Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Sayfa 3 Toplam 6 Sayfadan BirinciBirinci 12345 ... SonuncuSonuncu
Toplam 59 adet sonuctan sayfa basi 21 ile 30 arasi kadar sonuc gösteriliyor
Like Tree10Likes
dqw
  1. #21
    Gû¦â¥ Onursal Üye Fairy - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    6.380

    Standart ÖncÜ kadinlar



    Feriha Sanerk - İlk Kadın Emniyet Müdürü

    Feriha Sanerk, cumhuriyetin ilan edildiği yıl İzmir'de dünyaya gelmiş. Sayıştay denetçisi babasının görevi sebebiyle Ankara'da okumuş. Kaymakamlık hayali sebebiyle Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) girmiş. Okuldaki başarısıyla öne çıkan Sanerk, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'nun dikkatini çekmiş: "Saraçoğlu da mülkiye mezunuydu. Bizi ziyarete gelirdi. Ben kendisinden çekinir, yanına gidemezdim. O da beni yanına çağırıp (seni kaymakam yapacağım) derdi. Beraber maç izlerdik. Ancak, hükümet düşünce benim kaymakamlık işim yattı."

    Feriha Sanerk görev yaptığı yıllarda yabancı basına da konu olmuş. Bir İngiliz gazetesi, Türkiye'nin ilk kadın emniyet müdürünün hikayesini okurlarına aktarmış. 30 yıl görev yaptıktan sonra 1974 yılında emekli olan Sanerk, hareketli bir yaşama alıştığı için evde kalmaktan sıkılıyor. Torunlarıyla ilgilenen Sanerk, resim yaparak zaman geçiriyor. Feriha Hanım'ın viyolonsel sanatçısı kızı Rezzan Canca ise disiplin sebebiyle babasından çok annelerinden çekindiklerini aktarıyor.
    Akıl tam olunca, söz azalır...

  2. #22
    ege
    ege isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Onursal Üye ege - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aralık.2008
    Mesajlar
    2.478

    Standart ÖncÜ kadinlar

    Sabiha Gökçen-ilk kadın pilot

    Atatürk'ün manevi kızı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen, ölümünün 8. yılında mezarı başında anıldı. Aynı zamanda doğum tarihi olan 22 Mart'ta 88 yaşında hayata veda eden Türkiye'nin ilk kadın pilotu için Cebeci Şehitliği'ndeki kabri başında tören yapıldı.



    Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Türk Hava Kurumu (THK) tarafından düzenlenen törene, Gökçen'in yakınları, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu, THK Genel Başkanı Yusuf Güngör, Sabiha Gökçen Havalimanı Genel Müdürü İbrahim Büyükyumukoğlu, çok sayıda subay, astsubay ile pilotlar katıldı. Çelenklerin kabre konulmasının ardından, şehitler için saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu. Orgeneral Babaoğlu ile programa katılanlar Gökçen ve öteki şehitlerin mezarlarına kırmızı karanfiller bıraktı. Bu arada internet arama motoru Google da Sabiha Gökçen'in fotoğrafını, doğum yıldönümü nedeniyle ana sayfasına koydu. Gökçen, 22 Mart 1913'te Bursa'da doğdu, 22 Mart 2001'de Ankara'da vefat etti. Ankara, Zaman
    http://img87.imageshack.us/img87/4568/enguzelsahil.jpg

  3. #23
    ege
    ege isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Onursal Üye ege - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aralık.2008
    Mesajlar
    2.478

    Standart ÖncÜ kadinlar

    safiye ali-ilk kadın doktor

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir ailenin kızı olan Safiye Ali, 1891 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiş, özel eğitiminin yanısıra Amerikan Kız Koleji'nden mezun oldu. Balkan savaşı günlerinde cepheden getirilen pekçok yaralıyı görüp doktor olmaya karar verir. Ancak; onun bu isteğini gerçekleştirmek zor olacaktı. Çünkü; o yıllarda bir kadının tıp öğrenimi görmesi olanaksızdı. Oldukça yetenekli ve başarılı bir kişi olarak dikkatleri çeken Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey'in desteği ile Almanya'ya tıp eğitimine gönderilir. Bu ülkede kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yapan Safiye Ali, Kurtuluş Savaşı'nın sona erdiği günlerde yurda döner ve hemen işe başlar. Kısa sürede Cağaloğlu'nda açtığı klinikte tedaviye başlayan Safıye Ali, o dönemin ünlü doktorlarından Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar ve Operatör Emin Bey'den büyük destek görerek süt ve bakımevlerinde çalışır. Ayrıca Türkiye'yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil eden Safiye Ali, bir zaman sonra sağlık nedeniyle eşiyle birlikte Almanya'ya gider ve mesleğini burada sürdürür.İkinci Dünya Savaşı günlerinde Almanya'da yara alanların ve hastaların bakımını üstlenen Ali, savaşın ardından Türkiye'ye döner. Yakalandığı kanserden kurtulamayan Safıye Ali, 1952 yılında yaşamını yitirir.
    http://img87.imageshack.us/img87/4568/enguzelsahil.jpg

  4. #24
    ege
    ege isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Onursal Üye ege - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aralık.2008
    Mesajlar
    2.478

    Standart ÖNCÜ KADINLAR

    KORE SAVAŞINI GÖRÜNTÜLEYEN KADIN İLK TÜRK KADIN FOTOĞRAFÇISI SEMİHA ES
    1956 yılında Tifdruk tekniği ile basılan Hayat Dergisi fotoğraf dünyamıza yeni değerler kazandıran bir dergi oldu. Derginin birinci sayısında Hikmet Ferudun Es'in Malatya'dan yolladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya başlamıştı. Bu röportajı fotoğraflarıyla zenginleştiren ise; Semiha Es idi..Bu ikili daha sonra, Kongo, Hollywood yıldızları, kadın gözü ile Tahran isimli çalışmalara Hayat Dergisi bünyesinde imza attılar.25 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nda Kore Savaşı'na katılmak üzere 4 bin 500 kişilik silahlı birliğin Birleşmiş Milletler emrine verilmesi kararlaştırıldı. Hürriyet Gazetesi, savaşın görüntülenmesi için, Semiha Es'i görevlendirdi. 11 Kasım 1950 tarihinde gazetede verilen Kore eki ile Türkler savaşı Semiha Es'in objektifınden izleme olanağına kavuştu.
    http://img87.imageshack.us/img87/4568/enguzelsahil.jpg

  5. #25
    ege
    ege isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Onursal Üye ege - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aralık.2008
    Mesajlar
    2.478

    Standart ÖncÜ kadinlar

    süreyya ağaoğlu-ilk avukat

    Yassıada'da hukuk profesörü babasını savundu..Hür Fikirleri Yayma Derneği'nin kurucusu..Çocuk Dostları Derneği'nin kurucusu..Milletlerarası Hukukçular Komisyon'u üyesi..Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti Üyesi.. Yazar.. Kadın hakları savunucusu..Süreyya Ağaoğlu, tarihimize ilk kadın avukat olarak geçmiştir. 1989 yılında 85 yaşında yitirdiğimiz Ağaoğlu, yaşadığı dönemin en cesur entellektüel kadınlarından birisiydi. 58 yıl süreyle avukatlık yapan Süreyya Ağaoğlu, hukuk Profesörü Ahmet Ağaoğlu'nun kızıydı. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının: gavur olarak çağırdığı Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı kafasına koyar. Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise; engellerle karşılaşır. O yıllarda kız öğrenci olmadığından, üniversitenin rektörü olan Haldun Taner'in babası Selahattin Bey'e başvurur. Dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda başını bile kapatmadan görüşmeye giden Ağaoğlu, Selahattin Bey'e fakülteye girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde kahkahalar yankılanır. Ancak; Süreyya Ağaoğlu, bu direnişin ardından kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 arkadaşını daha ***ürünce, Size hemen fakülteyi açalım cevabını alır. O yıllarda öğleden önce erkeklere, öğleden sonra ise; kadınlar ders izleyebiliyor ve oldukça da yorucu olduğundan, fakültenin çabası yalnızca bir dönem sürmüş. Başını kapatmamakta direnen Ağaoğlu'na erkekler, Başını açma dediklerinde verdiği yanıt: Ben açıyorum, sen bakma oluyormuş. Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanısıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur.1948 yılında Berlin, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu Üyesi olan Ağaoğlu, Hür Fikirleri Yayma Derneği, Çocuk Dostları Derneği'nin de kurucusu..1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti'ne seçilen Ağaoğlu, 1960 ihtilalinin ardından Yassıada Davaları'nda babasının avukatlığını üstlenerek hukuk savaşı verir.Süreyya Ağaoğlu, Adli Mülahazat adlı İngilizce bir etüt, Londra'da Gördüklerim ve Bir Hayat Böyle Geçti isimli kitapların yazarı.
    http://img87.imageshack.us/img87/4568/enguzelsahil.jpg

  6. #26
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    6.980

    Standart Dünyada öncü kadınlar

    Mary Wollstonecraft




    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1759-1797)

    17201er Robinson Crusoe adlı kitabın yazarı Daniel Defoe, İngiltere'de "Kadınlar Akademisi" kurulmasını önerir.
    1750'ler "Mavi Çorap" (Blue Stockings) sözcüğü Londra'da bir edebi akımın öncülüğünü yapan kadınlara takılan alaycı bir sözcük haline gelir.
    1776 ABD'de bağımsızlık ve "İnsan Hakları Beyannamesi" açıklanır.
    1789 Amerikan örneğine göre Fransızlar da "İnsan Hakları Bildirgesini yayınlarlar.
    1791 Fransız kadınları yalnızca erkeklerin katıldığı ulusal kongreye "Kadın Hakları Bildirgesini" getirirler.
    1792 Mary Wollstonecraft'ın "Kadın Hakları Savunusu" yayınlanır.
    1798 Mary Wollstonecraft'ın ölümünden bir yıl sonra Amerikalı Charles Blockden Brown, Wollstonecraft'ın etkisi altında kalarak kadının durumunun düzeltilmesi için bir yazı yazar: Alenin, İkili konuşma; zamanla unutulmuş bir eserdir bu.

    "KADINLARI AKILLI-ÖZGÜR VATANDAŞLAR YAPMALI."

    Neden erkek çocuklar kız çocuklardan başka muamele görür, yani tercih edilirler?

    Daha altı yaşında bir kızken, İngiliz Mary Wollstonecraft bu soruyla uğraşır. Dedesi öldüğünde yedi yaşındaki erkek kardeşinin nasıl tek varis olduğuna tanık olur. Mary'nin eline hiçbir şey geçmez, çünkü "o zaten sadece bir kız çocuktur". Bu cümleyi daha sonraki yıllarda da aile içinde sık sık duymak zorunda kalır.

    Ailesi: Baba, Edward John Wollstonecraft, karısı ve çocukları ile durmadan adres değiştiren, daldan dala konan bir tiptir. İçkiyi fazla kaçırdığında -ki bunu çok sık yapardı- hırslanan, kendisine hâkim olamayan biridir. Anne, Elizabeth Wollstonecraft, "kocasına kul köle olanların en kölesi ve en birincisi görünümündedir". En azından Mary'nin müstakbel kocası ve biyograf William Godwin, annesini böyle tanımlar.

    Kendini anne ve babası tarafından geri plana itilmiş hisseden Mary hakkında ise "Mary daha çocukken çok kindardı," diyor William. Mary Wollstonecraft'ın çocukluğu hakkında daha ne biliyoruz? Ona, yani ikinci büyüğe, ev kadınlığı görevleri çok erken yaşta yüklenir. Erkek kardeşi Ned'in okula gitmesine izin verilirken, Mary ev işlerine yardımcı olmak ve kendisinden küçük üç kardeşine bakmak zorunda kalır. Okuma yazmayı ikincil bir iş olarak yaşlı bir kâhyadan öğrenir.

    O zamanlar, kimse kız çocuklarının "cazibeli ve erdemli bir izlenim bırakmak" dışında bir şeyler bilmeleri gerektiğine inanmazdı. 18. yüzyılın haftalık dergilerinden biri olan Tatler, Mary ve onun tüm çağdaşlarının nasıl eğitilmesi gerektiği konusunu aynen şöyle dile getiriyordu: "Onların bilgisi sadece eğitimli bir masumiyettir."

    Kızların eğitimi devlet tarafından en ufak bir şekilde desteklenmezdi. Koca buluncaya dek ders vererek para kazanma yolunu seçmek zorunda kalan tek tuk yoksul kızlar vardı. Böbürlene böbürlene "Bu okulda genç bayanlara ders verilir ve isterlerse yatılı da okurlar" şeklinde ilan veren özel okullar da vardı. Birkaç kelime de olsa yarım yamalak Fransızca, birkaç zarif dans hareketi, piyanonun ilk bilgileri ötesinde genç bayanlara bu okullarda da bir şey öğretilmezdi.

    Kızlara, kendilerini salt dış görünümleriyle, ustaca toplanmış saçları, dantelalı başlıkları ve rahat hareket etmelerini iyice engelleyen sıkı sıkıya bağlanmış korseleri ile nasıl bir bayan, bir hanımefendi olmaları gerektiğini öğretmek daha önemli görünürdü.

    On beş yaşındaki Mary de bu yöntemin kendisi üzerinde uygulanmasına izin vermek zorunda kalır. Ailesi içinde kendisini eskiden olduğundan daha fazla yalnız hisseder. İçinde tek başına olacağı, düşünebileceği, kendine ait bir odası olsun ister. Sadece geçimini sağlamak için evlenmek onun için söz konusu bile olamaz!

    On sekiz yaşındaki kız arkadaşı Fanny'ye sırılsıklam âşık olduğunda on altı yaşındadır. Fanny ile birlikte ev tutup birlikte yaşamak, Fanny'nin geçimini sağlamak ister. Böylece kendisine bir iş arar; yaşlı, zengin bir hanımın nedimesi olur. Ekonomik özgürlüğe ilk adımını atar.

    1781 sonbaharında Mary eve geri çağrılır. Annesi ağır hastadır ve ailenin en büyük kızı olarak onun bakımını üstlenmesi en doğal şeydir. "Birazcık sabret, yakında her şey geçer," cümlesi Mary'nin annesinden duyduğu son sözlerdir. Kadınların yaşamının tam bir sembolü gibi algılar Mary bu sözleri. Özgürlük, kişisel özgürlük sadece erkekler içindi.

