PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sıfır Nokta Enerjisi



SiNaN32
08-03-2009, 14:42
http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/FJ/IMAGE343.GIF

Sıfır Nokta Enerjisi

Boşluk kavramı dinsel alanda olduğu gibi, bilimsel dünyanın da ilgilendiği bir konudur. Yani, evren dediğimiz yapıyı meydana getiren alt boyutlara indiğimizde sırasıyla, moleküler, atomik, parçacık ve ışın boyutu yanında acaba boşluk ile mi, yoksa boşluğun aslında boş olmayıp tüm varlığa yansıyan daha temel düzeyde var olan bir düzenle mi karşılaşırız? Şimdi bunu görmeye çalışalım:

Bhom-Aharov kendi isimleri ile anılan bir yasa ile, uygun koşullar altında bir elektronun, herhangi bir elektronu bulma olasılığının sıfır olduğu bir bölge için manyetik alan bulunduğunu hissedebilme yetisine sahip olduğunu bulmuşlardır. Bu da sıfır nokta enerjisi denilen kavramla paralellik gösterir. Yani; uzayı mutlak sıfır sıcaklık sınırına dek soğutarak, (bilinen her türlü elektromanyetiksel alanların ısı, ışık …vb. sıfırlanması sağlanarak), mutlak boşluğa ulaştığımızda Astrofiziğin kabul ettiği gibi (*), bir boşlukla karşılaşmayıp elektromanyetik alanlarla dolu, hiç durmadan kımıldayan bir dalga yüzeyi gibi kaynaşarak madde-antimadde çiftleri yaratan dalgasal bir enerji görüntüsü şeklinde var olduğunu görürdük.

Bu duruma Jhon Wheleer, “hiçbir düşünce bana şundan daha temel görünmüyor: Boşluk, boş değildir; en şiddetli fizik olaylarının oluştuğu yerdir” diyerek, Richard Feyman’la birlikte; bir elektrik ampulünün içindeki boşluğu incelediklerinde, boşluğun enerjisinin gezegenimizin tüm okyanuslarını kaynatmak için yeterli olduğunu buldular. Ve daha kapsamlı hesaplamalar, olayın bundan da korkunç olduğunu, yani uzay boşluğunun her bir santimetreküpünün bilinen evrendeki tüm maddelerin toplam enerjisinden daha fazla enerjiye sahip olduğunu gösterdi.

Boşluğun bu özelliğini daha iyi anlamak için, kuantum fiziğinin temellerine inmek gerekir ki, bu kuram, Haysenberg’in belirsizlik ilkesidir. Bu eşitsizlik bize,bir elektronun enerjisi ölçülürse ve bu ölçüm çok kısa fakat belirli bir zaman alırsa, enerji ölçümündeki belirsizlik ölçümün süresi ile ters orantılı olduğundan çok kısa süreler için, enerji ölçümündeki belirsizliğin çok önemli olabileceğini gösterir. Ve bu sonsuz küçük süre içinde, bu enerjinin son derece büyük olabileceğini düşünmek için bir engel yoktur.

Sonuç olarak, boşluktan kısa yaşamlı parçacıklar yaratılabilir. Ve yaratılan parçacıkların var oluş ve yok oluş süreleri ne kadar kısa ise, enerjileri de o kadar çok yüksek olacaktır. Bunun sonucu olarak da; boşlukta yer değiştiren bir elektronu her tarafından kararsız parçacığın oluşturduğu bir çorba içinde yüzüyor ve onların sürekli saldırısına uğruyor olarak düşünebiliriz. Biraz daha ilerletirsek; elektronu bir atom çekirdeğine bağlayan elektromanyetiksel alanın dalgalanmalarından dolayı kararsız parçacıklar çorbasından bir elektron-pozitron parçacık çifti yaratıldığında, bu parçacıkların yaratılıp yok edilmesi sonucu boşluğun elektrik yüküyle kutuplanmasına (**) neden olarak elektronun çekirdek çevresindeki yörüngesinin hafifçe değişmesine yol açarlar. (Willis Lamb, Lamb kayması adını verdiği bu küçük yer değiştirmeyi olağanüstü bir duyarlılıkla ölçmeyi başarmıştır.) Bu durumu ilk gösteren deney 1940’lı yılların sonuna doğru Handrik Casimir tarafından gerçekleştirilmiştir. Deney kısaca şöyle; (kararsız bir parçacık çifti gözlenmese bile,onların yığınsal etkisini gözlenebilmesinin yardımıyla),içi boş bir kapalı kaba, iki metal yaprak yerleştirilerek sistem soğutulur. Sıfır nokta enerjisi değerine gelindiğinde, madde –antimadde parçacıkların neden olduğu aynı elektromanyetiksel etki bu iki yaprağı birbirlerine doğru iter. Ve bu en küçük fazlalık basınç, 1958 yılında M. Spernaay tarafından ölçülmüştür.
http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/FJ/Image447.gif
Bununla birlikte fizikçi Unruh da ivmesiz (sabit hızla hareket eden ya da duran) bir gözlemcinin boşluk olarak gördüğü, algıladığı bir halin yani gerçek parçacıkların olmadığı bir durumdan, sabit bir ivme ile hareket eden bir gözlemci tarafından, tıpkı ısıtılmış fırın içinde belli bir sıcaklık değerindeki ışıma gibi algılanabileceğini göstermiştir. Değişen ivmeli bir hareketin oluşturacağı algılama düşüncesinin, boşluğun kuantumlaşması ile, genel görecelik arasındaki ilişkinin varlığını gösteren ayrı bir deney de Ünlü Fizikçi Paul Davies ve Stephen Fulling tarafından, boşluktaki bir ayna titreştirilip foton ışıması oluşturularak gösterilmiştir

Vakumun ilginç özelliği hakkında bir benzetme yapan fizikçi Sidney Coleman, bunu şöyle açıklamaktadır: “Sıfır şüpheli bir sayıdır. On yıl boyunca, maaşınızı göz önüne almadan para harcadığınızı, sonunda harcamalarınızla kazandığınızı karşılaştırdığınızda, ikisinin kuruşu kuruşuna denk çıktığını düşünün, kozmolojik değişmezin sıfır çıkması bundan daha da az bir olasılıktır”. Burada ifade edilen kozmolojik sabit, Einstein’ın ilk olarak durağan ve genişlemeyen bir evren modeli için genel görecelik denklemlerinde, kütle çekimine karşı itme gücü olarak yerleştirdiği bir sabittir. Fakat evrenin genişlemesi ortaya çıkınca, Einstein bu durumu “hayatımın en büyük hatası”şeklinde dile getirdi. Günümüzde ise bu sabit, boşluğun hiçbir maddesel yanı olmayan enerji yoğunluğu olarak yeniden yorumlanarak evrenin enerji yoğunluğuna eklenir. Bunun nedeni de, evrenin bugünkü genişlemesinin, vakumdaki bu yoğunluk etkisinin evreni şişirdiğini göstermesidir.

Aynı zamanda, uzay ve zamandan bağımsız olan bu sonsuz enerji okyanusunun holografik özellik göstermesiyle birlikte, bilinç özelliğine de sahip olduğunu düşünen bilim adamlarından Fizikçi E. Walker, gizli değişkenleri bu boyutta bilince eşitlerken, diğer bir matematikçi ve Filozof C.A.Mouses da bilinci kuantum vakum potansiyeline sıkıştırarak “durum vektörünü çökerten bilincin kendisidir” der. Görünen maddenin, olağanüstü bir büyüklük ve potansiyeldeki bir örtük fiziksel enerji denizine dayalı olduğu ve denklemlerin de bu örtük düzeni betimlediğini söyleyen Ünlü fizikçi David Bohm da “madde bu devasa vakum potansiyelinde küçük bir dalgacık gibidir... Bu örtük düzen bizim madde dediğimiz şeyin çok ötesindeki bir gerçekliği içerir.Maddenin kendisi bu arka planda salt bir dalgacıktır” diyerek kuantum potansiyelini (elektromıknatıssal alan olan) bu enerji okyanusu olduğunu belirtir.

Ve Bhom devam ediyor: “Uzayda boşluk yoktur. O doludur. Bir vakum değil, maddeyle dolu bir alandır. Ve biz dahil, her şeyin var olduğu temeldir. Evren bu kozmik enerji denizinden ayrı olmayıp bunun yüzeyindeki bir dalgacıktır. Düşünülemeyecek kadar bir engin bir okyanusun ortasında, ona kıyasla ufak, uyarıcı bir desendir. Ve bu, maddenin, enerjinin, yaşamın her konfigürasyonunu, kuasarlardan, Shekespeare’nin beynine, çift sarmaldan galaksilerin büyüklük ve biçimini kontrol eden güçlere kadar mümkün olan her şuurlu hareketi kapsayarak bu denizin ötesinde de akla sığmayacak başka düzenlerin,daha ileri aşamaların sonsuz basamaklarına uzanmakta olduğunu” ifade etmiştir.

Astrofizikte ise, kuantum boşluğu, farklı eğriliklerin veya farklı topolojilerin bir kaynaşması olarak, solucan delikleri ya da (J.Wheleer’ in belirttiği) kuantum köpükleri dediğimiz tekilliklerin (ki bu çoğul ifade, bize göre olup gerçekte Tek bir yapının çoğul görüntülerinin) uzay zamanın yittiği yerde sürekli olarak meydana gelip yok olan boyut olarak nitelendirilmektedir.

Bu alanlar hiçbir parçacık içermediği, ancak tüm parçacıklar bu alandaki gerilimlerinden meydana geldikleri için bu alana Büyük Birleşik Alanlar olarak bakılmaktadır.Amerikalı fizikçi David Finkelstein şöyle söylemekte: “vakum kuramı, her şeyin teorisi olarak görülmektedir”.Varlığın bu alandaki yerini kafamızda daha iyi canlandırmamız için, her şeyin seslerden meydana gelmiş, ses dünyasında var olduğunu düşünelim, bu taktirde vakum bir davul derisi ve çıkardığı sesleri de o derinin titreşimleri olarak görülecektir.



*Astrofizik, Klasik fizik gibi, boşluğun varlığını kabul ederek yıldızlar arası uzayın boş olduğunu ve maddenin bu boşluktan meydana geldiğini söyler.
**Yüklü parçacıklar arasındaki elektromanyetiksel kuvvet, hem dalgasal hem de parçacık özelliğine sahip kuanton denen sezgisel fotonların alış verişi sonucudur.

***Mutlak sıfır sıcaklık;-273,36 derecesindedir.


Kaynakça;

Popüler Bilim Dergisi; “Kurtdelikleri” , Kasım 2001.

Tubitak Bilim ve Teknik Dergisi, “Boşluk Enerjisi”, Sayı; 231.

SiNaN32
08-03-2009, 14:47
Birleşik Alanlar teorisi

http://www.ucandaire.org/imaj/ntg/einstein-3.jpg



1. Bölüm

St Poul “Ah ne perişan bir adamım,beni bu ölümlü bedenden kim çekip kurtaracak ? Öyle ya zihnimle yaratıcının yasasına, fakat tenimle günahın yasasına hizmet ederim.” derken, Neils Bohr da “Basit bir doğrunun tersi yanlıştır. Örneğin iki kere ikinin dört ettiği doğru,beş ettiği yanlıştır. Buna karşılık, derin bir doğrunun tersi de derin bir anlamda doğru olabilir.”diyerek St Poul’ün vahye dayalı Din felsefesi yoluyla ulaştığı gerçeğe, Bohr kurucu babalarından biri olduğu Quantum Fiziğindeki atomaltı parçacıkların gözlemlenmedikleri zaman var olmama durumunun ,onların bağımsız nesneler olarak düşünülemeyeceği, daha temel düzeydeki bölünmez bir sistemin parçaları olmaları dolayısıyla ulaşmıştır.

Şimdi de parçacıklar ve kuvvet alanlarını irdeleyerek bu bölünmez sistemin ne olabileceğini görmeye çalışalım...
Doğada iki tür parçacık vardır: Fermionlar ve Bozonlar. Fermionlar maddeyi oluştururken,örneğin;proton ,nötron,elektron. Bozonlar da oluşan maddeler arasındaki etkileşimi ileten parçacıklardır. Örneğin; Elektromanyetik etkileşime aracılık eden fotonlar, güçlü nükleer kuvveti taşıyan gulonlar gibi. Bunları daha detaylı incelediğimizde, karşımıza ilkin Spin kavramı çıkmaktadır.
Spin; parçacıkların uzayda doğrusal hareketleri dışında kendi iç dinamikleri ile ilgili hareketleri sonucu,noktasal değil de küçük kürecikler şeklinde var olup,bir eksen etrafında,kendi çevrelerinde dönme hareketidir. Ayrı bir deyişle bir açısal momentum türü olarak,bir parçacığın değişik yönlerden nasıl göründüğüdür. (Bu ve bunun gibi tanımlamalar fiziksel olaylardaki eksiklikleri açıklamak için ortaya konan teorik benzetmelerdir). Mesela (O) sıfır dönmeli parçacık noktaya benzer ve buna hangi yönlerden bakarsak bakalım aynı görünür.(1) dönmeli parçacıklar ise bir oka benzer ve değişik yönlerden farklı görünür. Ancak tam 360 derece döndürüldüğünde ilk görüntüsünü alır. 2 dönmeli parçacıklar da iki uçlu oka benzer ve 180 derece döndürüldüğünde aynı görüntüyü alır. Aynı şekilde daha yüksek dönmeli parçacıklar bir tam turun daha küçük kesirleri kadar döndürüldükleri zaman aynı görünürler.

Bunun yanında bazı parçacıklar da bir tam tur döndürüldüklerinde bile aynı görünmeyerek,iki tam tur döndürülmeleri gerekmektedir. Böyle parçacıklara da (1/2) dönmeli parçacıklar denir. Böylece evrende var olan iki tür temel parçacıklardan Fermion sınıfı parçacıkları, kesirli spinlere,bozon sınıfına giren parçacıklar da,sıfır ve tam spinlere sahiptirler.
Parçacıkların bir başka özelliği de ;sipini (s) olan bir taneciğin spin durumunun sadece (2s+1) tane değişik değerler almasıdır. Örneğin (1/2) dönmeli parçacıkların uzaydaki hareketlerinin dışında iki değişik durumda bulunabilmeleri gibi,
Spini (1) olan parçacıklar da üç değişik durumda bulunabilirler. Buna karşılık fotonlar ışık hızında hareket ettikleri için spinleri (1) olmalarına karşın sadece iki farklı spin durumunda bulunabilirler. Bununla birlikte bir elektron da sahip olduğu yük özelliğinden dolayı yörüngedeki hareketi bir elektrik akımı gibi davranarak (akım geçen telde sağ el kuralı biçiminde) manyetik alan oluşmasına neden olur. Ve bu alanın büyüklüğü elektronun kütlesinden dolayı meydana gelen açısal momentumun (vektörel) büyüklüğüne eşit ve zıt yönde olarak Dipol momenti ismini alır.

Aynı şekilde ,elektronlar ,atomun belli yörüngelerinde (ki yörüngelerde çekirdeğe aynı açıda değil,farklı ve belli açılarda konuşlanmıştır.) dolandığı gibi,kendi eksenleri etrafında dönmeleri sonucunda da yani, spin hareketlerinden kaynaklanan bir dipol momentine de sahiptirler. Başka bir deyişle spini olan bir çok parçacığın spinlerinin yönüne bağlı olarak, uzayda küçük bir mıknatıs gibi manyetik alan oluşturduklarını söyleyebiliriz. Eğer elektronlar bir manyetik alan içerisinden geçirilirlerse,kendi mıknatıslıklarının yönüne bağlı olarak iki değişik yöne sapmaları sonucu sadece iki farklı spin durumunda bulunabileceğini Stern ve Gerlach yaptıkları deneylerle göstererek quantum fiziğinin en güçlü kanıtlarından birini elde etmişlerdir.

Bununla birlikte evrende dört çeşit kuvvet ve bu kuvveti taşıyan parçacık (bozon) türü mevcuttur. Bunlar sırasıyla gravitasyonel ,elektromanyetik,Zayıf nükleer,Güçlü nükleer kuvvetlerdir.

