Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 10 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Şehir Efsaneleri ...

    ŞAHMERAN...


    Evvel zamanda, Mezopotamya topraklarinda dogmus bir efsane Sahmeran. Yüzyillardan beri anlatila gelmis çesitli cografyalarda. Özellikle yilanlik bir bölge olan Adana-Misis'te ve Mardin'de.
    Tahmasp isminde uzun boylu, genis omuzlu, esmer tenli, çok yakisikli bir genç yasarmis zamanin durdugu bu sehirde.
    Binlerce yilanin yasadigi bir magaraya yanlislikla girmis Tahmasp. Magaranin içi o kadar karanlikmis ki hiçbir sey göremiyormus, yalnizca etrafinda dolanan yaratiklarin sesini duyuyormus. Çaresizlik içinde beklerken bir isik huzmesi belirmis. Isik huzmesi kendisine yaklastikça gözleri kamasan Tahmasp, ellerini gözlerine siper ederek etrafinda gezinen yaratiklarin ne olduguna baktiginda uzunu, kisasi, yesili, siyahi ile envai çesitte binlerce yilanin çevresini sarmis oldugunu fark etmis. Yilanlarin hepsi kafalarin kaldirmis, gelen isik huzmesine dogru bakiyorlarmis. Tahmasp'ta onlarin baktigi yöne dogru bakinca birden dona kalmis. Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlik magaranin içinde hayatinda gördügü en güzel kadinin yüzünü görmüs birden. Ona dogru daha dikkatli bakinca kadinin belden asagisinin yilan oldugunu fark etmis. Kadin ona dogru ilerliyormus, tam karsisinda durmus, gülümseyerek elini ona dogru uzatmis. Ve demiski
    Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlik magaranin içinde hayatinda gördügü en güzel kadinin yüzünü görmüs birden. Ona dogru daha dikkatli bakinca kadinin belden asagisinin yilan oldugunu fark etmis. Kadin ona dogru ilerliyormus, tam karsisinda durmus, gülümseyerek elini ona dogru uzatmis. Ve demiski
    — Korkma benden Tahmasp. Ben yilanlar ülkesinin kraliçesi Shmerani. Benden sana zarar gelmez. Ben dünya düzeni kurulmaya basldigindan beri vardi. Kralligima hos geldin. Bundan böyle benim misafirimsin. Simdi yat ve dinlen. Sonra seninle uzun uzun konusuruz. Böyle deyip geldigi yoldan geri gitmis. Tahmasp gördükleri karsisinda yasadigi dehseti ve saskinligi üzerinden atmaya çalisarak oldugu yerde kivrilip uyumus.
    Ertesi sabah uyandiginda Sahmerani karsisinda mükellef bir sofranin basinda otururken bulmus. Tahmasp'i kahvaltiya davet etmis Sahmeran. O ise gözlerini Sahmerandan alamiyormus. Sahmeran'da ona bakiyormus kendinden geçmis bir halde.
    Bak Tahmasp demis. Ben insanligin bütün tarihini biliyorum. Istersen sana anlatayim deyip baslamis anlatmaya. Anlatmis, anlatmis, anlatmis günler boyu. Bu sohbetler sirasinda Tahmasp ve Sahmeran arasinda tarihin en soylu asklarinda birisi baslamis.
    Gel zaman git zaman Sahmeranin anlatacagi bir sey kalmamis artik. Tahmasp'ta anasini ve yeryüzünü özlemeye baslamis. Bir gün dayanamamis ve düsüncesini Sahmeran'a da açmis. Sevdiginin kendisinden sikildigini ve artik gitmek istedigini duyunca önceleri kesin bir dille reddetmis Sahmeran. Ancak günler geçip Tahmasp'ın üzüntüsünden eriyip bittigini görünce dayanamamis ve ona söyle demis:
    —Ey Tahmasp beni iyi dinle, sözlerime iyi kulak ver. Biliyorum, gitmene izin verirsem sende bana ihanet edeceksin ve yerimi diger insanlara söyleyeceksin. Ancak bu topraklarda asklar ölümünedir. Seni çok sevdigimden dolayi üzülmene dayanamiyorum. Bu sebeple gitmene izin veriyorum. Ancak bana bir söz vermeni istiyorum. Ne sebeple olursa olsun baska insanlarla beraber suya girme.
    Tahmasp sevinçle Sahmerana sarilmis ve ona asla ihanet etmeyecegine dair yeminler etmis.
    Tahmasp magaradan çiktiktan sonra bir köye yerlesmis ve marangozluk yapmaya baslamis. Arada sirada da gizlice magaraya giderek Sahmerani ziyaret ediyormus. Ancak bu mutlu günler uzun sürmemis.
    Tahmasp'in yaşadigi ülkenin krali bir gün amansiz bir hastaligin pençesine düsmüs. Ülkenin bütün hekimleri gelmis ama kralin hastaligina çare olamamislar. Kralin kötü kalpli bir veziri varmis. Vezir her seferinde krala hastaliginin tek çaresinin Sahmeranda oldugunu söylüyormus.
    Onun etinden bir parça yemesinin kralin hastaliginin dermani olacagini kralin kafasina sokmus. Kralda Sahmeranin bir an önce bulunmasini emretmis. Bütün ülkede Sahmeran aranmis. Sonunda bilge bir adam bütün insanlarin gruplar halinde hamamlara ve nehirlere sokulmasini tavsiye etmis böylece Sahmeranin yerini bilen varsa onu bulabileceklerini söylemis. Vezirde ülkedeki herkesi hamamlara sokmaya baslamis. Askerler Tahmasp'in yasadigi köye de gelmisler ve herkesi toplayarak büyük bir hamama götürmüsler. Tahmasp Sahmerana verdigi sözü hatirlayarak önce gitmek istememis. Ancak askerler onu zorla içeri sokmuslar. Tahmasp hamama girdikten sonara herkesin gözünün üzerine dikildigini fark etmis. Kendisine bakinca bütün vücudunun yilanlarinki gibi pullarla kaplandigini fark etmis. Askerler hemen Tahmasp'i yakalayarak vezirin huzuruna getirmisler. Kötü kalpli vezirin amaci krali iyilestirmek falan degilmis. Sahmerani yakalayip dünyanin bütün sirlarina sahip olmak istiyormus. Tahmasp'a günlerce iskence yaptiktan sonra Sahmeranin yerini söyletmis. Askerler hemen gidip Tahmasp'in söyledigi yerde magarayi bulmuslar ve Sahmerani oradan çikarip saraya getirmisler.
    Sahmeran ve Tahmasp kralin huzurunda karsi karsiya gelmisler. Sahmeran üzüntülü ve utanç dolu Tahmasp'a dönmüs:
    • Ey sevdigim, üzülme. Biliyorum ki sen bana kendi canin için ihanet etmedin ama bende sana dememis miydim bu topraklarda asklar ölümünedir diye. Bak simdi anladin mi? Sen üzülme ne olur..
    Tahmasp Sahmeranin bu sözleri karsisinda daha da utanmis. Sahmeran sözlerine devam etmis.
    • Simdi size sirrimi verecegim. Kim ki benim kuyrugumdan bir parça koparip yerse O bütün dünyanin sirrina ve gizemine vakif olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparip yerse o da o anda öte dünyayi boylayacak.
    Sahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli vezir elinde kocaman kilici ile atilip Sahmeranin bedenini iki parçaya ayirmis. Ve kuyrugundan bir parça koparmis Tahmasp'ta duydugu aci ve utancin etkisi ile firlayip oracikta ölmek için sevdiginin, Sahmeranin kafasindan bir parça isirivermis. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardigi parçayi agzina atar atmaz oracikta can vermis. Tahmasp'a ise hiçbir sey olmamis Sahmeran son anda yaptigi plani ile bütün bilgisinin sevdigine geçmesine sebep olmus. Ancak Tahmasp sevdigini kaybetmenin acisina dayanamayarak kendisini disari atmis ve dag bayir, ülke ülke dolasmaya baslamis. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almis basini
    yürümüs...
    {travel} likes this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  2. #2
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...



    Geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanan Şahmaran Efsanesi Tarsus başta olmak üzere Adana, Gaziantep, Kilis, Antakya, Urfa ve yörelerinde, kültürel ve sosyal değişime katkılarının yanında uzun yıllar gelir kaynağı olarak hizmet verdi. Yılan vücutlu insan figürüyle kilimlere, elişlerine, tablolara, takılara konu olan, bir dönem yurtiçi ve yurtdışı pazarlarda talep gören Şahmaran anayurdunda bile anılmaz oldu. Geçmişte Şahmaran ustaları olarak bilinen ustalar, efsanelere inanmayan bir nesil ve yetiştirecek çırak bulamamaları nedeniyle becerileriyle birlikte tarih oldu. Tarsus'ta Şahmaran'dan geriye küçük dükkanlarda satılan takı ve süslemeler ile zaman zaman Halk Eğitim Merkezi'nce yapılan tablolar kaldı. Bir rivayete göre Şahmaran figürleri 10 yıl öncesinde bir profesör tarafından toplanarak İstanbul'a götürüldü. Profesörün o tarihte Şahmaran'la ilgili kilim, elişi, sandık süslemesi ne varsa satın aldığını belirten Tarsuslu Tarihçi İsmail Ateş 'Bu değerlerin ne yapıldığını bilmiyoruz. Hiçbir şeye sahip çıkamadığımız gibi Şahmaranımız'a da sahip çıkamadık. İnsanların topluca yaşadığı mekanlarda yaşar efsaneler, günümüzde ise gittikçe kopuyoruz birbirimizden' dedi.


    Şahmaran yüzük.


    Şahmaran'ın ölümünün ardından Tahmasp, yüreği acılar içinde, günlerce dağ bayır dolanıp, Şahmaran'ın yasını tutuyormuş. Tüm bu yaşadıklarının ve Şahmaran'ı kaybetmesinin bir rüya olmasını dileyen Tahmasp, bu gerçekten kaçamamış ve sonunda bu olan bitenlerden dolayı kendini suçlu görmeye başlamış. Bu suçluluk duygusunun verdiği acıya daha fazla dayanamayan Tahmasp, Şahmaran'la karşılaştığı mağaraya gitmeye ve işlediğini düşündüğü bu ağır suçun cezasını da Şahmaran'ın halkının, yani yılanların vermesi gerektiğine karar vermiş.



    Tahmasp, Şahmaran'la karşılaştığı mağaranın girişine vardığında Bilge yılanın onu beklediğini görmüş. Utançtan ve acıdan morarmış yüzünü eğerek kendisini mağaranın hemen girişinde bekleyen Bilge yılana bütün olan biteni ayrıntılarıyla anlatmış. Bilge yılan duyduklarını büyük bir üzüntü ile dinlemiş ve bir süre düşündükten sonra konuşmaya başlamış;

    -Bak Tahmasp, sakın Şahmeran'ın öldüğünü yılanlara söyleme, bu sırrı seninle birlikte saklayalım. Eğer yılanlar Şahmaran'ın öldüğünü anlarlarsa bu insanlığın da sonu olur. Yılanları ne ben ne de sen durdurabiliriz. Mağaralarından çıkıp dünyanın sonuna kadar insanlarla savaşıp dururlar.

    Bilge yılan konuşmasını bitirdikten sonra yerinden ağır ağır doğrularak Tahmasp'ı mağaranın içine çekmiş.
    -Şimdi sen gel de diğer yılanlarla vedalaş. Sonrasını düşünürüz demiş.

    Tahmasp mağaranın girişini dolduran her renkten ve türden binlerce çeşit yılanın karşısına geçip gözyaşları içinde onlarla vedalaşmış.

    Vedalaşmanın ardından bilge yılan Tahmasp'la birlikte mağaranın ağzına yakın bir yere kadar ilerlemiş ve orada diğer yılanların duymayacağı bir şekilde sesini alçaltarak konuşmaya başlamış:

    -Şahmaran senin ölmemen için kendini feda etti. O'nun bütün bilgeliği ve ruhu senin bedeninde. Sen artık bu dünyanın en bilgili adamısın. Senin de bildiğin gibi Şahmaran ölümsüzdür. Şimdi ben sana bir hediye vereceğim.

