Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), on üç yıllık Mekke hayatında şiddetin her türlüsüne muhatap olmuş, ancak hiç kimseye şiddetle mukabelede bulunmamıştı. Zaten “Hira sultanlığı” ile başlayan süreçte gelen âyetler, muhatapları çizgiyi aşsalar bile O’nun, adaletten ayrılmaması gerektiğini emrediyor ve bu türlü durumlarda adres olarak sabrı gösteriyordu.[1] Rahmet peygamberiydi[2] ve hep rahmetle muamele ediyordu. Muhataplarından zulüm görse de sabrediyor, onların da ellerinden tutabilmek, rahmet iklimine alabilmek için canhıraş bir şekilde gayret sarf ediyordu.[3] O’nun dünyasında, ne zarar vermek vardı ne de zarara zararla mukabelede bulunmak![4] Şartlar ne olursa olsun Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hep kendine yakışanı yapıyordu. Ashâbını da aynı çizgide yönlendiriyordu;[5] canı yanan, başı yarılan, malı talan edilip canına kastedilen hiç kimse, mukabelede bulunmuyor ve şiddeti tabiatları haline getiren Mekkelilerle aynı karede yer almıyordu.

Şüphesiz bu duruş, Resûlullah’ın sadece o günkü hâlinden ibaret değildi; fetih günü, “Bugünden sonra Kureyş’i yok bilin!” diyenlere karşı çıkmış ve “Şu dört kişi[6] dışında kimseye dokunmayın!” buyurarak yine kendisine yakışanı yapmıştı.[7] Zira Cibrîl-i Emîn’in getirdiği mesaj da; “Şayet karşılık verecekseniz, sadece size yapılan kadarıyla karşılık verebilirsiniz; hâlbuki sabrederseniz bilin ki bu, sizin için daha hayırlıdır!” diyordu.[8]

İşte Allah Resûlü’nün kavga istememesinin, şiddete taraf olmamasının ve kavga zemininin olduğu yeri terk etmesinin altındaki gerçek sebep de bu idi. O’nun dünyasında savaşa yer yoktu.

Esbâba Tevessül ve Hassasiyet

Fakat şu da bir gerçektir ki, Fahr-i Kâinât Efendimiz, esbâba tevessülde asla kusur göstermemiş, savaşın olma ihtimalini göz ardı etmeyerek ashâbını bu sonuca göre de hazırlamıştır. Zaten O’nun için elde bulundurulması gereken güç, caydırıcı bir unsurdur ki Kur’ân’ın emri de bu istikamettedir.[9] Savaşların hiç birinde de ilk adımı atan O olmadığı gibi durdurmak için diplomasinin bütün kurallarını devreye koyan da hep Allah Resûlü olmuştur.

Savaşın önünü almaya matuf attığı adımlar neticesiz kaldığında sebeplere riayet edilmiş, bu aşamadan sonra ashâbını organize etmiş, savaş vaziyeti aldırmış,[10] talimatlar vermiş[11] ve üzerine saldıran düşmana karşı savaşın da hakkı verilmiştir.

Ancak burada da bir farklılık görmekteyiz; karşımızda, kimsenin canını yakmayan, kan dökülmeden meseleyi halledebilmek için maksadını gizleyen[12] ve öldürmek için üzerine saldıranlara bile şefkatle muamele eden bir Peygamber durmaktadır! Bunca bâdire atlatmasına ve öldürmek için üzerine hücum edenlere karşı kendisini koruyor olmasına rağmen O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), yanında taşıdığı kılıcında bir damla kan yoktur![13] Onca savaşa rağmen kimsenin kanını akıtmamış ve kimseyi öldürmemiştir! Ölümle burun buruna geldiği yerde bile yine kendisine yakışanı yapmış ve kendisini öldürmek üzere hücum eden bir insanın, ölmeyecek bir yerini hedefleyerek sadece onu etkisiz hâle getirmeyi düşünmüştür![14]

Hâlbuki nefsi müdafaa, Allah’ın her peygamberden istediği beş temel esastan birisidir;[15] mal ve canını koruma uğruna mücadele verirken ölen bir insan, şehîd kabul edilmektedir.[16] Dolayısıyla bu durumda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini öldürmek için gelen insanı öldürebilir ve buna kimse birşey diyemezdi. Hatta böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında müdafaaya geçerek söz konusu hamleyi yapmak, O’nun için de farzdır; aksi ise intihardır! Ancak burada bile O (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürmeyi düşünmemiş ve saldırganın ne beynini parçalamış ne de elindeki ok veya mızrağı onun kalbine saplamıştır!