Şimdi sırasıyla bu kuvvetleri görelim ;
Gravitasyonel (Kütleçekim kuvveti): 1915 yılında Einstein tarafından ayrıntılı yapısı bulunarak ,bu yapının uzay-zaman dokusunun eğriliğine bağlı olduğu gösterilen çok temel kuvvettir. Doğadaki bütün cisimler bu kuvvetin etkisi altındadır. Evrendeki yıldızlar,güneşler,gezegenler,kuyruklu yıldızlar,uydular…vb) birbirlerine bu kuvvetle bağlıdırlar. Makrokozmozdan, mikroevrene kadar kütlesi olan her cisim birbirlerini bu kuvvetle çektiği gibi (her ne kadar mikroevrende geçerli olsa da, ihmal edilebilir büyüklüktedir.) evrenin kendisi de yine bu kuvvetle kendini bir arada tutar. Ve bu kuvvetin menzili sonsuz olup diğer üç kuvvette olduğu gibi çift yönlü değil, tek yönlü olarak hep çekici özelliğine sahiptir (itici olmazlar).Güçlü kuvvetten 10 üssü 45 defa daha güçsüz olarak dört kuvvetin içinde en zayıf olan bu kuvvet,Graviton denilen (ki teorik olarak ortaya atılan, fakat henüz gözlenemeyen) (2) dönmeli (yada spine )sahip kütlesiz ve yüksüz olan parçacıklar tarafından taşınmaktadır. Kütle çekimin bir özelliği de; bir kütlenin neden olduğu kütle çekim dalgasının yayımlanması sonucu uzay-zamanı elastik bir kumaşın dalgalanması gibi sallayarak cismin enerjisini ışık hızıyla uzaklara taşımasıdır. Ve bu dalgalar bir cismin içinden geçerken bir kütle çekim dalgası ,o cismin boyutlarını bir yönde uzatırken bu yöne dik açıdaki öteki yönde kısaltır ve sonucunda uzama ve kısalmalar dalganın ilerleme yönüne dik bir düzlemde meydana gelir. Bunu daha somut anlamak için,bir an kendimizi dünyaya çarpan kütle çekim dalgalarının kaynağında duruyormuş gibi düşünelim. Bulunduğumuz noktadan,kütle çekim dalgalarının çarptığı dünyamız, abartılı olarak göz önüne getirirsek,önce kutuplardan çekilip,ekvator düzleminden bastırılmış beyzbol topu gibi göründükten sonra ekvator düzleminden çekilerek kutuplardan bastırılmış gibi hareket etmeye başlar ve dalgaların sönümüne dek sırasıyla devam eder. Benzer şekilde ,sürüklenme etkisi olarak da adlandırılan dönen büyük kütleli bir cisim de çevresindeki uzay-zamanı fırtınalı bir denizdeki anaforlar gibi çalkalayarak etrafında sürüklenmesine neden olur.

Elektromanyetik kuvvet: Elektronları çekirdeğin çevresindeki yerlerinde tutarak atomları,atomları da bir arada tutarak moleküllerin oluşmasını, dolayısıyla da cisimlerin fiziksel yapılarını koruyarak,maddenin bir bütün halde durmasını sağlar. Bu kuvvet, elektriksel yüklerin bulunduğu yerlerde geçerli olup ,hem itici hem de çekici özelliğe sahiptir ve kütle çekimde olduğu gibi kütleye değil ,yükün büyüklüğüne doğru orantılı biçimde bağlıdır. Yüklü tüm parçacıklarla etkileşmesine karşın, kütleyle, başka bir deyişle gravitonlarla etkileşmezler. Menzili sonsuz olup (aynı zaman da ışığı oluşturan en küçük enerji paketçikleri olan) kütlesiz ve yüksüz olan (1) dönmeli parçacık (bozon) olan fotonlar tarafından taşınır.

Bu kuvvetin menzili sonsuz olmasına karşın,dünya,güneş gibi büyük cisimlerin sahip olduğu eşit sayıdaki (+) ve (-) yüklerden dolayı,tanecikler arasındaki çekici ve itici kuvvetler birbirlerini hemen hemen dengeleyerek geriye çok az miktarda Elektromanyetik alan oluşmasına yol açtığı için,güneş ve dünya arasındaki bu kuvvet ihmal edilir. Zayıf kuvvetten 10 üssü 4 defa büyük olan bu kuvvete örnek reaksiyon olarak;reaksiyon zamanı 10 üssü (-14) olan yüksüz pi mezonunun bir elektron,bir anti-elektron (pozitron) ve gamma ışınına bozunmasını verebiliriz.



http://www.lostfan.net/wp-content/uploads/2007/10/ka_uss.jpg

SiNaN32
08-03-2009, 14:53
2. Bölüm

c) Güçlü Nükleer Kuvvet: Çekirdek içindeki protonlar,elektromanyetik kuvvetin birbirlerini itmesi sonucu,çekirdeğin dağılmasını gerekli kılarken, protonların çekirdek içinde bir arada olmaları ancak bu kuvvete karşı gelebilecek daha yüksek bir kuvvetin varlığı ile açıklanmaktadır.
İşte bu kuvvete güçlü çekirdek kuvveti adı verilir ve proton ile nötronları ayrıca bunları meydana getiren quarkları birbirlerine bağlayarak atom çekirdeğinin yerinde kalmasını zorunlun kılan doğanın en güçlü kuvvetidir. Menzili 10 üssü (- 13) cm.den az olup,kütlesiz ve yüksüz olan (1) dönmeli foton(bozon) olan Gulonlar tarafından taşınmaktadır. Ayrıca bu kuvvet elektro manyetik kuvvetlerden 10 üssü 2 defa, zayıf kuvvetten 10 üssü 6 ile 10 üssü 10 defa ve gravitasyonel kuvvetlerden de 10 üssü 38 kez daha şiddetlidir.
Örnek reaksiyon olarak ; bozunma zamanı 10 üssü (-23) olan 1 anti protonun,negatif yüklü piona ve nötr piona dönüşümünü verebiliriz.

Nasıl ki gravitasyonel kuvvet kütleye,elektromanyetik kuvet de yüklü parçacıklara etkinse (aslında kütle çekim dışındaki üç kuvvet de yüklü parçacıklar üzerine etkindir. Fakat yüklü parçacıklar arasındaki sınıflandırma dolayısıyla daha detaya indirgenebilmektedir.) şiddetli kuvvet de,Baryonlar,Mezonlar,Hadronlar üzerine etkindir.
Fermiyonlar ise ;kuarklar,leptonlar baryonlar,mezonlar,hadronlar,hiperonlar gibi maddi parçacıklardır.
Şimdi de bunları irdeleyelim;
Nükleonları (atom çekirdeğinin diğer adıdır.) meydana getiren proton ve nötronları birleştirerek oluşturan quarklar üç grupta toplanırlar:
I.grup; u ve d quarklarının antileri ile birlikte oluşturdukları gruptur.Yukarı ve aşağı quarklar da denilen bu parçacıklardan u =2é/3 yüke, d=-é/3 yüküne sahiptir. Antileri ise bunların ters işaretlisidirler.

II. grup quarklar,Tılsımlı (c),garip (s) kuarklarının antileri ile birlikte oluşturdukları gruptur. Aynı şekilde c=2é/3 yüke, s=-é/3 yüküne eşittir.
Antileri ise bu yüklerin ters işaretlisidir.

III. grup quarklar da, üst (t),alt (b) kuarklarının antileri ile oluşturdukları t=2é/3 yüküne,b=-é/3 yüküne sahip quarklarıdır. Yine antileri bu yüklerin ters işaretlisi olup toplam quark sayısı 6 iken,antileri ile birlikte 12 çeşit quarkı meydana getirir. Bunun yanı sıra bir kuarkın birtakım fiziksel özellikleri renklerle ifade edilerek,kırmızı ,yeşil ve mavi ,antileri de antikırmızı,anti yeşilve anti mavi isimlerini alırlar.Bunu göz önünde bulundurarak 6 kuarkın herbirinin üç farklı renk özelliğinden dolayı 18,zıtlarıyla beraber de 36 tane farklı quark ortaya çıkar. Quarklar birleşerek çeşitli kombinezonları ,çeşitli parçacıkları meydana getirir.Bunlar da sırasıyla ;mezonlar,baryonlar,hadronlar,hiperonlar, dolayısıyla nükleonlardır.

1. MEZONLAR;iki quarkın çeşitli kombinezonlarından meydana gelmişlerdir. Kuark-kuark birleşimi olabileceği gibi,kuark-antikuark birleşimi şeklinde de olabilmektedir. Mezonlar da fotonlar gibi, tamsayılı spinlere sahiptir. S=0,1,2,…vb).buna örnek vermek istersek; pi mezonu (diğer ismi ile pion) bir (u) quarkı ile bir anti (d) quarkının birleşmesiyle meydana gelen parçacık olması gibi, pi,eta,ro,omega,kapa da çeşitli mezon tipleridir.

2. BARYONLAR ; 3 Quarkın çeşitli kombinezonlarından meydana gelirler. Fakat mezonlar gibi, içinde anti quark barındırmazlar.Bunların spinleri ise kesirli olup (1/2,3/2,5/2…vb) gibidir. Proton,nötron,delta,lambda,sigma,parçacıklarını baryon çeşitleri olarak verebiliriz. Bir proton 2 tane (u) ,bir tane (d) kuarkının birleşmesiyle meydana gelirken (yük toplamı +1 yapar ki protonlar + yüklüdür.) Aynı şekilde bir nötron da iki tane (d) ile bir tane (u) kuarkının birleşmesinden meydana gelir. Bunun da yük toplamı sıfırdır ki, nötronlar da yüksüzdür.

3.HİPERONLAR ; Muon ve Tau’lar ağır elektron, Kapa (diğer ismi kaon) ve Eta parçacıkları pi mezonların ağır parçacıkları ise, hiperonlar da ağır proton parçacıkları olup aynı rolü oynarlar.

4. LEPTONLAR; Sadece ½ dönmeli parçacıklar olup temel parçacıkları yoktur (dolayısıyla ne quarklardan ne de başka bir parçacıktan meydana gelmemişlerdir.) Bu sınıfta yer alan parçacıklar; elektron,yüksüz elektron nötrinosu,(-1) yüklü müon ,yüksüz müon nötrinosu,(-1)yüklü tau,nötr tau nötrinosudur.
Mezonlarla ,baryonların ortak ismi ise “Hadron”olmaktadır.

Bununla birlikte , güçlü çekirdek kuvveti “kapatma” denen garip bir özelliğe sahiptir. Buna göre parçacıklar birbirlerine, her zaman renksiz sonuçlanacak birleşimlerle bağlanırlar. Mesela bir quark,hiçbir zaman kendi başına bulunamaz. Aksi halde,kırmızı,yeşil ve mavi renkli olması gerekir.(Bu renk durumu gerçekten parçacıklar renkli oldukları için değil,olayı betimlemek,kavramak için var sayılan bir kavramdır.) Bu yüzden kırmızı bir quark bir yeşil ve bir mavi quarkla gulonlar dizisiyle bağlanır. Yani,kımızı+yeşil+mavi =beyaz. Böylece üçlü bir kuark birleşimi proton ve nötronu oluşturmuş olurlar.

Başka,mezon olarak adlandırılan olası bir diziliş de ,kırmızı+karşı kırmızı veya yeşil-karşı yeşil ya da mavi+karşı (anti) mavi =beyaz olan çiftler gibi. Fakat mezonlar kararsız parçacıklar oldukları için ömürleri çok kısadır. Bu yüzden quarklar karşı kuarklarla birleşip birbirlerini yok ederek,elektron ve diğer parçacıklara dönüşmesine neden olur.

Kapatma ilkesi benzer biçimde gulonların da tek başlarına bulunmalarına izin vermemektedir. Çünkü onlar da renkleri yüzünden ancak beyaz rengi doğuracak renk topluluğu içinde bulunmak zorundadırlar. Böyle bir topluluk “yapışkan top” ismiyle adlandırılan kararsız bir parçacığın oluşmasına neden olur (yani bu parçacığı oluştururlar). Kapatma ilkesinden dolayı, quarklar ve gulonlar tek başlarına gözlenmemelerine rağmen, olağan enerji düzeylerinde güçlü çekirdek kuvvetleri,quarkları birbirlerine sıkıca birbirlerine bağlamasına karşın, olağan üstü enerji düzeylerinde bu kuvvet çok zayıflayarak quark ve gulonların sanki özgür parçacıklarmış gibi davranmasını sağlar. Ayrı bir deyişle, özgür olmak demek,quarkların birbirlerine yaklaştırıldıkları zaman aralarındaki kuvvetin elektromanyetik ve gravitasyonel kuvvetlerde olduğu gibi uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak artması değil,azalması demektir. Bunun gibi quarkların arasındaki mesafeyi artırdığımızda ise, bu kuvvet azalmaya değil artmaya başlar. Ve bir quarkla bir anti kuark birbirlerinden uzaklaştırılırlarsa daha çok alan yaratarak,sonunda yeni bir quark ve anti kuark çifti oluşmasına neden olur.

d) Zayıf Nükleer Kuvvet: Adı “zayıf kuvvet” olmakla birlikte, gravitasyonel kuvvetten 10 üssü 32 kat defa daha şiddetlidir. Lepton,mezon ve baryonlar gibi,tüm elemanter parçacıklara etki eder. Pek çok parçacığın ve hatta pek çok tuhaf atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumludur. Ve bu kuvvet bir parçacığın kendisiyle akraba başka bir parçacığa dönüşmesine, bu arada bir elektron ile bir nötrino çıkartmasına neden olur. Güneşte de bu kuvvet çok etkindir. Özellikle güneşin çekirdeğinde hidrojenin helyuma dönüşmesinden, yani çekirdekteki reaksiyonlardan sorumludur. Ayrıca bu kuvvet atom çekirdeklerini bir arada tutan şiddetli etkileşim,atomların ve moleküllerin yapısını ayakta tutan elektromanyetik etkileşim ve gezegenleri,yıldızları galaksileri bir arada tutan yer çekimi etkileşimi gibi olmayıp,yalnızca belirli bir parçacık çarpması ve bozunması sırasında (başka temel parçacıklarına dönüşmesi) ortaya çıkmaktadır. Bu kuvvetin menzili 10 üssü (-17) cm den kısa olup (çünkü diğer üç kuvvetin taşıyıcısı olan parçacıklar gibi kütlesiz değil) (1)dönmeli parçacıklar olan 81 gev’lik(1 gev =1 milyar elektron volt enerji demektir) kütleye sahip (+) yüklü (w), (-) yüklü (w) ile 93 gev’lik kütleli (yüksüz) nötr (z) bozonları tarafından taşınır. Yani,yaklaşık olarak (w)’ lar bir protonun 81,(z) de 92 katına eşittirler. Örneğin;(+w) bozonu nötronu protona (ki bir nötron,bir proton,bir elektron ve bir antinötrino salarak 3 parçacık şeklinde belirir) (-w) da protonu nötrona (ki bir proton (-w) parçacıkları salarak bir nötrona,bir antielektron olan pozitrona ve bir nötrinoya dönüşür)ya da tam tersi olarak (kafada daha iyi canlandırmak için) bir proton,bir elektron ve bir anti nötrino,(+w) parçacıkları ile birleştirilerek bir nötrona dönüşür.
Bunun yanında,nötr (z) parçacık bozunmasıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir başka tür zayıf kuvvetten sorumludur. Yani bu yüksüz akım, diğer parçacıkların kimliklerini değiştirmeden nötrinolorla etkileşmesine izin verir.

Zayıf nükleer kuvvet,çekim kuvveti ya da foton gibi parçacıklarla etkileşmeyip sadece spinleri (1/2) maddi parçacıkları olan ,elektron,muon,taun,nötrinodan oluşmuş lepton ailesine etkilidirler. (Nötr z) etkileşimine örnek olarak,bir elektronun ,bir mü nötrinosuna yaklaşırken ,(nötr z) parçacığı değiş tokuş edilerek birbirleriyle esnek çarpışma yapıp tekrar uzaklaşması,ya da bir elektron,bir protona yaklaştığında (nötr z) akımının,neden olduğu aynı etkinin oluşması gibi.
Çekirdekteki Nükleonlarda, yani iki protonu,iki nötronu ya da bir proton ile bir nötronu,pi(nötr pi,+ yüklü pi,- yüklü pi) mezonu alışverişi ile etkileşirler. Bu etkileşme sonucunda ortaya çıkan bağlanma,çekirdek kuvvetleri olarak adlandırılır ve bunun menzili de 1.4 10 üssü –13 cm kadardır. Buna örnek olarak da , nükleonlar içindeki proton ve nötronlar arasındaki çekimin, + pi mezonların alış verişi (değiş tokuşudur ki bu kavram, takip eden yazımızda ayrıntılı açıklanmıştır.) yapması sonucu ortaya çıktığını verebiliriz. Bunun yanında, protonlar ve nötronlar sadece pi mezonlar yayınlayarak da birbirlerine dönüşebilirler. Tıpkı, protonun,bir nötron ve +yüklü pi mezonuna, nötronun da bir proton ve – yüklü pi mezonuna dönüşmesi gibi.

Temel parçacıkların bir başka sınıflandırılmasında kullanılan kavramlar ise;baryon sayısı,lepton sayısı,acayiplik sayısı ile izo spin sayılarıdır. Ayrıca bu kavramlar Reaksiyonlarda enerjinin ve momentumun korunumları gibi,hayati bir rol oynarlar.(Yani bozunma ya da çarpışma öncesi sahip oldukları özellikler ile sonrasında sahip oldukları özelliklerin sayısal toplamının eşit olması)

Bunlardan, maddenin baskınlığına Baryon sayısı denir. Örneğin; bizim çevremiz madde olduğundan baryon sayısı (+1) dir. Anti maddenin çevremizdeki varlığı da (-1) baryon sayısı ismini alır.(Yani yoktur.) Baryon olmayan parçacıklar için bu sayı sıfırdır. Aynı şekilde her lepton (+1) lepton sayısına eşittir,antisi ise (-1) sayısına. Lepton dışı parçacıkların lepton sayısı da yine sıfırdır.

