nun üretkenliğinin de sürüyor olması dikkat çekici.
    Bu doğru. Fakat şu tükenme meselesinde ben çok mızmız değilim. Varlığını ispat etmiş sanatkâr sürekli üretmek mecburiyetinde değil bence. Hatta başarısız olmaya da hakkı var. Hatta tükenmeye de hakkı var. Bırakalım, tükenirse tükensin, eseri tükenmiyorsa ne zarar! Şimdi benim bir teorim var. Geliştirdiğim ve çok benimsediğim bir teori: Külliye teorisi, diyorum buna. Nedir külliye teorisi? Ben yazarları bir külliye mimarı olarak görüyorum. Kimi ana kubbeyi kurduktan sonra yan kubbecikleri oturtur. Bazı yazarlar da önce yan kubbecikleri kurarlar sonra ana kubbeyi oturturlar. Ara sıra duraklayan hatta başarısız gibi algılanan eserler veren yazarlar için şöyle söylüyorum; “Ana kubbeyi kurdu, bırak yan kubbecikleri kursun” veya henüz şaheserini vermemiş olanlar için de “Sabırlı davranın yan kubbecikleri kuruyor, daha sonra ana kubbeyi kuracak”, diyorum. Fakat bazen de o kadar muhteşem yazarlarla karşılaşıyoruz ki iki tane ana kubbe birden kuruyorlar. Bilirsiniz bazı külliyelerde, camilerde iki tane ana kubbe vardır. Yani bir yazar ana kubbeyi kurduysa yan kubbecikleri de arkasına başarılı olarak yerleştirdiyse, bundan sonra üretiminin durması çok da önemli değil.
    “Ruh adam gümbürtüye giden bir roman”

    Mükemmel bir tanımlama… Edebiyatçıların bu teoriyi bundan sonra sık sık kullanacağını sanıyorum. Bu arada ünlü kalemleri yad etmişken Atsız’ın Ruh Adamı’na da dönelim. Sizin kadar etkilendiğimi söyleyemesem de gerçekten Ruh Adamı okurken ben de çok hoşlanmıştım. Sanırım o romanın en büyük talihsizliği… (Cümlenin bundan sonrasını Nazan Bekiroğlu ile aynı anda tamamlıyoruz) onu Nihal Atsız’ın yazmış olması….
    (Karşılıklı gülümsedikten sonra Bekiroğlu devam ediyor…)
    Tabi ki Ruh Adam Nihal Atsız’ın siyasi kimliğinin arkasında silikleşen ya da daha doğru bir ifade ile gümbürtüye giden bir roman. Oysa Ruh Adam Türk Edebiyatı’nın en güzel aşk romanlarından birisidir.
    İnşallah o ideolojik kavgalarının sancısının bittiği günlerde - ki bir yerde biteceğine inanıyorum – Ruh Adam da bir edebiyat eseri olarak layık olduğu ilgiyi görür…
    Mutlaka, o günlerin de geleceğine inanıyorum. Bazı eserler zamanlarını bekler.
    “Ruhumun kanatlandığını hissettiğim an…”

    Sizin öykücülüğünüzden koptuğumuz noktaya dönelim isterseniz. Böylesi hassas ölçülerle yazan bir yazar olarak bir eserinizin bittiğine nasıl karar veriyorsunuz. Tamamdır artık son noktayı koyayım dediğiniz ana nasıl karar veriyorsunuz?
    Artık bir kelime daha katmak ve bir kelime daha çıkarmak ihtiyacını hissetmediğim noktada, bitti, diyorum. Vakit geçirmeden yayımlamak istediğim anda. Yayımlamadan ölmekten korktuğumda. Şu, Aristo’nun katharsis dediği manada, ruhumun kanatlandığını hissettiğim anda, ömrüm boyunca beni çok az ziyaret eden ve bu dünyalı olmayan bir duygunun beni onurlandırdığı anda, “tamam bitti” diyorum.
    Aslında soruyu sorarken, metin yazarlığınızın Nirvana ya da Vecd noktası var mı demek geçmişti içimden açıkçası ama biraz çekindim. Ama siz ruhun kanatlandığı nokta diyerek zaten sormadığım o soruyu da cevaplamış oldunuz.
    Ruhun kanatlanma noktası, onun kendi ezel gerçeğiyle karşı karşıya gelmesidir, metafizik terminolojiyle konuşacak olursak. Kendini gerçekleştirme hali. İşte o nokta, tamam noktası.
    “Bir lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim”

    Lâ’nın metin dünyasından değil ama yazılış sürecinden içinizde eksik kalan bir şey var mı?
    Bir Lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim. Yani günbegün Lâ’nın içimde nasıl biçimlendiğini, nasıl geliştiğini, hangi çıkmazlara uğradığını filan anlatmak isterdim. Ve eminim bu da Lâ kadar hacimli bir metin olurdu. Çünkü metinden çıkarıp attığım o kadar çok yer var ki. Bunların kahir ekseriyetini fazlasıyla felsefi oldukları, metnin dramatik akışı içinde sekteye neden olacakları, bilgi yüklü oldukları için çıkarıp attım. Bir diğer çıkarıp attığım sayfa da ehlisünnet itikadıyla tam uyuşmayan, bir başka ifadeyle romancı muhayyilesinin coşup taştığı satırlardır.
    Ne vardı bunlarda? Meselâ neyi anlatmak isterdiniz de anlatmadınız öyleyse?
    Örneğin şu başkaldırı meselesi. Kendimi bir romancı olarak özgür bırakabilseydim, Âdem’i daha fazla başkaldırı bilinci içinde görebilir, öyle göstermek isterdim. Ve bunu yapsaydım roman kendi bütünlüğü içinde daha tutarlı olur, şimdi ancak dikkatli gözlerin fark edebileceği “tutarsızlıklardan” arınırdı.
    Yapmadınız bunu. Aklınız kalmadı mı?
    Yok, kalmadı, eksik kalsın.
    Lâ günlüğüne dönersek.
    Evet, bir Lâ günlüğü tutmuş olmayı isterdim. Metnin günden güne nasıl geliştiğini görmek, romanın içinde tartışmayı gereksiz bulduğum meseleleri göstermek adına bunun böyle olmasını isterdim. Fakat hiçbir kitabımda bunu yapamadım yapabileceğimi de zannetmiyorum bundan sonra. Aslında hatıralarının, denemelerinin, mektuplarının vs içinde değil de, bir tür olarak neredeyse, yazarların bunu yapmasını isterim. Ve sanırım bir kitabın nasıl yazıldığı en az o kitabın kendisi kadar ilgi çekicidir…

    Yaşar İliksiz’in röportajı -Haber 7






    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
film indir instakip.com, dini sohbet, islami forum, muhabbet.org, ingilizce kursu, mehter takımı Ayetel Kürsi Perde , filmizle88