    Böyle konuştuktan sonra bilge yılan mağaranın içinden daha önce Şahmaran'a muhafızlık eden iki yılanı yanına çağırmış. Çağrılan muhafız yılanlar mağaranın alanını dolduran diğer yılanların arasından süzülerek bilge yılanın yanına kadar gelmişler. Bilge yılan bu sefer de iki yılana dönerek konuşmaya başlamış:

    -Ey yılan kardeşlerim, sizler bundan sonra , Tahmasp'ın, yani bilgeliği ile insanlığa şifa dağıtacak olan Lokman Hekim'in muhafızlığını yapacaksınız.

    İki yılan bilge yılan böyle der demez bir burgu gibi dönmeye başlayıp uzun, görkemli bir asaya dönüşmüşler. Bilge yılan asayı Lokman Hekim'e vermiş ve onunla vedalaşmış:

    -Şimdi git artık. Ama sakın emin oluncaya kadar da bir yerde durma. Gezdikçe bütün canlılar senle konuşacak ve sana kendi sırlarını verecek. Sen de bu bilgileri insanlara ver. Hadi yolun açık olsun.

    Böyle dedikten sonra bilge yılan mağaranın karanlık ağzına dönüp içeriye süzülmüş ve gözden kaybolmuş.

    Bir süre bilge yılanın ardından bakan Lokman Hekim gözlerinden akan yaşları silerek kendini yollara vurmuş.

    Geçtiği yerlerde bitkiler, çiçekler, ağaçlar ona sesleniyormuş. Hepsi sanki kendi sırrını vermek için birbirleriyle yarışıyormuş. Lokman Hekim bu durum karşısında şaşkına dönmüş önceleri ama sonra yavaş yavaş alışmış ve tek tek not almaya başlamış bitkilerin sırlarını.

    Zamanla bütün otların ve çiçeklerin dillerini öğrenmeye başlamış Lokman Hekim. Çiçekler ve otlar hangi hastalığa iyi geleceklerini söylemişler ona, o da bilgilerini bütün insanlığa aktarmak için gezgin olup tüm dünyayı dolaşmaya başlamış. Geçtiği yerlerde adı dilden dile dolaşmaya başlamış. Lokman Hekim yıllarca hiç durmadan gezmiş, öğrenmiş, öğrendiklerini de insanlara sunmuş ve sonunda tekrar kutsal Mezopotamya'ya dönmüş.

    Lokman Hekim, bir gün geçtiği köylerden birinde büyük bir kalabalıkla karşılaşmış. Kızgınlıkla bağırıp çağıran kalabalığın hamile genç bir kızı taşladıklarını görmüş. Gördüklerinden dehşete kapılan Lokman Hekim hemen kendini kalabalığın önüne atıp kızın başucuna dikilmiş ve siper etmiş kendini atılan taşlara. Kalabalık aniden önlerine çıkıp attıkları taşlara engel olmaya çalışan yabancının bu hareketi karşısında bir an duraksamış. Lokman Hekim fırsattan istifade ederek hışımla çıkışmış kalabalığa:

    -Bu ne vahşettir! İnsan, hele ki iki can taşıyan hamile bir kadın taşlanır mı hiç. Siz de hiç mi vicdan ve insanlık kalmadı?

    Kalabalığın arasından elinde tuttuğu taşı sinirle sıkan yaşlıca bir adam öne doğru çıkmış ve Lokman Hekim'e cevap vermiş:

    -Ben kızın babasıyım. Sen kimsin yabancı? Neden bizim işimize karışırsın?

    Lokman Hekim cevap vermeden önce kalabalığı gözleriyle şöyle bir süzmüş. Sesini herkese gidebilecek kadar yükselterek:

    -Ben Lokman Hekim'im demiş.

    Köylüler şimdiye kadar adını duydukları ama kendisini hiç görmedikleri bu ünlü hekimi karşılarında görünce şaşkınlıkları daha bir artmış. Lokman Hekim, kızın babasına dönerek, kızgın bir şekilde sormuş:

    -Söyle bana ey zalim, ölümü hakkedecek ne yaptı bu biçare kadın?

    Kızın babası şaşkın ve korkmuş bir şekilde cevap vermiş:

    - Gördüğün gibi kızım hamile. Ama evli değil, bu çocuğu kimden ve nasıl yaptığını bilmiyoruz. Yaptığı bu kötü iş yüzünden benim ve ailemin namusunu kirletti ve boynumuzu büktü. Biz de onu böyle cezalandırmaya karar verdik.

    Lokman Hekim yerde kanlar içinde yatan kızcağıza bakmış. İçi acımış. Sonra da kalabalığa dönüp hiddetle bağırmış.

    -Bana biraz zaman verin size bu kadının suçsuz olduğunu kanıtlayayım.

    Böyle dedikten sonra Lokman Hekim kızın yanına gidip onu yerden kaldırmış. Sırtında taşıdığı bohçasından cam bir şişe çıkarıp içindeki şuruptan kızın dudaklarının arasından birkaç damla yuvarlayıvermiş. Kızcağızın damlaları yutmasıyla ağzından kocaman bir yılanın süzülüp dışarı çıkması bir olmuş. İnsanlar bütün bu olanlar karşısında korkudan ve şaşkınlıktan dillerini yutmuşlar, tek kelime edememişler. Hepsi de utançlarından başlarını öne eğmiş. Lokman Hekim kızgınlıkla devam etmiş konuşmasına.

    -Büyük bir ihtimalle bu kızcağız, bir dere kenarından su içerken yavru bir yılan kaçmış ağzına. Midesinde büyümüş ve siz de bu durumu böyle yanlış anlamışsınız. Kim bilir kaç günahsızın daha böyle suçsuz yere günahına girdiniz?