Acayiplik sayısı ile izospin kavramı ise; temel parçacıkların açıklanamayan bazı özelliklerini gidermek için ortaya atılmış kavramlardır. Bunlardan izo spin parçacığın dönme hareketinin ya da spininin korunumunu hatırlatan,korunum yasasının matematiksel yapısından kaynaklanırken, acayiplik sayısı, hadronlar için tanımlanmış kuantum sayısı olup izo-spinde (ve diğerlerinde) olduğu gibi reaksiyon öncesi toplamı ile sonrası toplamı eşit ise, korunumlu değilse korunumsuz ismini alır

SiNaN32
08-03-2009, 14:54
3. Bölüm

Aynı kuantum alanın kuantumları olan iki özdeş parçacığın ayırt edilmesi mümkün değildir. Çünkü Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre, bu özdeş iki parçacığın uzaydaki yerlerini bir ölçüde bulanık hale getirir ve ikisi birbirine biraz yaklaşıp sonra ayrılırlarsa hangisinin hangisi olduğuna karar verebilmek ilkesel olarak imkânsızlaşır. Bu yüzden de kütle,spin,elektrik yükü,momentum gibi tüm ölçülebilecek özellikleri aynı olan iki özdeş fermion, aynı kuantum durumunda bulunamazlar (bunlar fermi-dirac istatistiğine uyarlar). Bu yüzden bir atomun aynı enerji durumunda, biri yukarı diğeri aşağı spinli, sadece iki elektron bulunur ve bu durum diğerlerini de başka bir enerji durumunda (yani yörüngede) bulundurmak zorunda bırakır.

Yine bu kavram,iki farklı atomda farklı elektron sayısının bulunması, atomları farklı kimyasal özelliklere sahip kılarak evrende birbirine benzemeyen atomların var olmasını sağlar. Böylece iki atomu bir araya getirip bir molekül oluşturmak isteyince,yine pauli dışlama ilkesinden kaynaklanan bir karşılıklı itme etkisi yüzünden, iki atomu tam birbirinin içine sokmak mümkün olmamakta, bunun sonucu olarak da moleküller meydana gelmektedir. Her ne kadar elektronlar arası itici elekktrostatik (diğer ismi elektromıknatıssal ) kuvvet burada bir rol oynasa da, kısa mesafelerde esas belirleyici olan itici etki “pauli dışlama” ilkesidir.

Bozonlar ise bundan farklı olarak,iki bozon (ki bunlarda Bose-Einstein istatistiğine uyarlar.) uzayda aynı konuma, spine, momentuma…vb) özelliklere sahip olabilirler. Bu da bozonların sayısının sonsuz olarak çok büyük kuvvetleri doğurabilecekleri anlamına gelir. Fakat, kuvvet taşıyan parçacıkların (bozonların) kütlelerinin büyük olma durumunda ise, onları yayınlayıp,çok uzak mesafeler boyunca değiş tokuşu zor olacağından menzilleri kısadır. Buna karşın, kütlesiz olanlar çok daha uzun mesafeli olurlar. Bunlardan kısa mesafeli olanlara,zayıf nükleer kuvvetle,şiddetli kuvveti taşıyan pi mezonlarını,uzun mesafeler için ise, gravitasyonel ile elektromanyetik kuvveti verebiliriz.

Bu dört kuvveti doğuran parçacıklar,dedektörler tarafından algılanamadıkları için gerçek parçacıklardan farklı olarak “sezilen, virtüel, sanal” tanecikler ismi verilmesine karşın varlıkları,yarattıkları ölçülebilir etkilerden bilinmekte olup bazı koşullarda, karşımıza gerçek parçacıklar gibi çıkmaktadırlar. Bunu şöyle ifade edebiliriz;bir atomun elektronlarının yüklü çekirdek etrafındaki dönüşüne neden olan elektromanyetik çekim gücü, bu sezilen (1) dönmeli parçacıkların (fotonların) alış verişi biçiminde açığa çıkarken,bir elektronun bulunabileceği yörüngelerden birini terk edip,alt yörüngelere geçmesi durumunda foton yayımlayarak gerçek bir parçacık olarak karşımıza çıkar.
Şimdi de bu kuvvet taşıyan parçacıkların,elektron ya da quark gibi,maddi parçacıklar arasındaki etkileşimi nasıl gerçekleştirdiklerini görelim. Bir maddi parçacık olan fermion, kuvvet taşıyan bir parçacık (bozon) yayımlar ve bu yayımlamanın tepkisi, yayımlayan parçacığının hızını değiştirir; daha sonra kuvvet taşıyan parçacık, başka maddi parçacıkla çarpışır ve bu parçacık onun tarafından soğurularak, bu maddi parçacığın hızını değiştirir, sonuç olarak sanki iki maddi parçacığın aralarında bir kuvvet varmış gibi algılanmasını sağlar.

Aslında iki cisim arasındaki parçacık alış verişinin,çekici ve itici kuvvetlere nasıl yol açabileceğini göstermenin hiçbir basit matematiksel yöntemi yoksa da,kaba bir benzetiş ile bu süreci sezgisel olarak, birbirlerine basket toplarını atıp alan iki çocuğu göz önüne alarak açıklayabiliriz. Onlar topları birbirlerine attıkları taktirde, her biri geriye doğru hareket edecek ve kendilerine atılan topu yakalamaları ile beraber, arkaya doğru itilmeleri (momentumları) artıp parçacık alış-verişine karşılık gelen itme kuvveti meydana gelecektir. İkisinin de birbirlerinin ellerinden topları almak istedikleri durumda ise, bu ikisi arasında etkiyen bir çekici kuvvete eşdeğer olacaktır (toplam kuvvet,çok sayıda foton değiş tokuşunun toplam makroskobik etkisi biçiminde açığa çıkar).

Parçacıkların aynı zamanda, dalgasal özellikleri dolayısıyla bakış açısı ayrı bir noktaya taşınmıştır. Çünkü iki elektron arasındaki etkileşimi sağlayan fotonlar, aynı zamanda birer elektromanyetik dalga oldukları ve bu dalgalarda titreşen alanlardan meydana geldikleri için “kuantum alanı” denilen yeni bir kavram ortaya konarak alanlarla,parçacıkların aynı olgunun iki farklı görünümü olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece Einstein’ın yerçekimsel alan kuramı ile kuantum alan kuramı,parçacıkların kendilerini çevreleyen uzaydan ayrı düşünülemeyeceği ve bu parçacıklar bir yandan uzayın yapısını belirlerken ,öte yandan da,yalıtılmış varlıklar değil, uzayın her yerinde bulunan bir alanın bölgesel yoğunlaşması olarak ele alınmaktadır.

Bu konuda Herman Weyl şunları söylemektedir “elektron benzeri maddesel bir parçacık, yalnızca elektriksel alanın küçük bir baskın noktasıdır. Bu baskın noktada,alan kuvveti çok yüksek değerlere ulaşarak bize, orada çok yüksek bir alan enerjisinin çok küçük bir uzay bölgesinde yoğunlaştığını göstermektedir. Böyle bir enerji düğümü,çevresindeki alan bölgesiyle kesin bir sınıra sahip olmamakla beraber boş uzayda, göl yüzeyinin üstünde hareket eden bir su dalgası gibi ilerlemektedir.”
Dolayısıyla, her temel parçacık bir kuantum alanının kuantumudur. Yani fotonlar,elektromanyetik alanın,elektronlar bir elektron alanının, kuarklar bir kuark alanının …vb parçacıklar da kendi mertebeleri olan alanların kuantumlarıdır.

Einstein bunu bir adım daha ileri götürerek; ”Bundan dolayı maddeyi alanın aşırı derecede yoğunlaştığı uzay bölgelerinden oluşan bir şey olarak algılayabiliriz. Söz konusu yeni fizik anlayışında , hem alana ve hem de maddeye ayrı ayrı yer yoktur. Çünkü burada “ALAN” TEK gerçekliktir.” diyerek ömrünün son otuz yılını tüm alanların aslında Tek bir alanın farklı görünümleri olan Büyük Birleşik Alanlar teorisine adadı, fakat başarılı olamadı.

Tek bir kuvvetin değişik görünümleri olan bu dört temel kuvvet,evrenin yaratılışındaki t=o ile t=10 üssü (-43) saniyelik zaman ve 10 üssü(-33) cm.’lik uzayın en kısa mesafe aralığında birleşik olarak tek bir halde idi. Evrenin t=o zamanında yaratılmasına karşın, uzay ve zamanın olmaması,sıcaklığın ve yoğunluğun sonsuz olmasından dolayı “Plank uzayı” denen bu boyuta soru işareti konularak,zamanın bölünen en ufak anı olan 10 üssü (-43) saniyesinden sonra enerji ve zaman tarif edilmeye, mekân hesaplanmaya başlanmaktadır. Buna kıyasla, daha öz boyutta bu kavramı mistisizm de; zamanın varlığını Esmadan,Esmanın da varlığını “An” dan aldığını söyleyerek, “An” ın da bildiğimiz gibi,zamanın kısa bir parçası değil,önü ve arkası olmayan, hareketlilikte durağan bir kavram olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmektedir. (Bkz. Sufizm ve İnsan/tasavvuf-Hiçlik)

10 üssü(-33) cm mertebesinin bir üst boyutu olan soyut yaratılış,10 üssü (-43) saniyesinde enerji paketçikleri olarak somut döneme geçişte mevcut olduğu yüksek sıcaklık ve enerji dolayısıyla planck ısısı ve planck enerjisi olarak adlandırılır. Bu ölçek(evrenin kendisinin sığıştığı tek bir kuant olan Aknokta) o kadar küçüktür ki,bizim onu gözlemleyebileceğimiz boyutlara taşımak, bir atomu,bir gökada (galaksi) kümesi boyutlarına kadar büyütmekle aynı anlama gelmektedir. Bu büyüklüğü ayrı bir kıyaslamayla algılamaya çalışırsak; bizim ayrıntılı olarak olayları gözleyebileceğimiz mesafeye 1 metre dersek, 10 üssü (26) metreye evren,10 üssü (22) metreye süper galaksi kümeleri ile galaksi kümeleri,10 üssü (19) metreye galaksiler,10 üssü (12) metreye güneş sistemi,1 cm.’ den daha az olana kristaller,10 üssü(-8)metreye moleküller, 10üssü(-10) metreye atomlar,10 üssü (-14)metreye çekirdek,10üssü(-15) metreye proton ve 10 üssü (-17) metreden daha küçük olana(ki hâlâ istediğimiz boyutun yaklaşık 10 üssü (15) katı büyüklüğüdür) quark ve lepton boyutu deriz.

Tam 10 üssü(-43) sn. de yoğunluğun sonsuz değerden 10 üssü (94) gr/cmx3 (ki bu yoğunluğu suyun yoğunluğunun 1, demirinkinin 7 olduğu düşünülürse, bize göre yine sonsuz kabul edilebilir) sıcaklık ise 10 üssü 32 dereceye indiğinde birleşik halde bulunan rölativite teorisi ile kuantum teorisi (rölativistik-kuantum teorisi) ya da diğer bir şekilde kütle çekim kuvveti ile diğer üç kuvvet bozunarak ayrı ayrı kuvvetlere ayrıldı. Evren 10 üssü(-35) sn.ye geldiğinde ise 10 üssü(27) dereceye düşerek 10üssü(-35) ile 10üssü(-32) sn aralığında, kozmolojide enflasyon teorisi olarak da adlandırılan evren büyüklüğünün 10 üssü(50) kat artmıştır. Bu durumun içinden çıkamayan bir profesör, duygularını “evreni anlıyorum diyen sadece anlamış taklidi yapmaktan öteye geçemez” şeklinde ifade etmek zorunda kalmıştır.

Ve 10 üssü (-32) sn ye gelince Güçlü nükleer kuvvet de ayrıldığında birleşik halde sadece “elektro-zayıf” kuvvet bulunuyordu. 10 üssü(-10) sn.de ise elektro-zayıf kuvvette bileşenleri olan elektromanyetik kuvvet ile zayıf nükleer kuvvete ayrışarak plank uzayında birleşik olan dört kuvvet, böylece soğuma fazlarına bağlı olarak simetrileri bozulup ayrı ayrı kuvvetlere bölündü.

Ayrılma fazlarını daha iyi betimlemek ve ortaya atılan simetri kırılmasını daha iyi anlamak için şu iki örneği verebiliriz:
Birincisi, bir masa üzerinde düzgünce dizilmiş tabak,çatal (bıçak,kaşık) ve su bardağına yukarıdan baktığımızda,birinin diğerinden farkını algılayamayarak hangi tabağın kime ait olduğunu anlayamayız. Dolayısıyla masanın bir tarafındaki tabakla,diğer tarafındaki tabak arasında ayrım yoktur. Fakat tabakların sahipleri masada ait oldukları yerlere oturdukları taktirde, bu eşitlik bozularak,masanın simetrisi kırılmış olur. İkinci örnek ise; Donma noktasının üzerinde sıvı su,yüksek derecede bir homojenlik gösterir ve bir su molekülünün bardağın içindeki bir noktada bulunma olasılığı ,bir başka noktadakiyle tam olarak aynı olmasına karşın su donduğu taktirde uzaydaki farklı noktalar arasındaki bu simetri kısmen yitirilerek ,buz bu durumda bir kristal örgüsü oluşturur ve su molekülleri bu örgüde düzenli ve belli aralıklı konumlara yerleştiğinden dolayı da bu durum su moleküllerinin bir başka yerde bulunma olasılığını neredeyse sıfıra indirir.

Böylece sıcaklık düşüp,evren soğudukça da simetriler aynı şekilde kırıldı.

SiNaN32
08-03-2009, 14:55
4. Bölüm

İlk bakışta bu dört temel kuvvetin birbirleriyle hiçbir ilişkisi yok gibi görünse de maddenin yapısında daha derin düzeylere indikçe bu kuvvetler arasındaki ayrımın biçimsel görülmesinden dolayı, bu kuvvetlerden yola çıkarak birleşik alanlara doğru yol almaya çalışabiliriz.

Bildiğimiz kadarıyla hareketli elektrik yükleri manyetik alanlar ürettiği gibi,değişik manyetik alanları da elektriksel gerilim (alan) meydana getirirler. Maxwell de bu iki alanın aslında ayrı olmayıp tek bir alanın farklı iki görünümü olduğu gerçeğini Elektromanyetik alan şekliyle birleştirmiştir. Ve bu iki alan birbirlerine dik olarak hareket ederek belli noktalarda düğüm oluştururlar. İki düğüm arasında birbirlerine dik düzlemlerde bulunan dalgasal Elektrik ve Manyetik alanlar,aynı zamanda parçacık özelliği ile fotonlar şeklinde açığa çıkarlar. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi, parçacık özelliği ile bir foton aynı zamanda dalgasal özelliği ile Elektromanyetik alandır. Ve bunu da bir mini karadelik olarak düşünebiliriz.

Elektromanyetik alanlarda olduğu gibi,düşük enerji düzeylerinde birbirinden tamamen farklıymış gibi görünen Zayıf Nükleer kuvvetin parçacıkları olan (+w,-w,nötr z) bozonları da,yüksek enerji düzeylerindeki aynı tek bir taneciğin (yüksüz bozonun) farklı görünümlerindeki tanecikleridir. Bu kuramı ortaya atan Winberg ve Abdussalam, 100 Gev (1 gev= 1milyar elektronvolt) gibi yüksek sıcaklık ve enerji düzeyinde bu bozonların,Elektromanyetik alanın kuantlaşmış parçacığı olan fotonlarla aynı biçimde davranıp tek bir kuvvet alanı altında birleşmesine “elektro-zayıf” kuvvet adını verdiler. Öyle ki bu “Elektro-zayıf” kuvvet düşük enerji seviyelerindeyken, bakışımın bozulmasıyla zayıf kuvvetin parçacıkları kütle kazanarak fotonlardan ayrılıp 3 farklı tanecik biçiminde davranırlar. Fakat “elektro-zayıf” kuvveti taşıyan parçacıkların gözlemlenmesi için gerekli olan enerjinin yüksek olması nedeniyle bugün dahi laboratuvarlarda gözlemlenememelerine karşın, düşük enerji düzeylerindeki kestirimlere dayalı deneylerle tam olarak uyuşmaları sonucu kanıtlanmıştır.

Aynı şekilde,elektro-zayıf kuvvet ile güçlü nükleer kuvvetin birleşmesi için deneysel olarak mümkün olmayan 10 üssü (15)gev.’ lik enerjiye ihtiyaç vardır. Teorik hesaplamalar ışığında bu enerji seviyesinde büyük birleşim kuvveti olarak adlandırılan (GUT) elektro-zayıf kuvvetle,güçlü nükleer kuvvetin ayrı bir deyişle elektro-zayıf kuvveti taşıyan parçacık ile güçlü nükleer kuvveti taşıyan gulonların tek bir kuvvet dolayısıyla da onu taşıyan parçacık olarak birleşir.

