ege
28-05-2009, 10:41
Hayata dair- 26Bir ülkenin iyi yönetildiğinin en çarpıcı göstergesi, önemli mevkilere gelenlerin partizanlık, hemşehrilik, ortaklık, yandaşlık, tarikat, ideoloji vs. ilkelerine göre değil “liyakat” esasına göre seçilmiş olmaları.
Liyakat, layık olmak; işte temel kavram bu.
Çünkü önemli mevkileri işgal edenler halkın içine sinmediğinde “benim neyim eksik!” sorusu ortaya çıkıyor ve bu soru sistemi zehirliyor. Halkın yöneticisine saygısı kalmıyor.
Tarihe bakın, bir ülke yükseliyorsa birçok önemli kişilikle birlikte yükseliyor. Mesela Kanuni Sultan Süleyman dönemi. Batılıların “muhteşem” dediği bu imparator zamanında sadrazam, Sokollu Mehmet Paşa. Belki de Osmanlı’nın gelmiş geçmiş en büyük devlet yöneticisi. Mimarbaşı, büyük Sinan! Doğu medeniyetinin yetiştirdiği en büyük mimar! Kaptan-ı Derya, Barbaros Hayrettin Paşa. Tarihin en büyük denizcilerinden biri. Sarayın el üstünde tuttuğu şair Baki! Divan edebiyatının en büyüklerinden.
Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Elbette olamaz! Bunca yeteneği ve büyük ismi değerlendiren, onları kurda kuşa yem etmeyen; tam tersine, devletin tepesine getiren bir “pozitif seleksiyon” (olumlu eleme) söz konusu. Yukarıda saydığımız isimlerin bazısı Türk ve Müslüman olarak doğmamış. Kiminin kökeni Sırp Ortodoks, kimi Ermeni, kiminin anası Rum. Ama devlet yönetimi için bütün bunlar bir kıstas olmamış ve bulundukları mevkiye “liyakat” ilkesine göre gelmişler.
Türkiye ise işi ehline vermemekten dolayı çok canı yanmış ve değerli yıllarını yitirmiş bir ülke.
***
Bir genelleme yapacak olursak; çağımızda iletişim teknolojisinin gelişmesi, insanlar arasındaki iletişimi artırması bakımından ilk bakışta çok olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Ama buna ben biraz kuşkulu yaklaşmak istiyorum. Acaba iletişim her alanda doğru mu? Acaba iletişim sandığımız gibi en yüksek noktasında mı? Ve insan, televizyonlar, uydular, bilgisayarlar dünyayı bir bilgi akışı ağı içine sarmadan önceki zamanlarda iletişimsiz mi yaşıyordu? Birbirinden habersiz mi yaşıyordu?
Önce bu soruların cevabını vermek lazım. Çünkü her çağ kendi değerleriyle övünür. Geçmişe nostalji duyar ama kendi ürettikleriyle de övünür. Bu çağ da kendi kendisiyle çok övünen bir çağ. Çok büyük değişiklikler yapmış bir çağın çocuklarıyız. İletişimi en üst düzeye çıkaran kuşaklar bizler olduk diye övünüyoruz. Acaba iletişimin en üst düzeyinde mi yaşıyoruz ve iletişim acaba olumlu mu?
İkisinden de kuşkuluyum, çünkü yüzyıllardan beri insanoğlu dünyada çeşitli yollarla iletişim kurdu. Belki daha uzun vadeli, belki bu kadar hızlı değil, ama belki daha derinlemesine, belki daha doğru. İslam filozoflarının Yunan düşüncesiyle alışverişe girmeleri belki yüzyıllar aldı.
İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden bilim ve sanat adamlarının yarattığı Rönesans uzun bir sürede gerçekleşti. Bunlar belki daha uzun vadede ortaya çıkan elli senelik, yüz senelik süreçler. Ama daha doğru sonuçlar alınabiliyor. Çünkü doğal bir seleksiyon var.
Bunu modern şiirle, klasik şiir ve halk şiiri arasındaki ilişkiye benzetecek olursak; halk kültüründen, bütün dünya halklarından bize taşınan her ürün değerlidir. Çünkü bize taşınması için daha önce binbir seleksiyondan geçmiştir. Yani halk onu yüzlerce yıl, “oral literatürde” bir şiir olarak taşımış ve Yunus Emre’yi bize 700 yıl sonra hediye etmişse burada hiçbir manipülasyon, hiçbir medya oyunu yoktur. Doğal selekiyondur.
Yunus Emre gibi belki milyonlarca şair vardır. Onların hiçbirini biz bilmiyoruz. Bir tek Yunus Emre’yi biliyoruz. Dolayısıyla doğal seleksiyondan geçmiştir. Bir nehrin kendi yatağındaki taşı, binlerce yılda temizleyip sedefli bir hale getirmesi gibi cilalamıştır.
