Orijinalini görmek için tıklayınız : İbrahim Karagül
http://yenisafak.com.tr/resim/site/ibrahim_karagul_b.jpg
İbrahim Karagül
--------------------------------------------------------------------------------------
20 Mayıs 2009 Çarşamba
BOP suikastlerinin şifreleri çözülüyor!
On yıldır bu bölgede ortaya çıkan suikastleri özel bir dikkatle izliyorum. Bence; Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi siyasi tezleri, terörle mücadeleyi, enerji projelerini, işgalleri, ayrıştırma projelerini tartıştığımız gibi, çevremizde ortaya çıkan siyasi suikastleri de en az onlar kadar önemsemek zorundayız. Çünkü bu suikastler, aydınlandığı oranda her şeyi ortaya çıkarıyor, karmaşık ilişkileri gözler önüne seriyor, Afro-Asya kuşağındaki bilinmezleri öğrenmemizi sağlıyor. Bu yüzden, son yıllarda Lübnan'dan Pakistan'a uzanan bölgede işlenen siyasi cinayetleri "BOP Suikastleri" olarak tanımladım. Her bir cinayetin arkasında bir şeyler aradım, bazen buldum bazen izlediğim yol bir yerlerde karanlığa büründü. Suikastleri ve para ilişkilerini siyasi gelişmelerden hatta çatışmalardan daha çok önemsedim. Çünkü gerçeğe ulaşmak için en kestirme yol buralardan geçiyordu. Konuya gelelim:
The New Yorker dergisinin ünlü ismi Saymour Hersh, "Pakistan'ın eski Başbakanı Benazir Butto'nun ve Lübnan eski Bşabakanı Refik Hariri'nin dönemin ABD Başkan Yardımcısı, Dick Cheney'in emriyle öldürüldüğünü" söylüyor. Hersh, "Lübnan Başbakanı Refik Hariri gibi Butto'nun öldürülmesi emrini de Cheney verdi. Suikast CIA içinde kurulan 'Özel Operasyon birimi' tarafından gerçekleştirildi. Bu birimin amacı ABD karşıtlarının elimine edilmesi" diyor. Hersh, iddiaları ciddi tartışmalara neden olan bir gazeteci. İsrail'in Kuzey Irak'taki faaliyetlerini de yazmıştı ve bu Türkiye ile İsrail arasında krize neden oldu. Daha sonra bu iddialar herkes tarafından bilinen gerçekler haline geldi. Abartmayayım ama, o dönemlerde bu bölgedeki gelişmelere ilişkin çok daha detay bilgileri aktardık burada. Hem de çok daha erken tarihlerde. Bugünkü olayda olduğu gibi.
Tartışmalara neden olan iddia ile ilgili biraz daha detay verelim. Bush yönetimi ile suikastler arasında bağlantı kuranlar şunları da söylüyor: 14 Şubat 2005'te Beyrut'ta uğradığı bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren Lübnan'ın eski Başbakanı Refik Hariri ve Lübnanlı Hristiyan lider Elie Hobeika suikastlarına bizzat yetki veren isimler Bush'un danışmanlarından Karl Rove ve Eliot Abrams'tı. Hariri, ABD'nin Lübnan'ın kuzeyinde kurmak istediği üsse karşıydı, Ariel Şaron da Hizbullah'ı bitirmek istiyordu. Suikastler Bush yönetimine bağlı bir birim tarafından yapılıyordu. Bu birliktekiler Irak ve Afganistan'da da benzer suikastler yapıyordu. Özellikle Irak'ta mezhep çatışmasını başlatan suikastler!
Cheney'nin suikast timi İsrail ile birlikte çalışıyordu. Kudüs'te de benzer bir tim vardı. ABD ile İsrail'in yürüttüğü gizli operasyonlarda koordinasyonu Bush'un Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Eliot Abrams sağlıyordu. Abrams'ın bir işaretiyle İsrailliler harekete geçiyordu. 2002'de Lübnanlı Hristiyan lider Elie Hobeika'yı öldüren suikast timi Hariri'yi de öldürdü. Hobeika, Lahey'e gidecek ve dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu olduğunu, insanlığa karşı suç işlediğini söyleyerek ifade verecekti.
Hariri suikastiyle ilgili çok sayıda yazı yazdım. En son Butto'nun öldürülmesinden sonra Yeni Şafak gazetesinde "Büyük Ortadoğu Suikastleri" başlığı altında bir dizi hazırlayarak, bir çok suikastle ilgili detay bilgiler aktardım. Hariri'yi "Suriye'nin öldürttüğü" tezi kabul gördü. Türkiye'de en meşhur Ortadoğu uzmanları "hayır, öyle değil" diyenlerle alay ediyordu. Biz, İsrail üzerinde duruyorduk. İsrail varsa ABD de vardı. Senaryo hazırdı; Suriye Lübnan'dan çıkarıldı. Neredeyse işgal edilecekti. Şeyh Yasin öldürüldü, Filistin mahvoldu. Bazı bölge liderlerinin haberdar olduğu bir suikastti bu. Butto öldürüldü, Pakistan iç savaşın içinde şimdi.
15 Mart 2005'te, yani bir ay sonra, "Hariri, ABD üssüne karşı çıktığı için mi öldürüldü" başlığı ile bütün iddiaları aktardım. Mesele sadece Lübnan'da kurulacak olan ve ihalesi bile yapılan ABD üssüyle sınırlı değildi. Ortadoğu'da dönen yüz milyarlarca dolarlık kayıt dışı para trafiğiyle de bağlantılıydı. Irak'ın zenginliklerinin paylaşılmasıyla da.
Aynı dönemde, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın Suriye ziyaretine açıkça tavır alan ABD Ankara Büyükelçisi Eric S. Edelman'ın, ziyareti engellemek amacıyla Türkiye'yi adeta tehdit etmesinin de bu olaylarla bağlantısı vardı. Edelman'ın söz konusu suikastler bir şekilde bağlantılı olması hiç de yadırganacak bir durum değil. Çünkü patronu Cheney'ydi. Türkiye'de hiç sevilmeyen bu adam daha sonra apar topar gitmek zorunda kaldı. Ne yalan söyleyeyim; sevilmemesinde de, gitmesinde de payım olduğu için gayet memnunum. Biyografisinde kendisiyle ilgili yazımın yer almasından da gurur duyuyorum. O zamanlar Hürriyet gazetesinde ardı ardına aleyhimize haberler yayınlatan, bir muhafazakar gazeteye verdiği söyleşiyle bizi vuran, görüştüğü gazetecilerle üzerimizde baskı oluşturan bu adam, bölgemizdeki karanlık senaryoların kilit isimlerinden biriydi. Ama bu durum bile, Türkiye'de bazılarının onu alkışlamasına engel olmuyordu.