Benzer biçimde Her Şeyin Teorisi (TOE) ya da standart model olarak adlandırılan, ama şu an için bilinmeyen evrensel tek kuvvet veya Tek alan için gerekli olan enerji ise 10 üssü (19)gev.’ dir. Bu enerji düzeyine gelmek için bugün var olanlardan 10 trilyon daha güçlü parçacık hızlandırıcılara ihtiyaç vardır ki, bu da hiçbir zaman gözlemlenmeyecek anlamına gelir. Başka bir deyişle; kuantum boyutlarında geçerli olan 3 kuvvet ile makroplanda geçerli olan gravitasyon kuvvetin birleşerek aynı anda geçerli olması beklenen bu nokta çok küçük bir uzunluk ve zaman aralığı olan planck boyutudur (ki bundan daha yüksek bir enerji o parçacığı karadelik haline getirir.)Yani,birleşik alanlar bize,dört temel kuvveti taşıyan (0,1,2…) dönmeli parçacıklarla (1/2,3/2,…) gibi kesirli dönmeli parçacıkların süper parçacığın değişik görünümleri olarak birleşimi olduğunu söyler.

Rölativite ile kuantum fiziğinin birleşmesindeki zorluk, kütle çekimi kuvvetinin diğer üç kuvvetten farklı olarak uzay ve zamanın bizzat kendisinin bir özelliği olmasından ileri geliyordu. Bu yüzden de ıslandıktan sonra düz bir kağıt parçasına ne oluyorsa, uzay-zaman eğriliğine de aynısı olmaktadır. Böylece, kütle çekim kuvveti uzay-zamanın bu tür kırışıklıklarından meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Bununla birlikte; çekim kuvveti parçacıkların kütlesi üzerine etki ettiği halde, bütün diğer kuvvetler Yük dediğimiz şey üzerine etki etmektedir. Bir fark da yük dediğimiz şeyin mikroskobun büyütme gücüne fazla bağlı değilken, kütlenin buna bağlı olmasıdır. Çünkü, kütle enerjiye bağlıdır ve bir parçacığı daha küçük bir hacme sıkıştırmaya çalışırsak,kuantum mekaniği kurallarına göre daha çok hareketli olacak dolayısıyla kinetik enerjisi artacaktır.(Ayrıntılı bilgi için bkz. sıfır nokta enerjisi-sufizm ve insan/fizik) Bunun içindir ki,kısa mesafeler daha yüksek enerjilere, dolayısıyla daha büyük kütlelere karşılık gelir ve mesafeler ışık hızına yakın değerlerdeki uzaklıklar boyutuna azaldığı zaman,kütle çekim kuvvetinin etkisi diğer kuvvetlere oranla yavaş yavaş artmaya başlar. Bu kütleler (ya da enerjiler),planck mesafesi olan 10 üssü (-33)cm boyutlarına indirildiği takdirde,yaklaşık 10 üssü (19) proton kütlesi olan 22 mikrogramlık (ya da yaklaşık 10 üssü(-5))gram planck kütlesine eşdeğer olurlar (1 proton kütlesi =1,67x10 üssü (-27)kg ,1 gr=10 üssü (-6) mikrogram). Bu mesafeye sıkıştırılan parçacığı tekrar göz önüne aldığımızda (üstte ifade ettiğimiz)kuantum düzensizlik etkisi bu parçacığa öyle bir enerji sağlar ki, kütlesi planck kütlesi kadar olur ve bunun sonucunda bu tip parçacıklar arasındaki kütle çekim kuvvetinin etkileri,diğer tüm kuvvetlerin etkilerini geçip bu parçacıklar için kütle çekimini güçlü hale getirir. Böylece planck mesafesine ne kadar çok yaklaşmaya çalışırsak, bununla doğru orantılı olarak uzay ve zaman kırışıklıkları da o denli artacaktır. Bu noktada kırışıklıklar çok fazla olmadığı sürece, kuantum mekaniği uygulanabilir hale gelerek,kütle çekimini kuantize eden teorinin oluşmasını sağlar ki bu, kütlesi sıfır, spini (2) ve graviton denilen temel bir parçacığın varlığını gösterir. Aynı şekilde bu durum,tüm kütlesini kaybederek planck boyutlarına inen bir karadelik de öngörür. Çünkü bir karadelik parçacık yayınladıkça,kütlesi azalmakta,büyüklüğü azaldıkça da ışınım şiddeti çok hızlı şekilde artmakta idi. (Bkz. karadelikler 4-sufizm ve insan/fizik) Bunun sonucu olarak da planck mesafesiyle karşılaştırılabilir bir duruma gelerek, hem karadeliğin kütlesi hem de yayılan parçacıkların enerjileri planck kütlesine hemen hemen eşit olur.

Bu kavram,bir temel parçacığın mesela bir protonu karadelik olma sınırına gelecek ölçüde sıkıştırılmasında alacağı en son biçim için de geçerlidir. Ve bu halde bir taneciğin sahip olduğu compton dalga boyu,schwarshıld yarıçapına eşit olur. Eğer böyle bir parçacık teorik olarak yapılabilseydi evrenin en yüksek yoğunluğuna sahip olduğu,madde varlığının en eski durumunu elde ederdik. Yani,kısaca söylemek istediğimiz,böyle bir parçacığı oluşturabilmek için,kuantum teorisinden bildiğimiz en küçük uzunluk ölçeği olan Compton dalga boyunu,kütle çekim teorisinde tanımlanan belirli bir kütlenin en küçük uzunluk ölçeği olan schwarshıld yarıçapına eşitlersek, yani karşılaştırırsak,10 üssü (-5) gr.’ lık planck kütlesini elde ederiz. Klasik kütle çekim teorisinin uygulanabildiği en küçük ölçek ve en yüksek yoğunluğa sahip parçacığın eşdeğeri olan planck kütlesi,aynı zamanda kozmolojide de evrenin ilk somut yaratılmasıyla başlayan 10 üssü(19) gev.’lik enerjiye, 10üssü(-33) cm uzunluğa,10üssü (-43) sn.’ lik bir zaman dilimine ve 10 üssü(94) gr/cmx3 ‘lük yoğunluğuna eşdeğerdir ki, bu noktada dört temel kuvvetini yani kuantum-kütle çekimini elde etmiş oluruz.

Bu da bize; planck boyutları denen bu mesafeye ve zaman dilimine inmenin,aynı zamanda zamanın başlangıcı olan durumu gösterir. Bundan dolayı mini karadeliklerin maddenin ilk tekillik sırasındaki durumunu temsil etmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Bundan çıkan bir sonuç da;bu noktaya çöken evrenin,tüm kütlesinin evrensel enerjiye dönüşmesinin,evrenin ilk anında patlayan Big--Banglere eşdeğer olmasını gerekli kılarak,evrenin tek bir Big-bang değil,sonsuz Big-Banglerin patlamasıyla meydana geldiğini gösterir.

İşin ilginç yanı ,fotonlar gibi,bozonların da (graviton ,gulon ve zayıf üç kuvvetin birleşik parçacığı) yükleri yoktur ve tam sayılı spinlere sahiptirler. Böylece biz fotona ,kütlesiz bir bozon ya da bozona,kütleli bir fotondur diyebiliriz. Benzer bir düşünüşle, bozonlardan ayrık gibi görünen özkütlesi sıfır bir fotonu bir bozon kütlesine eşdeğer bir enerji düzeyine gelirse foton, kütleli bir bozon olarak görünür ki, sonucunda dört temel kuvvetin ve taneciklerin (dolayısıyla madde olarak algıladığımız her şeyin)Tek alan olan Elektromanyetik alanların değişik dalga boyu ve frekanslarından başka bir şey olmadığını görürüz.

Böylece evren bir temel alan gibi görünerek,evren içinde bulunan her yıldız,her atom ve galaksi temelde bulunan uzay-zaman birliğinin içindeki bir dalgacık ya da kabarcık gibidir. Bu konuda fizikçi Charles Muses ve Arthur Young “Bilinç ve gerçek” adlı eserinde “ bir ağaç,bir masa,bir bulut,bir kaya hepsi 20.yy bilimi tarafından benzer bir şekilde teşekkül etmiş Tek bir şeye ayrıştırılmıştır: Quantum fiziği kanunlarına uyan,fırıl fırıl dönen parçacık/dalga topağına...
Yani gözlemleyebildiğimiz bütün nesneler Elektromanyetik ve nükleer süreçlerle duran ve hareket eden dalgalardan oluşmuş üç boyutlu görüntülerdir. Demek ki dünyamızın bütün nesneleri Elektromanyetik olarak oluşmuş üç boyutlu görüntülerdir,dilerseniz hologram üstü görüntüler.”
Tıpkı uçsuz bucaksız Tek bir okyanus içinde oluşturulmuş buzdan heykelcikler ki, bunlardan bir kısmı insan,bir kısmı hayvan,bitki,eşya…vb) gibi,Tek birleşik Alanda,evreni aynı biçimde meydana getirmiştir.

Aynı zamanda bu bakış açısı,Kur’an’da ifade edilen “Her ne yana dönerseniz,Allah’ın Vechi oradadır”, “Dikkat edin; O gerçekten şeyin kendisi olarak ihatadadır”, “O’dur Evvel,Ahir,Zahir;Batın” “Nefislerinizde! Hâlâ görmüyor musunuz?” “Attığında sen atmadın,atan Allah’tı” “Semaları ve Arzı ve aralarındakileri yalnızca Hakk olarak halk ettik”, “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Bize bizden yakın olanın yanında varlığımız nasıl söz konusu olabilir ki ?) “sizler Tek bir Fert olarak karşımıza geleceksiniz” “Allah’ın eli sizin elinizin üzerindedir” “Ey insanlar,sizi bir Tek Nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının” ayetleri ile Mevlana Celalettin-i Rumi Hazretlerinin “Allah’ım, hanende varmış gibi gösteren,yalnız senden ibarettir” sözüne işaret etmektedir.
Evrendeki bozonların ve fermionların Holografik olarak Elektromanyetik alanların değişik görünümleri (ya da elektromanyetik dalgaların hologram plakasındaki girişiminin neden olduğu gibi Beyinde tüm tanecikleri,kuvvet alanlarını, Big-bangleri… vb dışta,hariçte var kabul edişi şeklinde)olması,bu kuvvet ve parçacıklar aralarındaki etkileşimlerinin etki-tepki prensibi biçiminde var olmayıp,sistemin bir bilgiden ibaret olduğunu gösterir. Tıpkı bir fotonun, bir elektrona etki etmesine karşın, elektronun ona karşı tepki olarak davranışını değiştirmeyip,elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla uzaktan kumanda ile uçurulan bir uçağın bir sonraki aşamada yapması gerekeni bilgilendirmesi gibi (ki uçak da uçağı kumanda eden birim de ayrı frekanstaki bir elektromanyetik alanın titreşimidir) eyleminin belirlenmesi şeklindedir.

Bu da bize paranormal fonksiyonların,bilginin başka türlü değerlendirilmesinden başka bir şey olmadığı gerçeğine götürerek aynı zamanda bilginin,Tek olan Alanın uzay ve zamandan bağımsız bir biçimde evrenin her yerinde var olması gibi mevcut olduğunu söyler.
Evrensel bilginin birimsel boyuttaki belirişi olan cüzi bilgi arasındaki ilişkiyi çok iyi açıklayan Fransız düşünürü Pearce, “insan, insan aklının yansıdığı evrenin bir yansımasıdır” derken başka bir düşünür de buna paralel olarak “Bir hayalin boyutluluğu,hayal edenin dışında bir mevcudiyete sahip değildir. Başka deyişle, hayali kuranın Bilinci,hayalin uzay-zamanını hasıl eder”şeklinde ifade ederek, bir yanılsamadan ibaret olan evren varlığının,aynı zamanda yokluğun ta kendisi olduğunu vurgular. Aynı anlama işaret eden bir mistik de; boşluk ve biçim arasındaki ilişkinin birbirlerini reddeden karşıtlıklar olarak değil ,yalnızca var olan ve karşılıklı olarak çalışan bir gerçekliğin iki farklı belirişi şeklinde düşünülmesi gerektiğini belirtmektedir.

İslam Sufizmi içersinde (ki tüm mistik görüşleri kapsamaktadır), İslamın cenin hali olarak görünen Budist Sutrası ise “Biçim Boşluktur ve Boşluk da gerçekten Biçimdir. Boşluk Biçimden farklı değildir. Biçim de Boşluktan. Biçim ne ise Boşluk da o dur. Boşluk ne ise,Biçim de o dur.” der.

Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta da, bilimin tavanda eriştiği Hiçlik gerçeğini taban kabul eden mistisizm düşüncesi, bu kavramın beş duyu gerçekliğine dayalı olarak elde edilenin yanı sıra, Boyutsal göresellik açısından, her boyutun, kendi boyutunun algılamasına göre mevcut olduğunu söyler.

Bu yüzden aynı kavramlar üzerinde anlatılan farklı ifadelere eşit anlamlar yüklenerek algılanmaya çalışılsa da (ya da aynı şeylerin söylendiği görülse de) bu durum Boyutsallık kavramı açısından farklılık arz etmektedir ki, İslam mistisizmi bu noktada ,Allah ismiyle işaret edilenin Hiçliğinin,Boyutsal olarak varlığa nispetle,Esmasına (özelliklerine) nispetle,sıfatlarına (vasıflarına) nispetle ve zatına nispetle (ki her boyut tüm boyutlara ait olanı yine kendi bakış açısına göre değerlendirmekte) var olduğunu söyleyerek bu farklılığı ifade etmiştir.

SiNaN32
08-03-2009, 14:56
5. Bölüm

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan ve Süpersicim (iplikçik) teorisi olarak isimlendirilen teoriye göre ise; doğada görülen ataomaltı parçacıkları,tıpkı bir keman telinin farklı şekillerde titreşip,farklı müzikal notalar çıkartması gibi,farklı rezonansta titreşen 10 üssü(-33) cm uzunluğunda(ya da çapında)süper-sicimlerden oluştuğunu öngörür. Öyle ki, yüklü parçacıklar arasındaki kuvvetler,bu sicimlerin armonileri ,evren ise bu titreşen sicimler,yaylı sazlar senfonisidir. Böylece,bir foton,bir kuark,ya da elektron gibi parçacıklar, hiçbiri diğerinden farklı olmayan ayrı titreşimlerde salınan sicimlerden ibaret olmaktadır.
Bu teoriyi daha iyi anlamak için, öncelikle temel nesnelerin uzayda tek bir noktayı kapsayan parçacıklar yerine sonsuz incelikte bir yay gibi uzunluktan başka boyut olmayan şeyler olarak düşünmemiz gerekir. Öyle ki, bu yaylar (sicimler) hem uzay zamanda her noktası ışık hızıyla hareket eden hem de uçları sonsuz uzunlukta olabilen bir eğriliği göstererek (uçları açık olan) “açık yaylar” ismiyle adlandırılırlar. Ya da uçların birleşmesiyle bir halka gibi kapanan “kapalı yaylar”olarak iki farklı şekildedir. Her iki halde de sicimin uzayda hareketi,uzay zamana gömülmüş iki boyutlu zamansal bir yüzey tanımlar.

Ayrı bir deyişle, daha önce klasik kuantum teorisindeki bir parçacığın uzayda her an tek bir noktayı kapsayarak geçmişi uzay zamanda “evren çizgisi “denilen bir çizgi ile gösterilebilmesine karşın,açık yay kuramında bu zamanın her an’ında uzayda bir çizgiyi kapsadığından,uzaydaki geçmişleri de “evren yüzeyi” denilen iki boyutlu bir yüzeyi oluşturacaktır. Eğer buna zumlama yapabilseydik,kenarları yayın uçlarının uzay zaman içindeki yolunu çizen bir şerit gibi evren yüzeyinin kuantların yan yana gelmesiyle ortaya çıkan, bir kenar uzunluğu 10üssü(-33) cm.lik kareciklerden oluşan bir zar tabakası gibi olduğunu görürdük (açık yay için).

Kapalı bir yayın evren yüzeyi ise,bir silindir ya da borudur. Borunun kesiti, yayın belli bir andaki konumunu gösteren bir daire olur. Açık yaylar yalnızca uç uca eklenerek, yani iki yay parçası birleşerek tek bir yay oluşturabilmesine karşın, kapalı yaylarda bu bir pantalonun bacaklarının birleşmesine benzemektedir. Birleşebildikleri gibi aynı şekilde de iki yay parçasına bölünebilirler.

Parçacık olarak düşündüğümüz şeylerin aslında iplikçik şeklinde titreşen ya da osilasyon hareketi yapan yapılar olduğunu söyleyen Scherk bunu şöyle ifade etmektedir: “Havada uçurttuğumuz bir uçurtmanın rüzgârla birlikte alçalıp yükselmesinin,uçurtma ipinin üzerinde yarattığı şiddet dalgalarının hareketi gibi sicimler de bu dalgaların işlevini görürler. Uçurtma, maddi parçacığı göstermekle birlikte,ipi uçurtmasız düşünürseniz,taneciğin aslında bu sicimlerin titreşimleri olduğunu görürsünüz.”