Oysa modern şiire baktığımızda değerini ölçemiyoruz. Belki de medya değeri olarak çok ünlüdür. Birdenbire, bir günde meşhur olan değerler var bu dünyada. Yani doğal seleksiyon ve halkların kendi içindeki doğal alışverişlerini engelleyen bir boyutu var bu bilgi akışının.
Liyakat, layık olmak; işte temel kavram bu.
Çünkü önemli mevkileri işgal edenler halkın içine sinmediğinde “benim neyim eksik!” sorusu ortaya çıkıyor ve bu soru sistemi zehirliyor. Halkın yöneticisine saygısı kalmıyor.
Tarihe bakın, bir ülke yükseliyorsa birçok önemli kişilikle birlikte yükseliyor. Mesela Kanuni Sultan Süleyman dönemi. Batılıların “muhteşem” dediği bu imparator zamanında sadrazam, Sokollu Mehmet Paşa. Belki de Osmanlı’nın gelmiş geçmiş en büyük devlet yöneticisi. Mimarbaşı, büyük Sinan! Doğu medeniyetinin yetiştirdiği en büyük mimar! Kaptan-ı Derya, Barbaros Hayrettin Paşa. Tarihin en büyük denizcilerinden biri. Sarayın el üstünde tuttuğu şair Baki! Divan edebiyatının en büyüklerinden.
Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Elbette olamaz! Bunca yeteneği ve büyük ismi değerlendiren, onları kurda kuşa yem etmeyen; tam tersine, devletin tepesine getiren bir “pozitif seleksiyon” (olumlu eleme) söz konusu. Yukarıda saydığımız isimlerin bazısı Türk ve Müslüman olarak doğmamış. Kiminin kökeni Sırp Ortodoks, kimi Ermeni, kiminin anası Rum. Ama devlet yönetimi için bütün bunlar bir kıstas olmamış ve bulundukları mevkiye “liyakat” ilkesine göre gelmişler.
Türkiye ise işi ehline vermemekten dolayı çok canı yanmış ve değerli yıllarını yitirmiş bir ülke.
***
Bir genelleme yapacak olursak; çağımızda iletişim teknolojisinin gelişmesi, insanlar arasındaki iletişimi artırması bakımından ilk bakışta çok olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Ama buna ben biraz kuşkulu yaklaşmak istiyorum. Acaba iletişim her alanda doğru mu? Acaba iletişim sandığımız gibi en yüksek noktasında mı? Ve insan, televizyonlar, uydular, bilgisayarlar dünyayı bir bilgi akışı ağı içine sarmadan önceki zamanlarda iletişimsiz mi yaşıyordu? Birbirinden habersiz mi yaşıyordu?
Önce bu soruların cevabını vermek lazım. Çünkü her çağ kendi değerleriyle övünür. Geçmişe nostalji duyar ama kendi ürettikleriyle de övünür. Bu çağ da kendi kendisiyle çok övünen bir çağ. Çok büyük değişiklikler yapmış bir çağın çocuklarıyız. İletişimi en üst düzeye çıkaran kuşaklar bizler olduk diye övünüyoruz. Acaba iletişimin en üst düzeyinde mi yaşıyoruz ve iletişim acaba olumlu mu?
İkisinden de kuşkuluyum, çünkü yüzyıllardan beri insanoğlu dünyada çeşitli yollarla iletişim kurdu. Belki daha uzun vadeli, belki bu kadar hızlı değil, ama belki daha derinlemesine, belki daha doğru. İslam filozoflarının Yunan düşüncesiyle alışverişe girmeleri belki yüzyıllar aldı.
İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden bilim ve sanat adamlarının yarattığı Rönesans uzun bir sürede gerçekleşti. Bunlar belki daha uzun vadede ortaya çıkan elli senelik, yüz senelik süreçler. Ama daha doğru sonuçlar alınabiliyor. Çünkü doğal bir seleksiyon var.
Bunu modern şiirle, klasik şiir ve halk şiiri arasındaki ilişkiye benzetecek olursak; halk kültüründen, bütün dünya halklarından bize taşınan her ürün değerlidir. Çünkü bize taşınması için daha önce binbir seleksiyondan geçmiştir. Yani halk onu yüzlerce yıl, “oral literatürde” bir şiir olarak taşımış ve Yunus Emre’yi bize 700 yıl sonra hediye etmişse burada hiçbir manipülasyon, hiçbir medya oyunu yoktur. Doğal selekiyondur.
Yunus Emre gibi belki milyonlarca şair vardır. Onların hiçbirini biz bilmiyoruz. Bir tek Yunus Emre’yi biliyoruz. Dolayısıyla doğal seleksiyondan geçmiştir. Bir nehrin kendi yatağındaki taşı, binlerce yılda temizleyip sedefli bir hale getirmesi gibi cilalamıştır.
Oysa modern şiire baktığımızda değerini ölçemiyoruz. Belki de medya değeri olarak çok ünlüdür. Birdenbire, bir günde meşhur olan değerler var bu dünyada. Yani doğal seleksiyon ve halkların kendi içindeki doğal alışverişlerini engelleyen bir boyutu var bu bilgi akışının.