    Mary bunu akraba ve tanıdık çevrelerinde, her yerde yaşar. Annesi, kocasının aşağılamalarına katlanmak zorundadır. Fanny'nin ebeveynlerinin evliliğinde de durum aynıdır. Genç yaşta evlenip daha yeni anne olan Mary'nin kız kardeşi depresyon geçirir. "Kadınlar düzenli şekilde sıfıra indirgeniyor" teşhisini koyar Mary Wollstonecraft. Henüz bu tür düşünceleri ifade etmeye hazır değildir. Yine de işe koyulur.

    Kız kardeşi Eliza'yı, takma isimle kendisiyle birlikte Londra'ya seyahat etmeye ikna eder. Mary daha sonra, "Eliza, yolculuk sırasında sinirden evlilik yüzüğünü kemirip duruyordu," diye anlatır bu kaçışı. İki kız kardeş bir otele yerleşip Fanny ile bir okul açmayı kararlaştırırlar. "Namuslu şekilde" geçimlerini başkaca nasıl sağlayabilirlerdi?

    Üç kadın da bu okul ile gerçek mutluluğa ulaşamazlar. Eliza kocasını ve çocuğunu terk ettiği için suçluluk duymaktadır. Mary öğretmenlik mesleğini pek sevmez ve Fanny en sonunda âşık olur, evlenir ve Lizbon'a taşınır. Mary'nin en sevdiği arkadaşı, ilk bebeğini doğururken ölür. Mary hiç düşünmeden, beş parasız, ona bakmak için Portekiz'e gider. Geri döndüğünde üç kadının kurduğu okul o kadar aksamıştır ki artık sürdürmek olanaksızdır.

    Mary kendisi ve kız kardeşi için mürebbiyelik aramaya başlar. Bir yıllığına İrlanda'da Lord Kingsborough diye birinin evine gider. Peki ya bundan sonra?

    Mary Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londra'ya geri döner. Geçmiş yıllarda mürebbiyelik, öğretmenlik, nedimelik mesleklerini denemiş ve bunların arzuladığı meslekler olmadığını fark etmiştir. Yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel özgürlüğünü yaratmak ister.

    Kingsborough'larda mürebbiyelik yaparken Mary adlı uzun bir hikâye yazmıştır. Buna ilişkin yorumu şöyledir: "Benim hikâyem en tatlı seslerin bile yankısı olmakla yetinmeyen, düşünce gücüne sahip az sayıda seçkinler arasına girmiş bir kadının varlığını göstermelidir!" Onun bu açıklaması bile yaşadığı zamanda Mary Wollstonecraft'ın yepyeni bir kadın tipi çizdiğini gösterir. İkinci küçük kitabı Kız Çocukların Eğitimi de, ilki gibi, ünlü Fleet-Street yayımcısı Joseph Johnson tarafından yayınlanır.

    Johnson, Mary'i ilk gördüğü andan itibaren ona hayran olmuştur. Herhalde Mary'nin ele avuca sığmayan özgürlük arayışından etkilenmiştir. Bu henüz tanınmayan genç kadını yayınevine editör olarak alır ve kitaplarını yayımlar. Çoğunluk tercüme yapan (kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenmiştir!) ve eğitim sorunlarına ilişkin makaleler yayınlayan yazar Wollstonecraft'ı kamuoyu henüz benimsememiştir.

    790'da otuz bir yaşında iken birdenbire üne kavuşur. Hem de öylesine bir üne kavuşur ki, William Godwin onun hakkında daha sonra şöyle yazacaktır; "Belki de hiçbir kadın Avrupa'da bir yazar olarak onun kadar ünlü olamamıştı."

    Felsefeci ve politikacı Edmund Burke'ye karşı İnsan Haklarının Korunması başlıklı iddialı bir yazı yayınlar Mary Wollstonecraft. Fransız Devrimi'ne karşı olan Burke, önemsiz bir kadının -Mary Wollstonecraft'ın- hiç beklenmedik bir şekilde, sert ve acımasız saldırısına uğrar. Mary'ye derhal "Jüponlu Sırtlan" lakabı takılır. Fakat sürekli Mary konuşulmaktadır. Ve yayınevi sahibi Mary'yi tutmaktadır.

    İki yıl sonra, 1792'de, daha fazla ilgi çeken Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunması] adlı kitabı çıkar. Yayınevi sahibinin dediğine göre, Mary bu kitabı altı hafta içinde yazmıştır. Kitabın ithaf edildiği kişi de, Fransız devlet adamı Talleyrand'dan başkası değildir. Çünkü Mary Wollstoneeraft düşüncelerinde Fransız Devrimi'nin görev ve amacına hizmet etmektedir. İnsan hakları bildirgesi bu kitap için de temeldir.

    Nasıl olur da bu kadar sene sonra kadınlar ellerini ağızlarının önünde tutarak fısıltıyla "Bu çok, çok berbat bir kitap!" derler? Wollstonecraft'ın ifadelerindeki bu "korkunçluk" nereden kaynaklanmaktadır?

    Mary, kadının ikinci sınıf sayılmasına gerekçe gösterilen tüm temel taşları yerinden oynatmaktır. Örneğin şöyle der: "Kadının erkek için yaratılmış olduğu egemen görüşü herhalde Musa'nın şiirsel anlatısından geliyor. Bu konuda iyice düşünen biri, Havva'nın Adem'in bir kaburgasından yaratıldığı efsanesini kelimesi kelimesine kabul etmez. Erkeklerin en eski zamanlardan beri kadınları boyunduruk altına almaya hakları olduğu ve tüm yaratıkların onların zevk ve eğlenceleri için yaratılmış oldukları tezi tümüyle geçersizdir."

    Kendi hayatındaki Kız Çocukların Eğitimi kitabını hatırlamış olmalı ki, hiddetle şöyle söyler: "Çocuk, özellikle kız çocuğu bir an olsun kendi haline bırakılmıyor, böylece bağımlı kılınıyor, sonra da bu bağımlılığa 'kadın doğası' deniyor. Bedensel güzelliği korumak için (kadınlığın en büyük onuru!) aklı ve bedeni birbirine bağlanıyor ve oturmaya yönelik yaşam şekli, genç yaşlardan itibaren kadının kaslarını ve sinirlerini zayıflatıyor."

    Mary, erkek çocuklara verilen eğitimin aynısını kız çocukları için de ister: "Bizim de erkek çocuklar gibi benzer bedensel hareketleri yapmamıza izin verilsin. Yalnız çocukluk döneminde değil, gençlik yıllarımızda da. Bıraksınlar bu sayede bizim vücudumuz da tam olarak gelişsin. Böylece edineceğimiz tecrübeyle erkeğin doğal üstünlüğünün hangi ölçüler içinde kaldığını da görmüş oluruz."

    Mary Wollstonecraft kendi deneyimlerinden şunu da bilmektedir: "Kadınların edinebileceği çok az sayıdaki mesleğin tümü de ev işleriyle ilgili."

    Mary şundan da emindir: "Oysa kadınlar eczacılık eğitimi görebilir ve aynı şekilde hemşire olabildikleri gibi doktor da olabilirler... Kadınlar siyasal bilimler eğitimi görerek katılımlarını en geniş tabanda pekiştirebilir."

    Mary, sık sık, ne erkeklerin nefretini kazanmak ne de kadın-erkek ilişkisini bozmak amacında olduğunu vurgular. Fakat kendi yaşantısında tanık olduğu türden cinsiyetler arası ilişkilere karşıdır. Kadın erkeğin "hayat arkadaşı" olmalıdır. Mary'nin gelecekte görmek istediği de budur: "Eğer eğitimle erkeğin hayat arkadaşı olmaya yönlendirilmezse, kadının bilgi ve ahlak yönünden ilerlemesi geciktirilir. Gerçek herkesin gerçeği olmalıdır, yoksa kadının toplum üzerindeki etkisi zayıf kalır."

    Kitabının sonuna doğru Mary bir kez daha özetle şöyle der: "Buradan çıkardığım sonuç gayet açık. Kadınları akıllı, özgür vatandaşlar yapmalı. İşte o zaman kadınlar iyi birer eş ve anne olurlar. Erkeklerin kocalık ve babalık görevlerini ihmal etmemeleri koşulu ile."

    Çelişki, hiddet, hayranlık. Mary Wollstonecraft "herkesin dilinde"dir. Ve yalnızca kendi yurdunda da değil. Kitabı çok geçmeden Fransızca ve Almancaya çevrilir. Sayın Talleyrand, yapıtını kendisine ithaf eden yazarı şahsen tanımak için Fransa'dan İngiltere'ye geçer. Hararetli sohbetler yaparlar. Talleyrand, Mary'nin kendisine çay fincanında şarap sunuşunu unutulmaz bir anı olarak anımsar. Böyle bir görgüsüzlük yapmamalıydı Mary. (Talleyrand bir erkek arkadaşıyla sohbet ederken de böyle bir olayı ayıplar mıydı acaba...)

    Fransız Devrimi sırasında Mary Wollstonecraft İngiltere'de daha fazla kalamaz. 1793'te Paris'e gider. Orada yazmak ve evli İsviçreli ressam Johann Heinrich Füssli'ye duyduğu umutsuz aşkı unutmak ister. Paris'te Amerikalı kaptan Gilbert Imlay ile tanışır.

    O sırada otuz yaşların ortalarında, hayranlık duyulan ünlü bir kadındır ve aynı çocukluğunda olduğu gibi sevgiye öylesine hasrettir ki. Yazarlık da yapan Imlay, ilk çocuğunun babası olur. Evlenemezler. Hamileliği sırasında ve kızı Fanny'nin doğumundan sonra Gilbert Imlay'a bir sürü sevgi dolu mektup yazar. O ise pek ender yanıtlar bunları. Mary'nin ona yazdığı son mektupta da açıkça ifade ettiği gibi, çoktan yeni bir dala konmuştur.

    Evlilik dışı bir anne olarak Mary Wollstonecraft Londra'ya geri döner. Bir ara tüm cesaretini kaybeder. Artık yaşamak istememektedir. Hayatta başladığı her şeyin başarısızlıkla sonuçlandığını sanmaktadır. Thames Irmağı'nda boğulmaktan son dakikada kurtarılır. Her şeye baştan başlamak zorundadır.

    Bu sırada yayıncısı vasıtasıyla tanıdığı bir adam ilgilenmektedir onunla. William Godwin adlı kendine özgü bu kişi, bir keşiş gibi yaşamaktadır. Yazan, düşünen ve zamanın yaşam sorunlarıyla boğuşan biridir.

    Mary'yle derin bir dostluktan aşka dönüşen ilişkisini şöyle ifade ediyor: "Birbirimize ilgi duyduk, Mary benim için aşkın en şefkatli şekliydi. Bu aşk her iki tarafta da aynı ölçüde büyüdü. Açıklama zamanı geldiğinde, her iki taraf için de dile getirilecek bir şey kalmamıştı."

    Mary yeniden hamile kalınca, William Godwin'le evlenirler. Aslında ikisi de evliliğe karşıdır. Mary'nin evliliğe karşı olduğu zaten bilinmektedir. Godwin de yazılı ve sözlü olarak durmadan bu tarz birlikte yaşamaya karşı olduğunu açıklayagelmiştir. Fakat Mary en azından ikinci çocuğuna toplumsal meşruiyetini vermek istemektedir. Bu şekilde eski yeminini bozar. Hamilelik sırasında iki kitap üstünde birden çalışmaktadır: Kadının durumu ve bir çocuk kitabı. Her iki kitap da yarım kalır. Mary Wollstonecraft otuz dokuz yaşında, ikinci kızının doğumundan on gün sonra ölür.

    Ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra onun çığır açan fikirlerini okuyabilmemizi bir İsviçreli kadına borçluyuz. Zürihli Berta Rahm 1975'te Mary Wollstonecraft'ın Kaçlın Haklarının Savunusu kitabını yayınladı. Berta Rahm önsözünde; "Onu okuduğumda benden önce onca kadının bu öncüye niçin hayranlık duyduğunu veya kendilerine şu soruyu sorduklarını anladım: Niçin biz hâlâ daha ileri bir aşamada değiliz?"

  7. #27
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    6.980

    Standart Dünyada öncü kadınlar

    Bettina von Arnim





    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1785-1859)

    [color=darkred]1783 Sophie von Laroche (Bettina von Arnim'in büyükannesi) Mutlu Seyahat adlı romanı yayınlar.
    1789 Goethe'nin oğlu August dünyaya gelir.
    1792 Mary Wollstonecraft Kadın Haklarının Savunusu'nu yazar.
    1804 George Sand'ın doğum yılı.
    1806 Şair Karoline von Günderode intihar eder.
    1807 Bettina von Arnim Goethe'yi ziyaret eder. Mektuplaşmaya başlarlar.
    1812-1822 Grimm'in Çocuk ve Ev Masalları yayınlanır.
    1831 Berlin'de kolera salgını.
    1850 Prusya'da kral tarafından onaylanan anayasa yürürlüğe girer.

    "HAYATTAKİ TEK BÜYÜK KAZANCIM KENDİM OLARAK KALMAKTIR!"

    Büyükanneleri tarafından kucaklanmış üç genç kız bir ayna önünde durmaktadırlar. "Hepsini anımsadım, ama parlayan gözleri, al al yanakları, ince lüle lüle saçları olan birini anımsayamadım. Onu tanımıyorum, ama kalbim onun için çarpıyor. Böyle bir yüzü rüyamda sevmiştim... Bu yaratığı izlemeliyim."

    On üç yaşında kendisini aynada ilgiyle seyrettiği anı böyle anlatır Bettina Brentano. O zamana kadar iki kız kardeşi ile Fritzlar'daki Ursulinen Manastırı'nda yaşamıştır. Manastırda ayna bile olmadığını söyler. Demek ki Bettina kendisiyle ilk kez o an karşılaşmıştır. On iki çocuğun yedincisi olan Bettina Brentano'yu ebeveynlerinin ölümünden sonra Offenbach'taki büyükannesi yanına alır.