Cheney'nin suikast timinin başındaki isim, General Stanley McCrystal, şuan Afganistan'daki ABD birliklerinin başında! Bir zamanlar, tanıdığımız, adını bildiğimiz bir çok isme suikast düzenleyen "Ortak Özel Operasyonlar Birliği”ni yönetiyordu. Bu birlik şuan Pakistan'da!
Bir iddiam var! Sadece ben inanıyorum şimdilik. Suikastlerin ilki 11 Eylül saldırılarından bir kaç gün önce öldürülen Ahmet Şah Mesud'a yapıldı. Ben bunu "11 Eylül'ü haber veren suikast" olarak tanımladım. El Kaide yaptı dendi. Aynı merkezler tarafından planlanmıştı. Bir gün ortaya çıkacaktır…
ABD'deki bu terör çetesi başarsaydı, BOP suikastleri bugün devam ediyor olacaktı. Türkiye'de bazı insanlar için bugün matem tutuyor olacaktık. Bu yazıya, BOP suikastlerine Türkiye'den de isimler katmak zorunda kalacaktık. Şükür başaramadılar!
Bir açıklama ve gizli kalanlar
21 Mayıs 2009
_________________________________________________
Dün hemen bütün gazetelerde yer alan bir konuyu burada “BOP suikastlerinin şifreleri çözülüyor” başlığı altında tartıştık. The New Yorker dergisinin yazarı Seymour Hersh'ün; “Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri ve Pakistan eski Başbakanı Benazir Butto, ABD eski Başkan Yardımcısı Deck Cheney'nin emriyle öldürüldü” iddiasını… Oysa bu iddia yeni bir şey değildi. Konu çok genişti, suikastler listesi çok uzundu. Bugüne kadar hiç birisi aydınlanmadı. Irak'ta din adamlarına yönelik cinayetler aydınlanmadı. Lübnan'da Hariri cinayeti, BM soruşturmasına rağmen aydınlatılamadı. Hariri'den sonra ardı ardına gelen suikastler aydınlatılamadı. Pakistan'da Benazir Butto suikasti aydınlatılamadı. Listede yer alan suikastlerin hepsi karanlıkta kaldı. Hepsine kılıf uyduruldu. Bazıları Şii-Sünni çatışmasıyla, bazıları El Kaide saldırısı kamuflajıyla, bazıları ABD-İsrail'in düşman kategorisinde yer alan ülkeler suçlanarak, bazıları ise uyduruk örgüt isimleriyle kapatıldı. Suikastler gibi, El Kaide saldırılarından da dosyalar rafa kaldırıldı. Seymour Hersh üzerinden konu bir kez daha gündeme geldi sadece. Bir adım ileri gidilemedi.
Ama bir şey oldu. Hersh, Pakistan'da yayın yapan Daily Times gazetesine bir açıklama yaptı. Kendisine atfedilen bütün iddiaları reddetti. “Ben, Butto ve Hariri'nin ölüm emrini Cheney verdi demedim, suikastleri yapan birimin başında General Stanley McChrystal var demedim, kimse bunu bana sormadı” mealinde bir açıklama yaptı.
Ancak, Hersh'e atfedilen sözler yeni değildi. İster söylemiş olsun isterse yalanlasın; “Büyük Ortadoğu Suikastleri” listesinde bulunan isimlerin kaderi büyük oranda aynı merkezler tarafından belirlendi. Her suikast sonrası gelişmelere bakıldığında bu net biçimde ortaya çıkıyor. Adres belli, teknik ayrıntılar gizli. 11 Eylül'den birkaç gün önce Ahmed Şah Mesud'un öldürülmesinden başlayıp Butto suikastine kadar, cinayetlerin işlendiği bölgelerin nasıl karıştığını, suikastlerin siyasi-askeri planlamaların ön hazırlığını oluşturduğunu, işgallerin, iç çatışmaların, bölgesel değişimlerin, harita çizimlerinin hep suikastlerle başladığını anlamak için sadece birazcık dikkat yetiyor.
Diyelim emirleri Cheney vermedi. “Ölüm timleri” yok muydu? Bunlar dünya genelinde örtülü operasyonlar yapmıyor muydu? Sadece suikastler değil, baskınlar, adam kaçırmalar, esir nakilleri, gizli sorgu evleri, gizli toplama kampları, hayalet gemileri, CIA uçakları ve daha nice gayri insani, tüyler ürpertici olaylara imza atanlar kimlerdi?
Şeyh Ahmet Yasin, bir sabah namazı sırasında İsrail füzeleriyle şehid edildi. Bu olaydan birkaç gün önce, Ariel Şaron'un çiftlik evinde kimler bu suikasti konuştu? Guantanamo'da ve Ebu Gureyb'de olanlar dışında hangi gerçekler ortaya çıktı? Dünyanın bir çok ülkesinden kaçırılan sayısız insanın akıbetini bilen var mı? Polonya'dan Tayland'a, Orta Afrika'dan İsrail'in Negev Çölü'ndeki gizli hapishaneler hakkında hangimiz bir şey biliyoruz? Buralarda ve daha bir sürü yerdeki kamplara kaç kişi götürüldü, kaçı öldü, kaçı hayatta? Bilen var mı?
Suikastlerle başlayan dosya, son yirmi yılın siyasi tarihi, gayri resmi tarihi aynı zamanda. Gerçek tarihi. Gizlenmek istenen karanlık, vahşi, ürkütücü bir tarih. Bu tarihin bazı aktörleri barış adamı olarak geziyor ortalıkta. Soykırım yapanları korurken, onlarla gizli anlaşmalar yaparken dünya barışına katkılarından dolayı, insanlık adına ödüllendiriliyor? Onlarla iş tutanlar da en keskin demokrasi ve özgürlük havarisi. Türkiye'de bile…
Evet, Özel Operasyonlar Birliği şimdi Afganistan'dan Pakistan'a yöneldi. Svat Vadisi senaryosunu, Pakistan'ın nükleer silahları üzerindeki kontrol kavgasını ne kadar biliyoruz? Bir takım örgütleri kurup besleyenler, aynı örgütleri gerekçe göstererek terörle mücadele yapıyor. ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in Afganistan'daki birliklerin başına getirdiği adam, Hersh yalanlasa da, bu cinayetlerle öne çıkan bir isim. Bağdat'ın dışında işkence mezbahaları kuranlar şimdi Barack Obama'nın “Afganistan-Pakistan bölgesel savaşı” için zemin hazırlıyor. Yarın Türkiye de bir şekilde bölgeye asker göndermek durumunda kaldığında, Anadolu'dan giden genç insanlar, bu adamların planladığı bir çatışmada yer alacak. Bu yüzden o kadar yakınız her şeye.