    Lokman Hekim konuştukça öfkesi artıyormuş, öfkesi arttıkça da gözleri kan çanağına dönüyormuş. Konuşmasını bitirdikten sonra kızcağızı bırakıp hışımla köylülerin arasından uzaklaşıp gitmiş. Tekrar yollara düşmüş Lokman Hekim. Az gitmiş, uz gitmiş Çukurova'nın bereketli topraklarına varmış. Bereketli topraklardan fışkıran doğanın binbir yeşilini görünce buraya yerleşip yaşamaya karar vermiş Lokman Hekim. Seyhan ile Ceyhan Nehri arasındaki Misis'e yerleşmiş ve burada şifa dağıtmaya devam etmiş. Lokman Hekim'in dağıttığı şifalar sayesinde, sağlıklı, mutlu, hastalıktan uzak bir şekilde yaşayan Misis halkı, gel zaman git zaman sonra bu sefer de ölümden korkmaya başlamış. Hep birlikte Lokman Hekim'e gidip ölüme de çare bulması için yalvarıp yakarmışlar. Lokman hekim her ne kadar "Benden çok zor bir şey istiyorsunuz. Dünya kurulduğundan beri ölüme kim çare bulabilmiş ki ben bulayım?" dese de insanlara dinletememiş. İnsanların ısrarlarına, ağlayıp sızlamalarına dayanamayıp bu iş için çalışacağına söz vermiş ve bereketli Çukurova dağlarında ve ovalarında dolaşmaya başlamış. Günler, haftalar, aylarca dolaşmış ölümsüzlük ilacını bulabilmek için. Sonunda yorgun düşüp bir ağacın altına oturup uyuyuvermiş. Uykusunun en tatlı yerinde bir ses uyandırmış Lokman Hekim'i. Gözlerini kırpmış, etrafını dinlemeye başlamış. Duyduğu sesin hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışırken yeniden duymuş o sesi. Ses uyuya kaldığı ağacın arkasından geliyormuş. Kulağını vermiş sese, anlamaya çalışmış ne söylediğini.

    Şöyle diyormuş rüzgarın getirdiği ses:

    -Bunca zamandır arayıp bulamadığın ilaç benim. Ben ölümün sırrını çözenim. Bendedir o büyük sırrın çözümü. Benle birlikte yeryüzünde insana ve hayvana ölüm olmayacak.

    Lokman Hekim'in kalbi heyecandan fırlayacak gibi olmuş. Hemen sesin geldiği yere koşmuş ve otu bulmuş. Ot ona ilacı nasıl yapacağını iyice tarif etmiş. Lokman Hekim'de otun anlattıklarını can kulağıyla dinlemiş. Bütün anlatılanları kendi şifa defterine yazmış. Ve otu koparıp yola düşmüş.

    Misis'e gelince altında kadim Ceyhan'ın ağır ağır aktığı köprünün üzerinde durmuş bir süre. Bu sırada Tanrı da bütün olan biteni izliyormuş gökyüzündeki eşsiz mekanında. Hemen yardımcısı Cebrail'i çağırmış huzuruna.

    -Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğün sırrını insanlara götürüyor. Eğer onu durdurmazsam insanlığın hali hiç de iyi olmaz. Hemen git ve onu durdur diye buyurmuş.

    Bunun üzerine Cebrail derhal dünyaya gelmiş ve Pir-i Fanî kılığında köprünün üzerinde duran Lokman Hekim'in karşısına çıkıvermiş. Lokman'a selam verdikten sonra elinde tuttuğu notlara bir bakmak istemiş hemen. Lokman Hekim kitabı vermek istememiş ama Cebrail el çabukluğuyla kitabı ve otu Lokman Hekim'in elinden kaptığı gibi Ceyhan'ın sularına atıvermiş. Lokman Hekim de hemen suya atlayıp defteri kurtarmaya çalışmış ama nafile. Uzun uğraşlar sonucu defterinden sadece bir yaprağı bulabilmiş bir mısır tarlasının kenarında.

    Derler ki bugünkü Tıp biliminin temeli işte o tek sayfa ile atılmış da, ta bugüne kadar gelmiş. Lokman'a asa olan iki yılan da tıp biliminin simgesi olmuş.


    .................................................. .................................................. ...............................

    Mardin. El yapımı sabun satan bir dükkan. Gönül dostlarım, yolculuk arkadaşlarım, nadide bir eser ile ilgilenmekte dükkanda. Yunanlı bir turist bayan . Benimse gözlerim bir başka güzel kadına takılmış. Duvarda. Bir "Şahmaran" tablosu.. Mardin'lilerin, Tarsus'luların ortak sevgilisi.. "Yılan vücutlu", güzel yüzlü bir kadın.. Yılanların şahı.

    Bir erkeğin, düşmüş olduğu kuyuda, yılanların arasında yaşamasını sağlayan, sonra onu tekrar evine gönderen, karşılık olarak da, yerinin ihbar edilmesi sonucunda öldürülen Şahmaran.. Öldürülürken bile, kendisine ihanet eden erkeği koruyan bir kadın.. Hikayesi bulunabilir her yerde.

    Hikayesi bulunur da, düşülmüş olunan dünya kuyusunda, sıkıntıların, zorlukların arasında, erkeğinin yaşamasını sağlayan, onun canını kendi canından daha değerli sayan kadın bulundu mu, ona ihanet edilmemeli, o öldürülmemeli..
    Gün bitti, Yunanlı turist oteline yerleşti, Şahmaran tablosu benim bavuluma.. Kadınların vücutlarına göre değil de, gönüllerine göre değerlendirilmesi gerektiği de bir kez daha aklıma..
    {travel} and Vesaire_ like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  3. #3
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    Selçuk’ta Yedi Uyurlar Efsanesi


    Vakti zamanında Dakyanus adlı bir oduncu, her gün Efes Dağlarına gider, akşama kadar topladığı odunları satar, geçimini temin edermiş. Bir gün dakyanus yerde bir yazılı taş bulur.. İlgisini çektiği için onu yanına alıp kasabaya getirir. Kasabanın bakkalına götürür ve onu okumasını rica eder. Bakkal kitabeyi okuduktan sonra:

    -Sen fakir adamsın, paraya ihtiyacın var. Bırak şu odunculuğu, bu dükkanı sana bırakayım, yeter ki taşın çıktığı yeri bana göster, taş ta senin olsun der.

