Ekonomide Kaynak Sorunu



1991 ikinci yarısında ekonomik düzeyde en çok konuşulan konuların başında kaynak sorunu gelmiştir. 20 Ekim seçimlerinde yürütülen propagandalarda, ortaya atılan vaadler karşısında, özellikle ANAP'lıların en büyük karşı hareketi, bu vaadleri gerçekleştirmek için gerekli kaynağın bulunamıyacağı noktasında toplanmıştır. Bir bakıma, mevcut düzen partilerinin birbirlerine karşı yürüttükleri propaganda savaşında ANAP, her zamanki "kurnaz" tutumuyla etkili olmayı düşünmüştür. Özellikle DYP'ye yönelik propagandanın odak noktası olan "kaynak sorunu", aynı zamanda, ANAP yöneticilerinin ve özellikle T. Özal'ın seçim sonrasında planladıkları ekonomi istikrar paketi açısından önemliydi.


Ekrem Pakdemirli tarafından hazırlandığı ileri sürülen ve başta M. Yılmaz olmak üzere tüm ANAP' lılar tarafından sürekli işlenen "kaynak sorunu", seçim propagandasında kitlelere söylenen vaadlerin genel maliyeti ile ülkenin mevcut kaynakları arasındaki farkı ortaya koymakla sınırlıydı. DYP'nin vaadlerinin 400 trilyon liralık bir harcamayı gerektirdiği ileri sürülerek, bunun için gerekli kaynağın bulunamıyacağı ileri sürüldü.
Şüphesiz mevcut ekonomik veriler çerçevesinde kalınarak ülkenin gelişmesi için gerekli kaynakları bulmak olanaksızdır. Ama ortada önemli bir "yalan" ve "demagoji" bulunmaktadır.
Bu "yalan" ve "demagoji" karşısında Demirel başta olmak üzere eski muhalefet partileri hemen hemen hiçbir şey söyleyememişlerdir. Keza Erbakan'lı RP kendi "adil düzen"i için gerekli "kaynak" sorununu, ancak "İslam Ortak Pazarı" ile çözebileceğini söylemekle yetinmiş ve böylece kaynağın ülke dışı olduğunu teyit etmiştir.
Bu bağlamda ele alındığında, bir devrimci halk iktidarının programını gerçekleştirebilmesi için, her şeyden önce anti-emperyalist hedeflerinden vazgeçmesi gerektiği de ileri sürülebilecektir. Nitekim Nikaragua'da geçen yıl yapılan seçimler sırasında, aynı sorunun ortaya atıldı ve bizzat Sandinist önderler tarafından önemli bir "kaynak" sorunu ile yüzyüze oldukları açıklandı.
Aynı şekilde SSCB'nin çökmesiyle birlikte Küba' nın gerek dış satım açısından, gerekse yeni kaynaklar açısından önemli bir darboğazla karşı karşıya olduğu bilinmektedir.
Böylece yerel düzeyde ortaya atılan bir "kaynak sorunu", uluslararası alanda kendi karşılığını bulmakta gecikmemiştir.
Burada "kaynak sorunu"nu iki boyutta ele alacağız.
Birinci boyut, devrimci halk güçlerinin iktidarı ele geçirdikleri koşullarda, ülke ekonomisinin mevcut yapısı ve olanakları çerçevesinde, asgari program hedeflerine ulaşmaları için gerekli kaynakların neler olduğudur.
İkinci boyut ise, bugün Küba'nın karşı karşıya bulunduğu, ama bundan önceki yıllarda gerek SSCB'de, gerekse bazı Doğu-Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmış olan ekonomik gelişme için yeni kaynaklar sorunudur.
Bunlardan birincisi, iktidarın ele geçirilmesi koşullarında ortaya çıkan sorun iken, ikincisi devrimci iktidarın sürdürülmesi ve yeni ekonomik yapının sürekli kılınması ile ilgili bir sorundur. Bu açıdan ikisi arasında kesin bir ayrım yapılmak zorundadır.
Ve her iki boyutta da konu yakından incelendiğinde görülecektir ki, sorunun anti-emperyalist hedeflerden vazgeçmekten öte, bu hedeflere daha sıkı sarılmayı gerektirmektedir.


