Orijinalini görmek için tıklayınız : MARTI JONATHAN Livingston / Yazarı : Richard Bach
BİR
İçinde balıkların seviştiği, üstünde martıların köşe kapmaca oynadıkları çocukluk günlerimin denizlerini, o yitik mavilikleri düşleyerek, amaçsızca adımlamaktayım yorgun ve umarsız kıyının kumlarını.
Anayolu denizden ayıran kayalıkların yer yer ziftle kaplı kumlara değmeye başladığı noktada gözlerim alışılmadık bir nesneye takılıyor: Bir kuş bu!
“Soyunun yıllar önce tükendiği sanılan martılar, demek hâlâ yok olup gitmemişler.” diye düşünerek iyice yaklaşıyorum yanına. Her adım atışımda, uçup gidivereceğinden ürküyorum martının; ama o kanadını bile kımıldatmıyor. Ölmüş olabileceği kaygısına kapılıyorum birden. Yanına çömelerek kanadını okşuyorum birkaç kez. Gagası mı titriyor ne? Yeniden dokunuyorum; yardım dilercesine deviniyor ağzı bir daha. Can çekişmekte olan martıyı kumların üzerine serdiğim paltomun içine yavaşça yerleştirip kucağıma alıyorum. Belki üç beş yudum su, biraz yiyecekle yeniden yaşama döner, yoğun bir bakımla uçmaya bile başlar; kim bilir?
Eve ulaşır ulaşmaz, ısıtıcının yanına serdiğim battaniyenin katları arasına taşıyorum martıcığı. Göğsünün belli belirsiz devinişleri, yüreğimde tanımsız sevinçler yaratıyor.
Bir parça pamuğa su emdirip ağzına damlatıyorum yavaş yavaş. Yutuyor. Sonra bir daha, bir daha... Ağzında biriken damlacıkları zorlanarak da olsa yuttuğu sürece sürdürüyorum su vermeyi.
Neden sonra, başını hafifçe sallayıp gözlerini gözlerime dikiyor. Biraz borçluluk duygusu, daha çok da dostluk ve sevgi okunuyor sanki gözbebeklerinde.
“Sakın ölme!” diyorum elim kimi yeri yolunmuş et, kimi yeri tüy, kimi yeri de kurumuş kan pıhtılarından oluşan bu bedende dolaşırken; “...Seni seviyorum ; sakın ölme.”
Bedenin yavaş yavaş ısındığını, yürek tıpırtılarının düzene girmeye başladığını sezinliyor avucum. Bir süre sonra kapanıyor gözleri. Üstünü özenle örterek, iyi geceler diliyorum konuğuma. Sabah erkenden kalkıp, çiftlik balığı satan bir yerler bulmak gerektiğini kuruyorum.
Yatağa girip başımı yastığa koyar koymaz, hızla akıp gidiyorum uykunun koynuna doğru.
İKİ
“İyi dinle.” Diyor bir ses; “...İyi dinle ve sakın unutma.”
“Kimsin sen?” diyorum.
“Martı; odanda konuk ettiğin martı.”
“İyi de, martılar konuşamaz ki! Bir düş bu; düş görüyor olmalıyım.”
“Hayır dostum, düş görmüyorsun. Uykuda olmandan ötürü can kulağın açıldı; söylediklerimi anlayabilişin ondan. Üstelik ben de, anlatmak istediklerimi iletebilecek denli yetkin bir martıyım.”
“Rastlantı değil öyleyse karşılaşmamız.”
“Değil, dinleyecek olduklarını anlatmakla görevlendirildim ben. Sense seçilmiş birisin; öylesine karşılaşılmış bir insan değil. Umarım anlattıklarımı yazmamazlık etmezsin.”
“Yazmam da mı gerekecek?”
“Hele bir dinle, kendini zorunlu sayacaksındır yazmaya.”
“Haydi anlat öyleyse.”
ÜÇ
Denizlerde balıklar ve dolayısıyla da yaşam tükenince, atalarım yeni denizler aramayı göze alamadıkları için, kent çöplüğüne yerleşmeye karar vermişler. Ne var ki, zararsız besinleri zararlılarından ayıramadıklarından, yerleşenlerin çoğu kısa sürede ölüp gitmiş. Sağ kalan son martılaraysa, yıllardır oralarda yaşamakta olan kargalar yardım etmiş
“Sizin” demiş kargalar; “...yerinizden devinmeniz bile gerekmeyecek. Tüm yiyeceklerinizi sağlayacağız biz. Yeter ki onca ölümden ürküp başka denizlere gitmeye kalkışmayın.”
Kargaların martıları karşılık beklemeksizin besleyip durmaları, bir süre sonra, her üç martı yumurtasından birinin kendilerine verilmesi isteğiyle sona ermiş. Dişi martıların karşı çıkmaları pek etkili bir sonuç doğurmayınca, benimsenmiş bu koşul.
Zamanla artar olmuş kargaların istek ve baskıları: Önce, martıların uçmaları yasaklanıp yalnızca yürümelerine izin verilmiş; ardından da erkeklerimiz her gün çöplükte atık ayıklamakla yükümlü tutulmuşlar. Dişilerse, kargaların mağarasını temizler, onların tüylerini paklarlarmış akşamlara değin.
Günlerden bir gün, çöplerin arasında buldukları alçıdan bir martı yonutunu derenin yakınındaki geniş mağaraya taşıtan kargalar, “Bol yiyecek sunması için her akşam bu martıya yakaracaksınız.” demişler. Öylece, bizlerin Tanrımartı’sı olmuş o alçı yonut.
Gerek çöplüğe yerleşilmesinden önceki yaşamı, gerekse çöplükte geçen ilk yılları bilen tek martı, Bunakmartı’ydı. Yaşıtlarının tümü bizim kuşaktan birkaç kuşak önce ölüp gitmişti. Gerçi dinleyeni azdı; ama yine de hepimiz sayardık onu.
Yeni doğan martılara isim koyma yetkisi yalnızca ona verilmişti. Anlattıklarını dikkatle dinlememden ötürü, “Oğulmartı” diye çağırırdı beni. Sevimli bir martı doğuverdi mi, “Şirinmartı” derdi ona. Mart ayında, erkenden yumurtadan çıkan bir başkasının adı Marttamartı’ydı sözgelimi. Her tümcesinde ‘yahut da’ deyimini kullanan ben yaşlarda bir martıya da Yahutdamartı adını uygun bulmuştu Bunakmartı.
Çöplükteki yaşam olağanüstü tekdüzeydi. Erkek martılar, daha gün doğmadan işbaşında olurlardı. Kargaların denetiminde, yenebilir artıkları diğer çöplerden ayıracağımız bölgeye götürülürdük her sabah. Güneşin en tepeye çıkışıyla birlikte verilen kısa bir ara ve biraz yiyeceğin ardından, gün batana değin sürerdi çalışmamız.
İş bitimlerinde, tapınak mağaraya gidilip Tanrımartı’ya yakarılırdı. Bizlere verdiklerinden ötürü kendisine duyduğumuz saygı dile getirilir, onun yüceliğine sığındığımız anlatılır, yarın da unutulmamayı dilediğimiz duyurulmaya çalışılırdı. Bizleri koruyup kollayışlarından ötürü, kargaların her zaman sağlıklı olmalarını isteyişimizle biterdi yakarı.
Tapınak mağaradan dışarı çıkmamızla birlikte kargalar bizleri yeniden sıraya sokar ve konut mağaraya varana değin denetlerlerdi. Mağara girişinde her birimizin yiyeceği tek tek dağıtılır; o günkü çalışma hızından hoşnut kalınmayan martılar aç bırakılırdı. Eğer aç kalan martının zulasında, daha önceleri çok çalıştığı için ödül diye verilmiş boncuklardan varsa, bunlardan biriyle yiyecek satın alabilirdi. Hiç boncuk edinememiş ya da boncuklarını yaşlılık günleri için saklamayı yeğlemiş olan cezalı martılar, o geceyi aç geçirirlerdi.
Genellikle bizler de dişi martılar da uzun uzun söyleşemeyecek denli yorgun dönerdik mağaramıza. Bir süre, dişi martıların kargalara ilişkin dedikodularını dinler, biraz birbirimizle takışır, sonra da birer köşede uyur kalırdık yeni gün doğana değin. Ben, çoğu kez Bunakmartı’ya yakın bir yerlerde, onun anılarını dinleyerek gözlerimi uykuya teslim ederdim.
Bunakmartı’nın en çok üzüldüğü konu, bizlerin uçmayı öğrenememiş olmasıydı. Oysa sürüdekilerden hiçbiri aldırmazdı uçamayışına. Yaşama geçirilememiş bir beceriyi uygulamaktan yoksun bırakılmak neden üzsündü ki bizleri?
Bunakmartı’nın uçabileceğimize ilişkin savlarını çoğumuz bir masal gibi dinler geçerdik.
Sürü içindeki dayanışmamız, kargalarınkiyle kıyaslanamayacak denli zayıftı. Kargalar bizleri yarıştırmayı öyle kolay becerirlerdi ki, bencillik, iş dışında da yaşam biçemimiz olmuştu. Gerçi Bunakmartı yalnızca birimize ‘Pekimartı’ adını takmıştı; ama tüm buyruklara uyma yönünden hiçbirimizin diğerinden geri kalır yanı yoktu. Benzer bir biçimde, yalnız bir tek dişi martının adı ‘Şıllıkmartı’ idiyse de, sürüdeki tüm dişiler kargaları hoşnut edebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.
Yaşam, çöp dağları, tapınak mağara ve konut mağara arasında sevinçsiz, sevgisiz, umutsuz tükenip gitmekteydi sözün özü.
DÖRT
Çimenlerin sararıp, derenin buzlanmaya yüz tuttuğu sonyaz akşamlarından birinde bir martı çığlığıyla irkildik. Sürüdeki martıların tümü de işlerinin başındaydı oysa. Gözlerimiz, haykıranı görebilme umuduyla yakın tepeleri tararken, ikinci bir çığlık tam üstümüzde patlayıverdi. Gerçi inanılır gibi değildi; ama bizlere benzeyen bir martı uçmaktaydı gökyüzünde! Bunakmartı’nın anılarındaki martılar gibi kanatlarını kullanabilen türdeşlerimiz gerçekten de yaşamaktaydı demek!
Bizler denli, başımızda nöbet tutmakta olan kargalar da bir süre şaşkınlıkla izledi uçan martıyı. Üç beşi, kendilerini diğerlerinden daha önce toparlayıp havalandı; ama martı öylesine hızlıydı ki; yetişemediler
O gün, günbatımına değin, kızgın kargaların aşağılayıcı haykırışlarına hedef ola ola çalışıldı. Konut mağaraya dönmemizle birlikte tümümüz bir ağızdan, olanları dişi martılara anlatmaya başladık. Kimi dişiler, “Siz topluca aynı düşü görmüş olmalısınız.” derken, kimisi de, “Uçan, Tanrımartı’ymıştır!” biçiminde akıl yürüttü.
Olaya bütün bütün tanıklık etmiş olan bizler bile gördüklerimizin gerçekliğine ilişkin bir kuşku duymaya başlamıştık: Yoksa, söylendiği gibi düş müydü gördüğümüz? Yalnızca Bunakmartı inançla sürdürdü o martının varlığına ilişkin savını. “Demez miydim ben size bizlerin uçabildiğini?” diye söylendi durdu bütün gece.
Bir sonraki günün sabahı, daha çöpleri yeni yeni eşelemeye başlamıştık ki aynı martı “Heeeyy” çığlıklarıyla geçiverdi üstümüzden. Günbatımı yönünde genişçe bir daire çizdikten sonra yeniden bizlerden yana yöneldi. Sürünün tam üstüne gelmesiyle birlikte yukarılara doğru dimdik bir yol tutturdu. Nöbetteki kargaların tümü martının ardısıra fırladı dört bir yandan. Göğe doğru yükselmekte olan kapkara bir duman kümesini andırıyorlardı.
Tam akça martıyı göremez olmuştuk ki boşluktan düşen bir kaya gibi, onca karga arasından sıyrılıp yakınımıza konuverdi. Ne var ki, “Gönül gözlerinizi açın!” demesiyle yeniden havalanması bir oldu alımlı martının.
Aradıkları martının üstlerinde uçmadığını neden sonra sezinleyen kargalar, tek tek yere inmeye başlamışlardı. Martıysa artık gözle izlenemeyecek uzaklıklara çoktan ulaşmıştı bile.
Sürüdeki martılar, birbirlerine boş boş bakmaktaydılar. Gözüm bir ara Bunakmartı’ya ilişti: O uçan martı sanki kendisiymiş gibi onurluydu duruşu. Sürmekte olan sessizliği Kargabaşı’nın “Tanıyan var mı onu?” sorusu bozdu.
“Bu martı” dedi Bunakmartı “...atalarımın anlattığı bir söylenceyi anımsatıyor bana.”
Gagasının kenarlarında beliren sevimli bir gülümsemeyle sürdürdü sözlerini: “Şimşek gibi akan yel gibi uçan bir martıdan, Acunsalmartı’dan söz ederdi atalarımdan biri! ‘Yüreklerinde Acunsalmartı’nın yansımasını duyumsayan her martı, benzer bir biçimde yetkinleşir!’ derdi o söylenceyi anlatan. Bu gördüğümüz de işte öylesi bir martı olsa gerek.”