İlk ve tek örnek

Bunun ilk ve tek örneğini Uhud’da görmekteyiz; şöyle ki:

Bedir sonrasında esir alınan Übeyy İbn-i Halef, o gün fidye verip de esaretten kurtulurken kendi kendine ahdetmişti; Mekke’ye döner dönmez hazırlıklara başlayacak ve Allah Resûlü’nü öldürecekti! Dediğini yaptı ve her yönüyle hazırlanmış olarak Uhud’a geldi. Fırsat kolluyordu! Derken Okçular Tepesi’ndeki hareketlenmenin ardından aradığı fırsatı bulan süvari birlikleri arkadan saldırmış ve zafer kazandığını düşünmeye başlayan ashâb iki ateş arasında kalıvermişti! Bu arada Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) durumu sezmiş, “Ben, Übeyy İbn-i Halef’in arkadan saldıracağından endişe ediyorum; şâyet onun geldiğini görürseniz mutlaka bana haber verin!” diyerek ashâbını uyarmıştı.

Gerçekten de çok geçmeden Übeyy, yanında bir grup adamla ve demir zırhları içinde atına binmiş olarak orada beliriverdi; “Muhammed nerede?” diyor ve “Bugün o kurtulacaksa, beni ölmüş bilin!” diye bağırarak açıktan meydan okuyordu. Birkaç kişi onu engellemek istese de başaramamıştı! İş başa düşmüştü; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bırakın onu! Yolunu açın da gelsin!” buyurdu. Bu sırada, Allah Resûlü’nün üzerine hücum eden Übeyy, ağzını da bozmuş, Resûlullah’a hakaretler yağdırıyordu! Önce, yakınında bulunan Hâris İbn-i Sımme’nin elindeki mızrağı aldı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). O’nu ilk defa böyle görenler, köşe-bucak kaçışıyorlardı! Sonra da onu, son hamleyi yapmak üzere olan Übeyy’in üzerine fırlattı.

Mızrak darbesiyle yere düşüp yuvarlanmaya başlayan Übeyy, “Vallahi de beni Muhammed öldürdü!” diye feryadı basmış, çığlık çığlığa bağırıyordu! Önemli bir adamdı; dolayısıyla yanına koşup gelenler, sağına soluna bakıp feryadının sebebini öğrenmeye çalıştılar. Ancak ortada onu öldürecek yara-bere söz konusu değildi! Karşısında durup kendisinden daha ağır yaralı insanların olduğunu, onlardan hiç ses çıkmadığı hâlde kendisinin neden ortalığı inlettiğini sordular! “Öyle demeyin!” diyordu. “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki benim başıma gelen bu hâdise, Zü’l-Mecaz ehlinin tamamına bile isabet etmiş olsaydı, mutlaka onların hepsini de öldürmeye yeterdi! Çünkü Mekke’de iken bana O, ‘Seni Ben öldüreceğim!’ demişti.[17] Vallahi de bugün O, şâyet üzerime tükürse bile, mutlaka beni öldürür!”