Bu kadar tartışıldı, uçuş kayıtları çıkarıldı, soruşturmalara konu oldu, CIA'nın gizli uçuşlarında esirlerin nakledildiği gizli hapishanelerin bir tanesinin yeri tespit edilebildi mi? Sadece ABD yönetimi mi gizliyor bunları? İsrail'de bulunan 1391 nolu kampta kaç kişi tutuluyor. Bunlar hangi ülkelerden? Suçları ne? Çölde yerin altına inşa edilen bu gizli hapishane hakkında Birleşmiş Milletler bile bilgi edinemiyor. Bu, sadece deşifre olanı. Sadece Arap kökenliler mi var burada? Türkiye'den kaç kişi var? Kadınların ve çocukların bile tutulduğu bu merkezleri kapatacak bir güç var mı?
Hersh söylemesin, hiç önemli değil. Adres ortada. Emri verenler ortada. Senaryoyu şekillendirenler ortada. Cinayetleri işleyenler ortada. Tetikçiler, taşeronlar, terör ihalesi alanlar bu resmi aydınlatmaz. Bu karanlık dosyalar aydınlanmadan hangi söylem, hangi imaj ikna edici olabilir? Üstelik daha hiç biri aydınlığa kavuşmamışken, üstelik yenileri hazırlanıyorken unutmak mümkün mü? Biz yüz yıl öncesini unutmadık. Hiçbir şeyi unutmayız!
Zavallı teröristler, ve “gerçek” hayat
22 Mayıs 2009
_________________________________________________
[b]Mehmet Barlas'ın dünkü yazısında yer alan bir ifade özellikle dikkatimi çekti. "… gerçek hayat da bir dizi gibi yeniden yazılabilir..." diyordu Barlas. Refik Hariri ve Benazir Butto'nun ABD eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin emriyle CIA'ya bağlı bir suikast timi tarafından öldürüldüğü yönündeki iddiaları tartıştığı yazısında, "komplo" olanın dışındaki gerçeklere dikkat çekiyordu. Bazıları yüzümüze çarparken, utanç içinde reddettiğimiz, resmen doğrulanmadığı için kabullenemediğimiz, ancak yüz binlerce insanın ölümüyle bağlantılı "gerçekler" aslında insanlığın gayri resmi tarihini oluşturuyor, çirkinliklerini gösteriyordu. Kabul edilmiyordu, doğrulanmıyordu ama vardı.
Bunları düşünürken, şu an bile dünyanın bir çok bölgesinde, yer altı hapishanelerinde tutulan insanları düşünürken, terörle mücadele söylemi ve arkasındaki planlamaları düşünürken, uydurma terörist örgüt listelerini düşünürken, devletlerin meşru sınırların ötesinde terör ihaleleri dağıttıklarını düşünürken iki haber dikkatimi çekti. Resmen doğrulanması mümkün olmayan ancak varolduğunu hepimizin bildiği gerçeklerle ilgili çelişkiye iki örnek.
Birinci haber: İngiltere iç istihbarat teşkilatı MI5'in Müslümanlara muhbirlik yapması için şantaj yaptığına dair bir rapor. Independent gazetesinin haberine göre; kendilerine şantaj yapılan altı Müslüman olayı deşifre ediyor. Daha önce hiçbir şekilde terörle bağlantılı bir olaya karışmamış bu kişilere, MI5'in teklifini reddetmeleri halinde, ülkeden çıkışlarına izin verilmeyeceği, ailelerine zarar verileceği, bütün dünyada terörist olduklarının ilan edileceği gibi şeklinde tehditler yapılmış…
Ya olay açığa çıkmasaydı ne olacaktı? Bu kişiler ya muhbir olacaktı ya da İngiliz istihbaratının başarılı bir operasyonuyla yeni bir terör hücresi çökertilmiş olacaktı! Bu da küresel terörle mücadelede büyük bir adım olarak bizim gazetelerde yer alacaktı. Bunun gibi yüzlerce örnek var.
İkinci haber: ABD'nin New York kentinde bir sinagoga bomba yüklü araçla saldırmaya ve Stinger füzeleriyle askeri uçakları düşürmeye hazırlanan dört kişi yakalandı! Saldırı, son anda önlenmişti! Hem sinagog bombalanacak hem de New York'taki Ulusal Hava Muhafız Üssü'ndeki uçakları füze saldırısı yapılacaktı. Sinagog önündeki bombalar yerleştirilmişti bile. Bu, büyük bir operasyon başarısıydı. Ancak daha sonra ortaya çıkan gerçek tam anlamıyla şok ediciydi. Zanlılara bombaları bir FBI görevlisi vermişti. Şok edici bir başka gerçek daha vardı. Bombalar sahteydi. Yani aslında bomba görünüşlü cisimler verilmişti. Zavallı teröristler, bombanın gerçeği ile sahtesini ayırt edemeyecek kadar cahildi. Bu kişiler, Stinger füzeleri ile askeri uçakları düşürme planı yapmıştı! Aynı FBI, daha önce de, camilere provokatörler sokmuş, eylemler planlamış, bunlar mahkeme kararıyla tespit edilmişti.
Olayla ilgili New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg nasıl bir açıklama yaptı biliyor, musunuz? Okuyalım: "Zanlılar Riverdale Sinagogu'nu bombalamayı planlıyordu. Özgürlüklerimize yöneltilen bu son saldırı girişimi, New York kentini hedef alan iç güvenlik tehditlerinin maalesef tamamıyla gerçek olduğunu göstermekte ve terörizmi engelleme yönündeki çabalarımızda teyakkuz halinde kalmamız gerektiğini ortaya koymaktadır."