Bu kavramda bir parçacığın öbürü tarafından soğrulması ya da yayınlanması, sırasıyla yayların birleşmesi ve bölünmesine karşılık gelir. Buna örnek olarak, güneşin dünya üzerindeki kütlesel çekiminin tanecik kuramlarında olduğu gibi bir gravitasyonun,güneşteki bir parçacık tarafından soğrulmasını verebiliriz.

Aynı süreci sicim teorisinde H biçiminde bir boru şekline (açık yay kuramında ise bu H biçiminde iki boyutlu uzaydaki şeritlere) karşılık gelir. H’ nin iki kolu güneş ve dünyadaki parçacıklara ,yatay parçası ise (ikisini birleştiren orta hatta) ikisi arasında yol alan gravitona karşılık gelmektedir.
Nötron ve proton gibi parçacıklar yay üzerindeki dalgalar olarak görülebileceği gibi ,parçacıklar arasındaki kuvvetler de aynı biçimde görülebilir. Bu yüzden güçlü nükleer kuvveti tıpkı bir örümcek ağındakine benzer şekilde,diğer yay parçaları arasındaki yaylar gibi düşünebiliriz. Bu durum için kuramın, yayların her birinin 10 tonluk gerilime dayanan lastik şeritler olmasını gerekli kılarken,gravitasyonel kuvvetler için bu 10 üssü(39) tonluk basınca dayanmasını öngörmektedir.

Bu teorinin ortaya koyduğu ayrı bir öngörü de ,evrenin bilinen yapısının dört boyutlu olmayıp büyük patlama sırasında yedi boyutun kıvrılarak planck uzunluğu içinde (dairesel, soyut çapa, başka bir deyişle hibert uzayına) sığışıp,bildiğimiz dört boyutun ise planck uzayı üstünde bilinen maddi,somut uzay-zaman şeklinde açığa çıkmış toplam on bir boyutlu olmasıdır. Fakat bu boyutları fark edemeyiz. Nedeni de sadece gördüğümüz uzay zamanın büyük ölçüde düz olduğu, tek bir zaman ile üç uzay boyutu şeklinde var olmasıdır. Tıpkı bir tahta yüzeyine yakından baktığımız taktirde pütürlü ve karışık, fakat uzaktan baktığımızda bize düzgün görünmesi gibi.

Bu konuda Frenk Close “Bizim bildiğimiz evren,bu sicimlerin yalnızca küçük bir parçasından oluşmuştur. Bizimkiyle aynı yerde bulunan daha ayrı bir evren,süper sicimlerden daha ağır bölümlerinden yapılmış olabilir. Sicimlerin diğer bölümlerinde ,belki de başka evrenler veya başka boyutlar vardır.”
Fermion ve bozonların birbirlerine dönüşebilmesi olan süper simetriyi ve dolayısıyla çekim kuvvetini kapsayarak normal uzunluklarda genel göreceliğin öngörüleriyle aynılaşmasını, uyuşmasını (ki bu planck mesafesinde farklı olacaktır) gösterse de bir teoriden çok, önseziye dayanan modelden öteye gidememektedir. Örneğin, bir karadeliğin hayatına astronomik bir karadelik olarak başlamış olmasını ve ömrünü patlayarak bitirmesini açıklayamadığı gibi, karadelikler hakkında da net bir şey söyleyememektedir. Bununla birlikte sicim teorisinin üstesinden gelinemeyecek matematiksel güçlüklere sahip olması ve yakın zamanda da çözülebileceği gibi bir görüşe açık olmaması, birleşik alanlar teorisini tam açıklayabilecek nitelikte olmadığını bize göstermektedir. Aynı görüşe katılan ünlü fizikçi Hawking de Her şeyin Teorisine en büyük destek veren kuramın kurtdelikleri ve buna dayalı teoriler olduğunu düşünmektedir.

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan bir diğer görüş de,Abhay Ashtekar tarafından uzay-zamanın temel öğelerinin noktalar yerine birbirlerine düğümlerle tutturulmuş kapalı ilmikler olduğunu söylediği teoridir ki bunda önemli olan şey, ilmikleri bağlayan düğümlerin cinsi ve sayısıdır.) Düğümlerin dışında ayrı olarak uzay ve zamanın olmadığını belirten bu teori her ne kadar sicimlere benzese de,yaklaşımı tamamıyla ondan farklı ve matematiksel ifade bakımından da zordur. Dolayısıyla, geçerliliği bakımından sicim ve benzerleriyle aynı kaderi paylaşmaktadır.

Makroskobik boyutta maddesel nesnelerin birbirlerinden ayrı ayrı varlıklar olamayıp,çevreleriyle ayrılmaz bir ilişki içinde olduğunu gösteren görüş mach ilkesi olarak geçer. Bu ilke maddesel bir nesnenin ataleti (yani nesnenin hareketlendirmeye karşı gösterdiği direnci) maddenin sahip olduğu içsel bir nitelik değil, yalnızca maddenin evrenin geri kalan diğer bölümleri ile girdiği etkileşmenin bir ölçüsü olduğunu söyler. Dolayısıyla, madde evrende madde bulunduğu sürece atalet gösterecektir. Mesela, bir cisim döndürüldüğünde onun ataleti merkezkaç kuvvetlerinin oluşmasına neden olur ve bu kuvvetler de ancak sabit yıldızlara izafi olarak döndürüldüğü için meydana gelirler. Eğer bu yıldızlar birden bire ortadan kaldırılsaydı,dönen cismin ataleti ve merkezkaç kuvvetleri de yok olurdu.

(Dolayısıyla genel görecelik kuramının oluşmasının en büyük nedeni olarak görülen Mach ilkesinin,bu teori tarafından içerilmesi gerekmektedir.).Yani, bir cismin eylemsizliği ,evrendeki bütün cisimlerin fonksiyonu olarak belirir. Bu nedenledir ki; .belirlerken, evrendeki diğer maddeler ile giriştikleri etkileşimleri yani Bütünün bilgisini göz önünde bulundurmak suretiyle algılayabiliriz. Mutlak uzay ve zaman fikrinin mevcut olmadığı görüşünü ortaya koyan bu ilke ışığında Astronom Fred Hoyle düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Günümüzde kozmoloji dalında meydana gelen gelişmeler,günlük kural ve şartların evrenin uzak bölgeleri olmadan geçerli olamayacağını ve evrenin söz konusu uzak bölgelerinin ortadan kalkması halinde uzay ve geometri hakkında sahip olduğumuz bütün fikirlerin geçersiz olacağını hızla ortaya çıkarmışlardır. Günlük tecrübelerimiz,en küçük detaylarına kadar evrenin büyük ölçekli nitelikleri ile okadar içli dışlıdır ki, onların ikisini birbirinden ayrı olarak düşünmek bile imkânsız bir hale gelmiştir”

Makroskopik uzayda,bir nesnenin kendi başına bir anlam ifade etmeyip bütünün bir fonksiyonu olarak anlam kazanmasının mikroskobik boyutlarda da karşılığı vardır (Kuantum Alanlar Kuramında). Buna benzer bir kavram evreni tanımlamak için geliştirilen bir teori Geoffrey Chew tarafından, Ayakkabı Bağı Felsefesi ya da Potin Bağları (Bootsstrop) ismiyle ortaya atılmıştır. Evreni karşılıklı olarak ilişkilendirilmiş bir Bütün olarak ele alan bu teori;doğanın maddenin temel yapı taşları gibi,temel varlıklara indirgenemeyeceğini ama bütünüyle kendi içinde tutarlılık yoluyla anlaşılması gerektiğini belirtir.Benzer ifadeyle, maddenin temel yapı taşlarından oluştuğu fikrini reddederek ,hiçbir temel varlığını kabul etmez. Buna karşın evreni birbirleriyle ilişkili bir olaylar ağı olarak görür ve sonucunda da madde ile ilgili görüşlerin tamamen “uzay-zaman görüşü niteliğinde olup nesnelerin olaylar olarak algılanmasıyla birlikte,bunların karşılıklı geçişlerinin uzay ve zamanın karşılıklı olarak geçişmelerine benzer olduğunu söyler. Öyle ki, bu olaylar ağında bölümlerin hiçbiri temel özelliklere sahip olmayıp bunların hepsi diğerlerinin özelliklerine bağlı ve birbirlerinin arasındaki etkileşimlerin toplamı olarak ağın bütünsel yapısını belirlemektedir. Dolayısıyla herhangi bir bölümün yapısı, diğer bütün bölümlerin yapıları tarafından belirlenmektedir. Bu konuda bir mistik “Akıl (beş duyu) üstü algıdan hiçbir şey gerçekten de sonlu değildir. Bu algı biçimi her şeyin her bir şeyden her bir şeyin de her şeyden kaynaklandığı görüşüne dayanmaktadır” derken,Tek bir taneciğin diğer bütün parçacıkları içermesi şeklindeki görüşünü şair William Blake dizelerinde şöyle ifade etmektedir :
“Dünyayı görmek için bir kum tanesinde ve cenneti bir yaban çiçeğinde yakala sonsuzluğu avucunun içinde ve bir saatin içinde Ebediyyeti”
Bu görüşlere paralel olarak Einstein ve Carl Sagan da sırasıyla “Eğer bir kum tanesini anlayabilseydik,tüm evreni anlamış olurduk”, “Kainat bizim içimizde yaşıyor ve bizler kainatın eseriyiz. Bu yüzden kendimizi tanıyarak kainatın sırlarını anlayabiliriz.” düşüncelerini dile getirmişlerdir.
Ünlü matematikçi ve Felsefeci olan Leibniz de (onun da diğerleri gibi doğu mistisizminden etkilendiği bilinmektedir) Chew teorisinin temel varlıkları ya da özleri reddetmesine karşın,buna paralel bir görüş olarak,evreni maddenin temel yapı taşlarının, uzay ve zaman içinde yer almayan ve de sonsuz sayıda ve sonsuz küçük maddesel bir yapıda olmayıp Ruhsal yapıdaki temel özlerden(öyle ki monadlara herhangi bir şeyin girip çıkmadığı büyük bir uyum halinde, birlikte hareket etmektedirler) yani Monadlardan meydana geldiğini ve her bir Monadın da evrenin bütününü yansıtabildiğini belirterek şunları söylemiştir: “Maddenin her bir bölümü, bitkilerle dolu bir bahçeye ya da balıklarla dolu bir göle benzemektedir.Burada bitkinin tek bir dalı ya da hayvanların her biri,eğer genel yaratışlarını bir kenara itersek,adeta bir bahçe ya da bir göl gibidir”
Leibniz’in Monadlar görüşünü daha kapsamlı olarak irdeleyen ve Saf Aklın Eleştirisi adlı eseri yazarak modern filozofların en büyüğü olarak kabul edilmesini sağlayan İmmanuel Kant da, Leibniz’den farklı olarak ortaya koyduğu görüşün doğu fesefesi ve modern bilimle büyük bir uyuşum halinde olduğunu bize göstermiştir. Ona göre uzayı tamamıyla dolduran monadların,maddenin cisimliliğini ve katı yapısını belirleyen tüm özelliklerinin, bir kuvvet olduğunu, doğada cisim ya da öz diye bir şey’in varlığını kabul etmeksizin,evrendeki her şeyin sadece kuvvet (enerji) olarak mevcut olduğunu söyler. Bu da günümüzde kuantum fiziği ve izafiyet teorisinin ortaya koyduğu,maddenin,enerjinin bir hali,biçimi olarak birbirlerine serbestçe dönüşebildikleri düşüncesi ile tamamıyle paralellik arz etmektedir.
Potin bağları açısından Hadronlar göz önüne alındığında ise,Hadronlar arası iletişimi sağlayan kuvvetlerin tanecik değiş tokuşunu sağlayan parçacıkların yine hadronların kendisi olduğunu belirtir.(Bu kavram aynı zamanda, şu an için türetilemeyen, fakat uç anlamda diğer taneciklerin,çekirdeklerin,atom ve moleküllerin yani tüm sistemin de kapsam içinde değerlendirilmesi gerekliliğini de öngörmektedir.)

Dolayısıyla, kendi boyutlarında Hadronlar üç değişik rolde karşımıza çıkarlar. Yani birleşik yapıya sahiptirler,ayrı bir hadronun öğesi olabilmektedirler ve birleşik yapıyı tutan kuvvetin öğeleri olmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, bir tanecik diğer taneciklerin oluşmasını sağladığı (meydana getirdiği) gibi O bütünün bir yansıması şeklinde görünür ve aynı zamanda o bütün arasındaki birleştirici olan kuvvet parçacığının kendisi olmaktadır. Bundan dolayı Hadron grubunun tümü,bu şekilde ya da çizme bağlarını kullanıp kendilerini yukarıya çekmesiyle oluşmaktadır. Yani, karmaşık çizme bağı mekanizması,kendi kendini belirlemektedir. Bu kendiliğinden bağlı ilmeğin,yapının,kendi kendini oluşturan tanecik sistemini,bataklığa düşen ve kendi ayak bağlarını üstüne çekmesiyle kendini dışarıya sürükleyen bir çocuğun hikayesine benzetilir.

Böylece,bu konu üzerinde çalışan bilim adamları insanın,fiziki ve doğal etkileşimlerine göre bütünüyle kendi açıklamasını da içine alan bir Potin Bağı evrenini şuurlarında yaşayabileceklerine (yaşanacağına) inanmaktadırlar.

Şu an için,tanecik ailesinin çok büyük bir sistem olmasından dolayı onu daha temel alt birimlere ayırmaya çalışmanın anlamsız olduğunu savunan Potin bağları kuramı parçacık fiziğinde Hadronların ya da kuvvetli etkileşim içindeki parçacıkların tanımlanmasında kullanılmasına karşın, aynı sicimlerde olduğu gibi tam anlamıyla ortaya konulamamıştır. Her ne kadar temelinde Holistik bir yapıyı gösterse (ya da doğruları barındırsa) da,şuur ve madde arasındaki ilişkiyi açıklamada David Bohm’un Hologram Teorisinin çok çok gerisindedir.
O halde,gerek sicim teorisi, gerekse potin bağlarının tamamlanmamış olmalarının yanı sıra matematiksel zorluklarını da göz önünde bulundurduğumuz taktirde, David Bohm’un Hologram teorisini nasıl görmemiz gerekir sorusuna verilecek cevap,bu teorinin çok güçlü işaretlerinin fiziğin kendisinde olduğu gibi, tıp, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, tarih, spor, teoloji, mistisizm ...vb) alanlarında da (ki bunların çoğunun akademik düzeydeki profesörler ve araştırmacılar tarafından incelenmiş olan) kanıtlarının mevcut olmasıdır.

SiNaN32
08-03-2009, 14:56
6. Bölüm

Uzay-zamandan kastedilen şeyin matematiksel tanımı, “noktalar arası uzaklığın” tanımı üzerine kurulmuştur.Bu yüzden de maddesel boyuttan planck mesafesine yaklaştıkça uzay ve zamanın tümsek ve çukurları artarak en büyük kırışıklıkların,büyük olanlara oranla daha belirgin hale gelir ve kuantum fiziğindeki belirsizliklerle birlikte bu kırışıklık çok daha fazla kabarır. Bu da bize planck mesafesinden daha öteye geçmemize izin vermeyeceğini gösterir. Çünkü, oradaki eğrilik ve belirsizlikler o kadar büyüktür ki “iki nokta arasındaki uzaklık” kavramının hiçbir anlamı ve bu uzaya hiçbir ölçüm aleti sığmadığı için de,uzay ve zamanın varlığı kalmaz.Bunun sonucu olarak bu iki nokta arasındaki bölgede eğrilik ve kırışıklıklar ölçülemeyeceğinden planck mesafesinden daha yakın uzaklıktan bahsetmek imkânsızlaşır.

Bu yüzden big bang’in nasıl meydana geldiğini (dolayısıyla her şeyin teorisinin) o andan önceki dönem olan t=0 ile t=10 üssü(-43) sn arasındaki süper uzayın belirlenmesiyle anlaşılır hale gelecektir.Çünkü evrenin yaratılmasının en başında 10 üssü (-43) sn.’ nin altında (mesela 10 üssü(-10000) sn.de planck ölçeğinin trilyarlarca kez daha ) zaman öyle küçüktür ki, bu boyutta artık üçten fazla boyut ile sıfırdan küçük sayılar içeren soyut uzay modelleriyle açıklanması gerekmektedir.Bu kavram Rölativite ile Kuantum fiziği arasında bağlayıcı bir nokta bulma girişimlerinde bulunan, Fizikçilerin Fizikçisi olarak kabul edilen John A Wheleer tarafından yine planck çapında (soyut ile somut arasındaki sınırda) evrenin dokusu üzerine geliştirdiği kuantum köpükleri adlı kuramıyla açıklanmıştır. Evrendeki maddenin en temel birimi olarak gördüğümüz her şeyi düzenleyen kuantum köpüklerinin her biri, olay ufku (planck mesafesindeki) 10 üssü (-33) cm. çapında ve yaklaşık olarak Planck ağırlığına eşit (10 üssü (-5) gr) olan Mini Akdelik ve Karadeliklerdir.Burada dikkât edilmesi gereken bir hususta; karadelik oluşturmak için çöken yıldızlarda olduğu gibi,olay ufku altında kalan kütlenin somut değil soyut olması idi.Tıpkı olay ufkunun içine düşen bir yolcunun ezilmek üzere merkeze doğru çekilmesi sırasında önünde kendisini başka bir sona götürecek madde yığınıyla karşılaşmaması gibi.