    Sophie von Laroche, Sternheim'lı Genç Kızın Hikâyesi adlı mektup-romanıyla, Almanların ilk kadın yazarıdır. Bettina'nın eğitimini üstlenen bu kişilikli kadın, zamanın birçok edebiyatçısı ile arkadaştır. Örneğin, günün birinde Bettina'nın büyükannesinin "Cırcır Böceği Kulübesi" adını taktığı evinin kapısını bir yabancı çalar. Kapıyı Bettina açar. Bir öpücükle selamlanan Bettina, bu yabancıya şiddetli bir tokatla karşılık verir. Bundan sonra ortaya çıkan büyükanne sevinçle seslenir: "Gerçek mi bu? Herder, Herder'im! Yolunuz bu kulübeye düşer miydi? Sizi binlerce kez kucaklarım!"

    Bettina o anda kimi tokatladığını biliyor muydu? O bu olayı yalnızca kaydeder. Daha sonra yaşadığı bu olayı ve kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlatacaktır. Ünlü şair ve filozof Johann Gottfried Herder evden ayrılırken elini Bettina'nın başına koyarak şöyle der: "Bu kız çok özgür birine benziyor. Eğer Tanrı ona bu yeteneği bir mutluluk için verdiyse, bunu çevresindekilere faydalı bir şekilde yansıtmalı ki, herkes onun cesur isteklerine uysun ve hiç kimse onu caydırmaya kalkmasın."



    Doğal olarak genç Bettina bundan etkilenmiştir. Ama sadece bundan değil. Çevresinde olan her şey onun yaşantısını şekillendirmektedir. Kendini bulmak ve kendini anlamayı öğrenmek ister. Kendi içindeki sesi izlemek ve kimseden emir almamak arzusundadır. Bunlar genç kızların "kadınların tüm eğitimi erkeklerin istedikleri gibi olmalıdır" temel ilkesine göre yetiştirildiği o dönemde duyulmamış düşüncelerdir.

    Bettina'nın büyükannesi ise bu ilkelere uymaz. Genç kızın Mimbeaa'yu okumasını, Latince öğrenmesini sağlar. İlerideki mesleğiyle ilgili olarak "Ben de bulutlarda yüzen biri olamam mı?" diye çok garip bir arzu dile getirdiğinde, büyükannesi onun bu fikrini "hayretle" karşılasa da Bettina'ya özgü bir düşünce gerçeğiyle karşı karşıyadır.

    Kız kardeşleri ona "evin sevimli cini" adını takarlar; bu rol ona delilere özgü bir serbestlik verir. Yedi yaş büyük ağabeyi Clemens, onu sırdaşı yapar. Üniversite öğrencisi ve geleceğin yazan Clemens Brentano, Jenalı romantiklerin ütopyası ve düşünceleriyle ilgilenmektedir. Sohbetlerinde ve özellikle mektuplarının çoğunda Bettina'ya bu konulardan söz eder. Yetişmekte olan Bettina üzerinde etkisi olan biri daha vardır: Şair Karoline von Günderode. Günderode, Frankfurt'taki bir manastırda yaşamaktadır.

    Bettina daha ilk karşılaşmalarında kendisinden beş yaş büyük olan bu kadına hayran olur. İmkân buldukça Karoline'i manastırdaki odasında ziyaret eder ya da ona sayfalar dolusu mektup yazar. Tarih, mitoloji ve sanat, iki arkadaşın tartıştıkları konulardır. Balolar, moda yenilikleri, randevular; böyle şeylerle Bettina'nın en ufak ilgisi yoktur ve bunu da kaygısızca ağabeyine yazar. Clemens gittikçe artan bir endişeyle karşılar bu düşünceleri.

    Bettina biraz fazla aşırıya kaçmıyor mu? Büyük bir baloda kendisinin dolabına saklanan Bettina, orada uyuyakalır! Bunu anlayışla karşılamak mümkün değildir. Üstelik de "Veilchen" adlı Yahudi bir kızla arkadaşlık kurmuş, ona şiirler okumaktadır! Bu ne biçim davranıştır? Hemen bir şeyler yapmak gerekmektedir. Clemens uyarır, tehdit eder, azarlar; fakat Bettina taparcasına sevdiği ağabeyine bile karşı gelir.

    "Eğilimlerim üzerinde senin tasarruf hakkın olamaz. Hayattaki tek büyük kazancım kendim olarak kalmaktır ve bu dünyada başka bir mutluluk da istemiyorum!" Clemens ona bir koca bulmak istediğinde ise sabrı taşar: "Ne istediğimi ben bilirim! Özgürlüğümü korumaya ihtiyacım var benim!" Ona istedikleri kadar kendini beğenmiş, kaçık, uyurgezer desinler, umurunda değildir.

    Bettina, büyükannesinin evinde 1772-1776 yılları arasında Sophie von Laroche'a Goethe tarafından yazılmış mektuplar bulur. Bettina'nın merakı iyice artar. Meğer kendisi daha küçük bir kızken, Goethe annesine âşık olmamış mı? Bettina bu büyük ozana hayrandır ve şimdi kendisini ona daha da yakın bulmaktadır. Goethe'nin annesi, Bayan Goethe Frankfurt'ta yaşamıyor mu? Bettina, Goethe'nin annesiyle tanışacaktır. Buna kesin kararlıdır ve ona kimse engel olamayacaktır.

    Bettina 1806 Haziranı'nda "Senin yerine Goethe'nin annesini kendime arkadaş seçtim," diye yazar arkadaşı Karoline'ye. İki kadının dostluğu neden bozulmuş olabilir? 1804'te Günderode'ye âşık olan dilbilimci ve tarihçi George Friedrich Creuzer buna katkıda bulunmuş olmalı. En sonunda Karoline von Günderode, Ren Nehri kıyısındaki Winkel'de 26 Temmuz 1806 tarihinde Bettina yüzünden bıçakla intihar eder. Yani Bettina, Büyükhanım Goethe'nin evinde sürekli bir konuk olduğu sırada.

    Evet, ona duyduğu ilgi daha fazladır: Goethe'nin annesinin de ilgisini ve güvenini kazanmıştır. Fakat arkadaşının intiharını öğrendiğinde çok sarsılır: "Birlikte yaşantımız çok güzeldi. Kendimi bulduğum ilk dönemdi... Onun yanında ilk kez kitapları anlayarak okumasını öğrendim... Bu acıyı ömür boyu içimde taşıyacağım." Yıllar sonra Bettina yazar olarak kamuoyunun önüne çıktığında, gençliğinde kendisi için önemli olan tüm kişiler eserlerinde yeniden boy gösterecektir.

    Ağabeyi Clemens, kız arkadaşı Karoline. Goethe'nin annesi ve en sonunda ta kendisi! Bettina'nın taparcasına hayran olduğu Johann Wolfgang von Goethe. Henüz kendisini şahsen tanımasa da, her geçen gün onun hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Annesinin Wolfgang'ın çocukluğu ve gençliğine ilişkin hikâyelerini dinlemektedir. Duyduğu her şeyi kelimesi kelimesine defterine yazar ve bunları bir hazine gibi saklar.

    Goethe'nin annesi arkadaşlıklarının başlamasından bir yıl sonra Bettina'ya yazdığı bir mektupta şöyle der: "Sevgili - sevgili kızım! Bana bundan böyle içinde sadakatin saklı olduğu o kelimeyle hitap et. Anne de. Bana anne demen senin tümüyle hakkın - Oğlum seni yürekten seven arkadaşın olsun. O da seni mutlaka seviyor ve arkadaşlığından gurur duyuyordur." Bu arada Bettina, Weimar'da özel danışman olan Goethe'yi ziyaret etmiş -ve onun çok hoşuna gitmiştir. Bunu izleyen yıllarda Bettina ve Goethe birçok kez birlikte olurlar.

    Bu andan itibaren başlayan mektuplaşmalar (aslında mektuplaşmayı sürdüren Bettina'dır. Goethe onun kadar sık yazmadığı gibi, mektupları çoğunlukla çok kısadır) sonraları Bettina'nın ilk edebi eserinin temelini oluşturacaktır. Bettina'ya yazdığı bir mektupta Bettina'nın varlığının özünü tanımlayan cümleyi belirtmek gerek: "Aslında sana hiçbir şey verilemez. Çünkü sen istediğin her şeyi ya yaratır, ya da koparır alırsın."

    Bunu yirmi beş yaşındaki bir kıza yazmıştır. Bundan kısa bir süre sonra Bettina'dan çocukluğuna ait masallar ve fıkralar derlemesini rica eder. Çünkü Goethe o sırada İtiraflar üzerinde çalışmaktadır. Bettina annesinin 1808'de ölümüne kadar son iki yılı onunla birlikte geçirdiği için belleğinden çok şeyleri Goethe'ye aktarabilirdi. Goethe'nin Şiir ve Gerçek yapıtındaki birçok olay ve anı Bettina'nın ona aktardıklarıdır. Zaman zaman, "Böyle sevimli ve hoş biri olmaya devam et!" diye Bettina'yı yüreklendirmiştir.

    Daha önce belirtildiği gibi yirmi beş yaşındadır Bettina. Bu yaştaki diğer kadınlar çoktan evlenmişlerdir. O ise şimdiye kadar buna karşı çıkmıştır. Ağabeyi Clemens'in arkadaşı ve şair Achim von Arnim çoktandır Bettina'nın peşindedir. Coşkuyla içinde şiirsel sihrin saklı olduğu bir evliliğe karar verirler.

    Gerçekten de hiçbir akraba ve tanıdığa haber vermeden seksen yaşındaki bir rahibin odasında evlenirler. Kız kardeşi Günde ve eniştesi Savigny'nin yanında oturan Bettina, kendi odasını güller, yaseminler ve mersin ağaçlan ile süsler. Çiçeği burnunda damat Arnim'in zifaf gecesi Bettina'nın odasına gizlice girmek zorunda kalması, onu oldukça keyiflendirmiştir. Ancak günler sonra Bettina ve Achim von Arnim evliliklerini "itiraf "ederler. Evet, böylece Bettina şimdi soylu bir kadın, bir eş, yakında da anne olacaktır...

    Bettina değişmiş midir? Düğünden iki ay sonra, o sırada yaşadığı Berlin'den Goethe'ye "Burada cennetteyim," diye yazar. "Küçük bir mutluluk" geçici bir süre ona yeterli gibi görünmektedir. Hani o kadınların beklentilerini buldukları mutluluk.

    Bettina von Arnim yirmi yıllık evliliğinde yedi kez anne olur. Kocası ile kendisi arasında iki ciltlik bir kitap haline dönüşen mektuplaşmalarında, başlangıçta şiirsel bir sihir olarak görülen bir evliliğin nasıl normal, gündelik bir yaşam haline döndüğü açıkça görülür. Kocası Wiepersdorfta malının mülkünün idaresiyle uğraşırken; sohbete, insanlara, dürtülere gereksinimi olan Bettina sık sık Berlin'e gider. Ev işlerini kendi başına yapar. Dokuma, pasta pişirme, biberli salatalık turşusu kurmayı ve mürver şurubu yapmayı öğrenir. Çocukları ateşlenir, sancılanır, isilik döker, boğmaca öksürüğüne tutulur, dişleri ağrır ve Bettina geceler boyu yataklarının başında nöbet tutar. Son çocuğunu dünyaya getirdikten sonra kız kardeşi Gunde'ye yazdığı bir mektupta, "Kol ve bacaklar yorgun, gözler uyku dolu, gırtlağımda sadece ninniler. Ben kendim, bu gizem dolu dünyada yaşadığına hayret eden bir çocuk olmuşum," diye tanımlar kendisini.

    Bundan birkaç yıl önce kocasından özür dilemiştir: "Sana uzun mektup yazamıyorum, çünkü çocukların bağrışmaları ve yorgunluk buna engel oluyor." Yirmi yıllık evlilik ve analık görevleri: "Yazar olarak Bettina bu yirmi yılda ön plana çıkmamıştır," der şair Rudolf Alexander Schröder, Mektuplarında Achim ve Bettina adlı kitabın önsözünde. Nedenini ise araştırmamıştır.

    1831 Ocağında, 50. doğum gününden birkaç gün önce Achim von Arnim ölür. O yılın yaz ortasında Berlin'de kolera salgını başlar. Zenginler kaçarcasma kenti terk ederken, Bettina Berlin'deki yoksullar semti Vogtland'a gider. (Buradaki durumu daha sonra Kralın Kitabı'nın son bölümünde dile getirir.) Giyecek, ilaç ve tıbbi yardım sağlar. Hayır, asla böyle "bir felakete seyirci kalınamaz", yoluna çıkan dikenleri ayıklamalıdır. Yaşamının genellikle "menopoz" diye adlandırılan döneminde, kendine yeni bir yol çizer.

    Sanatçı olarak üretken ve politikada etkindir. Dış etmenlere kanmadan, yazar olarak kendine özgü işinde ilerlemeye çalışır. Kocasının ölümünden sonra, hem onun hem de kendi yapıtlarının yayımı ile ilgilenir. 1834'te Prens Pückler'e "Goethe'nin Bir Çocukla Mektuplaşması, işte kitabımın adı bu," diye yazar, "öylesine ince, öylesine temiz, öylesine ateşli, alçakgönüllü, saf ve ilham dolu ki, nasıl mutlu etmesin!" İşte bu son cümlede yanılmıştır. Doğal olarak her okuyucusu aynı mutluluğu duymaz.

    Ağabeyi Clemens örneğin, kitap yayınlanmadan önce ilk dört formayı okuduktan sonra kız kardeşini bir kez daha azarlar. Bu bölümlerde Bettina gerçekten de bir genç kız olarak, Goethe'nin kucağında nasıl oturduğunu anlatmıştır ve Clemens bir skandaldan korkmaktadır: "İyi yetişmiş bir kız gibi divanda oturacağın yerde, kötü yetişmiş bir kız gibi bir adamın kucağında oturduğunu Avrupa'da herkesin bilmesinin bir faydası mı olacak yani?.. Beni, senin çocukların endişelendiriyor. Gurbette iyi mevkilerde bulunan oğulların ailenin şerefini korumak için herhangi bir felakete uğrayabilir, kavgaya veya düelloya zorlanabilirler. Kızların yanlış yola sapabilir veya sana olan saygılarını yitirebilirler."