Hangi örnekleri tekrarlayalım: ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın; "biz işkence etmeyiz" açıklamasından sonra Ebu Gureyb'deki işkence resimlerinin ortaya çıkışını mı, Colin Powell'ın BM Güvenlik Konseyi'nde bütün dünyaya görüntülerle sunduğu Irak'ın kitle imha silahlarıyla ilgili resmi yalanları mı, George Bush'un Haçlı Savaşı'nın gerçekleştirmek için sekiz yıl boyunca bütün dünyayı nasıl aldattığını mı, sorgulanan terör zanlılarına bir kutsal görev aşkıyla işkence edilmesini mi, Londra'dan Madrid'e ve Bali'ye kadar El Kaide saldırılarıyla ilgili dosyaların nasıl kapatıldığını mı, dost ve müttefik ülkelere karşı terörün nasıl kullanıldığını mı? Hangi birini…
ABD'nin merkezinde yer aldığı örnekler bu kadar çokken Türkiye'de hiç mi olmadı bunlar? Dar iktidar çıkarları için ülkenin selametini heba etmekten çekinmeyenlerin kirli dosyalarıyla dolu değil mi yakın tarihimiz. Üç beş kafadarın Türkiye tasarımı için binlerce insanın nasıl mağdur edildiğini bilmiyor muyuz? Faili meçhulleri, siyasi suikastleri, toplumsal çatışma için uygulanan senaryoları, ölüm kuyularını, binlerce insanın fişlenmesini bilmiyor olabilirdik bugün. Bir çok şeyi beş yıl önce bilmiyorduk. Hiçbir resmi kaynağa da doğrulatma imkanımız yoktu. O zamanlar bunlar birer "yalan"dı. Bildiklerimiz iddiaydı ve bu iddiayı dile getirenler itibarsızlaştırılıyordu. Doğru değil mi?
Gerçek yalanlara, resmi beyanlara inanmaya devam etmek en kolayı. Hakikaten "gerçek hayat da bir dizi gibi yeniden yazılabilir..." Yazılmalı da. Çünkü insanlık tarihini belirleyen şeyler çoğunlukla bu gizli gerçeklerle bağlantılıdır. İnanmamızı istedikleriyle gerçek olanlar bazen ne kadar da farklı oluyor. Zihin sağlığımızı yitirmeden gerçeklerin peşinden koşmaya devam!..
Diyarbakır bizi neye çağırıyor..
26 Mayıs 2009
_________________________________________________
"Şehirlerin göksel kaderine inananlar, o kaderin gökyüzünden göründüğünü bilirler. Diyarbakır, gökyüzünden Anadolu'nun bağrında bir kalp gibi görünür.
Bir kalp gibi yoğun ve hayatı olduğunu hissettirir.
Diyarbakır sadece Anadolu'nun değil, Ortadoğu'nun da kalbidir.
Amida, Kara Amid, Arabi bir sesin 'Amid-i Sevda' dediği, önce gökyüzünde tasarlanmış.
Öylece inmiş yere…
Bir varlık olarak duran, hep olan…
Diyarbakır, sen karanlığın girmeye korktuğu şehirsin. Gölgelerin titrediği…"
Şair Bejan Matur, kurduğu ve temsil ettiği Diyarbakır Kültür Sanat Vakfı (DKSV) tarafından yayınlanan "Doğu'nun Kapısı Diyarbakır" adlı nefis çalışmaya bu cümlelerle başlıyor. Üç yüze yakın fotoğrafla, hiç bilmediğimiz, belki de unuttuğumuz ama unuttuğumuzu bile fark etmediğimiz şehri tanımaya davet ediliyoruz. Matur, her sayfaya işlediği cümlelerle bize başka bir tarihi, göremediklerimizi anlatıyor. Şiddetin, öfkenin, kamplaşmanın ötesinde kalpten kalbe konuşabilmenin yolunu gösteriyor.
Şehrin renklerini, farklılıklarını, zenginliklerini, geçmişini, kimliğini önümüze koyuyor. Dar siyasi tartışmalardan, gündelik atışmalardan, ayrışmaları tahrik eden söylemlerden sıyrılarak kente, bölgeye ilişkin gerçekleri yüzümüze çarpıyor, yüzyıllardır bize ait olan bir dili bugüne çağırıyor.
"Şimdi yürüdüğün Tell kapısından döndüğünde adımlarını say.
Ejderhanın ve kaplanın olduğu kitabede Abbasi bir karanlık büyümekte.
Abbasi bir harf güzelliği sürdürmekte.
Ne çok bezenmiş şehre…
Harflerin gecesi devam etmekte.
Tell kapısından döndüğünde, bir avluda Muhammedi güller göreceksin.
Açacaklar.
Ruhlarıdır açılmış olanın katmer katmer.
Yaprakların içinden gülümseyen ruhudur inanmanın.
Muhammedi bir gül, şehirde bir çocuğun pembe rüyasını başlatır."
Biz hep şehirlere inandık. Şehirlerin gücüne… Devletler yok olsa da, ülkeler parçalansa da, imparatorluklar çökse de, şehirler hep kalıcı oldu. Bu coğrafyanın tarihi şehirlerdir. Bağdat kaç imparatorluk eskitti? Şam kaç emirlik eskitti. İstanbul, İsfahan, Kahire… Hangi devlet, hangi cihan imparatorluğu bu şehirlerden uzun yaşadı? Biz geçmişi de geleceği de düşünürken şehirlerle düşünürüz. Şehirlere güveniriz. Öyleydik..
Diyarbakır'ı neden hiç böyle düşünmedik? Bunu nasıl unuttuk? Anlattıklarına kulak vermedik. Bize Selahaddin'i anlatacaktı. Abbasi'yi anlatacaktı. Selçuklu'yu anlatacaktı, bu toprakların bütün zenginliklerini anlatacaktı, kaynaşmayı anlatacaktı, ortak geçmişimizi anlatacaktı. Bugünkü kavgalarımızın nasıl da hafife alacaktı.
Bejan Matur bizi buna çağırıyor, şehirlere kulak vermeye, dikkat kesilmeye. Diyarbakır'ı dinlemeye çağırıyor. Umutların bitmiş gibi olduğu zamanlarda unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor. Bize ait olan sesi, bize ait olan sözü hatırlatıyor.
"Şiirdeki sesi Diyarbakır'ın. Ezan sesi… Kürdi sesi…
Adı yedi olan gecede, acılar dağları hazırlıyor.
Acılar dağları hazırlıyor.
Ne çok acı, ne çok dağ var uzakta…
Çünkü çığlıkların uzattığı bir gecedir.
Siyah olan şehirde, bedenin Allah'a yükselişi.
Ne çok yükselmiş ruh var göklerde, ne çok acı.