    Oduncu kabul etmez

    -Ben senin dükkanını falan istemem. Eğer okuyacaksan bunu oku, yoksa bırak başkasına okutturayım, deyince bakkal (bilgili ve okur-yazar bir insandır) kitabeyi okur ve der ki: “Sakın taşı kimseye verme, sen cahilsin, bu taşın çıktığı yerde üç küp altın bulacaksın. Zengin olup ilerde kral olacak ve hatta Tanrılığını ilan edeceksin.” Oduncu güler ve işine devam eder.fakat bu sözler onu bir düşünceye salar ve merak uyandırır. Ertesi günler taşın çıktığı yerleri deşmeye başlar. Açılan delikte bir tuğlanın altından toprak kayarak deliği büyütür ve bir mahzende gerçekten üç küp altın bulur. Altınları hemen götürmeye çekinir ve hergün peyderpey onları taşımaya başlar. Tabii zengin olur, çok iyilik seven bir insan olduğu için fakirlere yardım etmeye ve kasabaya bir hayrat yapmaya başlar.

    Derken devrin kralı ölür. O zamanlar kralları halk seçermiş. Kimi kral seçelim derken akla Dakyanus gelir. Halk, “Fakirlere yardım ediyor, devlet bütçesine ihtiyacı yok” der. Sonra karar uygun görülür ve Dakyanus kral seçilir. Zamanla çok ünlü bir kral olunca kendini büyük görmeye başlar ve Tanrılığını ilan etmek ister.

    Bir gün vezirlerini toplar ve bu kararını ilan etmek üzereyken bir sinek musallat olur ve kulağına, gözüne, burnuna, ağzına konarak kralı konuşmaktan alıkoyar. Buna rağmen kral :

    - Arkadaşlar! Bir sinek konuşmama mani oluyor, kısa kesmek isterim. Ben Tanrılığımı ilan ediyorum.

    Böyle deyince vezirlerden altı tanesi hemen yerinden fırlayarak

    -Fakat bizim Tanrımız var. O varken ikinci bir Tanrıya inanmamız güçtür, derler.

    Kral Dakyanus celallenir ve onları huzurundan kovar. Daha büyük bir kötülük yapmasından korkan altı vezir sarayı terk ederek şehirden kaçarlar. Şimdiki kızlar cimnazı (Kızıl Gedik)’nın bulunduğu yere gelince, orada köpeği ile bir çoban görürler ve hadiseyi anlatırlar. Çoban:

    -Benim efendim de aynı şekilde iddialarda bulunuyor, ben de kaçmak istiyorum. Sizinle beraber geleceğim, der. Hepsi beraber şimdiki yedi uyuyanlar Mağarasına girerek derin bir uykuya dalarlar. Zabıtalar Efes dağlarını arar tarar, fakat onları bulamazlar. Bilinmez aradan kaç yıl geçtikten sonra uyandıkları zaman çok acıktıklarını hissederler ve içlerinden biri şehre ekmek almaya iner.

    O zaman Dakyanus ölmüş ve yeni krallar bu zengin kralın hazinelerinin nerede olduğunu merak eder dururlarmış. Bu bakımdan halka verilen bir emirle kimde o devre ait olan bir para bulurlarsa yakalayıp saraya getirmeleri tembih edilmiş.

    Fırıncı o devrin parasını görünce, adamın saç, sakal ve kıyafetinden şüphelenerek durumu saraya haber verir. Zabıtalar hemen adamı yakalayarak geldiği yeri göstermelerini emrederler. Fakat geldiklerinde mağaranın kapısı Tanrı’nın emriyle tekrar kapanır. Ve bir daha açılmaz.

    Rivayet edilir ki, sonradan eshab-ı Kehf denen ve mağarada 200 yıl yaşadıkları anlaşılan yedi uyurların kaç yıl uyudukları şöyle anlaşılmış: Beraberinde bulunan çoban köpeği her yıl tüy değiştirirmiş. Onun yattığı yer bulunmuş ve üst üste duran tüylerden anlaşılmış.
    {travel} likes this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  4. #4
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...



    Yedi Uyurlar (Eshab-ı Kehf)

    Bizans döneminde mezar kilisesi haline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hristiyan gencin Panayır Dağı eteklerinde sığındıkları rivayet edilen mağara olduğuna inanılır. Dünya üzerinde ilgili mağaranın kendi sınırları içinde olduğunu iddia eden 33 kent olmasına karşın Hristiyan kaynaklarının çoğuna göre kent hristiyanlarca kutsal sayılan Efes'tir. Türkiye'de Yedi Uyurlar mağarası olarak en çok bilinen ve ziyaret edilen mağara ise dönemin önemli bir merkezi ve St. Paul'ün doğum yeri olan Tarsus'takidir. Eski ismi Arap kaynaklarında Efsus şeklinde geçen Afşin de bilim adamlarından oluşan bir heyete hazırlattığı rapor ve yerel mahkemede açtıkları keşif davası ile iddiasını arttırmıştır. Türkiye'deki diğer Eshab-ı Kehf ise Lice'dedir.