Süper uzayın ucu olan (ki diğer ismidir) planck mesafesine gömülmüş bu maddenin ağırlığı, dışarıdan baktığımızda yaklaşık olarak planck ağırlığına eşdeğer olmasına karşın,o boyutun içine girdiğimizde, içindeki her bir noktanın bir evrenin tüm geometrisine karşılık gelen sonsuz boyutlu Geon adı verilen yapıyı gözlemlerdik.Işıktan hızlı ve soyut yapıda planck mesafesi sınırının hemen altında ya da tünel halkasının alt ağzında topaklanmış, soyut uzayın enerji paketçiği olan Geonlar, planck uzayından planck enerjisi (mikrodalga enerjisi) olarak maddi evreni oluştururken, aynı zamanda soyut uzaya açılarak Takyonları meydana getiren tünellerin yapısını oluştururlar.Böylece bir anlamda süper uzayı,sonsuz tüneller ağı olarak düşünebiliriz.Başka bir açıdan bakarsak süper uzayın ucu olan foton halkası (ki dıştan halka olarak düşündüğümüz bu yapının içine girdiğimizde, birinci hiçlik noktası idi.) soyut ile somut uzayı boyutsal olarak birbirine bağlar ve bir geon, halkadan Akdelik biçiminde patlayarak,oluşturduğu evrenin içindeki her bir noktada yine bu süper uzayın ucundaki halkalar olarak karşımıza çıkıp bir okyanusun üzerindeki köpükler misali tüm evreni bir dantel gibi işleyerek ya da ayrı bir deyişle bunların (paketçiklerin)yan yana gelmesiyle teşekkül ettirdiği mikrodalga boyutun frekanslarını birbirlerine göre var kılarak tüm maddesel yapıyı meydana getirirler.

Maddi evreni meydana getiren kuantların, planck eylem aralığını bildiğimiz için,evrende ne kadar foton(ya da planck tünelleri) bulunduğunu bulabiliriz. Bazı araştırmacılar da kapalı evren modeli için şu anki evrenimizin büyüklüğünün 10 üssü(61)planck mesafesinde, hacminin,bu mesafenin küpü olan yine planck cinsinden 10 üssü(183),yaşının da 10 üssü(61)kere planck zamanı olarak düşünmektedirler(planck eylem aralığı 10 üssü(-43) sn.’ dir)
Bu Kurtdeliklerinin yan yana gelerek oluşturduğu evreni başka bir açıdan ele alırsak,örneğin;1 elektron her noktasından foton bıraktığı için,tünel yumağı hali küresel bir tünel olarak da düşünebiliriz. Aynı şekilde, sırasıyla nükleonlarla elektronların oluşturduğu atomlar,moleküller,gezegenler,yıldızlar,galaksiler ve evrendeki her şey yine bu tünellerin birleşmesiyle meydana gelirler.

Geonların bir başka özelliği de,birinin diğerinden farklı olmayıp açılımlarının bakış açılarına göre çoğul ismi almasıdır.Bu özellik aynı şekilde soyut uzay ve izdüşümü olan somut uzay için de geçerlidir. Çünkü somut uzayın var gösterilmesi,bir var kabulden ibaret olan soyut uzayın yansımasından dolayıdır.
Bununla birlikte, tüm ihtimalleri içinde barındırması dolayısıyla süper uzay (ki belirsizlik ortadan kalkarak belirlilik yerini alır) tüm dualiteleri içerir. Bu yüzden süper uzaya yolculuk eden bir kişi, tüm uzay ve zaman kavramlarını niçin geride bırakması gerektiğini açıklar bir biçiminde,bu uzayın sıcak mı soğuk mu,geniş mi dar mı,küp biçiminde mi küresel mi olduğunu soramayacağı gibi yaşam ile ölümün,varlıkla yokluğun ,her şeyle hiçbir şey,ayrımının geçersiz olduğunu da anlar.

John A Wheleer’in kuantum köpükleri,Bilinç ile Madde arasındaki ilişkiye çok geniş bir düzeyde açıklık getirerek,planck uzayının (noktasının) maddeye dönük yüzündeki karadeliklerin olay ufkunun girişinde ,uzay ve zamanın bittiği sınırda Kaotik bir yapı olarak enerjinin yerini alırken yine bu ölçeğin öze dönük yönüyle de süper uzaya açılan kapıyı,geçiti oluştururlar.

Dikkât edilmesi gereken ikinci husus da; artık bölünemeyecek kadar küçük zaman dilimi olan (ki zaman yönüyle zaman duvarı,enerji yönüyle enerji duvarı,sıcaklık yönüyle ısı duvarı ismini alan planck ölçeğinin)10 üssü(-43) sn.’ nin altındaki boyutta zamanın negatif olmasına karşın bu değerden t=0 anına kadar pozitif olarak ifade edilmesi bir çelişki değil,big bang olayını anlamak için seçtiğimiz koordinat sisteminden, başka bir deyişle, bakış açısından kaynaklanmasındandır.Yoksa, zamanın planck çapı altındaki soyut uzayda negatif değerlerde olması gibi kütle,boyut...vb)kavramlar da soyut ve negatif değerlerle ifade edilir.

Her şeyin Teorisi hakkında en detaylı ve geniş çalışma,David Bohm(1) tarafından Hologram Teorisi adı altında sunulmuştur. “Kırılmamış Bütünlük” kavramı şeklinde de ifade edilen teori,evrenin her parçasının,tüme ait olanın tam bir imajını verdiğini belirterek,maddesel dünyamızı meydana getiren atom ve altı parçacıklarının daha temel düzeyindeki “Örtülü Düzenin” (2) yanılsaması şeklinde var olduğunu söyler. İşte bu bağlamda bazı fizikçi ve filozoflar (ki David Bohm aynı zamanda filozoftu)bilimsel plartformda,şuur ve madde arasındaki ilişkiyi Bohm’un kendi alanında herkesten daha ileri götürerek açıkladığını kabul etmektedirler (ayr.bil.iç.bkz.zihin ve madde/ sufizm ve insan-fizik.)

Evrenin bölünmez bütünlüğü konusunda Bohm şunları söylemekte “Aslında insan ,klasik görüşte yer alan, dünyayı bağımsız ve ayrı olarak var olabilen bölümlere ayrıştırarak analiz edebileceğimizi savunan yaklaşımı terk edip,kesintisiz birlik ve bütünlük yaklaşımına ister istemez eğilim gösteriyor. Biz alışılmış klasik ve bağımsız “temel birimler” yaklaşımını tersine çevirdik. Yani artık görülen sistemlerin ,bu temel birimlerin birleşmelerinden meydana geldikleri görüşünü terk ettik.Buna karşılık,temel gerçekliğin,evrenin bir birinden ayrılmaz bir kuantum etkileşiminden oluştuğunu savunuyoruz.Ve nisbeten serbestçe davranabilen birimlerin,bu bütünün yalnızca birer parçası (3) oldukları görüşündeyiz.”(ayr.bil.iç.bkz.Quantum Potansiyeli/Sufizm ve İnsan-Fizik).

Mistisizmde ifade edilen çokluktaki Teklik kavramını Farklılaştırılmamış Süreklilik kavramı ile dile getiren,yüzyılımızın ünlü kuramcılarından Northrop,bu bölünmezliği şöyle açıklamakta: “Farklılaştırılmamış süreklilik,doğrudan duyumlanan (algılanan) bütün farklılaşmaların (varlıkların)içinden çıktığı ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları(varlıkları) kapsamaktadır.O bölünmez ve değiştirilemez olandır.”

Bununla birlikte,Einstein ile beraber Birleşik Alanlar kuramı üzerinde çalışan David Bohm’un bu teorisi,maddenin hiçbir zaman var olmadığını ve her boyutun o boyutun algılayıcısına göre mevcut ve maddesel olarak yine algılayıcı tarafından yaratıldığını(ki Gestalt Psikolojisi de aynı görüşleri savunmaktadır) bu nedenle de Birleşik Alanların,hologramik paradigma ve işaret ettiği bilince başvurmadan çözülemeyeceğini söylemekte ve aynı kavramın Mistikler tarafından Deneyimleri ile elde ettikleri gerçeklerle de paralellik arz ettiğini belirtmektedir.

Yine Bohm,İnsan aklının daha yüksek gerçeklikleri kavrama yeteneğinin Klasik Bilimlerce yadsındığını ya da görmezlikten gelindiğini, dolayısıyla da bu standart bilimin bir deneyi parçalara bölerek çözümleme getirdiği için çıkmazda olduğunu düşünmektedir.Bu yüzden Bohm,elde ettiğimiz gerçekleri,bulguları yine kendimizin oluşturmakta olduğu konusunda bizleri uyararak,aklımızı kendi yarattığı tutsaklıktan hiç olmazsa kısa bir süre kurtarmak ve bilimsel bir yaratıcılık anına ulaşması için doğu mistisizmini anlamamızı önermektedir.Bu konuda Stevens enstitüsünde fizik profesörü olan Jeremy Bernstein, duygularını şu cümlelerle özetlemekte: “Eğer bir doğulu bir mistik olsaydım,dünyada isteyebileceğim en son şey modern bilimle uzlaşmak olurdu”

Bohm’un subjektiflik hakkındaki görüşüne benzer bir ifadeyi,evrenin yapıtaşının düşünce olduğunu söyleyen Cambridge üniversitesi profesörlerinden biri olan Sir Arthur Eddington ise, objektif bilim içerisinde geçen şeylerin çoğunun aslında Subjektif olduklarını ve bunun,bizim nesneleri ölçme şeklimizi belirlediğini öne sürerek,bu durumun daha kolay anlaşılır olması için,denizde belirli bir büyüklükten daha küçük bir balık bulunmadığının farkında olmakla birlikte,asıl boyut sınırlamasının kullanmakta olduğu ağın göz büyüklüğüne bağlı olduğunu fark edemeyen bir balıkçı örneğini vermiştir.

Fakat geçmişte olduğu gibi, günümüzde de etiketi ve sınıfı ne olursa olsun, şartlanmaların ,değer yargılarının bir ağ gibi ördüğü şuurun blokajından dolayı metafiziğin ve mistik anlayışın olabilirliliğinin işaretlerini görmezden gelen zihin sahipleri, maalesef reddetme ilkelliğini sergilemektedirler. İnsanın genetiğinde var olan bu hastalığı çok iyi teşhis eden Einstein, “ Bir önyargıyı yok etmek,bir atomu parçalamaktan daha zordur” şeklinde görüşlerini dile getirirken,bu teşhisin tedavisi için de ünlü biyolog T.H Huxley şunu önermektedir: “ Olgunun karşısında ufak bir çocuk gibi oturun ve daha önce edinmiş olduğunuz tüm kavramları unutmaya hazır olun ve doğa sizi hangi uçuruma,her nereye yöneltirse yöneltsin,onu alçak gönüllülükle izleyin,yoksa hiçbir şey öğrenemessiniz.”

Ayrıca insanın birimsellik kozasından sıyrılıp Evrensel Öze doğru yol almanın en temel ilkelerinden de biri olan bu ifadeyi göz önünde bulundurmayan aynı zihin sahipleri, Birleşik Alanların Holistik(4) bir yapıyı göstermesine rağmen, göstergesi olduğu metafizik ve Mistik anlayıştan temizleyerek sistemi anlama eğiliminde görünmektedirler. Fakat bu anlayış ya da ayrı bir deyişle,Bhom’ un ve diğer büyük beyinlerin de dile getirdiği gibi, temelinde Mistik anlayışın bulunmadığı hiçbir sistem tam olarak açıklanamayacaktır.Bu noktayı can alıcı bir ifadeyle dile getiren John A. Wheleer “Yalnızca fizikle ilgilenen hiçbir fizik teorisi, fiziği hiçbir zaman açıklayamayacaktır” derken,maddeyi yaratanın zihin olduğunu söyleyen başka bir ünlü fizikçi Jack Sarfatti ise “Bu nedenle,metafizik açıklamalar fiziğin gelişimi için mutlak bir biçimde yaşamsaldır” der.

İşte bunun içindir ki, Batının, Doğu felsefesinde ,daha doğrusu İslam Mistisizminde ifade edilen “Evrensel Şuura” kulak vererek Kozmik Bilinç’ten beslenmesi gerekmektedir ki, bunu idrak edenler,Kozmik Bilincin Boyutsal Sonsuzluğunda yerini alarak yaşamlarını sürdürmektedirler.Aynı şekilde Doğu dünyası da temeli mecaza dayalı olan anlatımların tabanda anlaşılabilmesi için kendi verilerini,Batı ilminin verileriyle sentez yapmak zorundadır ki, bu mecaz kavramı Hologram teorisinde,bir boyuta ait olan gerçeklerin bir üst boyutun mecazları olduğu şeklinde açıklanır. Bu,mistik kaynaklarda “Halka neden mecazlarla sesleniyorsun?” diyen öğrencisine Hz. İsa (as) “Göklerin Egemenliğinin sırlarını anlama yeteneği size verildi,ama onlara verilmedi.Kimde varsa,ona daha çok verilecek ve o bolluk içinde olacak.Ama kimde yoksa,kendisinde olan da elinden alınacak. Onlara benzetmelerle seslenmemin nedeni budur.” diye cevap verirken,aynı durum İslam kaynaklarında kendini göstermektedir. Kuran’da bu duruma “Anlayasınız diye bunları size misallerle,sembollerle açıklıyoruz” ifadesiyle açıklık getirilmiştir. Onun( Kuran’ın) ikiz kardeşi olan Hz. Muhammed (s.a.v) ise kıyamet gününden bahsederken,güneşin batıdan doğacağını belirterek,batıni gerçeklerin tabanda anlaşılması için gerekli olan idrak ve anlayışın(ki güneş,idrak ve anlayışı sembolize eder) Batıdan zahire çıkacağını belirtmiştir.

“Holografik paradigma ve diğer paradokslar” adlı eserin yazarı olan ken Wilber tarafından yayımlanmış olan “Kuantum Soruları” adlı kitabında yazar,bugünkü bilimi zirveye taşıyan isimlerin başında gelen Hysenberg,Shördinger,Einstein,De Brogle,Sir James Jeans,Max Planck,Wolfkang Pauli ve Edington gibi, dünyanın en meşhur fizikçileri tarafından yazılmış mistik yazıların bazılarına değinerek ,bu yazarların hepsinin fizik ile mistisizmin bir yönden ikiz kardeş olduklarına dair derin bir inancı ifade ettikleri anlatılmaktadır.Hatta bunlardan Haysenberg,bilim adamı olmanın yanı sıra ,Fisagor(Eflatun)cu okulun hem mistiği hem de metafizikçisi iken,Wolfkang Pauli de (ki bir labaratuvarda bulunması bile, cam bir aletin ayrılmasına ya da kırılmasına neden olduğu söylenir) Carl Jung ile psişenin yorumu ve Doğası adlı eseri kaleme almışlardır.Wilber’in kitabının dışındaki listede daha birçokları da var. Bunların arasında Oxford Üniversitesinden Roger Penroseu (ki oda Bohm’un görüşlerine katılarak bilincin doğasını kabul etmektedir) “Karadelikler” kitabının yazarı ünlü fizikçi John Taylor’ı, B.D.Josephon’ı(5),Neils Bohr’u ve Oppenheimer’ı da sayabiliriz. Bunlardan Neils Bohr “Atom kuramı ile ilgili paralellikleri aramak istiyorsak, insanı var oluşun büyük dramı sırasında hem seyirci ve hem de aktör olarak ele alan doğu mistisizminin düşünürlerinin karşılaştıkları sorunlara yönelmemiz gerekecektir” derken, Oppenheimer da “Atom fiziği dalında yapılan keşiflerle ortaya çıkan görüşlerin hiçbiri tamamen başka,hiç duyulmamış ya da yepyeni değillerdir. Kendi uygarlığımızda bile bunların öncülerine rastlayabiliriz.Ancak doğu mistisizmin öğelerinde bunlar çok daha yaygındırlar.Bize düşen görev, bu eski açıklamaların desteklenmesi,düzenlenmesi ve geliştirilmesidir.” diyerek görüşlerini ifade etmiştir.Ünlü psikolog Carl Jung ise, neden bu büyük fizikçilerin mistisizme ihtiyaç duyduğunu şu sözüyle özetlemektedir:“İnsan Psişesi,semavi olanı kabul etmek üzere inşa edilmiş bulunan şuur altı ihtiyacını barındırır.”