Kargalar izin verse, Bunakmartı sürdürecekti anlatmayı ya, işe başlamamız buyruğuyla yarıda kaldı konuşması. Gerçi, çalışmasına çalışıyorduk; ama gerek bizlerin gerekse kargaların usu gökyüzünde takılıp kalmıştı bir kez.
O akşamki yakarı boyunca, bizlere yiyecek sunmasını dileyip durduğumuz Tanrımartı’yla söylencedeki Acunsalmartı’yı kıyasladım. Yerinden bile devinemeyen şu yonutun, şimşekler denli çevik martıyla uzaktan yakından ilişkisi olamazdı.
Uçan martının “Gönül gözlerinizi açın!” haykırışıyla Bunakmartı’nın ‘Yürekte Acunsalmartı’nın yansımasını duyumsama’ deyimi nasıl da koşuttu birbirine.
İyi de, ne yapılmalıydı Acunsalmartı’yı yürekte duyumsayabilmek için? Nasıl oluyordu da sürüdekilerden hiçbirine yansımıyordu o? ‘Duyumsayan bir tek yürek’ bile yok muydu aramızda?
Konut mağaraya dönene değin usumu kurcaladı durdu benzer sorular. Salt ben değil, tüm sürüdekiler de düşünceliydi sanki, dönüş yolu boyunca.
Kargaların yanımızdan ayrılmasıyla birlikte, bir akşam öncekine benzer gürültünün titreşimleri mağaranın kayalarından tozların dökülmesine neden oldu. Düş görmüş olabileceğimiz savına pek sarılamadı bu kez dişi martılar.
Erkeklerin abartılı anlatımlarıyla dişilerin şaşkınlık çığlıkları biraz azalmaya durunca Kıvırtanmartı’nın yanına gidip, “Sana bir şey soracağım.” dedim.
“Sor.” dedi Kıvırtanmartı.
“Duyarlı bir yürek kaç boncuk eder sence?”
“Duyarlı bir yürek de neymiş? Bir yüreğe karşılık kim boncuk verir ki? Bence bir boncuk bile etmez senin o söylediğin şey.” deyip az ötedeki bir kümeye doğru yürüdü gitti Kıvırtanmartı.
Kuluçkada yatmakta olan anneme sormalıydım bunu; belki o bilirdi:
“Acunsalmartı diye bir şeyden söz edildiğini duydun mu?”
Duymamıştı.
Ona, Bunakmartı’nın bugün anlatmış olduklarını aktardım.
“Böyle boş şeylerle yorma kafanı.” dedi annem sinirli sinirli; “...Çalışkanlığınla, kargaların gözüne girip biraz boncuk edinmeye bak. Yaşlanınca gerekecek sana o boncuklar.”
Ona, duyarlı bir yüreğin kaç boncuk edeceğini sormaya bile gerek duymaksızın mağaranın en dip köşesine tünedim. Sabaha değin Acunsalmartı’yla onun yüreklerine yansıdığı yüzlerce martıyı şimşekler gibi uçuşurken gördüm düşümde.
BEŞ
Sabah, mağaradan çıkar çıkmaz Bunakmartı’nın yanına koştum. Dünden beri usumu zorlayıp duran soruların yanıtını alabileceğim tek kişi Bunakmartı’ydı anlaşılan. Kargalar, işe götürülüp getirilmemiz sırasında birbirimizle konuşmamıza izin verirlerdi.
“Acunsalmartı’yı anlatsana bana.” dedim Bunakmartı’ya. Yüzü bir anda ışıdı sanki. Sonra, sakin sakin anlatmaya başladı:
“En eski atamızmış Acunsalmartı. Salt bu ülkedeki değil yeryüzündeki tüm martıların atasıymış o. Ölümsüzmüş Acunsalmartı, olağanüstü yetenekli, güçlü... Eskiden, denizlerin tüm martıları onu sever sayarmış. Kendilerinde ondan bir yansıma bulmak için çabalayan, onu yüreklerinde duyumsayabilen martılar Acunsalmartı’nın sunacağı aşkınlığı yakalar, onun yeryüzündeki yansımalarına dönüşürlermiş.”
Sustu bir süre Bunakmartı. Belki anlatacaklarını toparlamakta zorluk çekiyor, belki de geçmişten bugüne dönmek istemiyordu. Bense , uçabilmenin gizlerini öğrenebilme özlemiyle kıvranıp durmaktaydım.
“Peki;” dedim; “...hiç onu duyumsayabilen martılarla karşılaşmış mıydın gençliğinde?”
“Gençlik yıllarımdaki sürüde dostluk ve iyilik dolu, sevecen bir martı vardı. Sana bu anlattıklarımı da zaten ondan dinlemiştim bir zamanlar. Her sabah ve herkese esenlik dilediği için “Esenlikmartı” diye çağırırlardı onu. İşte o güzeller güzeli yaratık Acunsalmartı’nın kendisine yansıdığını söyler, ‘Biraz çabalasanız sizlere de yansır.’ derdi.”
“Avlanmaya çıktı mı, birkaç balıkla doyuverir, sonra da yaşlılara ve yavru martılara taşırdı tuttuklarını. Diğerleri denli oburca yemediğinden miydi, yoksa Acunsalmartı yüreğine yansıdığından mıydı bilemem; ama sürüdeki tüm martılardan daha hızlı uçar, daha iyi görür, daha büyük balıklar yakalardı.”
Bir şeyler anımsamış olmalı ki, kendi kendine gülümseyerek sürdürdü sözlerini Bunakmartı:
“Şimdilerde varsıllık simgesi nasıl şu boncuklarsa, o günlerde de mürekkepbalığı kemikleriydi. Diğer kuşlar bile bu kemikler karşılığında olmadık şeyler verirlerdi bizlere. Tutkumuz öylesine yoğunlaşmıştı ki, birkaç kemik için kimi zaman hırsızlıklar olur, aramızda kavgalar çıkardı.”
“Bir şey sormak istiyorum:” diye sözünü kestim Bunakmartı’nın; “...Şimdilerde, boncukları yaşlanacağımız günlerin güvencesi olarak biriktiriyoruz; biliyorsun. Eskiden sizlere egemen kargalar da yokmuş; o kemikleri biriktirmeye neden gerek duyardınız öyleyse?”
“En çok kemiği olan, bir yıllığına sürü başı seçilirdi. Diğer martılarsa sürü başına belli sayıda kemik armağan etmekle yükümlüydüler. Herkes en çok kemiği biriktirip sürü başı olmak için didinir dururdu. Yalnızca Esenlikmartı bu yarışa katılmaz, ağzını kemiklere sürmekten bile kaçınır, sürü başına ‘Şurada şu denli kemik bulacaksın, onları yıllık armağan say.’ derdi.”
“Kemik edinme tutkunuza böylesine tepki duyuşunun nedeni neydi sence?”
“Tutkularımızdan ötürü öz benliğimizi yitirmekte oluşumuzdan söz ederdi sık sık. “Sizler Acunsalmartı’yı da,
onun yüreklere yansıyışını da, duyumsama yetilerinizi de unutup gitmektesiniz. Artık kemiğe tapar oldunuz sizler.’ derdi.”
“Sende de var mıydı o kemik tutkusu?”
“Daha çocuktum ben o yıllarda, Esenlikmartı’nın anlattıklarını kavrayamazdım bile. Şu uçan martıyı görmeseydim belki bunları da anımsayamadan ölüp gidecektim.”
“Sizlerle birlikte çöplüğe göç etmedi mi Esenlikmartı?”
“O da ayrı bir öykü : Yaşadığımız denizin artık ölmek üzere olduğuna bizleri inandırmaya çalıştı günlerce. Uzak denizlere göç etmemiz gerektiğini anlattı durdu sürüdekilere.”
“Diğerleri sezinleyemedi mi başlarına gelecekleri?”
“Kimileri sezinlemekteydi kuşkusuz. Ne var ki göçü göze alamadıkları gibi, taşıyamayacakları için, kemikleri bırakıp gitmeye de yanaşmamaktaydılar. Esenlikmartı, diri denizlere bir başına gitmeye karar verdi. Sürüden ayrılacağı gün, kıyıdaki yaşlı çamın altında durup bizlerden yana haykırdı son bir kez: ‘Sizin tanrınız, benim ayaklarımın altında...’”
“Sonra?”
“Sonra da uçup gitti. Bir daha gören olmadı onu. Özellikle yaşlılar, son sözlerine çok kızdı Esenlikmartı’nın. ‘Acunsalmartı’yı ayaklar altına aldı’ deyip durdular günlerce.”
“Ne anlatmak istemişti acaba?”
“Neden sonra anladık söylemek istediğini: Ölen martılardan biri için yaşlı çamın altında gömüt kazan martılar, yüzlerce mürekkepbalığı kemiğini bir arada bulmuşlardı. Tam Esenlikmartı’nın son kez haykırdığı yerde, bizlerce tanrılaştırılmış olan kemikler öylece durup duruyordu işte.”
Çalışacağımız yere varmış olmalıydık ki Kargabaşı, “Aç kalmak istemiyorsanız başlayın artık.” diye bağırdı.
Bunakmartı’nın anılarını bir başak gün dinlemek gerekecekti.
ALTI
Dalıp gittiğim uykunun karanlığı içinde, önce birkaç akça bulut belirdi, sonra parça parça aydınlandı ortalık. Aydınlığa kanat sesleri eklendi, güçlü, kararlı ve net... Sesler gitgide yoğunlaştı., büyüdü, yaklaştı. Bulutların arasında biçimlenmeye başlayan bir martı süzülerek indi yanıma.
“Kimsin sen?” dedim.
“Korkma” dedi; “...yabancı sayılmayız birbirimize”.
“Kimsin peki?” dedim.
“Esenlikmartı’yım ben; bugün dinledin ya öykümün bir bölümünü?”
“Ama Bunakmartı benimle söyleşirken sen yoktun ki orada!”
“Acunda hiçbir şey yitmez; kimi kez yer değişir kimi kez de biçim. Gönül kulağı açık olan, dilediğinde dilediğini, bir başka yerde bulunsa bile duyabilir.”
“Bunakmartı’yı mı dinlemekteydin yoksa?”
“Bunakmartı, bir zamanlar benim de içinde yaşadığım sürüden yeryüzünde kalan tek türdeşim. Kimi kez dinlerim onu. Ne var ki ilk kez birkaç gün önce anımsadı beni. Anlatmak istediklerimiyse ancak bugün kavrayabildi. Sevinç duydum.”
“Neden onun yanında değil de benimlesin öyleyse?”
“Birinin yanında oluş, başkalarıyla birlikte olmayışı mı gerektirir sence?”
“Tüm bildiklerimi altüst ediyorsun sen!”
Sesli sesli güldü Esenlikmartı.
“Doğru sanılan yanlışlar altüst edildiğinde gerçekler çıkar ortaya; yararsız çöpleri altüst edip yararlıları çıkartışınız gibi. Doğrular da altta kalmış besinlere benzer kimi kez; onları bulabilmek için üstlerindeki tabakayı kaldırmak gerekir.”
“Yani şu anda hem onunla hem de benimle misin?”
“Yalnız siz ikinizle de değil, beni duyabilecek yetkinlikteki tüm martılarla birlikteyim daha açıkçası.”
“Acunsalmartı yansımışmış yüreğine; değil mi?”
“Ben ve o ayrımı kalmayacak denli bütünleştik hem de.”
“Yani sen Acunsalmartı mısın şimdi?”
“Hem öyleyim, hem de değil.”
“Nasıl yani?”
“Mağaranın çıkışına doğru baktığında ne görüyorsun?”
“Gökyüzünü.”
“Tümünü mü gökyüzünün?”
“Hayır, bir bölümünü.”
“Peki, iyice dışarı çıkıp da yukarı doğru baktığında?”
“Yine gökyüzünü; ama bu kez çok daha geniş bir boyutta görüyorum onu.”
“İkisi de aynı mı gördüklerinin?”
“Hem öyle, hem de değil.”
“İşte bunun gibi, ben de hem Acunsalmartı’yım, hem de değil.”
“Ya ben?”
“Gönül aynası temiz olan her martı için böyledir bu sevgili Oğulmartı.”
“Adımı da biliyorsun!”
“Her şey acunsal bellekte yazılıdır. Görmesini bilene, onca bilgi eksiksiz sunulmakta.”
“Birkaç gündür uçup durmakta olan o martı kim peki?”
“Acele etme, onunla da tanışacaksınız.”
“Seni çok sevdim; gitmesen olmaz mı?”
Işıl ışıl gözlerine sıcacık bir gülümseyiş yayıldı. “Esenlik seninle olsun!” deyip kanadını salladı ve yavaş yavaş havalandı. Aydınlıklar arasında yitirdim gülümsemesini.
Sonra aydınlık grileşmeye, kararmaya başladı. Geriye iki ak bulut kaldı yalnızca.
Sonra onlar da yitti
YEDİ
Sabah uyanır uyanamaz, yürüyüş sırasına girmekte olanların arasında Bunakmartı’yı bulup, “Biliyor musun;” dedim; “...kimi gördüm düşümde?”
“Biliyorum.” Dedi Bunakmartı.
“Ama, ama yalnızca bir düştü o! Yani sanırım bir düştü...Üstelik, biz söyleşirken uyuyordun sen. Uyumuyor muydun yoksa?”
“Ya sen uyuyor muydun?”
“Ben? Ben uyuyor muydum ki?”
Esenlikmartı’nın önerisini anımsayıp doğrularımı altüst etmeyi denedim: “Sakın ‘Uykudayken uyanık kalmayı becerebilmişsin.’ deme bana!”