    Tarsus'un kuzeybatısında 14 km. uzaklıkta Dedeler Köyündedir. Kuran-ı Kerim'de Kehf Suresinde sözü edilen bu mağara Müslüman ve Hristyanlarca kutsal sayılır. Mağaraya 15-20 merdivenle inilir.Eshab-ı Kehf Mağarasına ait bir efsane halk arasında anlatılır; "Mitolojik tanrılara inanışın, gücünü kaybettiği dönemlerde, tek Tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan Hristiyan dinine mensup Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Tebernuş ve Kefeştetayuş adında yedi genç, Putperestliğe dönmeyi kabul etmediklerinden Rum Hükümdar Dakyanus'un huzuruna çıkarılmışlar. Bu hükümdar, Putperestlik dinine bağlı kalmalarını, aksi takdirde kendilerini öldürteceğini söyleyerek birkaç günlük zaman vermiş. Köpekleri Kıtmir ile birlikte bu yedi genç ölümden kurtulmak için verilen süreden fayadalanarak kaçmışlar ve bu mağaraya sığınmışlar. Allah tarafından kendilerine 300 yıl süre bir uyku verilmiştir. İlk uyanan, yiyecek almak için kente gider ama, elinde bulunan zamanı geçmiş para yüzünden yakalanır. Yakalayan parayı nerede bulduğunu ve oraya götürülmesini ister. O da yalnız olmadığını yedi arkadaşıyla beraber mağarada kaldığını söyler. Onunla birlikte mağaraya geldiğinde yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey görmemiştir.
    Bu nedenle burası "Yedi Uyurlar Mağarası" diye de anılır. Halk arasında ziyaret dağı olarak bilinen dağ, konik biçimi ve topoğrafik görünümü itibariyla doğal bir özellik arz eder. Mağara 300 m2 büyüklüğünde 10 m yüksekliğindedir. Mağaranın içinde 3 tünel mevcuttur. Eshab-ı Kehf Mağarasının yanına Osmanlı Padişahı Abdulaziz tarafından 1873 yılında bir mescit yaptırılmıştır.
    Vesaire_ and {travel} like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  5. #5
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    KIZ KULESİ (Gulce-Bahce )



    Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius`un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero`nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit`in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.


    Yıllar sonra Afrodit`in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros`un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros`un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hera`nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hera da kendini Kızkulesi`nden boğazın sularına bırakır.



    Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra`nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır.

    Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya`nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

    En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi`nin askerleri ile Kızkulesi`ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru`nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar`dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen 'Atı alan Üsküdar`ı geçti' lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir.

    Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir.

    Antikçağ`da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır.Şimdi ise 'Kızkulesi' ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.


    Vesaire_ and {travel} like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  6. #6
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    Kızkulesi`nin mimari yapılanma süreci M.Ö. 341 yılına kadar uzanır. O dönemlerde boğazın çıkıntısı olan bu burun, (daha önce yarımada oldugu ile ilgili söylenceler vardır) 'vus' adı ile anılır. Bu tarihte Komutan Chares`in eşi için, mermer sütunlar üzerine yapılan bir anıt mezar kimliğinden sonra,

    M.Ö. 410`da Sarayburnu`nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilerek, boğazın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu haline getirilir.

    M.S. 1110`lere geldiğimizde ise ilk belirgin yapı (kule) , İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. Savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı 'Küçük Kale' anlamına gelen Arcla adını alır. Bu yapı ile ilgili net bilgiler olmamakla birlikte bugünkü boyutlarına yakın olduğu düşünülmektedir.

    İstanbul`un fethi sırasında savunma amaçlı olarak kullanılan kule, 1453 yılından sonra çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada adaya yerleştirilen topların atışları ile birlikte nevbet (bir çesit Istiklal Marşı) okumuşlardır.

    1509 depreminde zarar gören yapı, daha sonraki yıllarda tekrar inşa ettirilir. Bunun dışında ilave edilen fenerle de gemilere yol gösterme işlevi yüklenir. O dönemde inşa edilen yapı, kule ve kale olarak iki ayrı bölümden oluşmuş ve içine sarnıç yapılmıştır.

    1719 yılında fenerden çıkan alevle yanan kizkulesi, 1725 yılında şehrin Başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından tekrar onarılır. Kule kısmı biraz değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe oturtturulur ve bina kagir olarak tekrar yapılır.

    1830 senesinde kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür.Osmanlı İmparatorluğu`nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlanır ve toplarla donatılır.

    Ünlü hattat Rakim`in yazısı ile kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut`un tuğrasını taşıyan kitabe yerleştirilir.

    1857`de tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık yapma sistemine kavuşur. 1944 senesinde restorasyon yapılır.





    1959 senesinde Askeriye`ye devredilir ve radar istasyonu olarak kullanılır.

    1982 senesinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri`ne devredilir, bu dönemde bir ara geçici olarak siyanür deposu olarak kullanılır.

    Yüzyıllar boyu hep hikayeleri ile anılan bu kule 2500 yıl sonra Hamoğlu Holding`in yaptığı restorasyondan sonra ilk kez kapılarını insanlara açmıştır. Günümüzde Restoran, bar, cafe ve hediyelik eşya satan bir kompleks olarak varlığını sürdürmektedir.



    Vesaire_ and {travel} like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  7. #7
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    Anavarza Efsanesi:



    Vaktiyle Anavarza yiğit insanların, güzel kızların yaşadığı büyük bir şehirmiş. Kent ve kale dıştan gelecek tehlikeye karşı koyabilecek durumdaymış. O zamanlarda şehirde yaşayan taş ustaları taştan oymalarla evleri, meydanlarısüsler, insana şaşkınlık verecek hayranlık uyandıracak eserleri yaratırlarmış.


    Gündüzleri halk, kentten çıkar, tarlada bayırda işini görür, akşam olduğunda kente geri dönermiş. Kentin dışı derin hendeklerle ve yüksek duvarlarla çevriliymiş. Kentin kapısındaki asma kö
    prüden başka içeri girebilecek hiçbir yer yokmuş.
    Halk bu güzel kentte huzur içinde yaşarmış.

    Akşamları her ev kahkahayla dolarmış, ağıtlar şarkı diye söylenirmiş.Halk mutluymuş, günler böyle gelir geçermiş.


    Anavarza Kralı’nın (Aya sen doğma, ben doğayim) diyen dünya güzeli bir kızı varmış. Bu kız akıllı mı akıllı, güzel mi güzelmiş. Gel gör ki, günlerden birgün işte bu kız yüzünden kentin huzuru kaçmış, Kralın o gülen yüzü kızarmış, kaşları çatılmış.

    Bir gün Sis Kralının elçisi, Anavarza Kralına gelmiş
    -Ulu Sis Kralı adına yüce Anavarza Kralına saygılarımı sunarım, demiş,
    Kralı:
    -Söyle bakalım ne diler kralın bizden? Deyince de elçi:
    -Kralım kızınızı oğluna ister.