YENİ BİR İKTİDARIN EKONOMİK KAYNAKLARI


Ekonomide kaynak, bir yandan mevcut üretim birimlerinin üretimlerini sürdürmeleri için, öte yandan yeni üretim birimlerinin kurulması için, her ülkenin ve siyasal iktidarın sürekli gelişen ve büyüyen kaynaklara gereksinmesi bulunmaktadır. Herhangi bir yatırım için, kapitalist ölçekte söylersek, "sermaye" gereklidir. Eğer emperyalist ve sömürgeci bir ülke durumunda iseniz, bu kaynakları sömürgelerin ve geri-bıraktırılmış ülkelerin hammadde kaynaklarından, emek-gücüne kadar tüm değerlerine el koyarak, talan ederek sağlamanız olanaklıdır. [1*]

Örneğin SSCB'nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan "bağımsız" devletler arasında yer alan "Türki" devletlerin yeni kaynaklar olarak "değerlendirilmesi" olanaklıdır. Hatta genel olarak söylersek, Varşova paktı ülkelerinin tümü, bu bağlamda "bakir alanlar" olarak emperyalistler için yeni pazar ve dolayısıyla yeni kaynak anlamına gelmektedir. Ancak burada, bu kaynağın aktarılması kadar, bu kaynakların bu ülkelerde kullanılır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu ise, emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimiyle doğrudan ilgilidir. Kolonyalist yöntemleriyle, bu ülkelerin hammadde ve yarı mamul madde kaynaklarının sömürülmesi yoluyla, sömürgeci ülkeye yeni kaynak aktarımı en kolay yol olarak görünmektedir. Emperyalist sömürgecilik koşullarında ise, bu bu ülkelere belli oranda sermaye ihracını ve ihraç edilen sermaye ile buralarda orta ve hafif sanayinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da bir dönem için, sömürgeci ülkeden bir kısım sermaye birikiminin (kaynakların) sömürgeleştirilecek ülkeye aktırılmasını öngerektirir. Bir başka deyişle, "sermaye fazlası"nın bu ülkelerin sömürülmesi için kullanılması şarttır.

"İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun, bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemisine geliştirmek pahasına olduğu da unutulmamalıdır." (Lenin) [2*]
Bundan çıkan sonuç, Türkiye gibi geri-bıraktırılmış ülkelerin, emperyalist sömürgecilik yöntemleriyle kendisine yeni kaynaklar bulmasının olanaksız olduğudur. Bu durum, sadece mevcut empreyalist ülkeler için geçerlidir ve her emperyalist ülkenin elinde bulunan sermaye birikiminin düzeyi ile belirlenir.
Ayrıca şu unutulmamalıdır.
"Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkca, sermaye fazlası, belli bir ülkede yığınların yaşam düzeylerini yükseltmeye değil -çünkü bu durumda kapitalistlerin kazançlarında bir azalma sözkonusudur-, dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla, bu kârları artırmaya yönelirler. " (Lenin) [3*]
Bundan da çıkan sonuç, halk kitlelerinin emperyalist sömürgecilik yoluyla yaşam standartlarının yükselmesini beklemeleri, gerçek bir hayaldir ve temelinde halkın aldatılmasından başka birşey değildir. Özellikle Almanya'da sürekli olarak görüldüğü gibi, küçük-burjuva kitleler üzerinde etkili olan bu hayal, aynı zamanda emperyalist sömürgeciliğin sürdürülmesinde, oligarşiye önemli bir siyasal destek sağlamaktadır. Son Yugaslavya olayında görüldüğü gibi, Alman emperyalizmi Hırvatistanı bizzat Doğu-Almanya'dan aktarılmış Sovyet silahlarıyla desteklemiştir. Ancak her konuda, örneğin çevre kirliliği gibi, oldukca duyarlı bir kamuoyuna sahip olan Almanya'da, bu olay karşısında küçük de olsa bir tepki ortaya çıkmamıştır. (Bu da Almanya'da önemli bir kitlenin son dönemde yoğunlaşan işsizlik ve yoksullaşma ortamında Alman emperyalizminin etkinliğini artırması karşısında sessiz kalmayı yeğlediklerini göstermektedir. )
Görüldüğü gibi, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkenin kendisine yeni kaynaklar bulabilmesi, isterse SSCB'nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni pazarların bolluğu ortamında olsun, sanıldığı kadar kolay değildir. Dış kaynaklar, ancak bu yeni pazarların en hayasızca talan edilmesi ve bu talan eylemi sırasında emperyalist ülkelerle çatışmasıyla (o da belli oranda) olasıdır. (Geçmiş yıllarda ran'ın da yapmak istediği bundan başka birşey değildi.) Böyle bir talan eyleminin gerçekleştirilmesi yönünde faaliyet gösterilirken, siyasal alanda ortaya çıkacak bir "anti-emperyalist" söylem, sadece görüntüseldir; anti-emperyalizmle hiçbir ilişkisi yoktur. (İran'daki molla rejiminin anti-amerikancı tutumu gibi)
Şüphesiz, yukarda ortaya koyduklarımız, yeni dönemin, yani SSCB'nin dağılmasıyla ilgilidir. Önceki dönemler açısından (ve belli bir süre sonra gelecek açısından) kaynak sorununun bu boyutu, geri-bıraktırılmış ülkeler açısından ya yoktu, ya da hemen hemen yoktu. Bu nedenle de, kaynak sorunu, kendi içinde sorun olarak varlığını sürdürmek durumundadır ve çözümü başka yerlerde aranması gerekmektedir.
Mevcut yatırımların sürmesi ve yeni yatırımların yapılması için yeni kaynaklar sorununun geri-bıraktırılmış ülkelerde düzen içi çözümü ikilidir: Dış borçlanma ve iç borçlanma. Ve bilindiği gibi, ikisi de ülkelere pahalıya oturmaktadır.
Düzenin kendi ekonomik söyleminde "dış borçlar" emperyalist sömürünün ayrılmaz bir parçası olan sermaye ihracının geri-bıraktırılmış ülkeler yönünden ifade edilmesinden başka birşey değildir. Özellikle 1974 ekonomik buhranından sonra yeni-sömürgeciliğin karşılaştığı bunalımı aşmak için yoğun bir biçimde kullanılan "dış borçlanma" yöntemi, 1980 ekonomik buhranıyla birlikte tüm emperyalist ekonomileri, dolayısıyla kapitalist dünyayı sarsacak sonuçlar yaratmıştır. Geri-bıraktırılmış ülkelerin almak zorunda bırakıldıkları büyük dış borçlar karşısında, mevcut üretimlerinin, özellikle sanayi üretimlerinin önemli bir bölümünü emperyalist ülkelere olağanüstü düşük fiyatlarla satmaya mecbur kalmaları, aynı zamanda bu ülkelerin, devlet bütçesi bağlamında önemli bir kaynak sorunuyla yüzyüze gelmelerine neden olmuştur. Ama bu yöntem (ki kendisini "ihracata yönelik sanayileşme stratejisi" adı altında sunmuştur), emperyalist ülkelerin 1980 ekonomik buhranının yıkıcı etkilerinden kurtulmalarının temel unsuru da olmuştur.
Dış borçlarla yeni kaynakların sağlanamadığı ortadayken ve emperyalist ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkelerden daha çok değer transfer etmeleri gerekliyken, kullanılan ikinci yöntem "iç borçlanma" olmuştur. Hemen hemen tüm kapitalist ekonomilerde sürekli kullanılan bu yöntem, geri-bıraktırılmış ülkelerde 1980 sonrasında olağanüstü artış sağlamıştır