    Bettina'nın bu sözlere yanıtına kulak verelim: "Sevgili Clemens... Gerçi iyi niyetine saygı duyuyorum, ama görüşlerine saygı duymama imkân yok. Tümünü okuduğunda bu kitabın bir önceki ve şimdiki yüzyılda yazılmış olan kitapların içinde olağanüstü bir yeri olduğunu sen de anlayacaksın. Gerçek düşüncem bu ve bunda yanılmıyorum."

    Cüretkâr cümleler; tam Bettina'ya göre. Oğullarının, özellikle ikinci oğlu Sigmund'un, annesinin böylesine "uygunsuz yayınlarından" dolayı kariyerlerinin tehlikeye düştüğünü belirtmeleri Bettina'yı mutlaka düş kırıklığına uğratacaktır. Fakat ne olursa olsun müsveddelerinde en ufak bir değiştirme ya da revizyon yapmaz. Bir Çocukla Mektuplaşma, gerçekten Bettina'nın Goethe ile yaptığı yazışmalarını şiirsel bir anlatımla derlediği bir mektup-romandır.

    Goethe ile olan birlikteliğini anlatırken anı ve fanteziyi birbirine bağlamıştır. Bu bağlamda, mektupların özellikle kadınların tercih ettiği bir edebiyat türü olduğunu bilmekte yarar vardır. Mektuplar gerçi belli bir adrese yöneliktir, ama aynı zamanda edebiyat dünyasına yazılmıştır. Bettina von Arnim tarafından ilerki yıllarda diğer mektup-romanlar yayınlanır: Die Gündemde (1840) Bettina'nın genç kızlık arkadaşı ile mektuplaşmasını, Clemens Brentano'nun Bahar Tacı (1844) Clemens ve Bettina Brentano kardeşler arasındaki fikir alışverişini kapsar.

    Burada Bettina'nın o canlı anlatım tarzından ufak bir izlenim vermek için Bahar Tacı''ndan bir bölümü aktarmak gerek: "Doğru, Clemens, içimde insan yüzlerinden bir panayır var, tüm doğa sere-serpe, nabzı dolu dizgin atıyor, çiçekleniyor ve şafak kızıl rengiyle ruhuma doğup her şeyi aydınlatıyor. Baş parmaklarımla gözlerimi kapatıp başımı dayadığımda, bu koca tabiat önümden geçerek beni tümüyle sarhoş ediyor. Geçit resmi yapan yıldız tablolarıyla bezenmiş gökyüzü dönüp duruyor yavaşça; ve çiçeklenen ağaçlar havayı bir halı gibi renk hüzmeleriyle beziyor. Acaba tüm bunların gerçek olduğu bir ülke var mı? Yoksa var da ben dünyanın başka yerlerine mi bakıyorum?"

    Kralın Kitabı'nın iki cildi Bettina'nın daha sonraki yapıtları arasına girer. Bu kitap krala aittir, ithaf başlığını taşıyan birinci cildi Bettina'nın veliahtken tanıdığı ve 1840 yılında kral olan IV. Friedrich Wilhelm'e hitap etmektedir. O zamanlar bu kral liberal sayılırdı. Bettina kitabında Goethe'nin annesinin feodal devletin eleştirisini de aşan gerçekleri dile getirmesine izin vermiştir. Goethe'nin annesi, örneğin, devleti işlenen tüm suçların en büyük ve tek faili olarak görmektedir.

    Bettina, IV. Friedrich Wilhelm'e gönderdiği Kralın Kitabı'na eşlik eden mektubunda, "Vatandaşları serbest bırakmalısınız," der. Kral vatandaşlardan oluşan bir topluluğun ilk vatandaşı olmalı ve devleti onlarla birlikte kurmalıdır; içinde yaşamak istedikleri devleti. Bettina'nınki gibi bir soydan gelen bir kadının böylesine fikirleri yayınlaması tamamen yeniydi.



    Kralın Kitabı adlı yapıtının ikinci cildi Cinlerle Söyleşiler (1852) yayınlandığında, Bettina "komünist" olarak suçlanır; Bavyera ve Avusturya'da kitabı yasaklanır. Bettina von Arnim kamuoyunun odak noktasındaki bir kadındır. Ömrünün son yıllarında korkusuzca ve yılmadan polis baskısına, yoksulluk ve adaletsizliğe karşı savaşır.

    Yahudilerin ve Silezyalı dokuma işçilerinin savunucusu olur ve hemen hemen her baskı şekline karşı savaş açar. "Hemen hemen", çünkü kadınlara uygulanan baskıya değil, sadece kendisine yapılan baskıya karşı çıkar. Onun ufkunu daraltan ve belirli kalıplara sokmak isteyen biri çıktığı anda kıyameti koparır. "Şeytan Bettina" olarak (yetişkinliğinde de aynı lakabı taşımıştır) kendine özel bir yer edinmiştir.

    Belki çağdaşları arasında ona en çok benzeyen, Fransız kadın yazar George Sand'dır. George Sand ile de ilişki kurmak ister. Ona Goethe mektup-romanının Fransızca çevirisini yollar. George Sand kitaba hayran olur ve hemen uzun bir cevap yazar. Fakat mektuba polisçe el konulur ve açılır. İki kadın yazarın bu yazışmalarında, "tehlikeli eğilimler" sezinlenmiştir.

    Yetmiş dört yaşına basan Bettina von Arnim ne zaman 'yaşlanmış'tır? Eğer bundan yorgun olmak ve vazgeçmek anlaşılıyorsa; o ne yorulur ne de vazgeçer. Asla. Jacob Grimm, Bettina'dan söz ederken "Yaşlanan, ama hep genç kalan Bettina," der.

    Gündemde adlı mektup-romanında "Eğer tahtta ben olsaydım dünyayı güleç bir yüreklilikle değiştirirdim," der Bettina. Tüm eserleri, özellikle de mektup-romanları bunu yansıtır: Bettina von Arnim "güleç yürekliliğiyle" yaşamış ve yazmıştır
    [/color

  8. #28
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    6.980

    Standart Dünyada öncü kadınlar

    Germaine de Stael-Holstein





    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1766-1817)

    1769 Napoleon Bonaparte'ın doğum yılı.
    1789 Fransız Devrimi'nin başlaması.
    1792 Paris'te Tuileries Sarayı'na yapılan saldırıda (bununla krallığın düşmesi olayı başlatılmıştır) kadınlar da önemli ölçüde yer alırlar.
    1792 İngiltere'de Mary Wollstoneeraft'ın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri yayınlanır.
    1802 Napoleon Bonaparte, Madame de Stael'i Paris'ten kovar.
    1803 Madame de Stael, Weimar'da Goethe ile buluşur.
    1804 Goethe "Baş Müşavir" olur.
    1805 Bonaparte kendisini Fransız İmparatoru ilan eder.
    1806 Napoleon, Jena Meydan Muharebesi'nde Rusya ve Prusya'ya karşı zafer kazanır. Napoleon hayranı Goethe, Christiana Vulpius ile düğünü için evlilik yüzüklerine Jena Meydan Muharebesi'nin gününü yazdırır.
    1808 Goethe, Erfurt kentinde Napoleon ile buluşur.
    1813 Goethe, Leipzig'deki meydan muharebesinde Napoleon'un zaferi üzerine bahse girer, kaybeder.
    1814 Germaine de Stael'in başyapıtı Almanya Üzerine, Almanca çevirisiyle çıkar.

    "HAKSIZ GÜCE KARŞI DİRENMEK, BEDENSEL BİR ZEVKTİR."

    Parisli Germaine Necker garip bir kızdır: Daha on üç yaşına varmadan, sanki büyümüş de küçülmüş gibi konuşur. Oyun oynamanın ne demek olduğunu bile bilmez. Açık havada gezmek, hareket etmek, bunların hepsi ona yabancıdır. Gezmek, tozmak yerine tiyatro oyunları üzerine sohbet etmek ister, herhangi bir insanın kaç yabancı dil bildiği konusu ile ilgilenir, edebi mektuplar, kompozisyonlar yazar.

    Henüz ebeveynlerinin Paris'in kuzeyinde bulunan Saint-Quen'deki kır evinde oturmaktadır, çünkü doktor ona mutlaka "dinlenme ve hava değişimi" önermiştir. Ayrıca, artık yaşıtlarıyla birlikte olması da gerekmektedir. O zamana dek Germaine, zamanının çoğunu katı tutumlu annesinin koruması altında geçirmiştir. Annesi Bn. Necker Paris'teki evinin salonunda zamanın ileri gelen beyinlerini ağırlarken, Germaine uslu uslu oturup onları ciddiyetle dinler ve konuşmalara katılır.



    Şimdi ise Germaine ilk kez yaşıtı bir kızla karşılaşmıştır: On iki yaşındaki İsviçreli Jeanne Huber oyun arkadaşı olarak Necker ailesinin çiftliğine davet edilmiştir. Germaine için bu müthiş bir olaydır. Hayatında o güne dek hiç arkadaş edinmemiş olan Germaine, neye uğradığını anlamayan Jeanne'ı hasretle kucaklar. Onu sevgi yeminlerine boğar, garip bir öneriyle de şaşkına çevirir: "Her gün birbirimize yazacağız!" Gerçekten garip bir kızdır şu Germaine...

    Jeanne daha sonraları Germaine'in yanında başlangıçta kendini rahat hissetmediğini, fakat kısa bir zaman sonra bu olağandışı kızın cazibesinden kendini kurtaramadığını anlatır. Gerçekten de Germaine'i tanıyan bir kimse ona genç kızken bile kayıtsız kalamazdı. Ya alabildiğince sevilir ya da son derece nefret edilirdi. Ve bu özelliği tüm yaşamı boyunca değişmedi.

    "Bu kadın bir felaket tellalı, hep nahoş şeylerin habercisi!" diye köpürmüştü Napoleon Bonaparte. İçişleri Bakanı Joseph Fouche ise "Germaine çağımızın en harika kadını," diye övgüyle söz etmiştir. "Kendi hemcinsleri arasında eşine ender rastlanan biri; çok az erkek onun aklına ve konuşma yeteneğine sahiptir," diye yazmıştı Sehiller.

    Aklı ve mükemmel konuşma yeteneği, daha on üç yaşma bile basmamış Germaine'i ön plana çıkarmıştı. Düşünce ve duygularını hiç kimsenin taklit etmeyeceği bir üslupla dile getirmekteydi. Arkadaşı Jeanne ile tiyatro eserleri yazar, tuluat tarzında oyunlar oynar, değişik kılıklara bürünürdü. Onu izleyenler aslında hiç de "güzel" bir kız olmadığını unuturlardı.

    Germaine'in çağdaşları onun dış görünümünü "yüz hatları düzensiz, zarafetten yoksun," diye tanımlar. Ona en yakın olan insan, babası Maliye Bakanı Jacques Necker'dir. Biricik kızına şefkatle "Minette," derdi. "Ben Bay Necker'in kızıyım. Ona aitim. Gerçek adım bu. Eğer bir gün soyadını değişse bile bu adı bana vermeleri için elimden geleni yapacağım. Ona layık olmaya çalışacağım. Bu yeminle büyüdüm, onunla öleceğim," diye yazmıştır Germaine günlüğüne.

    1786'da babası onu evlendirmek istediğinde karşı gelmez. Müstakbel kocasının adı Eric Magnus von Stae'l-Holstein'dır. İsveç'in Paris'teki büyükelçisidir. Genç çifte babası Rue de Bac'ta bir daire döşer.

    Aşk mı? Hayır, zamanındaki her genç kız gibi o da evlilikte aşkı düşünmez. Fakat mutludur. Fazlaca el bebek gül bebek geçen çocukluğu, yalnız geçen gençlik döneminden sonra evliliğinin ilk iki yılında toplumsal yaşamın içine düşer. Kısa süre içinde Rue de Bac'taki evi annesininki kadar önemli olur. Saraylarda takdim edilir, bol bol akşam yemeklerine ve galalara katılır.

    Bu "çirkin küçük ördek yavrusu", pudralı, saçı başı yapılı Rokoko kadınları arasında -olacak şey mi? Hayır. Genç Bayan de Stae'l sık sık falso verir: bazen başlığını takmayı unutur (olamaz!), bazen eteği sarkar (ne ayıp!), hatta makyaj yapmayı unutur (ne kadar bayağı!). Bütün bunlara rağmen gene de herkesin ilgi odağı olur. Başına üşüşen kavalyeler onun konuşma yeteneğine hayran kalırlar. Fransa'nın ekonomik sorunlarını çözümlemek isteyen babasının reformlarını savunmaktadır. Fikirlerini herkesin yüzüne karşı doğrudan söyleyen "Minette", Fransız Devrimi sırasında ve sonrasındaki sıkıntılı yıllarda birçok düşman edinir.

    Onun amansız rakibi Napoleon Bonaparte olur ve öyle de kalır. Aslında önceleri onu bir kahraman olarak görmüştür ve saygı duyar. Yönetiminin başlarında yaptığı her şey Fransa, üstelik tüm insanlığın yararına gibi görünmüştür. Ne var ki, başka biri onun gibi düşünmeyecek olsun, etrafındaki figüranlardan başka kimseye tahammül edemeyeceğini hemen göstermektedir Bonaparte. Kadınların onun politikasına burunlarını sokmaları imkânsızdır. Bu uğursuz Bayan de Stae'l ise kurallarına uymamaktadır.

    Artık sesini çıkarmazsa Paris'te rahatsız edilmeden yaşayabileceği haberini yollar de Stael'e. Politika yapan kadın istememektedir. "Mesele sizin ne istediğiniz değil, benim ne düşündüğümdür," kararma varır Germaine de Stae'l sakince. Düşüncesini hiçbir engel olmaksızın söyleyebilme serbestisini istemektedir. Bu ise Bonaparte'ın istemediği ve kendisine körü körüne itaat etmeyen bir kimseye izin veremeyeceği bir şeydir.

    Muhalifinin kendisine "Fikir korkağı" dediği kulağına gelen Bonaparte, "Parçalayacağım, ezeceğim onu!" diye tehdit eder. Germaine'i bu tehditler sindirmez: "Haksız bir güce karşı direnmenin temelinde bir tür bedensel zevk yatar," der. Napoleon 1802 Mayısı'nda on yıllığına konsül olarak atandığında, Germaine'i Paris'ten sürgüne yollar: "Necker'in kızı bir daha asla Paris'e dönemez!"