    -Yaa, öyle mi?


    -Evet yüce kralım.


    -Ya istediğini kabul etmezsem?


    -Ulu kralım bunu da düşünmüştür. Kızınızı oğluna vermezseniz, Krallığınıza savaş açacağını bildirmekle de görevli bulunuyorum.


    -Savaş diler demek?


    -Hayır... Ama...


    -Sis Kralına söyle, bu işi düşünmemiz gerekir.

    Anavarza Kralı işte böyle demiş.

    Dert geldi mi üst üste gelirmiş. Sis Kralı’nın elçisi gidince bu defa Misis Kralı’nın elçisi kapıya dayanmış. O da kızı Misis Kralı’nın oğluna istemeye gelmiş. O da aynı istek ve tehtitlerde bulunmuş.


    Anavarza Kralı, çok halim – selim, iyi yürekli bir insanmış. Ne yapacağına kırmızı verememiş, dalmış kara düşüncelere. Durum çok çetin. Kızını bu krallardın hangisinin oğluna verse diğeri yine kendi halkına savaş açacak. Belki de ülkesi elden gidecek. Hiçbirine vermezse bu defa iki ülke halkı ile savaşmak zorunda kalınacak diye düşünüp durmuş.


    Kız babasının haline çok üzülmüş, yüreğinden vurulmuş babasına:

    -Olur mu Kral babam. Ben senin kızın değil miyim? Bana derdini niçin açmazsın? Diye kahırlanmış.

    Kral:


    -Kızım, güvercen topuklu yavrum demiş. Çok haklısın. Bilmem ki ne etsem. Sis Kralı elçi göndermiş, oğluna seni ister. Misis Kralı’ da elçi göndermiş. O da oğluna seni ister.Vermezsem savaş açılacak, hangisine peki desem yine de olacağı bu. Ne yapmalı bilemedim demiş.


    Kız gülmüş:


    -Ondan kolay ne var?


    -Şeytan bile çözemez bu düğümü kızım, demiş kral.


    Kız:


    -Hayır kral babam; Bundan kolay bir şey yok. Dersen ki onlara, ben kızım veririm, Veririrm ama, bir şartım var. Anavarza’nın suyu az. Buraya bol suyu önce kim getirirse, onun oğluna kızımı veririm.


    Onlara öyle söyleyin siz. Gerisine karışmayın.

    -Bak işte bunu hiç düşünmemiştim. O zaman savaşsız çözeriz bu işi.
    -Elbette babacığım. Halkımız rahat, huzur içinde yaşıyor. Onların benim yüzümden acılara katlanmalarını, ölmelerini istemem hiç, demiş.


    -Böylece aradan günler geçmiş her iki kralın elçileri, Anavarza kralı’nın kararını öğrenmek üzere Anavarza’ya gelmişler. Kral onlara kızının öğrettiğini söylemiş.

    -Anavarza’ya bol suyu ilk getireninin oğluna kızımı vereceğim. Kararımı krallarınıza böyle iletiniz.

    Elçiler bu kararı hemen kendi krallarına iletmişler.

    Bunun üzerine, Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı aşağıdan başlamışlar su yolunu yapmaya, Sis Kralı su yolunu yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış.Bu yüzden işi gecikirmiş.Misis Kralı da kerpiçten yaparmış su yolunu. Bu yüzden Misis’lilerin su yolu çabuk ilerlemiş.

    Günler geçmiş, yollar ilerlemiş, sonunda aşağıdan Misis’lilerin su yolu görünmüş. Sis’lilerden bir haber yok. Misis’lilerin su yolunun kente yaklaşmakta olduğunu gören kızı almış bir üzüntü. Meğer içten içe yiğitliğini duyduğu Sis Kralı’nın oğlunu seviyormuş. Ona adamlar göndermiş ve;

    İyiye kötüye bakma. Elini çabuk tut demiş.


    Ama taş yol bu. Peynir değil ki doğrana, çamur değil ki sıvana. Sonunda Misis’lilerin yolu bitmiş. Su gelmiş kentin kapısına dayanmış. Dayanmış dayanmasına ama, kız buna dayanamamış. Kaldırmış kendisini kayalıklardan aşağıya atmış.

    Derler ki Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş. Kentin evlerinden neşe dolu kahkahalar yükselmemiş.
    Vesaire_ and {travel} like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  8. #8
    Onursal Üye Firuze_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2010
    Nereden
    maviliklerde
    Mesajlar
    2.766

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    Ağ Gelin Efsânesi

    "Ağ gelin de indim ola yayladan Ağ gelin sürmelim oy.
    Kaşı değil gözü beni ağlatan Ağ gelin sürmelim oy.
    Bu güzellik sana kadir Mevlâ'dan Ağ gelin sürmelim oy.
    Ölürüm de ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim.

    Sarı yazma pek yakışır güzele Ağ gelin sürmelim oy.
    Sarardı gül benzim döndü gazele Ağ gelin sürmelim oy.
    Ben gidiyom da sen yârini tazele Ağ gelin sürmelim oy.
    Ölürüm de ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim.

    Bir taş attım karlı dağın ardına Ağ gelin sürmelim oy
    Düştü mola Ağ gelinin yurduna Ağ gelin sürmelim oy
    Senin ile şu beylerin derdine Ağ gelin sürmelim oy
    Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim

    Ağ gelin de oturmuş çorap örüyor Ağ gelin sürmelim oy
    Çorabın üstüne güller deriyor Ağ gelin sürmelim oy
    Zalim anan uzaklara veriyor Ağ gelin sürmelim oy
    Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim

    Irmak kenarında biter yosunlar Ağ gelin sürmelim oy
    Yosunun üstünde bizi yusunlar Ağ gelin sürmelim oy
    İkimizi de bir mezara kosunlar Ağ gelin sürmelim oy
    Ağ gelin de biri yari desinler Ağ gelin sürmeli sevdiğim

    Ağ gelin oturmuş taşın üstüne Ağ gelin sürmelim oy
    Taramış zülfünü kaşın üstüne Ağ gelin sürmelim oy
    Bir selamın gelmiş başım üstüne Ağ gelin sürmelim oy
    Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim."