Şimdi susmalı. Başlangıcı söyleyen bir ses yükseliyor Ulu Cami'den.
Bir ses yükseliyor şehrin kalbinden.
Dicle'nin suları duysa, duaları Allah'a götürecek."
Şimdi "başlangıcı söyleyen" sese kulak verme vaktidir. Diyarbakır'ı dinlemenin, fikrini almanın zamanıdır. Kaderimizi bu coğrafyanın şehirlerine teslim etme zamanıdır. Her şeye karşı olmanın, her farklılığı ayrışma gibi görmenin, her ayrışmayı kavga sebebi saymanın bu şehirlere ihanet olduğunu anlamanın vaktidir. Kendimize ihanet olduğunu anlama zamanıdır. Siyasetin dışında, güvenlik politikalarının dışında, karşı olmanın dışında yeni bir dil kullanmanın zamanıdır. "Doğu'nun Kapısı Diyarbakır" bizi buna çağırıyor.
Nasrallah'a suikast: Pis bir oyun tezgahlanıyor
27 Mayıs 2009
_________________________________________________
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'a suikast düzenlense nasıl bir Ortadoğu çıkar karşımıza? Lübnan'da iç savaş, İran'ın bölgeye müdahil olması, bazı Sünni ülkelerin müdahil olmaları, İsrail'in bu ülkeye saldırısı, ABD ve bir çok Avrupa ülkesinin saldırıya destek vermesi, krizi sona erdirmek en azından durdurmak isteyenlerin acizliği… Tam bir kaos, çatışma, yeni suikastler, bütün bölgenin istikrarsızlaşması…
Bu öylesine bir tahmin değil, gerçekten de bu yönde ciddi çalışmalar söz konusu. 7 Haziran'da yapılacak Lübnan Parlamento seçimleri öncesi, bölgede çok tuhaf, endişe verici gelişmeler oluyor. Seçim sonrasının hesabını yapanlar, seçim öncesi bir takım tehlikeli oyunlara başladı bile. Refik Hariri suikastiyle başlayan Lübnan merkezli bölge senaryosu yeni bir aşamaya giriyor. Sadece Nasrallah'a değil, bir çok isme yönelik suikastler yeniden başlayabilir. Seçimin sonucunu etkilemeye yönelik çabaları planlayanlar bugünlerde Şiilerle Sünniler arasında yeni bir çatışmanın hazırlıklarını yapıyor. Neler olduğuna birlikte bakalım:
1- Eş-Şark-ul Evsad gazetesine açıklama yapan Hizbullah'ın üst düzey yöneticilerinden Seyyid Navaf el Musavi; İsrail'in Hasan Nasrallah'a suikast düzenlemeyi planladığını, bunun bölgeyi ateşe atacağını, üstelik bu planın bazı bölge ülkeleri tarafından desteklendiğini, İsrail'in ayrıca seçim öncesi bölgede çok büyük bir tatbikata hazırlandığını, Hizbullah'ın alarma geçtiğini söyledi. İsrail'in beş günlük tatbikatı 31 Mayıs-4 Haziran tarihleri arasında yapılacak.
2- İsrail'in Maariv gazetesi, seçim sonuçlarının İsrail'in Lübnan'a müdahalesi için gerekçe oluşturabileceğini yazdı. Güvenlik çevrelerine dayandırılan haberde; Lübnan'ın Hizbullah kontrolüne girmesinin ya da Hizbullah'ın etkisini artırmasının, bir örgütün devlete dönüşmesi anlamına geldiği, bu durumun İsrail için büyük tehdit oluşturduğu, dolayısıyla Hizbullah'a yönelik İsrail saldırılarının söz konusu olabileceği belirtildi. 14 Mart Bloku ve Gelecek Hareketi'nin lideri Saad Hariri de, 7 Haziran seçimlerinin hem Lübnan hem de Ortadoğu için belirleyici olacağını söyledi.
3- Başta Mısır olmak üzere, bölge ülkeleri Hizbullah'ın içinde bulunduğu muhalif blokun seçimi kazanmaması için olağanüstü çaba harcıyor. Bu ülkeler doğrudan seçim kampanyalarına katılıyor, yoğun propaganda yapıyor. Hatta Mısır'daki Hizbullah operasyonlarının bu seçime yönelik olduğu belirtiliyor. Binlerce gazete Mısır'da bastırılıp Lübnan'da dağıtılıyor. Seçim, Lübnan'ın iç meselesi olmaktan çıkmış durumda. Bu halde adil bir seçim yapılması neredeyse imkansız.
4- Der Spiegel dergisi, Şubat 2005'te Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'ye düzenlenen suikasti soruşturan BM kaynaklarına dayandırdığı bir rapor yayınladı. Raporda suikastin Hizbullah tarafından yapıldığına dair deliller bulunduğu iddia edildi. Derginin haberi, seçim öncesi bölgeyi karıştırdı. Hizbullah, İran ve Suriye, bu iddiaya sert karşılık verdi. Der Spiegel üzerinden seçime müdahale yapılıyordu.
5- Hizbullah bu yayını İsrail'in yaptırdığını açıkladı. Nasrallah, bu yayının ülkede Sünniler'le Şiiler arasında çatışmayı provoke etmek amacıyla hazırlandığını, "çok çok tehlikeli" olduğunu söyledi. Habere tepki gösterenler, bölgede İsrail adına çalışan istihbarat mensuplarına mesaj verildiğini öne sürüyor.
6- Tam bu sırada İsrail, haberi kaynak göstererek Nasrallah hakkında uluslararası tutuklama kararı çıkarılmasını istedi. İsrail, Hizbullah'ın seçimleri kazanması ihtimaline karşı alarma geçti ve Nasrallah'ın Hariri suikastinden sorumlu olduğu iddiasıyla tutuklanmasını istedi. Başbakan Benjamin Netanyahu da, seçim sonucu Hizbullah liderliğindeki blokun Lübnan'ı kontrol altına alabileceğini belirterek, ABD'yi bu "tehlike"ye karşı harekete geçirmeye çalışıyor.