(1): D Bohm ve B.Hilley kurt delikleri düşüncesine katılarak, bu konuda şunları söylemektedirler:“kuantum teorisinin çarpıcı birçok yeni özelliğinin varlığı genellikle kabul görmüştür. Bununla beraber, görüşümüze göre, hepsinden daha da asli,farklı yeni özelliğin ne olduğu hususu üzerinde çok az duruldu.Yani uzayda irtibatlı olmayıp birbirleri arasında iç –irtibatı bulunan farklı sistemler üzerinde”

(2):Nesnelerin kendilerini, bilinen uzay-zaman boyutu içinde göstermesi yani insanların,hayvanların,galaksilerin görünen (algılanan) dünyasına “Açık düzen”,
objektif gerçekliğin temelinde, “açık düzene” göre görünmeyen ,algılanamayan fakat yine holografik olarak düzenlenmiş,birbirleriyle bağlantılı düzene ise “örtük,kapalı düzen” adı verilmektedir.

(3)Hologram Prensibinde Parça –Bütün ilişkisi,bir parça bir de o parçada mevcut olan bütünün bilgisi şekliyle değil,parça adı altında var olan Bütünün kendisi şekliyle ifade edilmektedir ki, parçanın varlığı söz konusu değildir.Aynı zamanda bu kavram ,cüzi irade ve ona bağlı olan külli İradenin var olmadığını, var olanın Tek bir irade olduğunu da açıklar.

(4) Her Şeyin teorisinin Holistik olması aynı zamanda,maddenin tüm özellikleri,uzay-zamandaki tüm olaylar ve fiziğin bütün diğer teorilerinin bu evrensel yasadan çıkartılabilmesi demektir.

(5) Cambridge Üniversitesinde Hawking’in çalışma arkadaşlarından biri olan 1973 Nobel ödüllü Josephon, insan zekâsı ile gözlemlediği dünya arasındaki ilişkinin,Doğu mistisizmini anlayarak, nesnel gerçekliğin içyüzünün anlaşılabileceğine inanmakta olup bunun gereği olan teknikleri de etkin biçimde uygulamaktadır.

SiNaN32
08-03-2009, 15:02
7. Bölüm

Bundan binlerce yıl önce Lau Tzu, boşluk yada hiçlik hakkında şöyle demişti “Otuz çubuğu birleştirir ve buna tekerlek deriz;oysa tekerleği yararlı kılan, içindeki hiçbir şey olmayan boşluklardır.Kili yoğurur,bir çanak yaparız;oysa çanağın kıymeti,içinde hiçbir şey olmayan boşluktan gelir.Ev yapmak için kapılar ve pencereler açarız;oysa evin yararlılığı,içinde hiçbir şey olmayan boşluklardadır.O halde var olandan yararlandığımız gibi,var olmayanın yararını da kabul etmeliyiz.”
Lau Tzu gibi düşünebildiği kadar görebilen bilgeler,bilgilerini uzay ve zamanın ötesindeki canlı okyanustan direkt almalarına karşın,görebildiği kadar düşünen beyinler için ise bu, uzay ve zamana bağlı olarak uzun süreler içinde elde edilmiştir.


İlk çağda,boşluk kavramı üzerinde Democrite(ve onun gibi atomcular) gerçeğin temellerinin,boşluktan ve onu dolduran bölünmez ve parçalanmaz atomlardan meydana geldiğini söylüyor ve ekliyorlardı: “Bir elmayı kestiğimizde, bıçak atomlar arası boşluklardan geçmelidir.Eğer bu boşluklar olmasa bıçak içine giremez,atomlara rastlar ve elma kesilmezdi”.Böylece, her şeyin hammadesi,iç içe yerleşmiş bu zerrecikler idi.Buna karşın Aristo ise, kesinlikle boşluğun boş olmadığına inanıyordu.16 yy.’a gelindiğinde ise Galileo’nun öğrencisi olan Toriçelli, termometreyi bulmasıyla birlikte, boşluk hakkındaki bilgiyi biraz daha fazla somutlaştırmıştı.Toriçelli, önce ucu kapalı bir cam boru aldı ve bunu cıva ile doldurarak,boruyu ters çevirdi ve yine cıva ile dolu olan bir kaba boşalttı.Borudaki cıva düzeyi alçalmaya başlarken,borunun üst kısmında içinde madde bulunmayan boşluk, yani başka bir uzay bölgesi oluştu.Bu durum karşısında Blaise Pascal, kendine şu soruyu sordu “bu boş olan bölgede duyu organlarımla algılayamadığım bir tür madde mi içeriyordu”Fakat o da cevabı net olarak veremedi.



Daha sonra Otto de Gueriche,lastik pompasını bulmasıyla birlikte,bir kürenin iki yarısını birbirleri üzerine kapatıp,kürenin içinde bir boşluk meydana getirdi. Öyle ki, bu boşluğun oluşturduğu etki yüzünden küreyi karşılıklı iki yanından çeken 16 at,onu açmayı başaramadı. Bu da boşluğun var olduğunu gösteriyordu



Boşluk ile ilgili çalışmalar 19 yy sonlarına doğru,alternatif görüşler ışığında tekrar canlandı.Bilindiği gibi boşluk elde etmenin tek yolu o bölgedeki tüm madde,enerji ,gaz...vb) tüm etmenleri ortadan kaldırmak idi. Dolayısıyla, şimdi bunu kafamızda daha iyi canlandırmamız için öncelikle,tam olarak ayarlanmış, içinde bir pistonun rahatlıkla kayabildiği ideal bir silindir olduğunu düşünelim. Başlangıçta, piston silindirin dibine dayanır vaziyetteyken, yavaş yavaş çekilmeye başlanınca ,silindirin dibinde boşluk oluşturmaya başlar.Bu boşluğun da mutlak boşluk olması beklenir.Bu yüzden de tekrar pistonu geri ittiğimiz taktirde, yeniden silindirin dibine inmesi düşünülecektir.Fakat gerçekten bu beklenildiği gibi oluşmamaktadır. Nedeni de Max Planck’ın bilimde devrim yapan Kara Cisim Işıması Teorisidir ki, buna göre,piston,silindiri ne kadar boşaltırsa boşaltsın,boş sanılan ortamın,silindir çeperlerinin sıcaklığında termal radyasyona sahip olacaktır.Gerçekten de silindirin içine hava sızmamasına rağmen ,silindir içinde bir şeyler üretildiği ve bunun da pistonun ilk konumuna gelmesini engellediği görülmüştür.Çünkü piston çekildiği sırada çeperleri meydana getiren atomların elektronlarının ısıl hareketlerinden ısıl ışıma yayınlanarak boşluğu doldurur ve piston tekrar geri itilmek istenince bu ısıl ışıma(elektromanyetik alan) bir gazın meydana getirdiği basınç gibi kuvvet uygular.Dolayısıyla, ışımanın sıcaklığını (basıncını)yok edip pistonun ilk konumuna gelmesini sağlamanın tek yolu, bu ışımanın soğutularak çeperlere geri döndürülmesidir.Buradaki ısıl ışımanın kaynağı elektromanyetik dalgalanmalar olduğu için, onu mutlak Sıfır noktası olan(-273.16)dereceye kadar soğutmak gerekecektir ki, Mutlak Boşluk sağlanmış olsun. Fakat, bu durumda dahi kuantum fiziğin yasaları,boşlukta yine bir kalıntı enerjinin var olduğunu göstermiştir.Dolayısıyla boş olarak düşündüğümüz uzay, gerçekte boş olmayıp titreşmekte olan elektromanyetik alanın (enerjinin) dalgalanmalarından oluşmaktadır. Bu noktada var olan Radyasyonun bir özelliği de saf bir durumda,sonsuza dek sınırsız bir halde olmasıdır ve sıcaklığı gibi entropisi de sıfırdır.



Bununla birlikte fizikçi Unruh da ivmesiz (sabit hızla hareket eden ya da duran)bir gözlemcinin boşluk olarak gördüğü,algıladığı bir halin yani gerçek parçacıkların olmadığı bir durumdan, sabit bir ivme ile hareket eden bir gözlemci tarafından tıpkı ısıtılmış fırın içindeki belli bir sıcaklık değerindeki ışıma olarak algılanabileceğini göstermiştir.Değişen ivmeli bir hareketin oluşturacağı algılama düşüncesinin, boşluğun kuantumlaşması ile, genel görecelik arasındaki ilişkinin varlığını gösteren ayrı bir deneyde Ünlü Fizikçi Paul Davies ve Stephen Fulling tarafından,boşluktaki bir ayna titreştirilip foton ışıması oluşturularak gösterilmiştir.



Mutlak Sıfır enerjisinin var olabileceğini, Haisenberg’in ünlü belirsizlik ilkesinin de öngördüğüne değinmiştik (Sıfır Nokta Enerjisi-Sufizm ve İnsan/fizik). Şimdi, yine aynı kavramı farklı bir açıdan görmeye çalışalım.



Bu ilke bize bir parçacığın pozisyonunu ve hızını aynı anda tanımlayamayacağımızı söyler. Bu da bir alan değerinin (çekimsel ya da elektromanyetik) alanın zaman içindeki değişim hızı ile aynı anda ölçümleyemeyeceğimizi gösterir. Dolayısıyla, bir alanın değerini ne kadar doğru ölçümlemeye çalışırsak,değişim hızını da o kadar çok hatalı ölçeriz.Aynı şekilde bu ifadenin tam tersi de doğrudur. Bunun sonucu olarak bir alan asla sıfır olarak ölçülemez.Aksi taktirde, bunun zıt anlamı, belirsizlik ilkesinin geçersiz olmasını zorunlu kılar.Bu yüzden de tüm alanlar sıfır olmayacağından,sıfır uzay,boş olamaz. Böylece evrenin her zaman ve her yerinde olan bu uzay(vakum) daimi olarak fermion ve bozon çiftleri oluşturacaktır..



Bozon olarak düşünürsek ,bu foton ya da graviton çiftleri sürekli olarak ortaya çıkar ve bir çiftin iki parçası aynı yolu takip ederlerken ,birden ayrılırlar fakat bu çok çok kısa bir zaman sürdüğü için tekrar birleşerek birbirlerini yok ederler.Eğer bu çiftler fermion iseler,bu sefer de fermion çiftlerinin yarısı anti-fermion teneciklerinden oluşur ve aynı şekilde yaratılmalarından çok kısa bir sürede birleşerek yine yok olurlar(bozonların antileri yoktur). Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir:Evrenin toplam enerjisinin sabit olduğu göz önünde bulundurulursa,bu durum evrende enerji dengesizliğine neden oluşturmaz mı?Buna verilecek cevap “hayır” olur. Çünkü tanecik çiftlerinin oluşması için vakumdan alınan ödünç enerji,çiftlerin birbirlerini yok edip vakuma dönmeleri ile birlikte geri ödenir.Alınan ödünç enerji ne kadar yüksek ise tanecik çiftlerinin vakuma dönüş süreleri de ters orantılı olarak o kadar kısa olur.Böylece bu denge evrenin toplam enerjisine hiçbir şey ekleyip çıkartmaz. Zaten madde-antimadde durumunda dahi pozitif enerjiye karşılık,negatif enerji olması yine denge halinde olduğunu gösterir.



Vakumun hakkında ilginç bir benzetme yapan fizikçi Sidney Coleman bunu şöyle açıklamaktadır: “Sıfır şüpheli bir sayıdır.On yıl boyunca,maaşınızı göz önüne almadan para harcadığınızı,sonunda harcamalarınızla kazandığınızı karşılaştırdığınızda,ikisinin kuruşu kuruşuna denk çıktığını düşünün,kozmolojik değişmezin sıfır çıkması bundan daha da az bir olasılıktır”.Burada ifade edilen kozmolojik sabit,Einstein ın ilk olarak durağan ve genişlemeyen bir evren modeli için genel görecelik denklemlerinde,kütle çekimine karşı itme gücü olarak,yerleştirdiği bir sabittir.Fakat evrenin genişlemesi ortaya çıkınca Einstein bu durumu “hayatımın en büyük hatası”şeklinde dile getirdi.Fakat günümüzde bu sabite,boşluğun hiçbir maddesel yanı olmayan enerji yoğunluğu olarak yeniden yorumlanarak evrenin enerji yoğunluğuna eklenir.Bunun nedeni de,evrenin bugünkü genişlemesinin,vakumdaki bu yoğunluk etkisinin,evreni şişirdiğini göstermesidir.



J.Wheleer de,“boşlukta yer değiştiren bir elektronu,her türden edimsiz parçacığın oluşturduğu bir çorba içinde yüzüyor ve onların sürekli saldırısına uğruyor olarak düşünebiliriz” demişti.Bu görüş ışığında,vakumun bir diğer ilginç özelliğini gösterebiliriz.Bilindiği üzere,dört temel kuvvetten elektromanyetik kuvvet ile gravitasyonel kuvvetin mesafelerin kısalmasıyla etkinliklerinin artmasına karşın,diğer iki nükleer kuvvette bu, uzaklıkların artmasıyla kendini göstermekte ayrı bir deyimle mesafe kısaldıkça etkinliği azalmakta idi.Dolayısıyla bir kuark çifti birbirlerinden ayrıldıkça daha büyük kuvvetlerle birbirlerine doğru çekilecekleri için doğada serbest olarak bulunamazlar.Bunu göz önüne aldığımızda,boşlukta bulunan yüklü bir parçacık,vakumdaki sanal tanecik çiftleri tarafından,sarılır. Fakat parçacığın sahip olduğu yük nedeniyle bu çiftler birbirlerinden ayrılır ve zıt yüklü olan sanal tanecikler, yüklü taneciği sarmalar. Diyelim ki, bu yüklü parçacık proton olsun,o zaman bu sanal tanecikler elektron olacaklardır.Eğer yüksek enerjilerde herhangi bir yüklü parçacık yakınından geçerse bu bulutun içine dalabilir ve protonla düşük enerjide olduğundan çok daha kuvvetli bir şekilde etkileşmeye girebilirler.



Kuarklarda ise,yukarıdaki nedenden dolayı tam tersi olacaktır.Bu yüzden kuarklar,aynı renkteki sanal kuark ve gulonlar ile çevrelenecektir. Dolayısıyla, yine yüksek enerji ortamında geçen bir kuarkın daha derine girerek daha az renk görecek ve daha zayıf bir kuvvet hissedecektir(Kuantum renk dinamiği,güçlü nükleer etkileşimleri açıklayan alan kuramıdır.)



Daha önceden de bildiğimiz gibi, karadelikler enerji ve parçacık yayımlamakta idiler.Bunun nedeni de uzay boşluğundaki alanların pozitif ve negatif yöndeki dalgalanmalarının oluşturduğu parçacık çiftleri idi (bkz. Karadelikler IV-Sufizm ve İnsan).Çünkü, karadeliğin yüzeyi olan olay ufku için her ne kadar,fiziksel ya da algılanabilecek somut bir şeyden bahsedilse de, gerçekte burada var olan sadece mutlak boşluktur, yani vakum. Dolayısıyla,karadeliklerin olay ufku limitinde uzay-zaman kıvrımlarının maksimum değerlere ulaştığı ve vakuma indirgendiği bölgelerdir.



Şimdi biz bu parçacık çiftlerini,Hawking radyasyonunda,bir ortaya çıkıp ve çok kısa bir zaman içinde yok olan planck mesafesindeki 10 üssü

(-33)cm yarıçaplı mini karadelikler olarak düşünebiliriz.Böylece makroskopik dünyamızda düz olarak gördüğümüz,algıladığımız, şişmekte olan balon yüzeyine benzer evrenimizi,mikroskopik boyutlara inilmesiyle birlikte,kuantum fiziğinin (belirsizlik prensibinin) neden olduğu bulanıklığın ve dalga/parçacık ikileminde öngördüğü biçimde taneciklerin,mikroskopik titreşimle titreştiğini ve titreşen bu enerji alanlarının da mini karadelik çiftlerini meydana getiren köpüğümsü yapıyı oluşturduğunu görürüz.



Sınırsız sayıdaki evrenlerden biri olan evrenimizin çok yüksek sıcaklıkta ve belirli yoğunluklu bir sıvı içinde kabarcıklar şeklinde meydana getirildiğini (ki ;bu kabarcıkları boşlukta balonların şişmesine benzetebiliriz)söyleyen Fizikçi J.Richard Gott Hawking, radyasyonunu zamanın başlangıcındaki erken evren modeline uygulayarak,olay ufuklarının sürekli olarak ısıl ışıma üretmelerinden faydalanıp zemin radyasyonun*neden tüm evren boyunca düzgün bir biçimde dağılmış olduğunu açıklamaya çalışmıştır.Ona göre De Sitter (vakum) uzayı homojen bir biçimde,tıpkı akışkana benzer Hawking radyasyonu ve olay ufukları ile doludur.Bu olay ufukları da negatif bir basınca neden olarak (artı basınç büzülmeyi temsil etmektedir) bu uzayı genişletir,şişirir. Bu genişlemenin sistemi;yeteri derecede birbirinden uzak iki nokta arasındaki mesafe ,ışığın birinden diğerine ulaşmasını engelleyecek bir biçimde ayrılması durumunda bir olay ufkunun oluşmasıyla meydana gelmektedir.Benzer deyişle, Hawking radyasyonu olay ufukları üretir,üretilen olay ufukları da aynı şekilde radyasyon.Böylece bu radyasyon,kabararak evrenin genişlemesine neden olan akışkan olur ve bu da De Sitter uzayının şişmesini meydana getirir.Bu döngüsel tez plank mertebesinde gerçekleşmesiyle bilinen madde ve enerjiyi oluşturur.Gott, bundan önceki dönem olan 10 üssü (-44) sn ve öncesindeki evrenin ise tıpkı bir koka kola köpüğündeki kabarcıklar biçiminde mevcut olduğunu söyler.Zaten Planck enerjisi olan 10 üssü (19)Gev.’lik enerji üzerinde(planck enerji duvarı)uzay zamanın düzgün süreklilik davranışını terk ederek,köpüğe benzer bir yapı kazanacağı beklenmekte idi.