    Bu sürgün Germaine'i can evinden vurur. Paris, onun kutsal kentidir. Burada bulduğu insanlar, diyalog içinde bulunduğu dostlar onun için son derece önemlidir. Kendisini ancak Paris'te gerçek evinde hissetmektedir. O sırada evliliği sadece kâğıt üzerindedir. Dünyaya getirdiği üç çocuğu İsviçre'de babasının yanında büyümektedir. Kocası Bay de Stae'l 1802 Mayısı'nda felçten ölür.

    "Ona duygu yönünden pek fazla bir şey veremedim," der Germaine de Stae'l açık yüreklilikle. Gerçekte, her ikisinin de bu arada "maceraları" olmuştur. Aradaki ufak fark ise, mutsuz bir evli erkek için "böyle bir şeyin" normal olması; mutsuz bir evli kadın için ise asla kabul edilemeyeceğidir. Germaine de Stae'l, bu tür çifte standartlı ahlak anlayışına karşı savaş veren ilk kadınlardan biridir. Paris'ten sürgün edilince İsviçre'ye babasının yanına gider ve evlilik dışı aşkta kadının haklarıyla ilgili bir roman yazar.

    "Bir hayat arkadaşı olan kadının, kocasının isteği doğrultusunda bir anlaşmaya varması ne büyük haksızlık," diye yazar. "Seni iki, üç yıl tutkuyla seveceğim ve bu sürenin bitiminde seninle mantıklı bir şekilde konuşacağım," der erkek. (Ve erkeklerin mantık dedikleri, yaşam sihrinin bozulması anlamına gelir.) 'Ben evimi, soğuklukla, can sıkıntısıyla dolduracağım ve öte yandan da beğenilmeyi isteyeceğim.

    Fakat bana oranla daha fazla fantezi ve duygu gücüne sahip olan sen, herhangi bir başka hayat seçeneğin veya eğlencen olmadığı için, dünya bana dört bir yandan olanaklar sunarken, sadece benim için yaşayan sen, benim binlerce ilgi alanım varken, aşağılanmış, donmuş ve yarım kalmış sevginle sen, sadece benim iyi olarak algılayacağım zamanda, yalnız benimle yetineceksin ve bunun da ötesinde daha güçlü, daha şefkatli duygular içeren inançları geri tepeceksin!' Ne denli haksız bir akit! Tüm insani duygular buna isyan eder."

    Delphine adlı romanı 1802 sonbaharında Paris ve Cenevre'de aynı zamanda yayınlanır. Dıştan zararsız bir kadın romanı gibi görünen kitap, Fransa'nın başkentinde bir numaralı tartışma konusu olur. "Suskun ve aydın Fransa'ya" diye ithaf etmiştir Germaine bu kitabı. Sadece bu ithafı ilk okurlardan birini -yani Napoleon Bonaparte'ı- çileden çıkarır. Serbest aşkı savunan hiç duyulmamış çığırtkanlığı dışında, şu tür cümleleri de gittikçe büyüyen bir hoşnutsuzlukla okur; "Halkların politik inançlarının kuvvet kullanarak değiştirilebileceğine inanmak boşunadır," ve "Bizim vicdanımız özgürlüğe ve adalete düşkündür; hiç kimse köleliği istediğini samimi olarak itiraf edemez."

    Bunları yazan bir kadının normal olmayacağı gayet açıktır. O "erkekten dönme" olmalıdır. Tehlikelidir. Susturulmalıdır. Bundan daha basit bir şey olamaz. "Umarım," der Napoleon, "dostları Bayan de Stael'i Paris'e geri dönmemesi konusunda uyarmışlardır. Aksi takdirde onu jandarma ile sınır dışı etmek zorunda kalırım."

    Fakat bu can sıkıcı kadın yılmaz, vatandaş Konsül diye yazar Bonaparte'a; "İnanamıyorum; eyleminiz beni daha da acımasız yapabilir. Tarihiniz içinde yalnızca bir satır olabilir bu. Savunmasız bir insana böylesine büyük bir acı vermeden önce bir an olsun düşünün; basit bir adalet eyleminizle başkalarını tepeden tırnağa boğduğunuz minnettarlık duygusundan daha derin ve daha kalıcı minnettarlık duygulan akıtırdınız yüreğime."

    Birinci Konsül'ün emrini geri alması için bir yıldan fazla uğraşır. Boşuna.

    "Fransa benim mutluluğum için gerekli," diyordu Germaine de Stael. Napoleon da bunu onun kadar iyi biliyordu. Yoksa çoktan başka bir ceza düşünürdü.

    Jacques Necker bu sırada mutsuz kızına yazdığı bir mektupta şöyle seslenir:

    "Mutsuz olduğun zaman başını dik tut ve dünyanın hiçbir gücünün seni ezmesine izin verme!" Germaine, babasının tavsiyesine uyarak Almanya'ya gider. İki çocuğu ve onun o zamanki "sürekli refakatçisi" Benjamin Constant da onunla birliktedir. Neden özellikle Almanya? Bir yandan romanı Delphine bu ülkede hayranlıkla benimsenmiş olduğu, bir yandan da Weimar'da Goethe ve Schiller ile tanışmak arzusunda olduğu için. Hayır, Germaine de StaeTin Almanya'da hoş karşılandığı iddia edilemez. Frankfurt'ta Goethe'nin annesi ile buluşur. Annesi oğluna şunları bildirir: "Sanki boynuma asılmış bir değirmen taşı gibi boğdu beni. Her yerde yolumu değiştirdim, bulunduğu her daveti reddettim. O gittikten sonra rahat nefes alabildim. Ne istiyor bu kadın benden?"

    Bu arada iki şair, Goethe ve Schiller, birbirlerine yazdıkları kaygılı mektuplarda kendilerini bu can sıkıcı kadına karşı nasıl koruyabileceklerini bilmediklerini belirtirler. Herkesin dilinde olduğu gibi "güzel" de değildir. Üstelik politikaya karışması yüzünden ülkesinden de kovulmuştur. Aydın ve çok akıllı biri olarak bilinmektedir. Üstüne üstlük; de Stael oldukça çetin bir kadın olsa gerektir. "Eğer Almanca anlıyorsa, ona haddini bildiririz" umudundadır Schiller. "Fakat inançlarımızı ona Fransızca sözcüklerle anlatmak ve onun ustalığına karşılık vermek çok zor bir iş!"

    Goethe, ilk önce bu garip kadını izlemesi ve sonra izlenimlerini iletmesi için Schiller'i öne sürer.

    İlk karşılaşmasından sonra Schiller "Derli toplu, yabancı, yanlış ve patolojik bir unsur yok vücudunda. Tek bunaltıcı yanı dilini kullanışındaki olağanüstü ustalığı. Onun söylediklerini izleyebilmek için insanın topyekûn kulak kesilmesi gerek," der. 1803 kışında iki Alman üstat Germaine de Stael ile birçok kez biraraya gelirler. Bu ülke hakkında bir kitap yazmayı planlayan Germaine, Almanya'da yaşadıklarını ve deneyimlerini günü gününe not alır.

    "Öyle alçakgönüllü ve kendi başarılarını önemsemeyen, kendine göre gerçekleri öylesine canla başla ve gururla savunan biri ki, ilk gördüğüm andan itibaren ona hayranlık dolu bir dostlukla yaklaştım." Schiller'i böyle tanımlar. Goethe ile olan ilişkisini tanımlamakta ise biraz zorlanır. "Fantezisi gibi donuk olan bir haysiyet duygusu var... Konuşma sırasında farkında olmadan onun Ben taassubunu zedeleyip zedelemediğini asla bilemiyor insan," diye yazar Goethe hakkında babasına. Fakat tüm eleştirilere rağmen onunla konuşmalarından büyülenir. Edebiyat, felsefe ve tiyatro, ana temalarıdır.

    Weimar'da kaldığı altı hafta, Bayan de Stael'in yaşamında kesinlikle zirvelerden birini oluşturduğu kesindir. En önemli yapıtı Almanya Hakkında, ana hatlarıyla bu Almanya gezisi sırasında oluşur ve bu kitap, Fransızların Almanlar hakkındaki görüşlerini uzun süre etkiler. Bunun ardından Bayan de Stae'l Berlin'de de kalır ve her gün "Alman dilindeki keşfedilmemiş yeni değerleri" keşfeder.

    1804 Nisan'ında İsviçre'den aldığı bir telgraf Germaine'i çok derin kaygılara düşürür, tüm planlarını altüst eder. Babası ölmüştür. Herkesten çok sevdiği insan; babası. Yetişkin bir kadın olarak da kendisini hâlâ "Minette" olarak gören, ne olursa olsun daima yanında olan babası. Onun ölümüyle, bu arada ne kadar ünlü de olsa "Minette" için gerçek yetişkinlik henüz başlamaktadır. İsviçre'deki Coppet'e geri döner, babasının terekesini düzenler ve Bay Necker'in Özel Yaşamı ve Karakteri adlı izlenimlerini yazar.

    Cenevre yakınındaki Coppet malikanesi daha sonraki yıllarda Avrupa'nın kültürel buluşma yerine dönüşür. Şenlikler, temsiller, tartışmalar ve tâ uzaklardan bu "olağanüstü kadını" tanımak için gelen konuklarla dolar. Fakat Napoleon onu hâlâ nefretle izlemektedir.

    "Ezeceğim onu!" diye birkaç yıl önceki tehditinin üzerine, 1810'da en büyük darbeyi indirir. Germaine de Stae'l, Almanya Hakkında adlı kitabının üçüncü cildini uzun bir çalışma dönemi sonunda tamamlamıştır. Düzeltme çalışmasını yaptığı sırada bir emniyet müdürü çıkar gelir evine. Tüm müsvette, evrak ve provalarının derhal kendisine teslim edilmesini emreder.

    Hemen ardından, bir görgü tanığının ifadesine göre, İmparator bizzat kendi elleriyle tüm ciltleri ve notları şömineye atar. İmparatordun İçişleri Bakanı yazara yapıtının neden böyle bir gazaba uğradığını şöyle bildirir: "Madam, biz henüz sizin takdir ettiğiniz toplumları örnek almak zorunda kalacağımız noktaya gelmedik. Sizin son yapıtınız Fransızca değil."

    O anda Germaine için kitabının bir müsveddesini gizlice kurtarabilmiş olması belki de küçük bir tesellidir. Doğal olarak o sırada yayınlayamaz. Yazar olarak kariyeri sona ermiştir. Vatanına asla geri dönemez. Dostları ondan çekinmeye başlamıştır. "Yeni emniyet müdürü arkadaşlarımın beni ziyaret etmemeleri için yollarda pusuda bekliyor. Bugünün şartlarının gerektirdiği şekilde yapıtımı değiştirmemi, ilaveler ya da eksiltmeler yaparsam her şeyin halledileceğini anlamamı istiyorlar," diye yazar 1811'de bir arkadaşına. "Beni kendi kendimden korkar hale getirdiler!"

    Mücadeleci Germaine de Stae'l şimdiye dek hiç bu denli kaygılı bir ifade kullanmamıştır. Eğer Napoleon'un lütfunu yeniden kazanmak istiyorsa, ona bir methiyeler düzmesi öğütlenmektedir. Hayır, bir Madam de Stae'l böylesine alçalamaz! Bundan sonraki yıllarda "kendi mezarı başında nöbet tutarcasına" yaşar. Tarifsiz acılar içindedir. Düşüncelerini özgürce ifade arzusunu hiçbir şey ve hiçbir kimse bastıramaz.

    Kırk altı yaşında bir kez daha anne olur ama bu, çocuğunun genç bir Fransız subayı olan babası ile hemen evlenmesi için bir neden değildir. Doğumdan kısa bir zaman sonra Avusturya, Rusya, Finlandiya, İsveç ve İngiltere'ye seyahat eder. Londra'da onun için görkemli bir kabul töreni hazırlanır. Burada -1813'te- Almanya Hakkında da yayınlanır.

    1814 Nisan'ında onun en büyük düşmanı Napoleon tahttan iner. Germaine de Stae'l çok sevdiği Paris'e geri döner ve bir kraliçe gibi karşılanır. En sonunda Almanya Hakkında adlı kitabı kendi yurdunda da yayınlanacaktır. Kitabı (başka nasıl olabilirdi ki), her yerde büyük ilgi uyandırır. Goethe, "Bizi Fransa'dan ayıran köhne önyargıların Çin Seddi'nde koca bir delik açan muhteşem bir silah," der bu kitap için.

    Germaine de Stae'l "Köhne önyargılara" karşı hayatı boyunca savaşmıştı. Zor bir kadındı. Kimilerini öfkelendiriyordu. Hatta, günümüzde bile: 1980 sonbaharında Hamburg'daki bir Alman-Fransız Lisesi'ne onun adı verilecekken, "Madam de Stael çok ahlaksız bir kadındı" gerekçesiyle, reddedildi.



  9. #29
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    6.980

    Standart Dünyada öncü kadınlar

    Annette von Droste-Hulshoff






    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1797-1848)



    1810 Münster, Fransız İmparatorluğu'na katılır.
    1813 Anncttc von Droste Hülshoff, Grimm Kardeşler ile tanışır.
    1816 Grimm Kardeşler'in Alman Masalları yayınlanır.
    1823 Köln'de ilk Rosenmontag eğlence resmi geçidi yapılır.
    1825-26 Droste'nin Köln, Bonn ve Koblenz gezisi.
    1834 J.A.L. Werner genç kızlar için beden eğitimi kitabını yayınlar.
    1837 Münster'de Levin Schücking ve Droste'nin de üyesi olduğu bir "Heeken - Yazarlar Derneği" kurulur.
    1843 Levin Schücking, Luise von Gali adlı kadın yazarla evlenir.
    1848 Droste'nin ölüm yılı: Fransa'da Şubat Devrimi ve Almanya'da Mart Devrimi.
    1862 Levin Schücking ilk Droste biyografisini yayınlar.
    1878-79 Cotta Yayınevi'nde Levin Schücking tarafından derlenen, Droste'nin Bütün Eserleri çıkar.