Übeyy, o gün ölmedi; sonraki gün de ölmedi! Ancak her dakika ölümü beklemekten ölüp ölüp diriliyordu! Zira, Resûlullah’a her ne kadar karşı çıkıyor olsalar da O’nun dediğinin mutlaka çıkacağına inanıyorlardı! Çünkü O’nu, hilaf-ı vâki beyanda bulunurken hiç görmemişlerdi! Öyleyse bu da çıkacak ve Übeyy de ölecekti! Azrâil’le buluşması ise Mekke’ye dönüş yolunda oldu; Serif’e[18] geldiklerinde tâkatı tükenmişti; korkusundan mıdır yoksa beyin kanamasından mıdır bilinmez, burada ruhunu teslim etti.[19]

Allah Resûlü’nün hayatındaki ilk ve tek hâdise, işte Übeyy İbn-i Halef ile yaşadığı bu hâdisedir ve tamamen müdafaadır; her canlının ortaya koyması gereken bir vazife, bir reflekstir! Ancak ayrıntılara baktığımızda buradaki farklılık gözden kaçmamalıdır; şüphesiz ki vahiyle müeyyed bir peygamber, attığını on ikiden vuran insandır! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamberlerin de imamı, Sultân-ı Rusül’dür! Şayet o gün Übeyy’i öldürmek isteseydi, beynini parçalar veya elindeki mızrağı kalbine saplayabilirdi! Dikkat edelim! Burada bile O (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece Übeyy’in hedefine ulaşmasına engel olmak istedi ve onun omuzunu nişan alarak elindeki mızrağı oraya savurdu.[20] Dolayısıyla dengesini kaybeden Übeyy yere yuvarlanırken O da hem kendini koruma vazifesini yerine getirdi hem de rahmetle gönderilen bir peygamber olma farkını ortaya koymuş oldu!

Kendisini öldürmeye gelenlere emân vermesi ve afla muamele etmesi

Öldürmek ne kelime; kendisini öldürmeye gelenlere bile Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) emân veriyordu!

Mesela, Bedir’de ashâbına dönmüş, “Ben biliyorum ki Benî Hâşim ve diğerlerinden bazı insanlar zorla savaşa gelmek zorunda bırakıldılar; zaten bizim, onları öldürmeye de ihtiyacımız yok! Sizden kim, Benî Hâşim’den birisiyle karşılaşırsa, sakın onları öldürmesin!” demişti. O gün söyledikleri bununla da sınırlı değildi; “Dikkat edin!” buyurdu. “Onlar arasında Ebu’l-Bahterî’den başka kimsenin bana karşı minnet hakkı yoktur. Sizlerden hanginiz onunla karşılaşırsa, yolunu serbest bıraksın ve o size ilişmediği sürece, sizler de ona dokunmayın!”[21]

O gün emân verdikleri arasında Hakîm İbn-i Hizâm gibi başka isimler de vardı. Hatta, etrafında bulunanların, “Bizler, babalarımızı, kardeşlerimizi ve aşiretimizi öldürüp dururken Abbâs’ı terk mi edeceğiz?”[22] şeklindeki itirazlarına rağmen bunu yapıyordu! Muhtemelen yeryüzü ilk defa böyle bir duruşa şahit oluyordu; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürmek için can atsalar da onlara toz kondurmuyor ve savaşın şartlarında bile onları nebevî bir “zırh” içine alıyordu!

Hatta öyle ki O’nun canına kast etmek niyetiyle koşup gelenler, hayat bularak O’nun huzurundan ayrılıyordu.

Mesela, Gatafan gazvesi sırasında Gavres[23] isminde cesur bir kabile reisi, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir ağacın altında istirahat buyururlarken sinsice yaklaşmış ve O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını almış ve müstehzî bir edâ ile: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” demişti. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir “Allah” demişti ki, O’nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakîn ve Allah’a itimat, elindeki kılıçla karşısında duran Gavres’i sarsmış ve kılıç elinden yere düşmüştü. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline almış ve : “Ya şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” diye sormuştu. Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titreyerek hiç kimse, demişti.

Allah Reûlü (sallallâhu aşeyhi ve sellem) onu affetmiş ve kabilesinin yanına dönmesine izin vermişti.

Gavres de bu durum karşısında şunları söylemişti:– Bundan sonra ben, ne Senin karşına çıkıp kılıç çekerim ne de Sana kılıç çeken bir topluluğun içinde yer alırım. Ve ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine ben şehadet ederim ki Muhammed de O’nun Resûlü’dür.