Evrenin Kısa tarihi adlı eserin yazarı olan Fizikçi Joseph Silk’de bu mini karadeliklerin,maddenin ilk tekillik sırasındaki veya ondan hemen sonraki durumu temsil etmelerinden dolayı, bunlardan meydana gelen köpüğün oluşturduğu dalgalanmaların büyük Patlamanın ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıktığını söyleyerek,evrenin kozmik saatinin ilk tik taklarına başladığı bu an öncesindeki,belirsiz bir zaman boyunca, sürekli olarak yaratılan ve yok olan planck kütleli karadeliklerden oluşan bir kuantum köpüğünün,er geç ortaya çıkması kaçınılmaz olan bir dalgalanma ile büyük patlamaya yol açan genişlemeyi tetiklediğine inanmaktadır.



S. Hawking ise, bizim evrenimizin başka bir evrenden doğabileceğini belirterek bu durumu şöyle ifade etmektedir “Evrenimiz,birbirine eklenmiş,uçsuz bucaksız bir petek gibi uzanan,bebek ve yetişkin evrenlerden oluşan bir labirentin parçası olabilir ve birden daha fazla noktada solucan delikleriyle bağlanabilir.Solucan delikleri de,evrenimizi kendi parçalarıyla diğer zamanlarla birleştiriyor olabilir.



Yine kuantum fiziğine göre,evrende mevcut olan her şey, aslında değişik frekanstaki kendine has bir enerjiye sahip çeşitli dalgalardan meydana gelmekte idi. Eğer bu dalgalardan birinin taşıyabileceği en az miktardaki enerji hesaplanırsa, uzay boşluğunun her bir cm. küpünün evrenin bütününe ait olan toplam enerjiden çok daha büyük enerjiye sahip olduğu ortaya çıkar.Bu yüzden de David Bohm tüm bilim adamlarını bu sonsuz enerji okyanusuna odaklanmalarını, aksi taktirde,içinde yüzmekte oldukları okyanustan haberdar olamayan balıkların konuma düşeceklerini belirterek şunları söylemektedir “ Bir kristal, Mutlak sıfır noktasına dek dondurulacak olursa,kristalin içindeki elektron akışı dışarıya elektron saçmadan sürüp gidecektir.Eğer ısı yükseltilecek olursa,kristalin içindeki çeşitli çatlaklardan saydamlıklarını yitirdiği görülecek,başka bir deyişle bu çatlaklar dışarıya elektron saçmaya başlayacaklardır.Elektron açısından bakılacak olursa ,kristalin içindeki bu gibi çatlakların hiçlik denizinde yüzen “madde” parçaları gibi görünmesi gerekir,ama durum böyle değildir.Bu yüzden Hiçlik ve madde parçaları birbirlerinden bağımsız olarak var olamazlar.Her ikiside aynı kumaşın ,kristaldeki daha derin düzenin yansımalarıdır.”



Böylece madde ve enerjiye,boşluktan ayrı bir yapıya sahip olmaksızın,uzay –zamandan bağımsız sonsuz enerji okyanusun (yani Wheleerin de öne sürdüğü boş vakum uzayı)farklı iki belirişidir diyebiliriz.Ayrıca vakumun uzay ve zamandan bağımsız olması ,onun bir anlamda ölümsüzlüğü demektir.Bu yüzden tüm varlığın nedeni olan fermion ve bosonların bütün temel özellikleri (kütle,yük,enerji,dönme...vb) bu varlık kuyusunda aynen muhafaza edilir.Dolayısıyla bu kuyudan meydana gelen evrenimiz,bir gün kendi üzerine çökerek bir karadeliğe dönüşse bile,vakum varlığın devam ettirecektir. Bu konuda “Kuantum Benlik” kitabının yazarı fizikçi Danah Zohar şunları söylemekte “Tanecikler tek tek vakumdan dışarı yükselip kısa bir süre var olurlar,daha sonra diğer parçacıklarla birleşip ya yeni bir şeyler oluşturur ya da çıktıkları kaynağa geri dönerler.Fakat bu kısa ömürleri boşuna değildir.Eğer iki temel parçacık buluşup tek bir vücut olurlarsa,her biri kendi başına var olmaya son verirler,fakat oluşturdukları yeni parçacık, onların kütlelerinin özüne sahip olacaktır. Eğer bir nötron dağılırsa, onun kütlesi,yükü ve dönmesi,elektron,proton ve sonuçta oluşan anti nötrino içinde olduğu gibi korunur.Dolayısıyla meydana gelen her kuantum olayı,izini,ayak izlerini,zamanın kumları üzerine bırakır”



Bu durum,aynı zamanda sonsuz enerji okyanusunun holografik özellik göstermesiyle birlikte,bilinç özelliğine de sahip olduğunu gösterir.Fizikçi Walker,gizli değişkenlerin bu boyutta bilince eşitlerken ,diğer bir fizikçi Muses da bilinci kuantum vakum potansiyeline sıkıştırarak “durum vektörünü çökerten bilincin kendisidir”der.Görünen maddenin,olağanüstü bir büyüklük ve potansiyeldeki bir örtük fiziksel enerji denizine dayalı olduğu ve denklemlerin de bu örtük düzeni betimlediğini söyleyen Bohm, yine “madde bu devasa vakum potansiyelinde küçük bir dalgacık gibidir... Bu örtük düzen bizim madde dediğimiz şeyin çok ötesindeki bir gerçekliği içerir.Maddenin kendisi bu arka planda salt bir dalgacıktır” diyerek kuantum potansiyelini (elektromıknatıssal alan olan) bu enerji okyanusu olduğunu belirtir.



Bu alanlar hiçbir parçacık içermediği, ancak tüm parçacıklar bu alandaki gerilimlerinden meydana geldikleri için bu alana Büyük Birleşik Alanlar olarak bakılmaktadır.Amerikalı fizikçi David Finkelstein şöyle söylemekte “vakum kuramı,her şeyin teorisi olarak görülmektedir”.Varlığın bu alandaki yerini kafamızda daha iyi canlandırmamız için,her şeyin seslerden meydana gelmiş,ses dünyasında var olduğunu düşünelim, bu taktirde vakum bir davul derisi ve çıkardığı sesleri de o derinin titreşimleri olarak görülecektir.



Aşkın bir yaratıcıyı,içkin bir kavrama taşıyan tüm bu ifadeler (panteizm ile bir ilgisi yoktur) Piskopos Berkeley tarafından, dualist anlayıştan farklı olarak var olmanın (mutlak bilinç açısından)algılanmak olduğu görüşü şeklinde açığa çıkar.Ona göre varlık ve algı, Mutlak Bilinç içinde Bir ve Tektir.Dolayısıyla varlıklar (dışımızda var olan) bilinç tarafından algılandıkları için değil, Bilinç onların var oluşu olduğu için vardırlar.Yani,varlıkların ayrı bir Mutlak Bilinç tarafından görülmesiyle değil,varlıklar bu Bilincin yansıtıcıları olarak mevcuttur.Ve Berkeley ekliyor “Bilinç o şeye bakarak bir şey yaratmaz,çünkü basitçe o şeydir.Bu nedenle özgül algılar fikri geçersizdir.”



Fritjof Kapra ise “Evrenin temel tekliği atomik düzeyde apaçık hale gelir ve insan atom-altı parçacıklar alanına daha derinden nüfuz ederken bu Teklik, kendini daha çok görünür kılar.”Dolayısıyla bu gerçek bizlerin çevremiz ve evrenden ayrı,bağımsız bir yapıya sahip olmadığımızı gösterir.Eğer dalga/parçacık ikilemini de göz önünde bulundurursak, iç zaman içinde beyinlerimiz parçacık yanımızı temsil ederken ,dış zaman içinde şuursal yanımız,yerel olmayan (ışık hızı ile sınırlanmayan) dalgasal özellikli yanımızı gösterir ve iç zaman içinde ortaya koyduğumuz tüm eylem ve fiillerimiz,bireysel şuurumuzun heyecanlanmaları ,düşünceleri sonucu ortaya çıkarken,dış zaman yönümüzle de,evrensel şuurdaki tüm hayat biçimlerinin dalgasal yanları ile irtibatlı olarak,kozmik bilincin düşüncelerini deneyimleyip Quantum Ölümsüzlüğünü yaşar.Tıpkı her şeyin vakum potansiyel alanının düşsel tekilliği içinde varlık kazanmaları gibi.



Bu noktada A.Huxley “normal daraltıcı algısal modumuzu bir yana bırakırsak,gerçekliğin kaynağı ya da matrisi ile uyum içine girebiliriz”derken buna paralel olarak J.A.Wheleer de “evrenin ne kadar acayip olduğunu,onun ne kadar basit olduğunu kavradığımızda anlayacağız”der.

Evrensel şuurun kendini bilimsel yolla açıklamayacak şekilde davrandığını, bu yüzden de bu sınırın bilim kısmında kalmayı yeğleyen S.Hawking de eğer her şeyin kuramını keşfedebilirsek,kozmik şuura ait olan zihni tabanda da olsa öğrenme durumuna ulaşabileceğimizi söylemektedir.

Buna yakın görüş olarak Danah Zohar da “eğer evrimleşen bilimcimiz,evrendeki yerini gerçekten anlarsa ,kendimizi mutlak şuurun zihnindeki düşünceler olarak görebileceğiz”demektedir.



Din kavramının evrensel bir sistem olduğunu ve bu sistemin de beş duyu ve ona dayalı kavramlar açısından tam olarak algılanamayacağını (ki bu kavrama kâğıt üzerinde anlamak da denir) dolayısıyla, bunu değerlendirmek,hissetmek ve yaşamak için,Kozmik Bilinci en geniş skalada yansıtan Resullerin ortaya koydukları gerçeklere kulak verilmesi gerektiğini söyleyen bir islam mistiği de görüşlerini şöyle dile getirmektedir:

“ Hava, yoktur uzayda!…Su da, yoktur!.Yerçekimi de!Karanlıktır uzay!… Soğuk!… Duygusuz!.“Can”lıdır uzay!…“Şuur”lu…“Dalga”lı!.Kuşatmıştır Cehennemi; hiç kalır indinde Cennet!…Kucaklamıştır Cennet'i, sütüyle besler, hünerlerini seyreder!.Uzay kapsamlıdır… Varlığıyla var etmiştir insi cinni, melâikeyi… Seyreyler onlarda kendini… Havada, ateşte, toprakta suda!. Bunlardan meydana gelen tüm varlıklarda…Varlığıyla “can”lı kılar hepsini!…Havayla yaşarız biz; suyla yaşarız; toprakla, ateşle yaşarız biz!. Beşinci elementimiz, uzaydır bizim!.Uzaydan geldik; uzaya gideriz, varabilirsek!.“Esmâ”dır uzay!… Mazharı sıfattır uzay!.. Hayâldir uzay!.Sükûndur; barıştır; hoşgörüdür uzay!.Kozasız yaşayamazsın uzayda!. İçinde yok olup kozasız kalamazsın uzayda!. Gerçeğiyle yüz yüze gelemezsin uzayın… Çünkü sen, insanısın dünyanın!..Çamurdan yaratıldın; toprakla gıdâlandın, suyla beslendin, ateşle yaşıyorsun!.Yiyorsun, yeniliyorsun, bir fasid daire içinde yaşamını sürdürüyorsun!.Sen ey beşinci element… Bilir misin kendini?.. Sudan, topraktan, havadan, ateşten öte benliğini? Uzay kökenliliğini!.Uzayın bölünmez parçalanmaz tekilliğini!.Sanırsın ki uzay bir havasız boşluktur… Karanlıktır… Cansız, şuursuz bir varlıktır!Oysa uzay, nefesi Rahman; saltanatı Subhan’dır!.Onunla vardır, boyutlar; onunla kâimdir dünyalar… Onunla dâimdir bitmez tükenmez yaşamlar!.Cennetin onunladır; kozan onunla!… Yemeğin onunladır, suyun onunla… Nefretin onadır, sevgin onunla!.Kurtarırsan beşinci elementini dördünün kaydından; algılarsın ki, her şeyindir uzay!.. Dalgalarıyla kâim her şey… Dalgalarıyla açığa çıkmada… Dalgalarıyla seyretmede… Dalgalarıyla “ben” olup yaşamada yine kendinde!....Tenezzül etti hava oldu; tenezzül ateş oldu; tenezzül etti toprak oldu, su oldu; tenezzül etti “sen” oldu; ya sen nereye gideceksin beşinci element?Toprağı mı mekân tutacaksın, suyu mu; havayı mı mekân tutacaksın ateşi mi?Yoksa uzay mı mekânın olacak, mekânsızlıktır mekânım, diyerek!.Sen ey beşinci element… Sen ey maddeden doğma, beşinci boyut varı!…Bil ki, vatan sevgisi îmândandır.. Gel dön vatanına!… Mekânsızlık otağına; DOST katına!… “Can”la canlanmış olarak… “Rûh”la, ruhlanmış olarak… Tanı kendini, aş bedenini; seviyorsan özün olan “Ben”ini..Uzayı tanı, uzayı bil!.Uzaydır, Rahim; uzaydır Halîm; uzaydır Kerîm, uzaydır Azîm!.

Yansıdı aynaya, uzay koydu, adını; yarattı mahlûkatı, “adı”yla ayrı koydu varlığını…Hep, gönüller BİR olası…Uzay bağı, HAK bahçesi!…Erenleri, gül goncası!.Sanma uzay gayrıdır!… Hak ayrıdır, Uzay gayrıdır!… Sen seni bilmezsen, HAK, zannında ayrıdır!.Bil ki sözün amacı…TEK’liği bilmeyen; “uzay” nedir bilesi değil!.”



*Zemin radyasyonu,arka fon ışıması olarak da isimlendirilen bu radyasyon, evrenin ilk oluşumunda açığa çıkan büyük enerjiden arta kalan radyasyondur ki (uzayın her noktasında aynı değere sahiptir), evren genişledikçe sıcaklığı düşerek,günümüzde bu 5,7 cm dalga boyunda ve (- 270) derecede olduğu tespit edilmiştir.



İç zaman; lineer zamandır. Yani saatlerimizle ölçümlediğimiz zaman.

Dış zaman;bizim beş duyumuzla algıladığımız evrenimizi aşan bölümünde bulunan, zamansızlık boyutunu da kapsayan, lineer olmayan zamandır.



Birleşik Alanlar teorisi II’ ye ek:Tanecik fiziğinde,C,P,T olarak adlandırılan simetri özelliklerinden,C;bir parçacığın antisi ile,P;bir parçacığın aynadaki görüntüsü(yani sağ ile sola dönüşünün yerini değiştirilmesinde),T;bütün taneciklerin hareketinin geriye doğru götürülmesi ile yer değiştiğinde, taneciklerin özelliklerinin değişmeyip aynı kalması demektir.Örneğin,C,P simetrisinde maddeden yapılmış bir yıldız,anti maddeden yapılmış yıldız ile aynı görünür. Bu duruma T’yi eklersek nedensellik ilkesi ters çevrileceğinden,zamanın simetrisi bozulacaktır. Günümüzde bazı atom altı etkileşimlerinde bile P,C simetrisinin korunmadığı görülmüştür. Mesela tanecikler C simetrisine uymuyorlarsa, bunun anlamı,karşı taneciklerden yapılmış olan evrenin bizim evrenle aynı yasalara uymayacak olmasıdır.



Kaynakça:

Ahmed Hulusi-Sistemin Seslenişi/Uzay

Kuantum Benlik:Danah Zohar

Maddenin Son Yapı taşları:Gerard,t Hooft

Evrenin kısa Tarihi:Joseph Silk

Holografik Evren I,II:Ken Wilber

Uzayın Sırları:Taşkın Tuna

Zamanın Kısa Tarihi:S.Hawking

S.Hawking ile Zaman Ve Uzayda gezinti: Kity Fergusuon

S.Hawking’in Evreni:John Boslough

Fiziğin Tao’su:Fritjof Kapra

Karadelikler: John Taylor:

İlk Üç Dakika: Steven Weinberg

Çağdaş Fiziğin Temel Kavramları:Arthur Beiser
Tubitak Bilim Ve Teknik Dergisi:Şubat-87 / Temmuz-90 /Temmuz-97/ Ekim-97/Nisan-99/Ekim-2000/