    "YÜZ YIL SONRA OKUNMAK İSTİYORUM, BELKİ BAŞARIRIM."

    Ailede "Annette" diye çağrılan Anna Elisabeth Freiin von Droste zu Hülshoff, ilk şiirini biraz önce bitirmiştir. İlk eserini altın yaldızlı varaka sarar ve doğru Hülshoff şatosunun kulesine çıkar. Rüzgâr okunun altındaki horozlu merteğin boşluğunda saklanacak ve "sonsuzluğa adanmış" olacaktır bu eser. Şu dizeleri kâğıda dökmüştür:

    Gel sevgili horozcuk, yaklaş ve elimden gagala yemini Gel anık sevgili küçük adam Gel ki kaçıp gitmesin o elinden.

    Mehtap gümüş parlaklığında
    Nasıl da bakıyor dünyaya
    Bir pınardan daha sessiz parlıyor
    Ey mehtap, yaklaş biraz daha dünyaya.

    Keşfedilmemiş ozan yedi yaşındadır. Jenny, Werner ve Ferdinand adlı kardeşleriyle ailenin devamlı adresi olan Westfalen eyaletinin Münster kenti yakınındaki Hülshoff şatosunda taşralı bir soylu kızı olarak yetişmektedir. Çocukluğu şöyle betimlenir: Hastalıklı, narin, tuhaf. Özellikle son özelliği olan "tuhaflığı", annesini endişeye düşürür.

    Annette'in oldukça aşırılığa kaçan duygusal ifadeleri vardır. Bir gece önce gördüğü bir düşü anımsadığında hüngür hüngür ağlayabilmektedir. Kendi kendisiyle konuşur, hayal kurar. Ata yadigârı şatonun etrafında saatlerce tek başına dolaşır. Yalnız gezileri sırasında çiftçilerin yanına gider, orada anlatılan tuhaf olayları ve hayalet öykülerini adeta nefes almadan dinler. Annette bir de kibirli ve kişilikli olmaya başlamasaydı, tüm bunlar hazmedilebilirdi.

    Piyanoda gelişigüzel melodiler çalar, kendi şiirlerini yazmaya çalışır, arkadaş ve akraba çevresinde "komedi oynamaya" bayılır. Sahnelemelerinde alçakgönüllü ve çekingen değildir. Aile dostu Graf Friedrich Leopold von Stolberg, Annette'in ebeveynine yazdığı bir uyarı mektubunda genç kızın "mağrur ve şahsiyetli" olduğunu yazar. Çocuk ve Ev Masallarının ortak yayımcısı Wilhelm Grimm de onu çok sert yargılar: "Yazık ki benliğinde aceleci ve tatsız bir yan vardı... Mutlaka yükselmek istiyor ama bu iki özelliği arasında bocalıyordu."

    Bunun dışında kendisi için Westfalen masal ve efsanelerini toplamasını memnuniyetle karşılarken, Annette tevazuyu yine de elden bırakmamalıdır. Annette uyum göstermeyi öğrenir. Bunu tüm yaşamı için öğrenir. Güpegündüz perdeleri çekili durumda yatağına yatıp, sıcak çay içerek "sakinleşmek" zorunda az mı kalmıştır? Örgü örmek ve piyano çalmak dışında başka şeyle uğraşması az mı engellenir? Fazla okumaması gerektiği az mı söylenir?

    Fakat: "Tuhaf ve deli dolu mutluluğumu kitaplardan, romanlardan kazanmadım ben. Bunlar zaten benim içimdeydi," diye itiraf eder yirmi iki yaşındaki Annette, baba dostu (kamu hukuku profesörü) Anton Matthias Sprickmann'a yazdığı bir mektubunda.

    Annette von Droste-Hülshoff "içinde olanları" daha da eleştirir. Sessiz, sakin. Çocukluğunda ilk dizelerini altın varağa sarılı olarak ailesinden sakladığı gibi - gizlice. Hayatının sonuna dek ailesinin ve sınıfının göze batmayan, uyumlu bir ferdi olarak kalır. Kırk beş yaşında bile annesine yazdığı mektupları "itaatkâr kızın Nette" diye imzalar. Her şeye rağmen Droste'dir. "Dünyaca ünlü kadın ozan"dır.

    On altı yaşındaki Annette von Droste-Hülshoff un Bertha adında tamamlanmamış bir tiyatro eseri vardır ve bu eserdeki kahramanın eline aşağıdaki dizeler uyarı olarak tutuşturulur:

    Rufum çok erkeksi, çok yücelerde
    Kadın gözü izleyemez seni ötelerde
    Yüreğini daraltan korku bu
    Ve solmuş körpe yanaklarında.
    Assalar kadınlar semalarını
    Kaçarlar kendi öz benliklerinden.
    Güneşe ermek isterler ötelerde
    Yınmak isterler de bulutları kartal üstünde
    Yapayalnız kalırlar sisli vadilerde.
    Yarışmak isteseler de tüm erkeklerle
    Kadın değillerdir anık, çifte cinsiyetleriyle.

    Bu dizeleri yazarken, genç Annette, kendisini betimlemek ve disipline sokmak istemiştir. Uyar mı bunlara?

    Çok küçük yaşlardan beri "dişi" olmama konusunda içine çok büyük bir korku yerleşmiş olmalı. Yine de dış görünümüyle zamanının ve konumunun gereği bir genç kız nasıl olması gerekirse, tam öyleymiş gibi bir izlenim bırakır. Çağdaşları onu kocaman mavi gözleri, açık sarı bukleli saçlarıyla zarif ve ince biri olarak tanımlarlar.

    Çok önemli kadınsal bir özellik olan itaatkârlık bakımından da eksiği yoktur. Uslu uslu "çevre turu" dedikleri, yöredeki çiftliklerde yaşayan soylu akrabaları ziyaret amaçlı gezilere katılır. Bükendorf çiftliğindeki büyükannesi için "dini şarkılar" içeren bir kitap yazmayı planlar. Kadın eliyle yazılmış bu tür şiirler törelere de uygundur. Buna karşılık genç Annette'in kurduğu bazı arkadaşlıklar "aşırı maceracı" olarak nitelenebilir. On altı yaşındayken Westfalya eyaletinde kendisinden birkaç yaş büyük olan Katherine Busch adlı yazara büyük bir ilgi duyar.

    Katherine "Westfalya'nın Ozanı" olarak kutlanır. Fakat Katherine, Modestus Schücking ile evlenir ve artık sadece eş, ev kadını ve ana olmaya karar verir. Annette o anda arkadaşının taşıdığı Schücking soyadının ileride kendisi için ne denli önemli olacağını sezemez. O sadece Katherine şiir yazmayı temelli bıraktığında, bir meslektaşını yitirdiğini sanmaktadır. Peki ya Annette'in hiç talibi yok mudur? Kimse ona teklifte bulunmamış mıdır?

    1820'de (Droste üzerine yazılanlarda belirtildiği gibi) "gençlik felaketini" yaşar. Hatta sözü edilen "büyük bir yaşam krizi"dir. İlgi duyduğu iki erkek vardır. Hani denir ya, "umuda kapılmış", ikisi de o türden işte. O yaz olanlar, işin içinden çıkılacak gibi değildir. Droste'nin her biyografi, olayı başka türlü yazar. Belki Annette delikanlılarla olan ilişkilerinde çok beceriksizdir. Belki diğerlerinin uyduğu oyun kurallarına uyamamıştır.

    Belki kendi duygularını analiz edememiştir. Her ne olursa olsun, iki erkekten de "ortak bir red mektubu" alır. Sessiz sedasız ortadan yok edemeyeceği bir mektup. O zamanlar mektuplar aile ve arkadaş çevresindeki her bireye hitaben "resmi açıklama" niteliğindeydi. Annette (o hep 'tuhaf değil miydi?) bu durumda ve aile çevresinde kendisini eskisine göre daha da yalnız hissetmiş olsa gerek. Hiç kimseden anlayış görmez.

    Kız kardeşi Jenny daha sonraları şöyle diyecektir: "Annette evlilikten söz ederken, sağlığı pek yerinde olmadığı ve bağımsızlığına çok önem verdiği için evliliğin kendisine göre bir iş olmadığını söylerdi sadece." Annette'in kendisini burada belirtildiği gibi ifade etmiş olması imkânsızdır. O, hayatının sonuna kadar ailesiyle son derece uyumlu ve söz dinler bir kadın olarak kalır.

    Annette içine kapanır. Yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra kız arkadaşı Elise Rüdiger'e eski günleri anımsayarak "Vaktiyle çok gençtim, çok mağrur ve mutsuzdum ve binlerce kez ölmeyi diledim," diye yazar. Çoktan üne kavuştuğunda ve Alman edebiyat tarihine "Die Droste" olarak girdiğinde, hakkında şu yorum yapılır: "O bir dâhinin yazgısı olan yalnızlığa mahkûmdu."

    Evet, yalnız kalır. Eş ve anne olmaz. Ama yıllar sonra karşılıksız seveceği erkeğin, kendisine "Annecik" demesine izin verecektir.

    Duygularını maskelemek için mi? Daha küçük bir kızken, hiç kimseye sezdirmeden, alay ve aşağılanmaya katlanmayı öğrenmiş olmalıdır. Belki de yetişkin bir kadın olarak annecik rolüne sığınmasının nedeni, bu rolün ona kendi duygularının açıklanmasına izin vermesidir.

    Ama henüz pek "olgun" değildir. Kendi kendisiyle ve kendisine karşı savaş verir ve "aşk için hiçbir organa sahip olmadığı" duygusu içindedir. Bu sırada yazmaya başladığı -dini şarkılar- üzerinde çalışmaya devam eder. 1820 Ekim'inde annesine verdiği müsveddeye yazdığı ithafta "Belki de şarkılarım gizli kalmış bazı hasta damarlara basacaktır; çünkü hiçbir düşüncemi saklamadım, en gizli düşüncelerimi bile. Hoşuna gider mi bilmiyorum; bunları belirli bir kişi için yazmadım. Bununla birlikte kızının eseri olarak senin doğal mülkiyetin olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum."

    Yazdıklarıyla kamu önüne çıkmadığı sürece Annette'in aile içersinde yazmasına göz yumulur. Bu da onun zaman öldürme şeklidir. Ledwina adlı bir roman, opera metinleri, liedler, baladlar üzerinde çalışır. 1825 sonbaharında akrabaları ile birlikte ilk kez daha uzun bir geziye çıkmasına izin verilir: Ren kıyılarına. Bir sürü olay gelir başına. Ren'de seyreden buharlı bir gemi ona çok heybetli gelir. Karnavala katılır, müzik ve edebiyat sohbetleri yapabileceği yeni arkadaşlar edinir. Kendisini özgür ve aile yükümlülüklerinden -oldukça- kurtulmuş hisseder. Fakat bu durum uzun sürmez.

    1826'da Annette, Hülshoff a geri döner, en büyük ağabeyi evlenir ve mirasa sahip çıkar. Bundan kısa bir zaman sonra baba ölür. Annette'e ömür boyu alabileceği küçük bir gelir bağlanır.

    Annesi ve kız kardeşi ile Rüschhaus dullar evine taşınır. Bundan sonraki yaşamı açık bir şekilde belirlenmiştir. Bekâr kalacak ve aile içersinde faydalı görevler üstlenecektir. Erkek kardeşinin çocuklarına ders vermek. Hastalara bakmak. Aile yazışmalarını yürütmek. "İyi bir hala" olmak. En yakın akraba çevresinden hiç kimse onun durmadan gizli gizli "anlaşılmaz şeyler" yazdığını fark etmez. İlk şiir kitabı piyasaya çıkmadan önce -anonim tabii- bu göze batmayan Annette'in 41 yaşına geldiğine de şaşmamak gerek.

    Annette Elisabetlı von D... H... 'un Şiirleri adıyla 1838'de 500 adet basılan küçük bir kitap Münster'de piyasaya çıkar. Yalnız 74 adet satılır: Amcaları, teyzeleri, yeğenleri ve kuzenleri yazarla alay eder. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Şimdi hiçbirinin çenesi durmuyor ve kendimi nasıl rezil ettiğimin dedikodusunu yapıyorlar," der. Jenny diğerlerine oranla Annette'e sadık kalır.

    Onu destekleyen biri daha vardır: Levin Schücking. Schücking? Bu soyadını taşıyan genç adam, Annette'in vefat etmiş çocukluk arkadaşı Katherine'in oğludur. Annette'ten 17 yaş daha genç olan Levin, hukuk öğrenimini bırakıp geçimini yazar olarak sağlamak istemektedir. Droste'nin ilk şiir kitabı çıktığında sık sık Rüschhaus'ta Annette'e uğrayan ve ozan hakkında olumlu eleştiriler yapan ender kişilerden biridir. Annette'in arkadaşı olur. Arkadaştan da öteye, kendisini ve yazılarını ciddiye alan biri olduğuna inanır Annette.



    Die Judenbuche adlı uzun öykülerin ön çalışmalarını yapmaktadır. Şiirler ve baladlar yazarken ailevi sorumluluklarını da ihmal etmez. Levin Schücking ile sohbet ederek geçirdiği saatler annesini endişelendirmeye başlar. Ne garip bir ilişkidir bu? Annette Levin'e "Oğlum", Levin de ona "Anneciğim" demektedir. Bu hitap şeklinin arkasında ne saklıdır? Akraba çevresinde yeniden dile düşer Annette. Fakat bu kez mutluluğu için mücadeleye hazırdır. Çünkü Levin ile olan birlikteliği onun mutluluğudur.

    Delikanlıyı Bodensee yakınlarında Meerburg'da kütüphaneci olarak işe yerleştirmeyi başarır. Kız kardeşi Jenny de bu kente gelin gitmiştir. Annette, 1841 sonbaharında Jenny'e gider. Orada "tesadüfen Levin'e rastladığını" yazar annesine: "Boş zamanlarında kendi yazıları ile uğraştığı ve müzeye gidip gazeteleri okuduğu için onunla yemek zamanları dışında pek görüşemiyoruz." Annette yalan söylemektedir. Kendisi için güç sembolü ve toplumun temsilcisi olan annesine hem de.