7- Seçimlerden hemen önce İsrail'in tatbikatları başlayacak. Aynı tarihte İsrail Başbakanı Paris'te Nicolas Sarkozy ile Lübnan'ı konuşacak. Öncelikle seçim sonuçları etkilenmek isteniyor. Kamuoyuna bir korku pompalayarak muhalif blokun önü kesilmeye çalışılıyor. Bölgedeki bazı Arap ülkeleri doğrudan taraf durumunda. Hatta bu ülkeler, Hizbullah kazanması durumunda İsrail saldırısına destek verecekler. Gazze saldırısından sonra İsrail'le bölge ülkeleri bir kez daha aynı safta. Gerilimde son nokta Nasrallah'ın Hariri suikastinin sorumlusu olduğunu ilan etmek. Hatta İsrailli yetkililer, tutuklanması için zor kullanılabileceğini bile açıkladılar. Seçim sonucu ve bu iddia İsrail'in Lübnan'a saldırısı için gerekçe olarak kullanılacak gibi.
8- En önemlisi de Nasrallah'a yönelik suikast hazırlığı. İsrail bunu başarabilir mi? Zor. Ama başarırsa bölge ülkelerinden destek alacağı bir gerçek. Tıpkı Şeyh Ahmed Yasin suikastinde bazı bölge ülkelerinden destek aldığı gibi.
Pis bir oyun tezgahlanıyor!
İsrail şirketinin ne işi var orada!
28 Mayıs 2009
_________________________________________________
İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin, Suriye sınırı boyunca yerleştirilen mayınların temizlenmesi konusunda tartışmaların tırmandığı bir dönemde Urfa'da söylediği sözler, özel bir anlam yüklenmese bile, yakışıksızdı. "Bu bölge hem Müslümanlar için hem Yahudiler için çok önemli bir yer. Biz küçüklüğümüzden beri nereden geldiğimizi ve tarihimizi biliyoruz. Bunu küçük çocuklarımız da biliyor. Tabii her Yahudi için bu topraklar ve atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli. Özellikle Şanlıurfa ve Harran bizim için çok önemli…" diyen Bergama doğumlu Levy'nin sözleri, en masum bakışla kamuoyu hassasiyetini istihza ila karşılamaktı. Bu sözlerin, hem de Urfa'da hem mayın tartışmasının alabildiğini tırmandığı bir dönemde hem de İsrail'in bölgeye ilgisinden duyulan rahatsızlık varken söylenmesi çok ciddi bir dikkatsizlik örneğidir. Tarihsel gerçekler, Arz-ı Mev'ud tartışmaları değil kastettiğim. Bazı İsrailliler'in hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayallerinden başka anlam ifade etmeyen söylemler değil. Bugünün, bölgenin gerçeklerinden hareketle söylüyorum bunu. Bir diplomatın, hele bu İsrail gibi bütün bölgede güvensizlik kaynağı olan bir ülkenin büyükelçisi ise, böyle bir hata yapması kabul edilir bir şey değildir.
Türkiye'de İsrail'e yönelik duyarlılığı hafife almak hatta küçümsemek kimsenin haddine değildir. Bu son derece gerçekçi bir tepkidir. Yahudi düşmanlığı ile, yabancı düşmanlığı ile, popüler siyasi söylemin moda ifadeleriyle açıklanacak bir durum değil bu. Daha dün Gazze'deki kıyım yaşanırken Türkiye ayağa kalkmamış mıydı? Kıyımı yapanlar değil de buna reaksiyon gösterenler mi, Türkiye-Suriye sınırına bir İsrail şirketinin yerleşmesine karşı duranlar mı yanlış yapıyor! Üstelik bu duyarlılık sadece Suriye sınırı boyunca değil, bütün Türkiye'de var, bütün bölgede var, bütün dünyada var. Dünyanın her bölgesinde İsrail'e karşı özel bir dikkat söz konusu. Bir olayda İsrail'in daha varsa o olay daha bir özenle ele alınır. Bu gerçeğin suçlusu bütün insanlık değil, İsrail'in kendisidir! Kendisini eleştiren herkesi, her ülkeyi antisemitizmle karalama yaptırımına mahkum olmadan gerçekleri söylemeye, duyarlı olmaya ısrarla devam edeceğiz.
Türkiye ve Suriye, bugün birbirine çok yakın iki ülke. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği oranda bir yakınlık söz konusu. Bundan en fazla rahatsız olan elbette İsrail. Soğuk Savaş döneminde iki ayrı siyasi kampta yer almalarının bedelini iki ülke de ödedi. Bugün, o dönemde örülen kalın duvarları yıkma zamanı. Dikkat edelim; İsrail duvarlar örerken biz duvarları yıkıyoruz. Siyasi yakınlık, ekonomik yakınlık, askeri yakınlık her geçen gün daha da artıyor. Dokuz yüz kilometrelik sınır şimdi işbirliği ve dostluk sınırıdır. Eğer bu sınırın bir bölümünde yüz binlerce mayın varsa, bu elbette ortadan kaldırılacaktır. Geç bile kalındı. Bunun için Ottawa Sözleşmesi gerekmiyor. Bunun için 2014 yılını beklemek gerekmiyor.
Teknik anlamda mayın temizleme konusunda ciddi bir kafa karışıklığı var. Herkes bir başka öneride bulunuyor. Ama şurası gerçek; Mayınları temizlemeyi becerebilen sadece İsrail firmaları değil. Böyle bir şey yok. Türk firmaları da aynı şeyi yapabilir. Daha önce yaptı da. O zaman İsrail'in bu işe bu kadar talip olması sadece ekonomik bir yatırım olarak mı görülmeli? Bununla mı sınırlı? Ya da İsrailli firmaları buraya sokmak için ısrarcı olmanın anlamı ne? Elli yıl önce döşenmiş mayınları temizleyecek bir teknoloji yok mu bu ülkede? Orta ölçekli Anadolu girişimcilerine bölge bölge dağıtılsın, onlar bunun teknolojisini de bulacak, mayınları da pekala temizleyecektir. Günlerdir izliyoruz. Sadece belli çevreler değil, Türkiye'nin hemen tamamı İsrail'in bölgeye girmemesi konusunda ısrarlı. Buna taraftar olan neredeyse yok. O zaman neden bu ısrar?
Bugüne kadar bu ülkeye verilen savunma ihaleleri kamuoyunda ciddi endişelere, itirazlara neden oldu. Haklılık payı olduğu sonraları ortaya çıktı. İhalesiz verilen siparişlere, sonraki fiyat artırmalarına bakınca bu ortaya çıkıyor. Türkiye-Suriye sınırı bizim Ortadoğu ile bağlantımız. Burada hiçbir güvensizlik oluşmamalı. Irak işgali öncesi yine bu güzergah tartışmaya açılmıştı. İskenderun Körfezi'nden Irak sınırına kadar olan kuşak tezkere tartışmalarının içindeydi. Bundan sonra da öyle olmaya devam edecek.