“Birkaç gün önce beliren martı ‘Gönül gözlerinizi açın!’ demişti; anımsıyor musun?”
“Nasıl unuturum?”
“Gönül gözünün açık oluşu, işte bu sanırım Oğulmartı. Dün gece Esenlikmartı bir süre benimle görüştü, sonra da seninle. ‘Bunca yıldır onu neden anımsamadım?’ diye hayıflanıyordum. Sen ne kutlu kişisin ki gözlerin benim gibi yaşamının son günlerine değin kapalı kalmayacak.”
“Peki, gönül gözlerimizin bütün bütün açılmasını nasıl sağlayacağız?”
Yanıtlamadı Bunakmartı; “Nasıl unuttum seni bunca yıldır?” diye söylenmekteydi kendi kendine. Sorumu yinelemekten vazgeçip, onun geçmişiyle söyleşmesini dinlemeyi yeğledim.
Kargabaşı’nın “Arkadakiler, hızlanın biraz!” diye bağırmasıyla bozuldu büyü. Sürüye yetişebilmek için adımlarımızı sıklaştırdık.
Bunakmartı, kendisiyle hesaplaşmasının yarıda kesilmesinden dolayı kızgındı; “Bizler” dedi; “...bu tutsaklığı kendimiz hazırladık. Kemikler kargalardan da önce tutsak etmişti zaten bizleri. Özümüze öylesine yabancılaşmıştık ki, yaşam dolu tertemiz denizlerin çağrısını bile duyamadık. Kemiklere taparak öncelikle tinsel özgürlüğümüzü yitirdik senin anlayacağın. Bedensel özgürlüğümüzü de kargalara sattık karın tokluğuna.”
“Özlüyor musun özgürlüğü?”
“Özlenmez mi? Ne var ki bunca yıldır Acunsalmartı’yı da, Esenlikmartı’yı ve onun anlattıklarını da anımsamamayı yeğlemişim demek ki. Daha doğrusu, Özümü unutmayı yaşam biçemi edinmişim bunca yıldır.”
“Keşke gençken sen de bırakıp gitseydin sürüyü.”
“Hâlâ gecikmiş sayılmam Oğulmartı. Şu son günlerimde yeniden karşıma çıkan Esenlikmartı’yı bu kez düş kırıklığına uğratmayacağım. Önümsıra açılı duran o büyük geçidi görmezden gelmeyeceğim bu kez.”
“Bunca yıldır kanat açmadın. Anımsayabilecek misin uçmayı?”
“Önemli olan yürek kanatlarının açılmasıdır ey oğul. Geç de olsa öylesine açıldı ki onlar, bedenim havalanmasa bile tasalanmam gayrı.
Sevinç, Bunakmartı’nın gözlerinde yaş olup damla damla akarken çalışılacak yere ulaşmıştı sürü.
Eşelenmeye başlamadan, tüm gökyüzünü bir kez gözden geçirdim. Uçan martı bugün gelir miydi ki? Yanımsıra çöp kazmakta olan Meltemmartı, “Onu bekliyorsun, değil mi?” diye fısıldadı. Gülümseyerek başımı salladım.
Benden bir yaş küçüktü Meltemmartı. Bunakmartı’nın öykülerinden tanıdığı denizlere öylesine sevdalıydı ki, denizden esen yeller bile mutlu ederdi onu. Bu tutkusundan ötürü, ‘Meltemmartı’ diye çağrılır olmuştu sürüdekilerce.
Yağmur bulutlarının güneşi gölgelediği bir anda, Bunakmartı’nın sesi sanki yakınlardan çöp kamyonu geçiyormuşçasına sarstı ortalığı:
“İşte o. İşte Acunsalmartı’nın yansıması!”
Haykırıştan ötürü irkilen tüm martı ve kargalar önce Bunakmartı’dan yana, sonra da onun gözlerini ayıramadığı yönde gökyüzüne doğru baktılar. Evet, oydu gelen. Kendimi tutamayıp olanca gücümle “Seni seviyorum...” diye bağırdım.
Kargalar martının önünü kesmek için hırsla havalanıp yarım ay biçiminde ona doğru uçmaya başladılar. Martı, yağmur bulutlarıyla alt alta üst üste oynaşırcasına kanat çırpmaktaydı doğu yönünde. Bulutları pamukmuşlar, yünmüşler gibi fırlatıp atmaktaydı sanki.
Martı, becerikli ve hızlı yön değiştirişlerle, bir o yana, bir bu yana uçtukça kargalar birbirleriyle çarpışıyorlardı havada. Sürünün üstünden geçip batı yönünde kaçtı bir süre. Birden geri döndü ve yeniden bizden yana gelmeye başladı. Tam tepemizde hız kesip, dimdik inişe geçti. Kanatları bedenine yapışmıştı. Bir et yığını gibi inmekteydi aşağı doğru. Çöplüğe çakılması kaçınılmazdı ve ben bunu görmemek için gözlerimi yumdum.
“Özünüze dönün!” diye haykıran bir ses kendime gelmeme ve başımı yukarı kaldırmama neden oldu. İnanılır gibi değil ama tam bir ağaç boyu yükseklikte, gökyüzünde asılı kalmıştı sanki. Neredeyse hiç devinmeksizin bizlere bakmaktaydı.
Martıya yetişebilmek için hırsla aşağı doğru inmekte olan kargalar benzer beceriyi gösteremeyince, birer kaya parçası gibi yere çakılmaya başladılar. Martı bu kez de doğuya doğru kanat açmıştı. Kargaların havada kalan bölümü kendisine yetişene değin, yağmur bulutlarını sanki oraya buraya atarak daireler çizdi. Sonra da yitip gitti. Nasıl da yakışacaktı ‘Yünatanmartı’ adı ona.
Yaralı kargaların çığlık ve iniltileriyle sessizliği altüst olan çöplükte, Bunakmartı’yı aradı gözlerim. İlk bakışta tanıyamadım onu: O yaşlı, yorgun, umutsuz martı gitmiş de yerine dipdiri, inançlı, kanatları “Uçtum uçacağım!” diyen bir başkası gelmiş gibiydi.
Tek tek yere inmeye başlayan kargalar, yaralı arkadaşlarına yardım etmeye çalışıyorlardı. Çöplüğe çakılanlar arasında bacağı kopanlar, kanadı kırılanlar bile vardı.
Kargabaşı, martılara yaralıları en yakın ağaç dibine taşımalarını buyurdu. Üç dört martı dışında yerinden kımıldayan olmayınca, çevresindekilere kanatlarıyla vurmaya başladı. Kısa sürede yeter sayıda martının görev alması sağlanmıştı bile.
Yaralı yedi, sekiz karganın taşınması bitip yeniden çöp ayıklamaya başlamıştık ki Kargabaşı gürledi:
“Kimdi o ‘Seni seviyorum.’ diye bağıran?”
Sesinde kin, kızgınlık ve öç alma isteği titreşmekteydi. Korkudan dilim damağıma yapışmış, gagam kilitlenmişti. Sanki yıllar boyu süren suskunluğu, Bunakmartı’nın kararlı sesi bozdu:
“Bendim!”
Kargabaşı, tepesine hırsla çullandığı Bunakmartı’yı pençelemeye, gagalamaya başladı. İlkin hiç tepki göstermeyen Bunakmartı, birden Kargabaşı’nı boğazında yakalayıp onu altına aldı ve yeri eşeleyen pençeleri, havayı döven kanatları devinimsizleşene değin salmadı onu. Sonra da ölüsünü fırlatıp attı.
Olup biteni bizler denli inanmaksızın izleyen kargalar, dört bir yandan Bunakmartı’nın üstüne saldırdılar o anda.
İçimden bir ses “Neden ‘Bağıran bendim!’ demiyorsun?” diye soruyor, diğeriyse “Sus; seni de berelerler,” diyordu. Bir süre sonra dayanamayıp haykırdım:
“Bırakın onu; bendim bağıran.”
Onca gürültü arasında duymadılar bile beni. Tam Bunakmartı’ya yardım etmek için yerimden fırlarken Meltemmartı önümü kesti. “Artık çok geç!” diyordu; “...çok geç, çok geç.” Öylesine güçlüydü ki, kendimi bir türlü kanatlarından kurtaramadım. Bunakmartı, kapkara bir yumağı andıran kargaların arasında görülmez olmuştu.
Gerçekten de çok mu geçti?
Kargaların kümelenmiş olduğu yerde, tüm tüyleri yolunmuş, derisi paramparça bir martı bedeni göze çarpmaktaydı.
“Koruyamadık onu.” dedim Meltemmartı’ya.
Kendimi, çöplükteki atıkların bir parçasıymışım gibi duyumsamaktaydım. Bunakmartı’nın yanına ulaşmak, daha ölmediyse söyleşmek istiyordum onunla. Bedenimi zorlayarak yerimden kalkıp, boylu boyunca yatmakta olan dostuma doğru yürüdüm. Sağdı daha, soluk alıyordu.
“Neden?” dedim; “...Neden sen üstlendin? Bağıran bendim.”
Soluk sesi, hırıltılı sözcükler çıkarırken zorlanmaktaydı:
“Biliyorum, sendin ama seni bekleyen önemli görevli var Oğulmartı,”
“N’olur ölme. Seni çok seviyorum.”
“Yalnızca bedensel varlığım son bulacak. Benim için yapabileceklerinin en iyisini yaptı kargalar, bu yaşlı ve bıkkın bedenden kurtulmamı sağladılar. Tinim, köhneleşmiş bedenimden sıyrılıp Acunsalmartı’yla bütünleşecek. Onunla aramda engel kalmadı artık.”
Göz yaşlarımı tutamaz olmuştum. İlk kez ağlıyordum! Gözlerim, görme işlevi dışında ilk kez bir işe yarıyordu!
Hıçkırıklarımı sezinledi Bunakmartı:
“Beni düşünerek ağlamaktaysan, özgürleşmeme sevinmen gerek!” dedi; “...Yok, bensiz kalacağından ötürü ağlamaktaysan, boşuna yorulma; çünkü yine birlikte olacağız.”
Ağzından kan gelmeye başlamış, konuşabilme gücü bütün bütün azalmıştı. “Gerek benim, gerekse
Acunsalmartı’nın en güçlü yansımaları, duyumsayan yüreklerle birlikte olacaktır Oğulmartı.” diye sürdürdü sözlerini. Sonra da sustu.
Kargalardan birkaçı yanımıza gelip, yaka paça uzaklaştırdı beni Bunakmartı’dan. O ara, “Herkes taşlasın Bunakmartı’yı!” diye bir buyruk verildi. Buyruğun yerine getirilmesi için, martıları dürtüklemeye başladı kargalar. Oradan birkaç, şuradan birkaç martı, buyruğu yerine getirmiş olmak için bulabildikleri en küçük taşları can çekişen Bunakmartı’nın çevresine attılar gönülsüzce.
Yeni Kargabaşı, “Tam üstüne atın taşları” dedi; “...Onun gibi geberip gitmek istemiyorsanız buyruğa uyun.”
Kargalar, kanat vuruşları ve pençe darbeleriyle buyruğun yerine getirilmesini sağlamaktaydılar. Meltemmartı’nın çöpler arasındaki birkaç solmuş çiçeği Bunakmartı’ya doğru fırlattığını gördüm.
Atılan taşlar dostumun bedenini bütünüyle örtünce, Kargabaşı artık mağaraya dönülmesini buyurdu. Taşınacak yaralılar vardı daha.
Meltemmartı’nın çiçekleri bulmuş olduğu yeri gözlerimle tarayıp kalanları da ben toparladım. Taşların oluşturduğu kümeye doğru her birini tek tek atarken bir yandan da “Hoşça kal,” diyordum Bunakmartı’ya; “...hoşça kal, hoşça kal.”
SEKİZ
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Konut mağaraya bu denli erken dönüş nedenimizi öğrenmeye çalışan kimi dişi martılar da yanıt alamayıp suskunlaşmışlardı. Hemen herkes birer yana çekilerek kendi yürek tıpırtılarını dinler olmuştu.
Kaygılarını engellemeyen Şirinmartı, fısıltıyı andıran bir sesle Bunakmartı’nın neden dönmediğini sordu Yahutdamartı’ya.
“Şey, öldü...” dedi Yahutdamartı, sanki diğerlerinin duymasını istemez bir biçimde zorlanan bir sesle.
Şirinmartı, kış yelinde kalmış gibi tir tir titremeye, oraya buraya gidip gelmeye başladı:
“Sabah işe giderken, her günkünden daha da dinçti; nasıl olur?” Meltemmartı’dan yana koşup, “Neden öldü?” dedi, “...Söyle neden öldü Bunakmartı?”
“Öldürdüler onu Şirinmartı.”
“Kimler? Neden?”
Hiçbirimizde yanıt verecek güç yoktu. Bu kıyıma ortak olmanın ezincini yaşayarak susmaktaydık.
“Peki, o öldürülürken sizler nerelerdeydiniz?” diye bağırdı Şirinmartı.
Daha fazla dayanamayıp haykırmaya başladım:
“Başta ben olmak üzere tümümüz de alçağız Şirinmartı. Bunakmartı’nın öldürülüşünü yalnızca izlemekle de kalmayıp bu kıyıma ortaklık bile ettik. Bizler için kendi canlarımız öylesine değerliydi ki, sürüdeki en yaşlı martının öldürülmesini umursamadık bile. Umursamamanın da ötesinde, taşladık onu! Benzer bir acıyı yaşamamak için Bunakmartı’yı taşladık; duyuyor musun?”