    Bir ağıt olan
    “Ağ Gelin”, Kayserinin bir çok yerinde bilinmekle beraber, özellikle Avşarlar arasında çok sevilerek söylenip dinlenmektedir.

    Kızlar gelin giderken kınalarında bu ağıt söylene gelmiş; bir çok genç kız, annesinin sıcak bağrından ayrılırken bu ağıt ile ağlatılmış, bu ağıt ile erinin evine yollanmış. Bu ağıt, gönüllerde sevgi olmuştur.


    Öyle ki bu sevgi, Ağ gelini halaya bile yakıştırmıştır. Çoğu köyde halay tutanlar, halaya başlamadan önce davul ve zurnacıdan mutlaka ağ gelini çalmalarını ister. Bir ağırlamaya veyâ hareketli halaya geçmeden önce, zurna eşliğinde çalınan bu havanın ezgisine; dizili olan oyuncular Ağ gelinin türküsünü söyleyerek, aynı zamanda sağa-sola doğru çok yavaş bir şekilde sallanarak halaya hazırlanırlar. Dadaloğlu’na da dayandırılan bozlak şeklindeki bu türkünün bitiminden hemen sonra ise hızlı bir halaya geçerler.


    Ağ Gelin’in Develi’de yaygın bir efsane şeklinde anlatıldığını belirten Kadir Özdamarlar, taş kesilme motifine uygun olan bu ağıtın öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır.


    “Koçgun devri"
    adı verilen 1603-1607 yıllarındaki isyan ve soygun hareketlerinde Develi’de etkilenmiştir. 1603 yılında ünlü eşkıya Tavil Mehmet’in yine Han Mehmet adındaki eşkıyanın yaptığı kötülükler ile aşiretler arasındaki kanlı çatışmalar meşhurdur.

    Ağ gelin efsanesi de bu kötü günlerin izlerini taşımaktadır. Efsanenin halk tefekküründeki gelişimi şöyledir:


    Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes’in güney eteklerinde bir yaylaya çıkarlar. Bu obada, ahlaki ve fiziki güzelliğinden dolayı Ağ (Ak) Gelin adı verilen bir gelin vardır.


    Kocası ve iki çocuğu ile beraber mutlu yaşarlarken, kocası gurbete çalışmaya gitmiştir. Develi çevresinde yaşayan bir eşkıya, güzelliği ile şöhret bulan Ak Gelin’e göz koymuştur. Sahipsizliğini de anlayınca, bir gece obayı basarak kaçırmak ister.


    Nâmus timsali Ak Gelin, olayı anlar; gece karanlığında iki çocuğunu ve küçük sandığını yanına alarak, karışıklıktan da faydalanarak gizlice Erciyes’e doğru kaçar. Erciyes’in ortalarında öyle bir yere gelir ki, ilerisi uçurum gidilmez. Geriye dönse eşkıya.


    Gözyaşları ve çaresizlik içerisinde ellerini açar ve Allah’a yalvarır: "
    Allah'ım! Beni ve çocuklarımı ya taş et, ya da kuş."

    Duası, kabul edilir. İlk defa taş et dediği için, onlar taş kesilir. Güneş doğunca oba sakinleri ve eşkıya; Ak Gelin, iki çocuğu ve çeyiz sandığının hayretle ve şaşkınlıkla taş kesildiğini görürler.


    Günler sonra obaya dönen kocası olayı annesinden öğrenir. Koşarak ailesinin taş kesildiğini görür. Uzaklardan bir ses duyar:
    "Yiğidim namusunu bir eşkıyaya çiğnetmedim. O eşkıyadan ahtımı koma."

    Bu ses Ak Gelin’in sesidir. Delikanlı taş kesilen ailesine bakarak:
    "Alırım ahtını, koymam Ak Gelin!" diye haykırır.

    Türk milletinin gönlünün sesi olan Dadaloğlu, Ağ Gelin türküsünde de kendini göstermiştir. Dadaloğlu tarafından söylendiği belirtilen Ağ Gelin’in, Kaman’da söylenen bir hikayesi de şu şekildedir.


    Ağ Gelin’in gerçekte Hamitli Cerit kızı olduğu, aynı zamanda da Dadaloğlu’nun karısı olduğu belirtilmektedir. Dadaloğlu eve gelmemiş, karısına bakmamış.


    O da aşiretine dönmüş. Hamit’e yerleşmiş. Dadaloğlu, uzun yıllar karısını arayıp sormayınca, o da evlenmiş. İş işten geçtikten sonra Dadaloğlu, çıkıp gelmiş. Yanmış, yıkılmış. Oba oba gezip çalıp söylemiş.


    Kaman’da Mamalı Değirmeni’nde bir bağ evinde öldüğü söylenen Dadaloğlu’nun Tomarza İlçesi Dadaloğlu Kasabasında da mezarı bulunmaktadır.
    Vesaire_ and {travel} like this.


    Benim ayağımın altıda müsait. Başımın üstüde...

    Nerede duracağını kendin belirle...



  9. #9
    gogeselam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    19.255

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    İlgi çekici bir başlık olmuş Firuze emeğine sağlık.



    Bu da geçer, Ya Hû!

  10. #10
    En Nazik Üye Vesaire_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2011
    Mesajlar
    1.531

    Standart Cevap: Şehir Efsaneleri ...

    emeğinize sağlık firuze.

Benzer Konular

  1. Zayıflama efsaneleri ve gercekler
    Konu Sahibi ege Forum Sağlık
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 17.Eylül.2009, 21:18
  2. esrarengiz bir şehir Hindistan
    Konu Sahibi ege Forum Dünya`dan
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 04.Mayıs.2009, 00:52
  3. Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Mitoloji
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 19.Mart.2009, 16:02
  4. Laz Efsaneleri
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Serbest Kürsü
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 16.Şubat.2009, 13:30

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
film indir instakip.com, dini sohbet, islami forum, muhabbet.org, ingilizce kursu, mehter takımı Perde , filmizle88, Ayetel Kürsi