Öldürmek niyetiyle gelen Gavres, hayat bularak Allah resûlü’nün huzurundan ayrılmıştı. Allah ve Resûlu’nü anlatma gayreti içine kabilesine dönmüş ve onlara: “Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum” demişti.[24]

-------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
[1] Örnek olması için bkz. “Hep afv ü safh yolunu tut, ma’rufu emret ve câhillerden de yüz çevir!” (A’râf Sûresi 7/199), Bkz.: Âl-i İmrân Sûresi 3/134, Nahl Sûresi 16/125; Bakara Sûresi 2/208, Mümtehıne Sûresi 60/8; Vâkıa Sûresi 56/25, 26; Furkân Sûresi 25/63; Kasas Sûresi 28/55; Zuhruf Sûresi 43/ 89; Nisâ Sûresi 4/90; Enfâl Sûresi 8/61; Muhammed Sûresi 47/35; Mü’minûn Sûresi 23/96; Mâide Sûresi 5/13.
[2] Bkz. Enbiyâ Sûresi 21 /107; Müslim, Birr 24 (2599); Ebû Dâvûd, Sünnet 11 (4659).
[3] Bkz. Kehf Sûresi 18/6; Şuarâ Sûresi 26/3; Fâtır Sûresi 35/8.
[4] Bir beyanlarında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bunu “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek de yoktur.” şeklinde ifade etmektedir. Bkz. İbn-i Mâce, Ahkâm 17 (2340); Mâlik, Muvatta’ 4/1078 (2758).
[5] Mesela bir gün Ebû Zerr’i karşısına almış, “Ne durumda olursan ol, Allah’tan kork! Bir kötülüğün hemen arkasından iyiliği devreye koy ki onu yok etsin! Ve insanlara, güzel ahlak ile muamele et!” tavsiyesinde bulunmuş (Bkz. Tirmizî, Birr 55 (1987), başka bir gün de Hazreti Ali’ye, “Yarın ihtilaflı ve anlaşmazlığın olduğu günler başına gelecek; şayet o gün sulh tarafını temsil imkanın varsa bunu yap!” buyurmuştu. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/106 (695). Başka bir gün de O’nu, Gatafanlıların gasbettiği bir eşyayı onlardan alan ve söz konusu hırsızlara daha sert karşılık vermek isteyen Seleme İbn-i Ekva’ı bineğinin arkasına bindirmiş ve “İbn-i Ekva’!” buyurmuştu. “Alacağını aldın; bundan böyle müsamaha ve rıfk ile muamele et!” Bkz. Buhârî, Megâzî 37 (4194); Müslim, Cihâd 45 (1806); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 27/42 (16513).
[6] Kocaman Mekke fethinde, önceki cinayetlerinin sonucu olarak hakkında idam kararı bulunan ikisi kadın sadece on üç kişi vardır ve bunlardan sadece dört tanesi infaz edilmiştir. Diğerleri ise Resûlullah’ın verdiği emân ile geri dönmüş ve Müslüman olmuşlardır. Resûlullah’ın bu insanlar hakkında idam kararı çıkarmasının sebebi ise bugün “kamu hukuku” olarak ifade edebileceğimiz “hukukullah”ı ihlal eden çok cinayetlerinin oluşundan dolayıdır. Âişe Vâlidemiz’in ifadesiyle Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, şahsına yapılan kötülükleri affetse de hukukullaha karşı işlenen cinayetlerde caniyi cezalandırmada çok duyarlıydı. Zaten bunun aksi, toplumu cezalandırmak olur ki bunun örneklerini günümüzde sıklıkla görmekteyiz!
[7] Tirmizî, Tefsîr 17 (3128).
[8] Nahl Sûresi 16/126. Bu âyetin, Fetih Günü indiği söylenmekle birlikte (Bkz. Tirmizî, Tefsir, 17 (3128); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/152 (21267); Nesâî, Kübrâ 10/145 (11215) onun, Uhud’da inmiş olması daha güçlüdür. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/63; Hâkim, Müstedrek 4/202 (4946); Bezzâr, Müsned 17/21 (9530); Taberânî, Kebîr 3/143 (2937).