Kimseden en küçük bir ses çıkmıyordu.
“Öylesine aşağılık, kişiliksiz ve zavallıydık ki, onu korumak için yerlerimizden bile devinmedik. Önce olanları izleyip ardından da taşladık en yaşlımızı.”
“Olamaz!” diye haykırdı Şirinmartı.
“Olur!” dedim; “...Bizim gibi tinsiz, ussuz ve tutsaklığı yaşam biçemi edinmiş yaratıkların hiçbir erdemi, hiçbir ilkesi yoktur ki! Onun için de, çıkası canlarımızı kollamanın dışında hiç kimseyi ve hiçbir şeyi önemsemeyiz.”
“Ah keşke o uçan martı oralarda olsaydı kargalar Bunakmartı’ya saldırırken.” diye söze girdi Pekimartı.
“Bizler” dedim; “...özümüze bu denli yabancılaşmışken, bir başkasının yardımıyla kurtuluşa kavuşabilir miyiz sanıyorsunuz? Bulutları yün gibi atan o martı, o Yünatanmartı, ancak gönül gözü açılmışlara, özüne dönmüşlere önderlik edebilir; boncuğa tapıp yonutları tanrılaştıranlara değil.”
Mağaradaki sotamda duran boncukları yerlerinden çıkartıp ortaya doğru fırlattım. “Alın!” dedim; “...Şunlara bağımlılığımızdan ötürü özümüzü unuttuk; alın sizlerin olsun.”
Doymazmartı dışında kimse kıpırdamadı yerinden. O da birkaç adım attıktan sonra utanıp geri çekildi.
Bu kez de Meltemmartı fırlattı boncuklarını; “İsteyen bunları da alabilir.” dedi.
Sonra bir avuç boncuk daha saçıldı yere; Şirinmartı’ydı atan. Diğerleri boncuklarına kıyamadı. Bir ara Yahutdamartı’nın, yakınına düşen bir boncuğu kendisine doğru çektiğini sezinledim.
“Ya siz dişi martılar, siz bizlerden daha mı erdemlisiniz? Doğmamış çocuklarınızı, daha yumurtadayken kargalara sunanlar sizler değil misiniz?” Bizleri iyiye, güzele, doğruya ve özgürleşmeye yönlendirmek yerine, buyruklara uyumlu davranmaya koşullandıran sizler değil misiniz? Kargalar karşısında oynamayı, onları temizleyip okşamayı içlerine sindirebilenler değil misiniz sizler? Gerekçe? Gerekçe diri kalabilmek, yalnızca!” derken sesim haykırışa dönüşmüştü.
“Salt kendimizin değil, sizlerin de diri kalabilmesi için katlanıyoruz bunların tümüne.” dedi annem.
“İyi de, neylesi bir diriliktir bu? Korkak, ürkek, bencil, türdeşleriyle yarışmakta olan, özünü unutmuş, tutsaklığı yaşam biçemi edinmiş hangi canlıya ‘diri’ denebilir ki? Diri miyiz bizler? Diri olduğunuza gerçekten inanıyor musunuz? Sizleri bilmem ama ben artık bu tür bir dirilik istemiyorum; böyle biline!”
Susup mağaranın en dibine doğru gitmemle, sürüdekilerden her biri birer köşeye çekildi düşünceli düşünceli.
DOKUZ
Uzun süre gözüme uyku girmedi. Neden sonra dalmaya başlamıştım ki karşımda Bunakmartı’yı gördüm. Gülümseyerek yanıma oturdu.
“Seni yeniden gördüğüme nasıl sevindim bilemezsin. Benim söylediğim sözlerden ötürü öldürülüşüne engel olamadım, özür dilerim.” dedim
“Unut artık işin o yanını. Bedenimin ölmesi, sen ve senin gibilerinin tinsel doğumlarına neden olabilirse, ne mutlu bana.”
“Çok acıdı mı canın kargalar saldırıp martılar taş atarken?”
Bir süre sustu Bunakmartı. Sanki ‘söylesem mi, söylemesem mi?’ ikilemini yaşamaktaydı.”
Üsteledim, “Canın acıdı mı?” diye.
“Yalnızca iki kez: Meltemmartı ve sen çiçek attınız ya; işte o zamanlarda acıdı.”
“İnanamıyorum! Oysa biz sana saygımızdan ötürü atmıştık o çiçekleri.”
“Bilmez miyim? Ne var ki dost çiçeğinin yabancının taşında daha can acıtıcı olduğunu ben de yeni öğrendim.”
“Özür dilesem bağışlar mısın?”
“Sen ki yeni bir şeyler öğrenmemi sağladın Oğulmartı; nasıl kızarım sana?”
“Meltemmartı da Şirinmartı da çok üzüldü ölümüne. Gerçi diğerleri de tepkisiz kalmadı ama...”
“İyi dinle Oğulmartı. Hem de artık martı kulağınla değil, gönül kulağınla dinle ki her şeyi ikişer kez anlatmam gerekmesin: ‘Bedenimden sıyrılış, tinim için kurtuluş oldu.’ diyorum; inanmıyorsun. İyisi mi anlayacağın biçimde anlatayım:”
Biraz sokulup, konuşmasını sürdürdü Bunakmartı:
“Söyle bakalım; dereden içtiğimiz suyu çöplükten edinilen bir kaba koyacak olsak, bu iki su birbirinden ayrı sayılır mı sence?”
“Sayılmaz; yalnızca biri akmaktadır, diğeriyse bir kap içinde duruyordur.”
“Hangisi olmak istersin?”
“Kuşkusuz derede akmayı yeğlerim.”
“Can da bedende dururken, kaptaki suya benzer işte: Bir gün buharlaşır, sonra yağmur olur, sonra yine ırmaktaki su olur... O suyu bir kabın içinde görmeye alışmış olanlar, su buharlaşınca üzülürler bu olaya. Onlar suyu düşündükleri için mi üzülmektedirler?”
“Sanmam.”
“Suyun bir gün özgürleşmesi bizleri üzmemeli, sevindirmelidir; değil mi?”
“Haklısın Bunakmartı.”
“Benim için de bedenimin ölümü, tinimin doğum günü oldu sözün kısası. İyi ki Acunsalmartı’yı son anda duyumsayabildim de karışacağım ırmağa kolay ulaştım.”
“Biliyor musun;” dedim; “...kurtuldum tüm boncuklarımdan.” Meltemmartı’yla Şirinmartı da fırlatıp attılar boncuklarını.”
“Biliyorum.”
“Keşke onlar da dinliyor olsalardı bizi.”
“Dinliyorlar; hiç tasalanma.”
“Sanırım artık ne yapmam gerektiğini kestirebiliyorum.”
“Adını ‘Yünatanmartı’ koyduğun o güzel yansımanın söylediği gibi gönül gözünü, benim dediğim gibi gönül kulağını aç Oğulmartı.”
“Seni düş kırıklığına uğratmayacağım.”
İyi geceler dileyip, uçtu gitti Bunakmartı. Gerçekte bir bilgeydi o, Bilgemartı’ydı; değerini biz bilememiştik.
ON
Sabah Şirinmartı’nın seslenişiyle uyandım: “Biliyor musun;” dedi; “...düşümde ne gördüm?”
“Biliyorum; ama gördüklerimiz düş değil, gerçeğin alışmadığımız bir biçimde yansıyışlarıydı. Bilgemartı, -artık o, Bunakmartı olarak anılmamalı- bir başka boyutta yaşamakta hâlâ. Gece anlattı ya olup bitenleri.”
“Oysa ben anlatılanları sanki bir düşmüş gibi dinlemiştim. Ya diğerleri? Onlar da görebildiler mi Bilgemartı’yı?”
Kargaların dışarı çıkmamızı buyuran haykırışlarıyla kesildi söyleşimiz. Meltemmartı mağaradan fırlar fırlamaz yanıma gelip, “Bunakmartı’yla seni gördüm dün gece düşümde.” dedi.
İşe gidene değin, Esenlikmartı’yı ve Bilgemartı’nın anılarını, anlattıklarını aktardım Meltemmartı’ya. Her söyleneni can kulağıyla, özümseme isteğiyle dinliyordu.
Yeni Kargabaşı, çalışacağımız yere varır varmaz yeni kuralları tek tek sıralamaya başladı:
“Bundan böyle, her kim buyruklara anında uymaz ve gerektiği gibi çalışmazsa, sonu Bunakmartı’nın sonu gibi olacaktır. Tanrımartı’ya tapınma törenleri, öğlenleri de yinelenecektir. Yumurtada yatmayan dişi martılar da sizlerle birlikte bu törenlere katılacaklardı. O uçan martıya ilişkin övücü düşünceler söylemek kesinlikle yasaktır. Onunla ilgili övücü görüş belirtenler en az iki üç gün tutsak edilecektir. Var mı sorusu olan?”
Kimseden ses çıkmayınca, konuşmasını sürdürdü Kargabaşı:
“Verimli çalışıp buyruklara eksiksiz uyanlara verilen ödüllerse iki katına çıkarılmıştır. Ayrıca, bir yıl boyunca en ödül alacak martıya, kazanmış olduğu boncuklar denli boncuk armağan edilecektir.”
Ödülü çoğaltmakla, güç birliği olasılığımızı en aza indirmeyi tasarlamaktaydılar. Birbirimizle yarıştığımız oranda, aramızdaki çekişme de artacaktı. Üstelik bizlerin bencilleşmesi onların yiyecek depolarının daha da dolmasını sağlayacaktı.
Ya günde bir yerine iki kez tapınma koşuluna ne demeliydi? Kendimize yabancılaşışımızı hızlandırmak mıydı amaçları?
Tepelerde yansıyan bir haykırış, düşüncelerimi böldü:
“Acunsalmartı gibi Acunsalkarga da olanları üzüntüyle izlemekte. Siz kargalar hiç mi anımsamıyorsunuz Acunsalkarga’yı?”
Gerçi ses Yünatanmartı’nın sesiydi ama gökyüzünde bulutlardan gayrı bir şey görünmüyordu. Kargalar üçer beşer havalandılarsa da hedef belirleyemediler. Bir ara, kayalıkların arasında beyaz bir kıpırtı görür gibi oldum. Çöplüktekilerin tümü olacakları sessizce beklerken, Yünatanmartı’nın haykırışı yeniden duyuldu:
“Öldürülen martının tini esenlik içinde. Yüreklerinize yansıyışı önderiniz olsun.”
Bu ikinci haykırışın ardından, yerde kalan kargalar da havalandı; ama hiçbirinin usuna onun kayalıklarda gizleniyor olabileceği gelmedi. Saatlerce uçup durdu kargalar boşuna.
Öğlen yemeğinden sonra apar topar tapınak mağaraya götürüldük. Daha buyruğun verildiği ilk günden başlayarak, tapınmaları için dişi martılar da getirilmişti.
Sürüdekilerin neredeyse tümü, alçıdan tanrının kendileri için bol yiyecek, boncuk ve uzun yaşam bağışlamasını dileyip durmaktayken Meltemmartı yanıma yanaşıp, “Kargalara boyun eğmeyi düşünüyor musun?” diye sordu.
“Hayır ama yetkinleşmediğimiz ve çoğalmadığımız sürece savaşa kalkışmanın da bir anlamı olmayacaktır.” dedim.
“Şunlara bak hele!” dedi Meltemmartı; “...Hâlâ bir yonuttan yardım ummaktalar. Oysa daha biraz önce ‘Ölen martının tini önderiniz olsun.’ diye uyarıldılar.”
Bir şeyler yapmalıydı ama ne? Nereden başlamalıydı? Yünatanmartı’yla iletişim kurmalıydı ama nasıl?
Tapınmamız bitince, mağara dışında beklemekte olan kargalar, dişi martıları konut mağaraya, bizleri de çalışacağımız yere geri götürdüler. Gözcüleri, Yünatanmartı’nın gelme olasılığına karşı havada nöbet tutmaktaydı.
Ödül umudu ve uygulanmakta olan baskı, martıların neredeyse tümünün de daha çok çalışmasını sağlamıştı. Her biri diğerlerinin ne denli artık topladığını gözlüyor, daha çoğunu devşirebilmek için parçalanıyordu. Nasıl açılacaktı bunların gönül gözleri, gönül kulakları? Acunsalmartı böylesine tutku dolu yüreklere nasıl yansısındı ki? Birkaç boncuk edinmek için kardeşlerinin kendilerinden daha beceriksiz olmasını dileyen bu martılar mı özgürlük ve esenlikleri için çabalayacaklardı?
Gün kararırken Oburmartı’ya ödülü verildi: Bir çift boncuk. Çabaları boşa giden diğer martılar olanca hırslarıyla daha yüksek bir sesle yakardılar Tanrımartı’ya, bir sonraki gün kendilerine ama yalnız kendilerine yardımcı olması için. Yorgun bedenler, kirli yürekler, sağır kulaklar ve kör gözlerle dönüldü konut mağaraya.
ONBİR
Sabah, su içmek için indiğim dere kıyısında zayıf bir köpeğe ilişti gözüm. Tam dilini dereye dokunduracağı anda sudaki yansımasını görüp, dere yatağının dışına değin kaçtı. Bir süre bekleyip yeniden aşağı indi. Başını suya eğmesiyle birlikte yeniden dikiliverdi yansıması karşısına. Benzer kaçışları üç beş kez yineledi köpek. Sonunda, dayanılmaz susuzluğu öylesine baskın geldi ki, düşmanı sandığı yansımasının üstüne atlayan yaratık, o yansımanın yitiverdiğini gördü. Sevinçle suyunu içip ayrıldı oradan.