    Levin'i pek az gördüğü doğru değildir. Her gün onunla birliktedir. Baş başa saatler süren yürüyüşler yaparlar. Annette kendisini öylesine dertsiz ve özgür hisseder ki, arkadaşıyla korkusuzca bir bahse girer. Çok kısa bir zamanda lirik şiirler içeren bir kitabı yazıp bitirmenin onun için zor olmayacağını iddia eder. "Ona karşı çıktığımda," der Levin Schücking "Benimle bahse girdi ve bir an önce eserine başlamak için hemen kulesine çıktı. Hemen öğleden sonra ilk şiirini muzaffer bir eda ile kız kardeşine ve bana okudu. Ertesi gün ise sanırım iki tane daha yazdı..."



    1841 Ekinlinden 1842 Nisan'ına kadar Annette von Droste Hülshoff 54 şiir yazar. Bunların arasında, daha sonra ünlü olan Die Heidebilder adlı kitapta toplanan şiirler de vardır. Westfalya'da oturduğu zamanlara özgü resimler, renkler, kokular, yaşamındaki garip olaylar ve tüyler ürpertici hayalet öyküleri yeniden canlanır. Daha sonra ünlü olan Bataklıktaki Çocuklar yapıtında korkunç olaylar anlatır. Hemen hemen tüm şiirlerinde bir erkek "O"nun arkasına gizlenir. O zamanlardaki resimlerde saçları, kırk iki yaşındaki bir kadına yakışır şekilde sıkıca toplanmıştır. Yani, daha bir "kadın" bile değildir o. Evlenmemiş bir "genç kadın"dır.

    Şiirlerini küçük zarif yazısıyla not eder. Hiçbir zaman aceleci değildir. Kız kardeşi Jenny ile evli olan eniştesi Lassberg şiir sanatı üzerine önemli söyleşilere girdiğinde sessizce içine çekilir. Örneğin, Meersburg'da konuk olan Ludwig Uhland, o sırada Edebi Almanca ve Halk Ağzıyla Türküler derlemesini yayınlamaktadır.

    Annette bu konuda yardımcı olmaya söz verir. Katkısı memnunlukla karşılanır. Ama bunun dışındaki durumu şöyle anlatır Annette: "Hemen ardından konular bilgece konuşmalara, kütüphanelere vs. dönüşüyor ve biz kadın takımına kulak veren olmadığından sadece dinlemek zorunda kalıyorduk."

    Uslu dinleyici ve bilgi aktarıcı olarak kendini feda eden uyumlu davranışlı, saçları kurdeleli, tokalı, firketeli bu soylu, kendinden emin kadın, Meersburg'da oturduğu dönemde Kulede adlı bir şiir yazmıştır ki, ilk ve son kıtalarını burada aynen aktarmak gerekir:

    Kulenin yüksek balkonundayım. Çığlık çığlığa sığırcıklar etrafımda, Ve bir Baküs rahibesinden fırtına Uğıddamakta uçuşan saçlarımda; Ey vahşi adam, ey harika çocuk,

    Seni kuvvetle sarmaktır arzum, Adele adeleye, kenardan iki adım Sonrası ölüm kalım güreşim!

    Özgür kırlarda bir avcı olsam, Askerin bedeninden yalnız bir parça, Ne olurdu sanki erkek olsam, Gökler akıl verirdi o zaman azıcık Mecbur, burada ince ve kibarca, Uslu bir çocuk gibi oturmaya Ancak gizlice saçlarımı açıp Bırakabilirim rüzgârda dalgalanmaya.

    Uçuşan saçlarıyla Annette von Droste-Hülshoff; bu görünümü kimse ona yakıştırmaz. Annette uslu kalır. Zamanla, kendisinden çok genç biriyle evlenen, yuva kuran ve arada bir birkaç satır mektup yazan Levin Schücking sorununu da halleder. Şöhret ve parayı hiç mi hiç düşlemez.

    Kız arkadaşı Elise Rüdiger'e 1843'te yazdığında şöyle der: "Biri başını suyun üstüne çıkaracak olsa, arkadan başka biri yetişiyor ve birkaç santim daha yükseğe çıkarak ötekinin başını nasıl suya batırdığını; Heine'nin nasıl yok olduğunu, Freiligrath ve Gutzkow'un nasıl yaşlandığını, kısacası ünlülerin birbirlerini nasıl yediklerini ve yaprak bitleri gibi birbirlerini nasıl dejenere ettiklerini görüyorum da, bacaklarımı kanepeye uzatıp, yarı yumuk gözlerimle sonsuzluğu düşlemek daha iyi diyorum. Ah, Elise, her şey boşuna! Şimdi ünlü olmak ne hoşuma gidiyor, ne de istiyorum. Fakat yüz sene sonra okunmak istiyorum. Aslında Kolumbus'un yumurtayla yaptığı oyun gibi kolay olduğu ve sadece şimdiki zamanı feda etmemi gerektirdiği için belki başarırım da bunu."

  10. #30
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    6.980

    Standart Dünyada öncü kadınlar

    George Sand




    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1804-1876)

    1805 1. Napoleon Avusturya ve Rusya'yı yener.
    1810 1. Napoleon, yazar Germaine de Stael'in en önemli yapıtı Almanya Hakkındaki yasaklar ve yok eder.
    1810 Kompozitör Frederic Chopin doğar.
    1813 1. Napoleon'a karşı Alman Kurtuluş Savaşı.
    1827 Goethe Dünya Edebiyatı kavramını ortaya atar.
    1830 Paris'te Temmuz Devrimi.
    1830 Fransa'da basına uygulanan sansür kaldırılır.
    1832 Goethe'nin ölüm yılı. George Sand'ın ilk romanı (Indiana) yayımlanır.
    1839 George Sand ve Frederic Chopin'in Mayorka gezisi.
    1848 Paris'te Şubat Devrimi - George Sand bu devrime katılır. La Cause du Peuple dergisini kurar.
    1855 Paris'te Dünya Sergisi.
    1855 Paris'te ilk bonmarşe (süpermarket) açılır.
    1855 George Sand, Balzac'ın ricası üzerine İnsanlık Komedyası'nın önsözünü yazar.
    1857 Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı yapıtının piyasaya çıkışı.
    1863 Gustave Flaubert ile George Sand arasındaki mektuplaşmanın başlaması.
    1867 Paris'te ilk pnömatik posta (hava basıncı ile borulardan mektup iletimi).
    1876 George Sand'ın ölüm yılında Almanya'nın ilk kadın doktoru kendi muayenehanesini açar.

    "EYLEMLERİ KONUŞTURABİLİRSİNİZ, AMA İNANÇLARI DEĞİL; DÜŞÜNCE ÖZGÜR OLMALIDIR."

    Aurora, şafak kızılı - 19. yüzyıl başında yetişmekte olan bir genç kız için ne şiirsel bir isim! Genç Aurora aslında sevimli, uyumlu, toplumsal kuralların izin verdiği ölçüde zarif, çıtkırıldım ve aşırı süslü püslü olabilirdi. Fakat bu Fransız kızı; Aurora Dupin, sözü edilen bu özelliklerin hiçbirine sahip değildi.

    "Beni çok tuhaf buluyorlardı," diye tanımlar kendisini, daha sonra genç kızlık yıllarını anlatırken. "Körpe kemiklerim sertleşmişti. İradem, bedensel yorgunluğu yenme gücüne erişmişti. Ne aptalca bir temizlik tutkusu, ne de tüm erkeklerin hoşuna gitme arzusu egemendi mantığıma." Paris'in güneyinde, Berry'deki Nohant çiftliğinde, büyükannesinin yanında yaşayan 16 yaşındaki Aurora'nın, öyle "tuhaf" gelişmesi nedensiz değildir.

    Dört yaşındayken babası Albay Dupin'i kaybetmişti. Gelinini reddeden büyükanne Dupin, küçük Aurora'yı yanına almış, 1817'de on üç yaşındaki torununu, ölçülü bir eğitim ve itibarına uygun görgü kurallarını edinebilsin diye Paris'teki İngiliz Augustin Manastırı'na göndermişti. Öğrenci Aurora yaklaşık üç yıl manastır kurallarına uygun olarak yaşayacaktı.

    "Her gün belirli bir saatte uyanacağım... sadece sağlığımı korumak için gerekliyse uykuya zaman ayıracağım ve hiçbir zaman tembellikten yatakta kalmayacağım... Kendimi faydasız düşlere ve verimsiz düşüncelere kaptırmaktan özellikle kaçınacağım. Yüreğimde ne olduğuna bakılacak olsa, yüzümü kızartacak fantezilere kapılmayacağım. Karşı cinsten kişilerle yalnız kalmaktan hep kaçınacağım... En saygıdeğer niyetle de olsa bana herhangi bir teklif yapılacak olursa, bunu en kısa zamanda ebeveynlerime bildireceğim..."

    Kızlar yatılı okulda çok sıkı gözetim altında yaşadıkları için "karşı cinsten biriyle yalnız olmalarına" zaten hiç olanak yoktur. Aurora manastır hayatının etkisi altında İncil'i, azizlerin ve din şehitlerinin yaşamlarını okumayı tutku haline getiren bir genç kız olur ve en büyük hedefi rahibeliktir.

    Aslında büyükanne Dupin bu tür etkileri hiç hesaba katmamıştır. Aurora'nın bu niyetini öğrendiğinde derhal onu manastırdan alır. 1820 Şubat'ında Aurora Nohant'a geri döner. Bu aşırı koruma altında kalmış, en katı kurallarla eğitilmiş kız, birdenbire özgürlük ve bağımsızlığı yaşar. Bu herhalde Aurora'nın kendisine de "tuhaf gelmiştir. Gene de çok kapalı giyinmek zorundadır ve yalnız başına tek adım bile atmasına izin verilmez. Şimdi artık hiç kimse onunla ilgilenmemektedir: "Her konuda kendi başımın çaresine bakmaya terk edilmiştim."



    Büyükanne hastalanır. Şimdiye dek hep erkek çocukları eğiten ev öğretmeni Dechartes, Aurora'nın da bir erkek gibi giyinmesini tavsiye eder. O da "erkek giysisi, kasket ve tozluk" giyip, öğretmeni ava çıktığında ona eşlik eder. "Bana gelince, yeni giysilerimi durmadan çalılıklara takılı kalan işlemeli eteklerimden daha rahat ve kullanışlı buluyordum," diye belirtir o zamanı anlatırken.



    İmkân buldukça bundan böyle de pantolon giyme olanağı yaratacaktır. Paris'i erkek giysileri ve çizmeleriyle, merakla ve öğrenme hırsıyla bir baştan ötekine dolaşacaktır. Tiyatroda, kabarede, müzelerde ve kahvelerde erkek giysileriyle oturacaktır -çünkü ilgi çekmeden ve refakate gereksinme duymadan istediği her yere bu giysilerle gidebilmektedir. Herkes onu üniversiteli bir genç sanmaktadır. "Hiçbir şey beni yapmak zorunda olduğum ve yapacağım şeylerden alıkoyamaz," diye yazar.

    "Kalbim bana adalet duygusu ve cesaret veriyorsa, önyargılara aldırmam bile." Ve: "Dünya ile ilgim zaten çok az." Evet, yazmaya başlamıştır. İlk taslakları yastığının altında saklar. 17 yaşındadır şunları yazdığında: "Ahlaki konularda adaletin cinsiyeti olmaz. Erkektir veya kadındır, Tanrı nasıl istemişse; fakat O'nun yasası hep aynıdır. İster bir çocuğun annesi olsun, ister bir ordunun generali; insanın vicdanı tek yargı organı olduğu için, eğer istersem, ihtiyatı elden bırakıp tüm azarları ve koğuşturmaları göze almak pahasına tehlikeli ve güç görevleri üstlenebilecek yeteneğim var."

    Büyükannesi ölünce, 17 yaşındaki Aurora'ya Nohant çiftliği, Paris'te özel bir ev ve Narbonne Oteli miras kalır. Ölümünden önce büyükannenin torununa söylediği son cümle "En iyi arkadaşını kaybediyorsun," olur. Kaçık tabiatlı öğretmeni Dechartes, Aurora'yı garip bir tören düzenlemeye ikna eder. Büyükannesi gömülmeden önce Aurora onunla babasının mezarına gidecek, mezar açılacak ve Aurora babasının iskeletini öpecektir. Aurora bunu kabullenir ve hiç de garip bulmaz. Aurora gerçekten güç ve tehlikeli

    görevlerden korkmaz. Aslında garip olan şey daha 18'ini bitirmeden gayet resmi bir şekilde evlenmesi ve sanki bir gecede "ruhani işleri" bir yana bırakmasıdır. Hatta -en azından kendi iddiasına göre- "en ufak bir pişmanlık" duymamasıdır. Aurora şimdi Madame Dudevant'dır ve nikâhından tamı tamına dokuz ay sonra bir erkek çocuk annesi olur. Madame Dudevant mutlu mudur? Birkaç ay için mutlaka. Ama sonraları...

    Evli çiftin ortak yanlarının pek az olduğu ortaya çıkar. Bunun dışında genç kadın yavaş yavaş evlilikte kadının haklarının ne kadar az olduğunu anlamaya başlar: Romanında serbest aşk ve sevgisiz bir evliliğin engellerini yıkmak için mücadeleye başlayıncaya kadar birkaç yıl daha geçecektir. Daha sonraları kâğıda dökeceği düşünce ve duyguları şimdiden kafasına yerleşmiştir ama.



    Casimir Dudevant karısını kaçık ve delişmen olarak nitelemektedir. Daha kötüsü, kocasının yazı masasında sakladığı, içinde bir tomar en kötü bedduaların bulunduğu paketi Aurora'ya "vasiyet" olarak bırakmasıdır. Aurora onu bulup okuyunca kesin kararını verir. Artık bir gün daha bu adamla yaşayamayacaktır. "Aman Tanrım! Nasıl bir vasiyet bu! Bedduadan başka bir şey yok! Bana karşı kötü, gerçek arzularının ve öfkesinin tümünü biraraya getirmiş. Sapıklığım hakkındaki tüm düşünceleri, karakterimi aşağılayan tüm duyguları... Bu ders beni nihayet uykudan uyandırdı!"