Mesele sadece mayınların temizlenmesiyle sınırlı teknik bir konu mu? Ya da temizlik sonrası organik tarım meselesi mi? Acaba daha başka, Bilediğimiz boyutları mı var? Mesela petrol…
Suriye geçtiğimiz aylarda ulusal petrol rezervini açıkladı. Uzun süren çalışmalar sonrası bir rapor yayınlandı. Pek kimsenin dikkatini çekmedi. Rezervinin 24 milyar varil civarında olduğu ifade ediliyor. Ama daha dikkat çekici yönü, bu rezervler ülkenin kuzey ve kuzey doğusunda. Yani Türkiye'ye yakın yerlerde. Sınırın Türkiye tarafında son zamanlarda yapılan aramalarda ümit verici sonuçlar elde edildi. Mayınların temizlendiğini düşünelim. 180 milyon metrekarelik bir toprak parçası elbette tarım için olağanüstü bir zenginlik. Peki ya petrol için?
Buraların petrol sahaları olabileceğini düşünsek ne olur? Gerçekten bu mayınlar sadece Batı-Sovyet Bloku'nun sınırları olduğu için mi, Suriye'den gelebilecek tehditleri önlemek için mi döşenmişti?
Hiç kimse, bu ülkenin insanının duyarlılığını yadırgamasın. Ayıplamasın, küçümsemesin. Bu duyarlılığın toplumun her kesimi tarafından paylaşıldığını, derin bir akıldan kaynaklandığını düşünüyorum. Türkiye'nin şu an endişe edildiği gibi bir hata yapacağına da inanmıyorum. Yapmamalı. Böyle bir lüksü yok. Varsın İsrail firması olmasın. Ne kaybedeceğiz?
Kürt Ergenekonu
29 Mayıs 2009
_________________________________________________
Türkiye'de ne zaman olumlu, sevindirici, ümit verici bir gelişme olsa birileri, bir yerler harekete geçer ve bu ümit bir anda derin bir üzüntüye dönüştürülür. Ne zaman bir şeyler yoluna girmeye başlasa süreci boşa çıkaracak bir olay mutlaka olur. Bu kanaati besleyen yüzlerce örnek gördük. Özellikle de “Kürt meselesi” ya da terör meselesi konusunda.
“Kürt açılımı” tartışmalarının yoğunlaştığı, hemen her kesiminde taraftar bulmaya başladığı dönemlerde çatışmaların, saldırıların ivmesi bir anda yükseliyor. Bölgeden acı haberler gelmeye başlıyor. Anadolu'nun her köşesinde evlerde ağıtlar yakılır oluyor. Bazen Dağlıca saldırısı gibi, Aktütün saldırısı gibi Türkiye'yi yasa boğan, bildiğimiz terör saldırılarının ötesinde anlamlar içeren, çokuluslu planlama işaretleri veren saldırılar gerçekleşiyor.
Saldırıların, ölümlerin dışında inşa edilmeye çalışılan süreç yok ediliyor. Bu can alıcı sorun üzerine “bir şeyler yapma” iradesine sahip olanlar yıldırılıyor, toplumsal umut boşa çıkarılıyor. En önemlisi de, Türkiye kamuoyunu çözüme ikna etme yönünde alınan bütün mesafe yok oluyor.
Türkiye'nin elini kolunu bağlayan, bütün enerjisini yutan, dünya ile ilişkilerini rehin alan içerideki ayrışmaları formatlayan en önemli meselesiyle ilgili çözüm isteyenler sadece konuşabiliyor, hiçbir şey yapamıyor. Çözüm istemeyenler asla konuşmuyor ama sürekli ayrışmayı derinleştiriyor ve çalışıyor.
Önceki akşam Hakkari'nin Çukurca ilçesinde altı asker hayatını kaybetti. Sekiz asker yaralandı. Yine aynı bölgede bir asker daha şehit oldu. Onlarca askerin canını alan mayın saldırıları tekrar gündeme geldi. Bunu, bölgedeki operasyonlarla, çatışmaların özel şartlarıyla açıklamak elbette mümkün. Ama bütün Türkiye'den görülen manzara sadece bu değil.
Aslında geçtiğimiz yıl yaşanması beklenen ancak bu yıla sarkan bir büyük bir proje var gündemde. Türkiye'nin bölgesel açılımına paralel biçimde gelişen, içerideki sorunların çözümüne yönelik bir enerji bu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün sözleriyle tartışmaya açılan “çözüm”e yönelik ciddi girişimleri haber veren, Diyarbakır'dan Trabzon'a kadar bütün Türkiye'de taraftar bulmaya başlayan, belki de ilk kez konjonktürün bu kadar müsait olduğu bir ortamda ele alınan süreç, bu tür saldırılarla engellenmek isteniyor.
“Kürt sorununda iyi şeyler olacak”, “Kürt sorununda tarihi fırsat var”, “Kürt sorunu bugün çözülmezse ne zaman çözülecek”, “İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin. Bu, Türkiye'nin en önemli meselesidir ve mutlaka halledilmelidir”, “Türkiye'de şimdi herkesin birbirini tamamladığı bir mekanizma çalışıyor; tam bir işbirliği halindeyiz. Böyle ortamlarda iyi şeyler olur, şimdi de olacak. Elimizde iyi bir fırsat var ve bu fırsatın kaçmaması gerekiyor. Hem dış meselemizde hem de bu meselede…”
Bunlar Cumhurbaşkanı Gül'ün değişik ortamlarda söylediği ve yeni şeylerin habercisi olarak görülen sözler. Belki de ilk kez böylesine elverişli bir ortam oluştu. İlk kez bu çözüm yolunda böylesine bir kararlılık var. Belki ilk kez iç ve bölgesel konjonktür bu kadar uygun. İlk kez PKK'nın uluslararası etkinliği bu kadar sınırlandı. İlk kez toplumumun bütün kesimleri, kurumlar kadar sokaktaki insan ve sivil örgütleri çözüm konusunda iyimser.
Hafta sonu Diyarbakır'da dolaşırken iki şey özellikle dikkatimi çekti. Biri; bölge insanının önüne gelen herkesi suçlama yanılgısı, ikincisi ise hemen herkesin “gerçekten bir çözüm olacak mı” sorusunu sormaları. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bile “genel af”ın mümkün olabileceğini söylediği bir dönemde bu saldırıları dar anlamda yorumlamıyoruz. Öyleyse, ısrarla bu duruştan geri adım atmamak gerekiyor. Türkiye'nin yakaladığı bu tarihi fırsat kaçırılmamalı. Bu ülkenin enerjisini aynı çatışmaya yoğunlaştırmak, burada heba etmek isteyenlerin çabalarını boşa çıkarmalı.