Ben ve benim gibilerin suya neden ulaşamadıkları sorusu, usumda yanıtlanmıştı birden: Korkularımız, kaygılarımız ve özgüvensizliğimizdi bizleri zincirleyen. Bu duyguların egemenliğinden kurtulamayarak kendi kendimize yaratılan, sonra da ürkülecek denli abartılan böylesi yansımalar, gereksindiğimiz suyla bizlerin arasında bir uçurum oluşturmaktaydı. Yansımalarımızın üstüne içtenlik ve inançla atlayıp onları yok etmediğimiz sürece suya ulaşabilmemiz olanaksızdı anlaşılan.
Değil salt beynim ve yüreğimde, tüm hücrelerimde bir aydınlanma sezinledim birden: Ne yapmam gerektiğini biliyordum artık.
Sevinç içinde mağaraya doğru koşarken, dereye su içmek için inmiş ama içmeden dönmüş olduğumu bile umursamıyordum. Tinimde akmakta olan çağlayanlar, nice susuza yetecek denli bol ve kesintisiz gürüldemekteydi artık.
Çalışmaya gitmek üzere mağara önünde sıralananlar arasında Meltemmartı’yı bulup, salt tanıklık ettiğim olayı değil, o köpeğin davranışlarının benliğimde oluşturduğu etkileri de tüm ayrıntılarıyla anlattım ona.
Kargalar ters ters bakmaya başlayana değin, “Olağanüstü, olağanüstü.” diye bağırdı durdu Meltemmartı.
Yol boyunca, güneşin tepelerin ardında sevimli yüzünü gösterişini izledim. “Çok yakında,” dedim ona; “...çok yakında içimde de doğacaksın; üstelik gece gündüz batmamacasına.”
Daldığım düşünceden, Meltemmartı’nın sesi çekip çıkarttı:
“Kargaların bir bölümü bugün yok mu ne?”
Alıcı gözle bakınca, yirmi dolayında karganın ortalıkta olmadığı sezilmekteydi. Gerçi birkaç gün önce yaralananların bizleri denetlemeye gelmemesi olağandı ama ya diğerleri? Sanımı Meltemmartı’ya aktardım:
“Sakın aralarında ikilik çıkmış olmasın? İster misin Yünatanmartı’nın sözleri bizimkilerden önce şu kargaları etkilesin?”
Daha Meltemmartı kendi düşüncesini söyleyemeden, on on iki kargadan oluşan bir sürü üstümüzsıra uçup gitti doğan güneşe doğru. Martılar ve kargalar, yavaş yavaş yitişini gözledi bu kümenin.
Kalan kargalarda gözle görülür bir burukluk duyumsanmaktaydı.
“Haydi artık!” diye bağırdı Kargabaşı ne yapacağını bilmeyen martılara; “...Oyalandığınız yeter. Davranın bakalım.”
Öğlen, işi bırakıp tapınak mağaraya doğru giderken, “Yünatanmartı’yı aramadı bugün gözlerin.” dedi Meltemmartı.
“Onun anlatmak istediklerini yüreğimde duyar oldum artık; belki bundandır.”
Gerçi onunla söyleşmeye, onun yol göstericiliğine hâlâ gereksinimim vardı; ama eskisi denli yoğun karanlık içinde, el yordamıyla yürümüyordum artık. Meltemmartı’ya anlattım tüm bunları:
“Bizler hazır olmadıkça salt onun çabası hiçbir işe yaramayacaktır. Bu hazırlığın ardındansa, gereksinim daha da artacaktır öylelerine. Çünkü Yünatanmartı, varmak istediğimiz yere çoktan ulaşıp geri dönmekte olanlardan biri.”
Her zamanki gibi, bizleri tapınak mağaraya değin getirip mağaranın ağzında içeri girmemizi bekleyen kargalara, “Sizler için de yakaracağım” dedim; “...ama Acunsalmartı ve Acunsalkarga’ya yakaracağım; içerideki yonuta değil’”
Yaşlı martılar yakarı için en öne geçmeye çabalarken, Şirinmartı yanıma gelip, “Göründü mü bugün?” dedi.
“Hayır ama bizlerin durumunu apaydınlık ortaya koyan bir durumla karşılaştım bu sabah: Bir köpek...”
Gördüklerimle birlikte duyumsadıklarımı da anlattım Şirinmartı’ya. Tam sözlerimin sonuna gelmiştim ki, martı yonutunun arkasında bir kıpırtı oldu. Herkes donup kalmıştı. Tok ve özgüvenli bir ses tüm mağarayı doldurdu:
“Ben,Martı Jonathan, uzak denizlerden sizlere esenlik sunmaya, aydınlık önermeye geldim.”
Mağaradakilerde, önce dalga dalga bir şaşkınlık belirtisi gözlendi; sonra da yoğun bir uğultu yansıdı tüm duvarlara. Kanadını hafifçe kaldırıp susulmasını istedi martı:
“Öncelikle neden burada olduğumu anlatayım dilerseniz: Yeryüzündeki her canlının birbirine karşı yükümlülükleri olduğuna inandığım için aranızdayım. Benim kardeşlerimsiniz de ondan sizlerleyim. Belki, neden bir başka yere değil de burada olduğum sorusu takılabilir kafalarınıza. Bir martı ne denli sayrı ise, sağaltıcı otlara o denli gereksinimi vardır. Sağlıklı martıya sağaltıcı ot mu gerekir?Yaşantınızı birkaç gün gözlemleyince, kendimi sizlere sağaltıcı bir ot gibi sunmaya karar verdim. Dileyen kullanır, dilemeyen üstüne basar geçer.”
Konuşmayı, ön sıralardaki İnatmartı’nın sorusu kesti:
“Nasıl oluyor da uçuyorsun? Üstelik öylesine hızlı ve becerikli?”
Jonathan, yonut alçının yanına gidip bir süre inceledi onu. Sonra da şöyle seslendi bizlere:
“Benim tanrım sizinkilere benzemediğinden uçabiliyorum belki. Uzun, çok uzun yıllar önce sizlerin ataları da tanıyordu o tanrıyı, Acunsalmartı’yı.”
“Her geçen gün, onun yerine tapılar yaratıp o yarattıklarınızı tanrılaştırdınız: Kemikler, boncuklar ve yonutlar... Hiçbiriniz ‘Şu alçıdan yonut bizlerin tanrısı olabilecek denli yetkin mi ki?’ diye kendisini sorgulamadı bile. Sonuçta, tanrılaştırdığınız bu alçı kütlenin imgesi altında ezilip kaldınız. Böylesine devinimsiz bir tanrı varolduğu sürece ne uçulabilirdi ne de Acunsalmartı duyumsanabilirdi.”
Orta sıradaki martılardan biri, “Peki ya sen nasıl duyumsadın Acunsalmartı’yı?” diye sordu.
“Öncelikle bir martının et, kemik ve tüyden öte nitelikler taşıyan bir canlı olması gerektiğine inanıp kendimi tanımaya karar verdim. Zamanla, tenimin içinde bir tinin varlığını duyumsayınca da o tini kirlerinden arındırmayı iş edindim. Neydi bu kirler? Tutkular, iyelenme duyguları, ben odakçılık, ve dahası ‘ben’likti. ‘Ben’imi boşladığım oranda gönül aynam aklanmakta ve Acunsalmartı o aynaya daha net yansımaktaydı. Dünya sunularından kendimi ne denli sıyırdıysam, tinsel aşkınlık da o denli yoğunlaştı. Sonunda Acunsalmartı’yla aramdaki engeller öylesine kalktı ki, artık neredeyse ben o oldum, o da ben.”
Yünatanmartı - yoksa Jonathan mıydı?- soluklanmak için duralayınca, bir soru da Marttamartı’dan geldi:
“O uzak denizlerde de kargalar var mı?”
“Her yerde vardır kargalar; ama martılar tutsaklığı sizler denli kolayca benimseyivermez her yerde. Kargaların olmadığı yerlerde atmacalar vardır, sırtlanlar ya da kurtlar vardır. Öylelerinin varlığı, tutsaklığı içlerine sindirenlerin aklanmasını gerektirmez ne var ki. Egemenlik altına girmeyi benimseyenlerin olduğu her yerde, onlara egemenlik taslayacak birileri de bulunur.”
“Zor özgürlük, zoor.”
Pekimartı’ydı söylenen. Hem söylendi hem de sağına soluna bakındı, sanki kimin konuştuğunu araştırıyormuş gibi.
“Kölelik daha kolay, değil mi?” dedi Yünatanmartı; “...Bırakın kolaylığını bir yana, kargalara kölelik etmekten utanmıyor musunuz? Boncuklara, alçılara, korkularınıza, umutsuzluklarınıza, bunlar da yetmezmiş gibi bir de kargalara kölelik etmenin kolaylığı nerede? Kendinize yabancılaştığınız oranda kardeşlerinize de yabancılaşmakta ve sonuçta düşmanlık duygularıyla dolup birbirinizden kopmaktasınız üstelik. Kolay olan bu mu?”
Hayır,” dedi Marttamatı; “...böylesi de kolay değil.”
“Neredeyse tümünüz de sarhoşsunuz sanki. Oysa ben size el değmemiş pınarların suyunu önermek için geldim buraya. O sudan isteyeniniz yok mu? Yok mu susayanınız? Kardeşlerimin aymazlığı tinimi incitiyor. Kaçınız utanacak ayıldığı zaman? Acunsalmartı’nın kırıntısı bile kalmadı mı yüreklerinizde; bir yoklayın hele.”
Böyle dedi işte Yünatanmartı... Sonra sustu, her birimizi tek tek süzdü ve yonutun arkasındaki geniş kaya deliğinden uçtu gitti.
Tapınak mağaradaki derin sessizlik, kargalar işbaşı zamanının geldiğini duyurana değin sürdü.
Dışarı çıkarken yanıma yaklaşan Kıvırtanmartı, “’Duyumsayan yürek kaç boncuk eder?’ diye sormuştun;” dedi; “...böyle bir delikanlıda olursa, onunla bir tek gece birlikte kalmak için bile beş boncuk verirdim.”
Bir tek sözcük söylememe bile zaman tanımaksızın, konut mağaraya doğru gitmekte olan dişi martıların arasına karışıverdi.
ONİKİ
Artık bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti. En azından uçuş denemelerine girişilebilirdi. Meltemmartı ve Şirinmartı’ya açtım düşüncelerimi. Sevinerek benimsediler.
Bir gece, herkesin uyumuş olduğuna inanana değin bekleyip art arda çıktık konut mağaradan. Her üçümüz de, karanlıkların bu denli gizemli olduğunu ilk kez o zaman duyumsadık. Biz martılar, tapınma bitip de mağaraya geri getirilişimizin ardından, hiç dışarı çıkamazdık ki. Korkularımız, mağaranın içi ve dışı arasında gözle görülmeyen bir duvar oluştururdu sanki. Bunun böyle olduğunu sezinleyen kargalarsa, geceleri başımızda nöbet tutmadıkları gibi, karanlıkta dışarı çıkılmasını yasaklamaya gerek de duymamışlardı.
Şirinmartı “Nasıl da ürkütücü!” diye fısıldadığında, üç ağaç boyu bile yol alınmamıştı daha; geri döndü dönecekti.
Sesime yapay bir özgüven tonu vererek “Hadi,” dedim; “...kayalıklara doğru gidelim.”
Kesintisiz süren yürek tıpırtılarımız bizlere yol boyunca eşlik etti. Diğerleri gibi ben de bir avuç ter döktüm korkuya yenilmemek için çabalarken.
Kayalıklara varınca “Evet,” dedi Meltemmartı; “...ne yapacağız şimdi?”
Önce, yıllardır kapalı durmaktan ötürü artık neredeyse bedenlerimize yapışmış olan kanatlarımızı kıpırdatabilmek gerekiyordu. Öneri diğerlerince de benimsendi. Bir süre beceriksizce süren kanat çırpma çabalarımız, Şirinmartı’nın “Artık bu acıya dayanamayacağım.” Demesi ve yere yığılıvermesiyle kesintiye uğramak üzereydi ki yamaçtan aşağılara doğru bir ses yankılandı:
“Çok iyi, çook iyi...”
Karanlık sessizliği, düşen bir kaya denli gürültülü bir biçimde parçalayan bu beklenmedik ses, tüm tüylerimizi diken diken etti. Büyük bir olasılıkla, kargalar bizleri izleyip buralara değin gelmişlerdi. Yoksa başlamadan bitecek miydi umutlarımız?
“Benim; Martı Jonathan.”
Bu kez iyice yakınımızdan geliyordu ses. Sevinçten yüreklerimiz patlayacaktı neredeyse. Ne kanatlarımızda yorgunluk ne de içimizde korku kalmıştı. Martı, gitgide belirginleşip yanımıza değin yaklaştı.
Yere güvenle basışı, gözlerindeki erinç parıltıları, her an uçmaya hazır duran kanatları ve yüzündeki sevecen gülümseyişi, karşısındakileri kendisine nasıl da bağlamaktaydı...”
“Adım Jonathan; ama dilediğiniz gibi çağırabilirsiniz beni.”
Coşkuyla, “Uçarken, bulutları sanki yünmüşler gibi savurduğun izlenimi edinip adını ‘Yünatanmartı’ koymuştum kendi kendime. Eğer sence de uygunsa...” dedim.