    Madame Dudevant kocasından yılda 3000 frank nafaka ister. Yılın 6 ayını Paris'te, kalan zamanı Nohant'ta geçirmek istemektedir. İsteklerinin hepsi hemen gerçekleşecek ve de en ufak bir tartışmaya girilmeyecektir. Öylesine kararlıdır ki, kocasının bu isteklerini kabul etmekten başka bir seçeneği kalmaz.

    Paris, 1831: Dokuz yıllık bunaltıcı evlilikten sonra Aurora yeniden kendini bulur. Kendi diktiği erkek giysileri, sağlam, demir ökçeli çizmeleri ile kenti bir ucundan ötekine dolaşır: "Kendimi bir dünya seyahati yapabilecek kadar güçlü hissediyordum. Giysimin şimdi korunacak hiçbir şeyi kalmamıştı; her havada ve günün her saatinde dışarı çıkabiliyordum... Basitliğiyle her türlü şüpheyi uzaklaştıran giysimi çok büyük bir güvenle taşıdığım için ne kendim ne de giysim dikkat çekiyordu."

    Aurora Dudevant -hâlâ bu adı taşımaktadır- Paris'te bir çatı katında genç yazar Jules Sandeau ile birlikte yaşamaktadır. İkisi birlikte daha sonra J. Sand imzası ile yayınlanacak olan -Rose et Balance- adlı kitabın yazımında çalışırlar. Günün birinde kayınvalidesi Aurora'yı ziyarete gelir ve aralarında şu konuşma geçer: Madam Dudevant:

    - Kitap yayınlama niyetinde olduğunuz doğru mu?
    - Evet, Madam.
    - Ah, çok tuhaf bir düşünce bu.
    - Evet, Madam.
    - Peki. Güzel hoş da, umarım taşıdığım adı basılmış kitap kapaklarına koymazsınız!
    - Aaa, tabii ki hayır Madam, hiç endişelenmeyin.

    Dudevant adını bir kitap kapağında okumak zorunda bırakmaz kayınvalidesini. Dolayısıyla yazarlık kariyerine kendi seçtiği bir takma adla başlar. George Sand adını alır.

    Onu edebiyat dünyasına attığı ilk adımlarında izleyelim biraz da. Geçtiğimiz yüzyılda bir kadın geçimini yazarak kazanmak isterse ne olur? İlişkiler kurmaya çalışır, korunacağını umar. Bunu bir genç adam da yapardı. Ama Aurora Dudevant'ın yaşadıkları erkek cinsiyetli tanınmamış bir yazarın asla başına gelmezdi. George Sand daha sonraları iki tipik olaydan söz eder.

    Kuzeybatı Fransa'nın soylularından romancı Mösyö de Keratry'yi ziyaret eder. "Açık konuşacağım," diye selamlar adam Aurora'yı, "Bir kadın yazmamalı... Beni dinleyin: Kitap yapmayın. Çocuk yapın!" Bu sözler üzerine Aurora yüksek sesle gülerek şu yanıtı verir: "Ama rica ederim Beyefendi, bu reçeteyi siz kendinize uygulayın."

    Buna benzer bir deneyim taslaklarını okusun diye verdiği yazar Henri de Latouche ile yaşanır. Yazar sakin bir şekilde taslağa bakar, ardından bilgi edinmek için "Çocuklarınız var mı Madame?" diye sorar. "Maalesef var! ama ne onları yanıma alabiliyorum ne de onlara geri dönebiliyorum." o "Ve siz Paris'te kalmayı ve geçiminizi kaleminizle kazanmayı istiyorsunuz?" - "Bunu mutlaka yapmak zorundayım. " - "Bu hiç de hoş değil, çünkü başarı şansınız olacağını sanmıyorum. İnanın bana: En iyisi, tekrar kocanıza dönmeniz."

    Ayrıca, demin anlatılan sahnede George Sand'a karşı öylesine itici davranan Latouche, giderek onun en iyi arkadaşlarından biri ve destekçisi olur. Mizah dergisi Figaro'nun yayıncısı olan Latouche onu kendi redaksiyon ekibinin içinde çalıştırır. Bu, George'a öğrenme ve aynı zamanda para kazanma olanağı verir. "Gazeteler Bav George Sand'dan övgüyle söz ediyorlardı. Yazarın kalbinin ve ruhunun eğilimlerini açması için bir yerlerde bir kadın parmağının işin içinde olabileceğini fark etmişlerdi. Fakat tarzı ve yargıları ancak bir erkekten beklenecek kadar erkeksi, diye açıklamada bulunuyorlardı." Tek başına çıkardığı ilk romanı Indiana'ya (1832) basının tepkisini, Hayatımın Öyküsü'nds böyle anlatır George Sand.

    Ayrıca tarzının ve yargılarının "tipik erkeksi" olarak değerlendirilmesi, onu hiç kızdırmaz. Önemli olan kitabıyla başarıya ulaşmasıdır, hem de büyük başarıya. Şahsen tanıdığı Balzac onu "büyük yetenek" olarak kutlar. Yazar ve eleştirmen Sainte-Beuve, "Söylemek gerek, Madam, siz gerçekten ender ve güçlü bir yaratıksınız," der.

    İlk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerinde kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır. Bu okurlarının çoğuna "dokunaklı" gelmiş olabilir; aslında mesele yazarla roman tipleri arasında karşılaştırma yapmaktır. Lelia'da (1833) George Sand kendisini anlatır.

    "Ahlak dışı" olarak değerlendirilmesine rağmen bu kitabı ile de inanılmaz bir başarıya ulaşır. Erkek takma adıyla bir kadın yazar, çoğunlukla kadın ve erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri ortaya koymaktadır. Rahatça uzun hikâyeler yazabilmektedir, kendisine eziyet etmeden. Bir gecede rahatlıkla otuz sayfa kadar çıkarabilmektedir. Bir kitabı bitirir bitirmez, yeni bir roman üzerine çalışmaya başlar.


    Gustave Flaubert

    1866'da yazar Gustave Flaubert ile sürdürdüğü mektuplaşmalardan birinde cümlelerin kaleminden ne kadar rahat aktığını anlatır. Geceler boyunca bir tek kelimenin arayışı içinde olan Flaubert ise ona hak verir: "Aklınıza gelen fikirler bir sel gibi zengin ve canlı. Bende ise incecik bir sızıntı gibi. Bir şelale oluşturabilmek için bir sürü hüner göstermek zorunda kalıyorum."

    Tüm yaşamı boyunca kalıcı olan bu büyük enerjiye sahip olmasaydı, George Sand oynadığı farklı rollerin üstesinden gelemezdi. Bir yazar olarak işini tutkuyla yapmıştır. 19. yüzyıl Fransa'sının en ünlü erkeklerinin sevgilisi ve arkadaşıdır. Bir anne olması, kendisini diğer kadın yazarlardan ayıran gerçektir.

    1832 ilkbaharında George Sand üç buçuk yaşındaki ikinci çocuğa Solange'ı Paris'te yanına alır. Hâlâ Casimir Dudevant ile evlidir. Ancak 1836'da ondan boşanır. Fakat yalnız değildir. "Boşandıktan sonra Alfred de Musset ve Frederic Chopin ile tutkulu aşk ilişkileri yaşadı." (Yeni Brockhaus sözlüğünden bir alıntı.) Tabii (boşanmasından önce

    başlayan) bu "maceralar" George Sand'ın özgeçmişinden soyutlanamaz. Herhalde hiçbir aşk ilişkisi üzerine Sand/Musset üzerine olduğu kadar çok yazı yazılmamıştır. En yalın edebiyat tarihlerinde bile "romantik âşıkların modeli" olarak bu iki ozan çıkar ortaya.

    22 yaşındaki "Weltsehmerz" ozanı ve o zamanlar Paris'te gündemde olan - Goethe'nin Werther tercümelerinden de etkilenmiş bulunan- Musset, yirmi dokuz yaşındaki George Sand ile tanışır. Birlikte Venedik'e giderler. Daha yolda iken şiddetli tartışmalar başlamıştır. Barışmalar. Kıskançlık sahneleri. Musset hastalanır. Sand, Musset'i tedavi eden İtalyan doktora âşık olur. Musset yalnız başına Paris'e döner. Sand doktor ile birlikte birkaç hafta sonra Paris'e dönüş yapar. Yeniden barışırlar. Sonra da kesin olarak ayrılırlar.

    Bu aşk dramı bir dizi kitaba konu olur. İlk olarak Alfred de Musset bu mutsuz aşkını Zamanımızda Bir Çocuğun İtirafları (1836) kitabında anlatır. George Sand bu kitaba Elle et Lui (Kadın ve Erkek) adlı romanı ile karşılık verir. Şimdi de Alfred'in erkek kardeşi Paul'ündür söz sırası ve Lui et Elle (Erkek ve Kadın) kitabını yayınlar. Daha sonra Musset'in eski kız arkadaşının da bu konuda söyleyeceği olacaktır. Lui (O) adını verir kısaca romanına.

    George Sand'ın hareketli yaşamı, zamanının ileri gelenleriyle çok yönlü ilişkileri aslında ciltler doldurabilir. Fakat bunun yanında bir özelliği çoğunlukla görmezlikten gelinir: George Sand aynı zamanda bir annedir. Ve bu görevini çok ciddiye almıştır. Yazar olarak yeteri kadar para kazanır kazanmaz küçük kızını, daha sonra da büyük oğlunu yanına alır.

    Bugüne dek sayısı zaten az olan çocuklu kadın yazarların da çok azı günlük yaşamlarını çocuklarıyla birlikte geçirdikleri için George Sand'ın bundan yaklaşık 150 yıl önce bu "çifte yükü" nasıl sırtlandığını duymak ilginçtir. Gün boyu küçük kızı ile Luxembourg Parkı'na gezmeye gittiğini ve ancak akşamları kızı uyuyunca yazmaya fırsat bulduğunu anlatır.

    Tüm çalışan annelerin tipik vicdani rahatsızlıklarını da bilmektedir: "Çocuklarımla birlikte olduğum zamanlar sadece onlar için ve onlarla yaşamak istiyordum. Arkadaşlarım bana geldiklerinde onları yeterince göremediğimi ve aralarında dağıldığımı belirterek kendimi suçluyordum. Gerçek yaşamın bir düş gibi yanımdan gelip geçtiğini ve romanın hayal dünyasının acı gerçekliğiyle ruhuma çöktüğünü hissediyordum."



    Frederic Chopin

    İki çocuğu ve besteci Frederic Chopin ile 1838-39 kışını Mayorka adasında geçirir. Daha sonra bu "aile gezisi" hakkında etraflı ve canlı bir yazı yazar: Mayorka'da Bir Kış. Sık sık yeniden basılan bir metindir bu. Oldukça dindar olan Mayorkalılar üzerinde bu dört gezgin korkutucu etkiler uyandırmış olmalı. George ve kızı pantolon giyerler.

    Ciğerlerinden ağır hasta olan Chopin (sadece bu nedenden ötürü zaten yeterince şüphelidir) çocukların gözleri önünde George Sand ile birlikte yaşamaktadır. Sand onun gözdesi gibidir. Ayrıca hiçbiri kiliseye gitmez. 34 yaşındaki aile anası George kiliseye gitmek yerine, soğukkanlılıkla kayalara tırmanır, yataktaki böceklere kızar, çorba içindeki akreplere küfür eder ve bütün bunları daha sonra esprili, renkli seyahatnamesinde dile getirir. Bu yapıtı 150 yıl önceki gibi bugün de hâlâ aynı zevkle okunabilmektedir.

    Yaşamı boyunca daha bir sürü gezi yapar ve bu gezileri yazıya döker: "Gezi sanatı neredeyse yaşamın bilimidir. Bu gezi bilimiyle gurur duyuyorum." Tozlu, güneşten yanmış, dağınık saçlarıyla etrafı inceler ve kendisini "ip cambazı" sandıkları için keyiflenir. Dayanılmaz bir güç vardır içinde. Özgürlüğünü kocasına karşı nasıl savunduysa, sevgililerine karşı da savunur.

    Honore de Balzac gibi çağdaşları, onun "erkeğin başat kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu" kabul ederler. Fakat bu onun edebiyat alanındaki başarılarının da aynı eşitlik anlayışı ile kabul edileceği anlamına gelmez.

    Ünlü bir roman yazarı olmasına rağmen Academie Française'e kabul edilmez, örneğin. Bu şeref erkeklere aittir. Peki George Sand'ın buna karşı tavrı ne olur? Bir yazısında düzene saygı duyduğunu ve üyelerin erdemlerini kabul ettiğini belirtir. Fakat kendisinin eskimiş ve çağın gerisinde saydığı bir kuruma üye olmaya da ihtiyacı yoktur. Tabii onun bu açıklamalarını hemen hemen hiç kimsenin kabul etmemesi doğaldır.

    Birçok insanın "Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş" diye arkasından konuştuğunu hisseder. Bu sözlere George Sand'ın yanıtı, "Tam aksine, bu ciğer çoktan kokuşmuş," şeklinde olur. (Ayrıca Academie Française'e Sand'ın ölümünden 102 sene sonra ilk kez bir kadın kabul edilecektir; yazar Marguerite Yourcenar.)

    George Sand 72 yaşında ölür ve Nohant'a, genç kız olarak baskısız ve uzlaşmasız, "tuhaf biri olarak büyüdüğü yere gömülür. Cenaze törenine Gustave Flaubert, Ernest Renan, Alexandre Dumas gibi Fransa'nın ünlü yazarları gelir. Mezarı başındaki görkemli anma konuşmasını Victor Hugo kaleme almıştır.

    George Sand'ın son yıllarında onunla mektuplaşan ve düşünce alışverişinde bulunan Gustave Flaubert, Sand'a karşı âdil olmaya çalışan nadir kişilerden biridir. Rus yazar Ivan Turgenyev'e 1876 Haziran'ında şöyle yazar: "Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu; ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şefkat olduğunu bilmek için onu benim tanıdığım gibi tanımak gerekir."

Benzer Konular

  1. Kadinlar..:)
    Konu Sahibi al-yazmali Forum Kadınca
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 02.Mayıs.2012, 15:46

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
film indir instakip.com, dini sohbet, islami forum, muhabbet, ingilizce kursu, mehter takımı Ayetel Kürsi Perde kitap özetleri