[9] “Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın; savaş atları yetiştirin ki bu hazırlıkla Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde sizin bilmeyip de ancak Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, onun karşılığı size eksiksiz ödenir; size asla haksızlık yapılmaz.” Enfâl sûresi, 8/60.
[10] Buhârî, Cihâd 97 (2930); Müslim, Cihâd 28 (1776); İbn-i Hişâm, Sîre 1/370.
[11] Buhârî, Cihâd 78 (2899).
[12] Savaş için yola çıktığında Allah Resûlü’nün, gerçek hedefini gizlediği ve farklı bir istikammette bir hayli yol aldıktan sonra esas hedefe doğru yöneldiği görülmektedir. Tebûk dışındaki bütün seferlerinde neredeyse bu taktik ortaya konulmuştur. Bkz. Buhârî, Cihâd 103 (2947); Müslim, Tevbe 9 (2769).
[13] Bkz. Gülen, Takdim (Mukaddes Emanetler) 2.
[14] Bkz. Gülen, Takdim (Mukaddes Emanetler) 2.
[15] Bu beş temel esas, dinin, aklın, malın, canın, namusun/neslin korunmasıdır. Aklın fonksiyonuna engel olduğu için uyuşturucu ve alkol haram olduğu gibi neslin karışmasına sebebiyet verdiği için de zina haram kılınmıştır. Bkz. Gazalî, Mustasfâ 1/174.
[16] Müslim, Îmân 62 (226); Tirmizî, Diyât 22 (1418-1421); Ebû Dâvûd, Sünnet 32 (4771- 4772); Nesâî, Kübrâ 3/455 (3544); İbn-i Mâce, Hudud 21 (2580-2582).
[17] Mekke’nin ilk yıllarında, kapı komşularıyla birlikte Allah Resûlü’nü aralarına almış, her birisi bir köşeden saldırken Übeyy de ağzından salyalar akıtırcasına Resûlullah’ı öldüreceği tehditlerini savuruyordu! O kadar ısrar etmiş ve o kadar ileri gitmişti ki o gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona dönmüş, “Niye bu kadar emin oluyorsun ki!” anlamında, “Belki ben seni!” buyurmuştu. (Bkz. Vâkıdî, Megâzî 200; İbn-i Hişâm, Sîre 2/55) Görüldüğü gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ölümü bile ağzına almamış, ancak Übeyy’in dünyası ondan ibaret olduğu için öyle anlamıştı! İşte bugün Übeyy, bir kıymık gibi beynine saplanan bu sözü unutamamış ve mızrağı yediği dakikada, kendisi için ölümün başladığını farkettiği için ortalığı inletiyordu!
[18] Serif, Ten’im’in yakınlarında bulunan ve Mekke’ye yaklaşık on kilometre mesafedeki bir mekânın adıdır. Allah Resûlü ile burada zifâfa giren Meymûne Vâlidemiz’in mezarı da yine burada bulunmaktadır. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 7/263.
[19] Vâkıdî, Megâzî 200-201; İbn-i Hişâm, Sîre 2/55.
[20] Bir rivayette ise mızrağın, Übeyy’in kalçasına geldiği söylenmektedir ki durum yine farklı değildir. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/208.
[21] İbn-i Hişâm, Sîre 1/371. Buna rağmen Ebu’l-Bahterî, Bedir’de ölenler arasındaydı. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/372.
[22] Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/371; İbn-i Kesîr, Bidâye 3/284; Beyhakî, Delâil 3/140.
[23] Kaynaklarda bu şahsın ismi Gavres İbn-i Hâris, Du’sûr İbn-i Hâris veya Avf İbn- Hâris; kabilesinin adı da Benû Muhârib olarak geçmektedir. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 4/159; İbn Hıbbân, Sahîh, 7/138 (2883).
[24] Buhârî, meğâzî 31, cihâd 84; Müslim, fezâil 13.

Reşit Haylamaz, Şefkat Güneşi

http://www.peygamberyolu.com/hakkind...akale/346.html