Bugüne kadar bu tür sabotajları, tahrikleri, çözümü engelleyenleri hep belli çevrelerde aradık. Tek yanlı baktık. Bugün bir şeye daha bakmak gerekiyor. Çözüm isteyen bazı çevreler bir yandan da çözüme yönelik girişimleri sabote etmekle meşgul. Sadece terörün engllenmesi değil, dağdakilerin indirilmesi değil, Kürt Ergenekonu'nun da dağıtılması gerekiyor.
Esselamu Aleyküm!
5 Haziran 2009 Cuma
_________________________________________________
Barak Hüseyin Obama. Adı Burak! Adı Hüseyin. O Bir Müslüman. O bir Hristiyan. O bir Yahudi. Bazılarına göre kurtarıcı! Bazılarına göre bir Mesih gibi! Hem beyaz-hem siyah, hem zengin-hem ezilen, hem beyaz Amerika'dan-hem en alttakilerden. Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı, Endonezyalı, Kenyalı..
Savaş olmasın, işgal olmasın, nükleer silah olmasın, İsrail saldırmasın, Filistin ezilmesin, İslam dünyasında barış olsun, demokrasi olsun, özgürlük olsun, refah olsun. Yeryüzünde kavga olmasın, ölüm olmasın, acı çekilmesin, kimse kimseye tahakküm etmesin, bütün insanlık kardeş olsun. Ne çok güzel şey duyduk böyle…
Yeryüzündeki tüm mabedleri dolaşacak. İnsanlığı ortak kurtuluşa çağıracak. Bu sefer Kahire'den dinledik. Ezan sesiyle uyanırmış, ABD en büyük Müslüman ülkelerdenmiş, üç kıtada İslam'ı tanımış. Müslümanlarla ABD artık ortakmış. Yeryüzünü birlikte düzelteceklermiş. Amerika her zaman barıştan yana olmuş. Ayetlerden, İslam'ın insanlığa sunduğu hizmetlerden, Müslümanların bilim ve teknolojiye katkılarından, müzikten, mimarlıktan, sanattan ve konuştuğu ülkede sokaktaki insanın havaya sokan her şeyden biriktirilmiş güçlü alıntılarla, iddialı cümlelerle süslenmiş bir konuşma dinledik.
Aynı zamanda; dünyadaki nükleer silahlara karşıyız derken sadece İran'ı kastetmesine, barış isterken Müslümanların bir bölümünü terörist ilan etmesine, işgal ve acımasızlık devam ederken Hamas İsrail'i tanımalı önerisine, masum kadın ve çocukların öldürülmesine karşıyız derken Pakistan köylerinde füzelerle kadın ve çocukların kıyıma uğramasına ne desek! Böyle yüzlerce cümle kurabilir, yüzlerce örnek verebiliriz ama ne anlamı var!
Hiçbir Müslüman liderin söyleyemeyeceği, göze alamayacağı, cesaret edemeyeceği şeyleri söyledi. Dibe vuran Amerikan imajı zirveye fırladı. Ruhlarımız okşandı, mutlu olduk, alkışladık. İnanmak istedik. Ama inandık mı? Gerçekten inandık, ikna olduk mu? Sadece inanmak istedik, istiyoruz. Hepsi bu.
Bütün bunlar, eğer gerçekse, o tam anlamıyla bir devrimci. İnsanlık tarihine geçecek bir isim. Dünyada köklü değişimlere imza atacak, değişimleri zorlayacak, yol gösterecek bir lider. Yüreğinde bunları gerçekten taşıyorsa, başarısız olsa bile bir efsane.
Ama ya öyle değilse? Ya bu bir imaj operasyonuysa? Ya saflığından, Amerika'yı ve dünyayı bilmemesinden bu sözleri sarfediyorsa! Biz böyle bir Amerika tanımadık hiç. Böyle bir dünya yok. O Kahire'de konuşurken kafamızı çevirip şöyle bir baktığımızda ne görüyoruz? Tarihe baktığımızda ne görüyoruz? Batı'nın siyasi geleneğine baktığımızda ne görüyoruz? Son on yıla baktığımızda ne görüyoruz?
Eğer gerçekten samimiyse, bildiğimiz Amerika, bildiğimiz dünya onu sözleriyle baş başa bırakır. Daha kötüsü onu sözleriyle gömer! İyi niyetimizi elbette koruyacağız. Bu sözlerin bir tanesinin bile gerçekleşmesini alkışlayacak, destekleyeceğiz. Ama kesinlikle her şeye inanacak kadar saf olmayacağız. Rüya görmeyeceğiz. Bir süre sonra, bu sözlerin karşılığının ne olduğunu gördüğümüzde şaşırmayacağız.
Dün burada “Obama Müslüman dünyaya hangi masalı anlatacak” başlık lıyazıya kızanlar, “o konuşmada dört tane ayet vardı onlara da masal demiş oldun” diyenlere sözüm yok. Bir zamanlar Afganistan'da Alman İmparatoru'nun Müslüman olduğu ve İslam'ı koruduğuna inanılıyordu. Bir zamanlar İngiliz istihbarat mensubu Lawrence'ın peşine düşenler bağımsızlık, özgürlük ve Müslümanlıklarını koruma telaşındaydı. İngiltere Kraliçesi Müslümanların koruyucusuydu.
Sadece gerçekçi olmayı öneriyorum. Hayallere kapılmamayı, hiç değilse birkaç yıl öncesinden ders almamız gerektiğini, iyi şeyleri desteklemeyi ancak akıllı olmayı öneriyorum. Kafasına ayakkabı fırlatılan bir ABD Başkanı'ndan dünya Müslümanlarının duygularını sözlere aktaran bir ABD Başkanı'na bu kadar hızlı geçişin bir yerlerine şerh düşülmesinin gerekliliğine işaret ediyorum. Ve, sözleri dinlemeye artık ara verip atılan adımları izlemeye davet ediyorum. Eğer, bu sözleri destekleyen adımlar atılırsa her kesten çok destek vereceğimi not ediyorum.
Ve Aleyküm Selam…
Powered by vBulletin® Version 4.1.12 Copyright © 2012 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
SEO by
vBSEO 3.6.0