“Tamam; bundan böyle Yünatanmartı’yım.”
Kendimizi tanıtmamızın ardından Şirinmartı, sevginin şakıyışa dönüşmesine benzer bir sesle, “Senden çok söz edildi. Senin gibi uçabilmeyi nasıl da istiyoruz; bilemezsin.” dedi.
“Hiçbirimizin diğerlerinden fazlası ya da eksiği yok; bunu böyle bilesiniz. Bizler her ne isek, çaba ya da uyuşukluğumuz sonucunda oyuz. Neyi arıyorsak işte onu buluyoruz. Neyi amaç edinmekteysek, varabildiğimiz en uç nokta da orası. Baksanıza; koca bir sürüden çıka çıka yalnızca üç martı çıkıyor öğlenki söyleşimizin ardından. Ya diğerleri?”
“Uyuyorlar.” dedi Meltemmartı.
Hafifçe gülümseyen Yünatanmartı, “Kimileri uyanıkken bile uyumaktadırlar.” dedi; “...Gönül gözlerini ve can kulaklarını açmadıkları sürece de uyanamazlar zaten. Özünü tanıyamayanlar, doğumu anlık bir olay gibi nitelendirenler, yetkinleşme istemlerini köreltenler doğmadan ölürler ne yazık ki!”
“Peki, bizler uçabilmeyi nasıl öğreneceğiz?” diye sordu Şirinmartı.
Uçabilmek öylesine kolay ve öylesine küçük bir ayrıntı ki! Uçabileceğinize gerçekten inandığınızda uçacaksınızdır. Yetkinlik, kanat bile devindirmeden dilendiği an dilendiği yere gidebiliştir. Acunsalmartı’nın gönül aynalarına yansıdığı martılar bunu bile gerçekleştirebilirler.” diyen Yünatanmartı, birden bir öneride bulundu:
“İsterseniz hem uçalım hem de konuşalım.”
Düşünmeye bile zaman kalmadan ayaklarımın yerden kesildiğini, kanatlarımın inip kalkmaya başladığını sezinledim. Uçuyordum...! Uçuyordum...! Uçuyordum...! Ardımsıra gelen kanat sesleri, diğerlerinin de havalanmış olduğunu sanki muştulamaktaydı.
Yünatanmartı, kendisine yetişebilmemiz için yavaşladı bir süre sonra. Arkalardan yetişen Meltemmartı, “Olacak şey değil!” dedi; “...Nasıl becerdik bunu?”
“Yalnızca uçuş korkunuzu yendiniz sevgili kardeşlerim. Kanatlarınızı yere bağlayan, korkular, kuşkular ve kaygılardı. Bir an bunları unutuvermeniz, özünüze dönmenizi sağladı.”
Göğü tutmaya başlayan ayın ışıltısı altında gerçek bir martı olabilmek, uçabilmek nasıl da güzeldi. Omuzlarımızda inip kalkmakta olanlar sanki birer çift kanat değil de avuç avuç yaşama sevinciydi. Konut mağaranın üstünden geçerken, aşağıya doğru öpücükler göndermekteydi Şirinmartı.
Yünatanmartı’nın “Şimdilik bu denli uçuş yeter.” demesiyle, genişçe bir daire çizip kayalıklardan yana yöneldik. Bu kez de, yere nasıl ineceğimiz konusunda kaygılanmaya başlamıştım.
Yünatanmartı, sanki düşüncelerimi sezinlemiş gibi “Sakın iniş sırasında berelenmekten korkmayın.” dedi; “...Yedikleriniz kursağınıza giderken, ‘Bunları nasıl sindireceğim?’ diye düşünüp korkuyor musunuz? Kaygıları alt ederseniz, özünüz, doğru olanı kendiliğinden gerçekleştirecektir.”
Bizler de Yünatanmartı denli kolayca konuverdik yere! Olağandışı sandığımız bir şeyleri eksiksiz tamamlamanın sevinci yeri göğü ışığa boğdu sanki.
“Sana” dedim; “...teşekkür edebilir miyiz?”
“Yüreğinizdeki koru üflemeye, onu aleve dönüştürmeye çabalayarak sizler, kendiniz becerdiniz tüm bunları. Beni bir yol gösterici olarak benimsediğiniz için ben sizlere teşekkür borçluyum; sizler bana değil.” dedi Yünatanmartı.
Yine görüşeceğimizi muştulayıp, göğe karıştı gitti
ONÜÇ
Mağaraya dönüşümüzde, her birimiz birer Yünatanmartı kesilmiştik sanki. Adımlarımız, onunkiler gibi özgüvenli ve kararlıydı. Kuluçkadaki martılardan biri, içeri girişimizi sezinleyerek fısıltılı bir sesle yanına çağırdı beni. Annemdi bu; daha uyumamıştı.
“Nereden geldiğinizi sormayacağım çünkü sezgilerimin beni yanıltacağını sanmıyorum.”
“Yanılmıyorsun.” dedim; “...Yünatanmartı’yla birlikteydik. Üstelik bu gece uçmayı da becerdik. Bunu da sezinleyebilmiş miydin?”
“Bu martı da nereden çıktı böyle?” dedi annem. Kuluçkada yattığı için, tapınak mağaraya getirilenler arasında hiç bulunmamış, Yünatanmartı’yı da ancak diğer martıların anlattıkları denli tanımıştı.
Biraz üzgün, biraz kızgındı sesi, “O geldiğinden beri her şey altüst oldu.” derken. Uyumakta olan diğer martıları umursamaksızın, sesini yükselterek konuşmasını sürdürdü:
“Bunakmartı Kargabaşı’nı, kargalar da Bunakmartı’yı öldürdü. Sen ve arkadaşların boncuklarınızı yerlere saçmaktasınız. Bir Acunsalmartı deyimi ortalıkta dolaşıp duruyor. Duyduklarım doğruysa, kargaların bir bölümü buraları bırakıp gitmiş. Tüm bunların ardından bir de uçtuğunuzu savlamaktasın; delirmiş olman gerekir.”
“Hayır anne, delirmedim. Üstelik usum hiç bu denli aydınlık bir yola yöneltmemişti beni şimdiye değin. Delilik buysa, var öyle say sen. Ancak şuna inan ki biz martılar gerçekten de uçabiliyoruz. Yünatanmartı’nın anlattığına göre, tinsel aşkınlığa ulaştıktan sonra, bedenleri devindirmeden uçabilmek bile olasıymış; ya buna ne dersin?”
Birkaç martı, gürültümüzden rahatsız olup söylenmeye başladı.
Annem sözlerini fısıldayarak sürdürdü:
“Tüm söylediklerin deli saçması şeyler. Böylesi anlamsızlıklarla oyalanacağına biraz olsun geleceğini düşünüp kargaların gözüne girmeye bak. Haa; o akşam attığın boncukları diğer martıların elinden zor kurtardım. İster şimdi al götür, ister daha sonra.”
“Artık gereksinimim yok onlara.”
Kimi şeylerin hiç de sandığım denli kolayca gerçekleşmeyeceğini düşünerek köşeme doğru yürürken, annem ardımsıra hâlâ söyleniyordu.
ONDÖRT
İlk uçuşumuzu izleyen birkaç gece boyunca ve her denememizde biraz daha yetkinleşerek gerçek birer martı olmaya doğru kanat açmayı sürdürdük. Artık konuyu diğer martılarla tartışma zamanının geldiğine iyiden iyiye inanmaya başlamıştık. Yünatanmartı’nın da onayını alarak, kümeyi olabildiğince genişletmeye karar verdik.
Sürüdekilerin tek tek susup köşelerine çekilmeye başladıkları bir gece, ortadaki tümseğin üstüne çıkıp beni biraz dinlemelerini diledim onlardan. Başlarını kanatlarının arasına almış olanlar dikleşti, konuşmasını sürdürenler sustu. Yavru martıların şamatası bile azaldı.
Önce, düşlerime giren Esenlikmartı’yı, ardından da Bilgemartı’nın son sözlerini anlattım onlara. Sıra birkaç akşamdır Yünatanmartı’yla yaşadıklarımızı anlatmaya gelmişti:
“...Ve sizler, uçamayacaklarını sananlar, kanatlarını kuru birer yaprakmış gibi taşıyanlar bu karanlık mağarada uyurken biz dört martı, ayın aydınlığını yüreğimize doldurup durmaktaydık.”
Susmamla birlikte, Meltemmartı başladı konuşmaya. Düşünce ve tasarılarımızı anlatırken, coşkusuna engel olamamaktaydı:
“Uzak denizler, özgürlük ve Acunsalmartı’nın sunacağı esenlik bizleri çağırmakta. Arayan bulacak, inanan görecek, dileyen kavuşacaktır.”
Şirinmartı’ysa uçmayı denemek isteyenlerin bizlerle birlikte kayalıklara gelebileceğini söyledi onlara.
Öneri, suskunluğu birdenbire dağıtıp, her martının kendi düşüncesini aynı anda belirtmesine neden olmuştu. Uğultumuz, kargaların duyabileceği denli yoğunlaşmadan, olabildiğince yüksek bir sesle uyardım onları:
“Dileyenler gelsin, dilemeyenler sussun lütfen. Kavgaya hazır değiliz daha.”
Meltemmartı’yla Şirinmartı, katılmak isteyecekleri mağaranın dışında beklemeye başladılar. Daha ben bile yanlarına varmadan Marttamartı’yla Yuhannamartı -her kızdığında ‘Yuh!’ demesiyle ünlenen o anaç ve sevimli teyzem- kümeye katılmışlardı bile.
“Sen kuluçkaya yatmıyor muydun?” diye sordum Yuhannamartı’ya.
“Yeni tutsak martıların dünyaya gelmesine neden olmaktansa onların sonsuza değin kabuklarında uyumalarını yeğlerim.” dedi teyzem.
Yakutmartı, ki geceleri bile ışıldardı tüyleri, sürüden kopup mağara ağzına doğru yürürken, çevresindekileri incitmekten sürekli kaçındığı için Yufkamartı ismiyle anılan arkadaşımız da yoldaşlık etti ona. Bir süre daha bekleyip, “Haydi,” dedim; “...gidiyoruz artık.”
Gerçi bizimle gelmek isteyenlerin bu denli azlığı her üçümüzü de üzmüştü; ama düne oranla çoğalmıştık işte!
Serin gecenin gizemli çekiciliği, aramıza yeni katılanların yüreklerini titretmekteydi; duyumsanıyordu bu. Bir yandan ürküntüleri alt etmeleri için onlarla söyleşirken, öte yandan da arkamızı kolluyordum başka gelenlerin olabileceği umuduyla.
Yaklaşık bir ağaç boyu yol alınmıştı ki umudumun pek de boş olmadığını anladım: Yumurtalarından birkaç hafta önce çıkmış altı yedi martı, sarsıla tökezleye bizleri izlemeye çabalamaktaydı. Kümedekilere, arkamızdan gelmekte olanları bekleyeceğimi söyleyip yavru martıları gözetlemeye başladım. Daha, kargaların işe götürmeye sakındıkları denli küçüktüler. Kayalıklara değin yürüyüp yürüyemeyeceklerini sordum onlara.
“Yürürüz.” dedi içlerinden biri.
“İnandığımıza göre başaracağız.” dedi bir başkası; “...Meltemmartı öyle söylememiş miydi?”
Öldürüldüğü gün, “Bugün benim gerçek doğum günüm oğul.” demişti Bilgemartı. Bu yavru martıların doğumu da bu gece gerçekleşmekteydi işte. Sevinçliydiler. Ön kümedekiler gibi ürküntüyle değil, coşkuyla atmaktaydılar adımlarını. Diğerleri denli kirlenmemişler, halkalar, tasmalar ve zincirlerle yeryüzüne çakılıp kalmamışlardı daha. Öndekilere yetişebilmek için çabalarlarken, gerçek hedeflerinin inançlarına ulaşabilmek olduğu apaçık ortadaydı.
Ardımızsıra yeniden ayak sesleri duyunca, yavru martılar adına irkildim. Kargalar duymuş muydu sesimizi yoksa? İkinci kümedekilere, önde gidenleri izlemelerini söyleyip gerekirse dövüşmek üzere, olduğum yerde kaldım. Gelen, Kıvırtanmartı’ydı!
“Sonradan düşündüm de” dedi; “...sizin haklı olabileceğiniz kanısına kapıldım birden. Tüm olumsuzluklarıma karşın, aranıza alır mısınız beni de?”
“Şu yavru martılar dışında hiçbirimizin senden üstün bir yanı yok ki, Kıvırtanmartı. Tümümüz de yarım, eksik ve yetersiziz. Öğrendiğimiz oranda, önümüzdeki bilisizlik uçurumu derinleşmekte sanki. Sayrılığımızı sezinleyişimiz arttıkça, sağaltım gereği duyuşumuz yoğunlaşmakta.”
“Dürüstçe söylemek gerekirse, kargalardan bağımsız yaşayabileceğimize şu anda da inanamıyorum ama birkaç boncuk için onları okşayıp durmaktan bıktım artık. Üstelik, Yünatanmartı’nın üç beş sözüyle, kimi kargaların bile ayıkıp sürülerini bırakarak gitmelerine karşın, biz martıların hâlâ uyanamamaları da onuruma dokunuyor.”
Belli belirsiz titremeye başladı Kıvırtanmartı’nın sesi sözlerini sürdürürken:
“Biliyor musun; bugüne değinki yaşantımdan ötürü kendimi kargışlıyorum.”
“Senin salt gönül kulağın değil, gönül gözün de açılmaya başlamış.” deyişim, sevindirdi Kıvırtanmartı’yı.
“Keşke daha önceden...”
“Geçmişini bütünüyle bir yana atıp bugünü doğum günü saymaya ne dersin?”
“Tamam,” dedi; “...tamam, tamam, tamam.”
Sanki yürümüyor da yepyeni bir sevinç dansı yaratıyordu Kıvırtanmartı’nın ayakları.
ONBEŞ
Yünatanmartı, uçmayı değil uçabilmekten korkmamayı öğretmeye çabaladı yeni katılanlara, geceler boyunca. Korku, kanatlarla uçuş yeteneği arasında sıkışıp kalan bir kayaya dönüşmüştü çoğu martıda. Yavru martıların daha ilk geceden uçabilişlerineyse hiç şaşmamak gerekirdi. Gerek tinleri gerekse özlerini tanıma yetileri diğerleri denli kat kat kaygı, kuşku ve ürküntü altında ezilmemişti ki.
Kümeye her gece birkaç martı daha katılıyordu. Gerçi çoğu salt uçabilmeyi becermekle yetinmekte, boncuk tutkusundan vazgeçmeye yanaşmamakta, uzak denizlere yolculuk düşüncesini uslarına bile getirmemekteydi; ama en azından özgüvenleri artıyordu böylece.
Bir gece, uçuş denemelerinin ardından, “Sizlere söyleyeceklerim var.” dedi Yünatanmartı:
“Her birinizde, değişik oranlarda da olsa Acunsalmartı’nın yansımalarını duyumsamaktan ötürü kıvanç duyuyorum. Keşke şu anda uyumakta olan diğer martılar da sizler denli kendilerine güvenebilselerdi. Keşke putlaştırılan nesnelerin anlamsızlığına bütün bütün inanabilseydi tümünüz de. Ne var ki, gerçekten dileyenlerin gönülleri Oğulmartı’nınki denli aklanacaktır bir gün; kuşkunuz olmasın.”
Bir yandan, aşkınlaşmamı Yünatanmartı’nın sezinlemesine sevinirken, öte yandan da diğerlerine örnek olarak gösterilmenin getirdiği yükü sırtımda duyumsadım
“Benzer uyarıları” dedi ; “...başka ülkelerdeki martılara, kargalara, akbabalara da taşımak gerekiyor. Salt benim değil, sizlerin de taşıması gerekiyor duyumsanan güzellikleri diğer canlılara. İşte bu görev gereği, yarın beni gözleriniz görmeyecek; ama biliyorum ki, aynalarınızı temiz tuttuğunuz sürece varlığım gönüllerinizde yaşayacak.”
“Bizi bırakıp gitme!” dedi birkaç martı.
“Acunsalmartı’nın tinlerinize daha yoğun bir biçimde yansımasını istemiyor musunuz? Bu yoğunluğa ulaşabilmeniz için, sizlerle onun arasından çekilmem gerekiyor.”
“Bizlere kim yol gösterecek sen de gidersen?” diye yakındı Pekimartı.
“Acunsalmartı.” dedi Yünatanmartı; “...Üstelik, Esenlikmartı da, Bilgemartı da, ben de, içtenlikle dilediğiniz zaman karşınızda olacağız; kaygılanmayın. Şunu da unutmayın ki, Oğulmartı hiç kimseyi aratmayacak denli yetkinleşti şimdiden. İlkin, kendinize de en az başkalarına güvendiğiniz denli güvenmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Esenlik ve özgür yarınlar sizleri bekliyor.”
Tek tek kucaklaştık onunla. Gözyaşı dökmeyi ilk kez tatmaktaydı ardısıra ağlayanlarımız.
Her gece, uçuş denemelerinden sonra bir yerine iki yürek taşırmış gibi kıvançla geri dönen martılar, o gece kanatlarını bile güçlükle toplamaktaydılar.
ONALTI
Düzenden hoşnut olan ya da yeniliklerden ürken martıları, göçün gereğine inandırabilmek için didinip durduk günlerce. Uzak ülkelerin el değmemiş denizleri, sürüdekilerin neredeyse üçte ikisi için tutkuya dönüşmüştü; ama düğerlerinin de bir gün bizlere katılabileceği umudu girişimimizi geciktirmekteydi.
Boncuk tutkusunu alt eden çoğunluğun çöplükte çalışma verimi günden güne azalmaktaydı. Gerçi kargaların pençe ve kanat darbeleriyle cezalandırılmaktaydık ama böylesi durumlarda bile tepkimizi, “Acunsalkarga’dan hiç mi utanmıyorsunuz?” sorusuyla gösteriyorduk.
Yeterince çalışmadıklarından ötürü aç bırakılan martılara, diğerleri, kendilerine verilen yiyecekleri sunar olmuşlardı. Ne gariptir ki dayanışmayı, dostluğu ve paylaşımı kargalar öğretti bize.
Üzerimizdeki baskı dayanılmaz düzeye varana değin, sürü içindeki uyarıcılık görevimizi sürdürmekte kararlıydık. Eğer kıyım başlayacak olursa, işte o zaman diğerlerini beklemeyecektik artık.
Ayın bulutların ardına gizlendiği bir gece, aramıza yeni katılanlarla birlikte kayalıklarda toplanmış uçuş hazırlıları yapmaktaydık. Birden çevreden gelen alışılmadık seslere odaklandık kulaklarımız. Daha ne olup bittiğini kavrayamadan, dört bir yanımızın kargalarca sarılmış olduğunu gördük. Çemberi yarmaya kalkışan martılar, kargaların acımasız vuruşlarına hedef olmaktaydı. Ben ve soğukkanlı birkaç martı dinginleşmeleri için uyardık diğerlerini.
İtişip kakışma yavaş yavaş azalınca, Kargabaşı bir kayanın tepesine çıkıp, “Oğulmartı hanginiz?” dedi.
“Benim!” diye haykırdım. Daha sözüm bitmeden, ardımda durmakta olan Şirinmartı bağırdı:
“Benim!”
Sağ yanımdan bir ses geldi; Meltemmartı’ydı haykıran:
“Oğulmartı benim!”
Tüm kayalıklarda, “Oğulmartı benim!” haykırışları yankılanır oldu birden.
Böylesi bir sorgulamayla, sorusuna yanıt alamayacağını kavrayan Kargabaşı, martıların tek tek, önüsıra geçirilmesini buyurdu. Kargaların sürükleyerek karşısına çıkarttığı her martıya ilişkin olarak yanında duran birilerine danıştığı gözlenmekteydi. Biraz daha dikkatle bakınca, danışılanın bir martı olduğunu sezinledim. Çevremdekileri yarıp öne doğru fırladım:
“Diğerlerini bırakın; benim Oğulmartı!”
Kargabaşı, yanındakine danıştıktan sonra, “Onu buraya getirin!” dedi.
Artık herkes susmuştu . Bir tüy bile düşse duyulacaktı nereyse.
Kargaların eşliğinde yanına çıkartılmamla birlikte, “Martılara uçmayı öğretiyormuşsun.” dedi bana Kargabaşı.
“Uçabilmek bizim özümüzde yok muydu ki ben öğretiyor olayım bunu? Sizin gibi birileri, zaten var olan bir özelliğimizi unutturmaya çabalarsa, onu anımsatmaya kalkışacaklar da çıkacaktır kuşkusuz.” dedim.
“Ya Tanrımartı’ya tapınılmaması için sürüdekileri zorlayışın konusunda ne diyeceksin?”
“Zorlamaya ne gerek? Yüreğindeki Acunsalmartı’yı tanıyıverenler, şu sizin alçı martınıza yakarır mı sanıyorsunuz? Ben yalnızca özlerini tanımalarını öneriyorum onlara.”
“ ‘Boncukların hiçbir değeri yok’ diyormuşsun. Her birinin kaç öğün yemeğe eşdeğerde olduğunu bilmiyor musun sen?”
“Varoluş amacı karınların doymasıysa, değerlidir sizin o boncuklarınız; ama amaç esenlikse, aşkınlıksa, ne değeri kalır ki onların? Birkaç boncuk uğruna kendimizi bile tanıyamayacak denli birbirimize yabancılaştıktan sonra, olmaz olsun öylesi aş da boncuk da.”
Çember içine alınmış olan martılar da “Olmaz olsun!” diye haykırmaya başladı.
“Susun!” buyruğu, son martı susana değin sürdü. Diğer martıların önünde, üstün gelmeye kararlıydı Kargabaşı; sorularını sürdürdü:
“Ya şu uzak denizler sevdası neyin nesi? Değil balığı, denizi bile tanımayan bu martılar oralarda yaşayabilir mi sanıyorsun? Dileğin, tümünün de açlıktan ölmesi mi?”
“ ‘Kargalar bizi tutsak etmeden, biz kendi kendimizi tutsak etmiştik zaten.’ derdi Bilgemartı. Martıların çöplüklerde işi ne? O deniz bitince, başka denizler vardı gidilecek; ama böylesi bir özlemi, özüne yabancılaşmamışlar duyabilirdi ancak. Yaşanası denizler sevdası, ölümü, tutsak yaşamaya yeğleyebilenlerin harcıdır. Bizlerse gönül gözlerimizi yumup gönül kulaklarımızı tıkayarak, yani özümüzü unutarak, yetkinleşme istençlerimizi köreltecek denli acınası bir düzeye inmiştik.”
“Artık acınası olmadığınızı mı söylemek istiyorsun?”
“Aramızda, böylesi bir yaşamı hak etmediğine inananlar var artık.”
Kargabaşı, baş edemeyeceğini anlamıştı ki, soru sormaktan vazgeçti. Bir süre düşündükten sonra, “Kararımı bildiriyorum!” dedi:
“Oğulmartı, bu düşüncelerinden cayana değin, tapınak mağarada tutsak olarak kalacaktır. Caymazsa ya da sürüde herhangi bir özlem belirtisi gözlemlenirse, öldürülecektir. Düşüncelerinin yanlış ve sürü için zararlı olduğunu herkesin önünde söylediği gün, özgür bırakılacaktır.”
Çember içindeki martılardan, kararı kınayıcı bağırtılar duyulmaya başladı. Haykırışların yoğunlaşması oranında kargaların martılara saldırıları da artmaktaydı. Böyle sürerse, kıyım kaçınılmazlaşacaktı.
“Durun; beni dinleyin!” dedim birkaç kez.
Sonunda martılar sustu; kargalar saldırmaz oldu.
“Karara uyuyorum. Bir süre tapınak mağarada düşüneceğim. Sizler de mağaranıza dönün artık.”
Yerinden devinen olmadı.
“Haydi,” dedim; “...ne duruyorsunuz? Dönün mağaranıza!”
Martılar yavaş yavaş kayalıklardan aşağı doğru inmeye başladılar. O anda Kargabaşı’nın yanında durmakta olan martıya ilişti gözüm: Yahutdamartı’ydı bu.
“Hey, Yahutdamartı,” dedim; “...kaç boncuğa sattın beni?”
Yahutdamartı irkildi, donuk bir sesle, “Elli.” dedi.
Gülümseyerek, “O denli az ha?” dedim; “...Demek o denli az boncuğa sattın yol göstericini!”
Neden sonra, kendisiyle alay ettiğimi sezinleyip, bas bas bağırdı Yahutdamartı:
“İki boncuğa; yahut da üç!”
“Senin gibilerinin indinde hiçbir canlının değeri bir boncuk bile etmezken, benim için gereğinden fazla bedel biçmemiş misin?” dedim bu kez de.
Söyleyecek söz bulamayan Yahutdamartı, Kargabaşı’yla birlikte yürüdü gitti.
ONYEDİ
Tapınak mağaranın girişine ve aydınlatma deliğine ikişer nöbetçi dikip, yatmaya gitti kargalar. Kendimi ortamdan soyutlayıp Yünatanmartı’yla birlikte olmaya odakladım. Dalgaları arasında ayın aydınlığının yıkandığı, pırıl pırıl bir denizin kıyısında tek başına oturmaktaydı.
“İyi geceler;” dedim; “...rahatsız etmiyorum ya?”
Gülümseyip, kanadıyla dostça dokundu sırtıma:
“Zaten bekliyordum seni.”
“Olanları biliyorsun.”
“Biliyorum. Üstelik gelişmeler hiç de şaşırtmadı. Taa başlangıcından beri böylesi bir olaya hazırlıklıydım. Benzer erdemsizliklerle o denli sık karşılaşmıştım ki, acaba bu kez hangisi işbirlikçilik edecek diye sezgilerimi sınar dururdum sizlerle birlikteyken.”
“Oysa ben Yahutdamartı’nın değişebileceğini umuyordum.”
“Tanrısı değişmemişti ki kişiliği değişsin. Onun gibilerin indinde, yaşamın bir tek anlamı vardır: İyiye, güzele ve doğruya düşmanlık! Düşman oldukları erdemleri boğazlayabildikleri oranda görevini yaptıklarına inanır böyleleri. Ne yazık ki sevgili Oğulmartı, olumsuz erklerin bu tür hizmetçileri de her zaman var olagelecektir.”
“Peki ama neden?” dedim; “”...Neden Yahutdamartı’nın ve benzerlerinin varlığına izin veriyor Acunsalmartı?”
Sevecen bir gülümseyiş yayıldı Yünatanmartı’nın yüzüne:
“Her şey karşıtıyla değerlendirilebilir de ondan. Geceler olmasa, gündüzler bir anlam taşır mı sence? Tutsaklık ürküntüsüdür özgürlüğü anlamlı kılan. Yanlışa yandaşlık etme hakkı sunulmadığı sürece, doğruyu yeğlemenin tadı mı olur. Yanlış erklere hizmet edenlerin bungunluğudur kimilerini esenliği aramak için yollara düşüren.”
Haklıydı Yünatanmartı. Belki, ben de bunun böyle olduğunu sezinlememden ötürü kızmamıştım Yahutdamartı’ya.
“Peki” dedim; “...şimdi ne yapalım sence?”
“Öncelikle koşulları gözden geçir.”
“Beni tutsak etmekle, sürünün tümünü de tutsak etmiş oluyor kargalar.”
“Doğru bir yaklaşım.”
“Oysa, martıların çoğu göçü gerekli görmekte şu sıralar.”
“Ya diğerleri?”
“Artık onları beklemenin bir anlamı yokmuş gibi geliyor bana; ya sen ne dersin?”
“Yavru martıları anımsasana. Doğruyu bir anda benimsemişti onlar çünkü kirlenmemişlerdi daha. Bunca olan bitenden sonra gönül gözleri yine de açılmamışlar için yapılabilecek hiçbir şey yok Oğulmartı.”
“Öyleyse, zamanı geldi demektir.”
“Zamanı geldi.”
“Öldürülmeyi göze almam, sürüdekilerin özgürleşmesini sağlamaya yeter mi sence?”
“Tensel ölümlerin bile bir anlamı olması gerekmez mi? Ölümümüz devinimlere zemin hazırlayacaksa, safalar geldi. Ne var ki, pisi pisine ölmenin yararına da kimseyi inandıramazsın.”
“Salt diri kalmak için, kargaların isteğini yerine getirip, inançlarımı boşladığımı söyleyemem ki sürüdekilere.”
Öyleyse?”
“Gerekirse tensel ölümü de göze alarak, sürüdekilerin bir an önce özgürlüğü yeğlemelerini sağlamalı.”
“Doğru bir karar,” dedi Yünatanmartı; “...ancak, görevin yine de bitmeyecek. Bu yaşadıklarının unutulmamasını sağlamakla da yükümlüsün.”
“Nasıl?”
“Yaşanmış olanları, yarınlara kalacak bir biçime sokmalıyız.”
Usum iyiden iyiye karışmıştı. Olup bitenleri yazıya mı dökmemi istiyordu benden Yünatanmartı?
“Kağıda dökebileceklerle, yani insanlarla iletişim kurmak daha kolay bir çözüm sağlar kanımca.” diye yanıtladı sorumu.
“Biz martıların bile özüne bu denli yabancılaşmasına ortam hazırlayanlara bir şeyler anlatmanın ne yararı var ki?”
“Bizlerin Acunsalmartı’yı unutuşu gibi, onlar da Acunsal Erk’i unuttu Oğulamartı; yabancılaştılar kendilerine. En az bizler denli onların da özlerine dönmeye gereksinimi var.”
İşte bu inanılmaz geliyordu bana: bizlerin yaşadığı çöplük benzeri on binlerce çöplüğü dolduracak denli bol nesne tüketmekte olan insanoğlu, gitgide kendini de mi tüketmişti? Yok muydu onların yol göstericileri? Yünatan’ları, Bilge’leri, Esenlik’leri yok muydu?
“Bir şeyi unutmaktasın.” dedi Yünatanmartı; “...Görebilişin gerçekleşmesi için salt görüntüler yeterli olamaz ki. Göz körse, görüntü boşunadır; kulak yoksa sesin, ayna kirliyse yansımanın boşuna oluşu gibi.”
“Öyleyse yansıtmaya, duyurmaya, göstermeye çabalamak neden?”
“Bir de biz deneyelim bakalım.” dedi gülümseyerek; “...Belki iki kulak temizler, üç göz açarız; kim bilir? Unuttun mu, ‘Sağaltıcı otlar en sayrı olanlara gerekir en çok.’ demiştim bir zamanlar?”
Yoksa güneş değil de Yünatanmartı benzeri canlılar mı aydınlatmaktaydı yeryüzünü? Onlar da olmasa, aymazlığın karanlığında bütün bütün yitirecek miydik yolumuzu yoksa?
ONSEKİZ
Martıların uzaktan uzağa gelen sesleriyle uyandım sabah. Yünatanmartı’yla konuştuklarımızı bir kez daha gözden geçirmek gerekiyordu. Öncelikle, sürüdekilerin tümünün de bir arada bulunabileceği bir ortam oluşturmalıydım. Kargalar buradan çıkmama izin vermeyeceklerine göre, martıların mağaraya getirilmesini sağlamaktı tek seçenek.
Öğlen dinlencesine yakın bir sırada mağaraya gelen Kargabaşı, “Eee,” dedi; “...verdin mi kararını?”
“Sanırım sen haklısın.” dedim; “...Uçmak da, uzak denizlere göç de bizlerin harcı değil. Burada, sizlerle birlikte barış içinde yaşamamız, usa en yatkın davranış olsa gerek.”
“İşte şimdi anlaştık. Gerçi senden önce Yahutdamartı’ya söz vermiştim; ama zavallıcık bu sabah bir kayanın altında kalıp ezilmiş. Böyle uslu davranırsan onun yerine seni martıbaşı yaparız artık.”
“Kayanın altında mı kalmış?”
“Yavru martılardan birinin anlattığına göre, bir kayayı yerinde tutan taşları çekerken kaya, üstüne yuvarlanmış. “Kendini öldürdü!” diyor yavru martı, ama kim bilir? Bir sürü boncuğu olmuştu. Neden öldürsün ki kendini?”
Üzüldüm Yahutdamartı’nın canına kıyışına. Onun o hiç doğmamış tini ve olumsuz erklere hizmeti yeğleyişle geçen anlamsız yaşamı geldi gözlerimin önüne. Ölü doğmuş olarak nitelendirmek bile olanaksızdı Yahutdamartı
benzerlerini. Salt öldürmek için varolan ve doğmadan ölüverenlerdi onlar. Tini teninden çıkmamış olsa, bir gün o da doğruyu bulabilir miydi ki? Artık bu olasılık da kalmamıştı; üzülüşüm de bundandı.
“Öğlen tapınmasında düşüncelerinin yanlış olduğunu diğer martılara da anlatırsın.” deyip gitti Kargabaşı.
Son günlerde Tanrımartı’ya yakaran pek kalmamıştı; ama içeride olan biteni bilmeyen kargalar, martıları tapınak mağaraya getirmeyi sürdürmekteydiler.
İlk zorluğu atlatıp, sürünün buraya getirilmesini sağlamıştım işte. Sıra, ikinci zorluktaydı: Onları, benim ölümüm pahasına da olsa bir an önce göç etmek gerektiğine inandırmak. Acunsalmartı’ya, bana yardımcı olması için yakarmam sürerken, ilkin dişileri, ardından da erkekleri getirdiler içeri.
Kargabaşı, dört korumasıyla birlikte arkamsıra durup, herkesin susmasını istedi. Sessizlikte tek tek gözlerinin içine baktım martıların. Seviyordum onları; Acunsalmartı’nın birer yansımasıydı onlar:
“Sevgili kardeşlerim;” dedim; “...bir süredir sizlerle birlikte uzak ülkelerin el değmemiş denizlerine göç etmek için hazırlanmaktaydık. Yüreklerimizi akladığımız oranda Acunsalmartı’nın yansımalarını yakalayabileceğimize ve onun bizlere yol göstereceğine inanmaktaydık.”
Kargabaşı, sözlerimin bitmesini sabırsızlıkla beklemekte, kanatlarını oynatıp durmaktaydı ardımda.
“...dahası, Yünatanmartı da bizlere destek olmuştu.”
Artık uçup gitmeleri gerektiğini, kesin ve tartışmasız bir biçimde nasıl söylemeliydim ki?
Tam o sırada mağara, dışarıdan gelen martı çığlıklarıyla doldu. Çıkışa yakın durmakta olan yavru martılardan biri, “Yünatanmartı bu gelen.” diye haykırdı.
Kargabaşı, dışarıdaki kargalara Yünatanmartı’nın yakalanmasını buyurdu olanca sesiyle.
Kargalardan biri, “Neredeyse yüzlerce martı geliyor; hangisini yakalayalım ki?” diye haykırmaktaydı.
“Tümünü de,” dedi Kargabaşı; “...tümünü de, tümünü de...”
Kargaların kanat sesleri, martılarınkine karıştı birden. İşte tam sırasıydı:
“Haydi dostlar,” dedim; “...şimdi sıra sizde. Yünatanmartı, Esenlikmartı, Bilgemartı, Acunsalmartı ve el değmemiş denizler sizleri bekliyor. Haydi kanatlanın artık. Gün, bugündür; durmayın!”
Öncelikle en arkadakiler, ardından da tüm diğer martılar mağarayı hızla boşaltıp kanat çırpmaya başladılar. Sanki onların kanat patırtıları değil de ölümsüzlüğün sesiydi kulaklarıma dolmakta olan.
“Durun, nereye gidiyorsunuz?” diye bağırarak martıların ardına düşmeye kalkışan Kargabaşı’nı boynundan yakalayıp kanatlarımın arasına aldım. Dışarıdaki kanat sesleri artık duyulmaz olana değin sürdürdüm engellemeyi. Kargabaşı’nın korumaları dört bir yandan saldırmakta, gagaları ve pençeleri ile bedenimi parçalamaktayken, Bilgemartı’yı gördüm karşımda. Eskisinden daha dinç ve esenlik doluydu.
“ ‘Can, yalnızca dostların savurduğu çiçeklerden ötürü acırmış.’ demiştim aylar önce; anımsıyor musun oğul?” dedi Bilgemartı.
“Anımsamaz olur muyum?”
“Acıyor mu canın?”
“Sürüdekilerden birine bile zarar gelecek olsaydı, acırdı belki; ama şimdi acımıyor.”
“Tinin esenliği yakaladı mı bedenin acı duymaz; tasalanma hiç.”
Hele o tin senin gibi bir dost edinebilmişse, acıyı hiçbir zaman tatmayacaktır.”
“Gidelim mi artık?” diye sordu Bilgemartı.
“Benim” dedim; “...işim bitmedi daha. Bir görevim daha var.”
“Onu da başaracaksındır; kuşkum yok. İzninle gideyim ben. Sürüye yol göstermek gerekiyor; biliyorsun. Esenlik içinde ol oğul.”
“Yine görüşeceğiz Bilgemartı.”
“Hiç kuşkun olmasın.” deyip karanlıkları yardı geçti bir anda.
Bilgemartı da yitince, içinde apak bulutların yüzdüğü masmavi bir denize doğru hızla kanat açtım.
ONDOKUZ
Uyanır uyanmaz, ısıtıcının yanına gidip battaniyeyi yavaşça yokluyorum. Martının oluşturması gereken tümsekle bir türlü karşılaşmıyor elim. Martı, battaniyenin içinde değil! Katları tek tek aralayıp bakacak denli yoğun bir şaşkınlık yaşıyorum.
Kör aydınlıkta, yatağın üstüne oturup uyku sersemliğinden kurtulmaya çabalıyorum. “Belki yatağın altına falan girmiştir...!” diyorum kendi kendime. Kapı kapalı olduğuna göre, dışarı çıkması olanaksız!
Işığı yakıp yatağın altına, dolabın üstüne ve dahası kapaklarını açıp içine bakıyorum; yok, yok, yok.
Olanları tek tek anımsamaya zorluyorum kendimi. Her şeyi öylesine net ve ayrıntılı bir biçimde anımsamaktayım ki! Onu buluşum, eve getirişim, battaniyenin içine yatırışım, ona azar azar su içirişim ve bana uykumda anlatılanlar bir bir sıralanıyor gözlerimin önünde. Peki, bu martı nerede öyleyse? Yoksa kıyıda dolaşmam ve onu buraya getirmem de mi bir düştü?
Çabucak giyinip, bulabildiğim bir araçla, onu bir önceki akşam kıyıda gördüğüm yere gidiyorum.
Ellerimi cebime sokup kayalıkların çevresinde yavaş yavaş dolaşmaya başlıyorum ki cebimdeki kumlara dokunuyor parmak uçlarım. Demek paltomu kumsala sermiş oluşum bir düş değil en azından! Tam onu bulduğum noktaya odaklanınca, birkaç martı tüyü ilişiyor gözüme.
Tüyleri elime alıp, denize doğru çömeliyorum. Düşle gerçek birbirine karışıyor. Bir sigara yakıp, martının anlattıklarını usumdan geçirmeye başlıyorum. Ardımda minicik çıtırtılar duyana değin kalıyorum öylece. Geriye bakmama zaman kalmadan, bütün gece duyduğum o ses, “Sakın anlattıklarımı unutma.” diyor.
Taş kesiliyorum!
“Yünatanmartı’nın dediği gibi, iki kulak temizler, üç göz açarız belki; yazmamazlık etme sakın.” diye sürdürüyor sözlerini o bildik ses.
Sonra yumuşacık bir şeyler dokunuyor sırtıma ve bir martı, çook beyaz, çook güzel bir martı gülümseyerek, ufuk çizgisine doğru uçup gidiyor yanımdan.
SON(MU?)
Powered by vBulletin® Version 4.1.12 Copyright © 2012 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
SEO by
vBSEO 3.6.0