PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Garcia Lorca Hayatı ve Şiirleri



yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:15
http://img21.imageshack.us/img21/6281/lorca261be6.jpg
Federico Garcia Lorca


(1898-1936)

Yapıtlarında toplumun zorluklarına ve normlarına karşı koyan İspanyol yazar Federico Garcia Lorca, Granada yakınlarında bulunan Fuentevawueros'ta doğdu. Öğretmen bir anne ile geniş arazilerin sahibi bir babanın oğlu olan Lorca, varlıklı ebeveynlere sahip çocukların gittiği yatılı bir okulda okudu.1917'de önce Granada'da sonra da Madrid'de felsefe ve hukuk tahsili yaptı. Madrid'teki kültür sanat çevresine girerek Luis Banuel, Salvador Dali ve Juan Ramon Jimenez ile tanıştı.

İlk dramı "Kelebeğin Büyücülüğü"nü alegorik bir dille yazdı. Ancak bu oyun 1920'de sahnelendiğinde büyük bir başarısızlığa uğradı. Federico Garcia Lorca, dram yazarı olarak ilk başarısını 1925 yılında "Mariana Pineda" ile elde etti. Yazılışından iki yıl sonra sahnelenen oyunun dekorlarını Salvador Dali'nin yapmış olması oyunun konusuna güç katan önemli bir unsur olarak değerlendirilir. Lirik özellikler taşıyan ve 19. yüzyıl Endülüs'ünde yaşayan özgürlük kahramanı bir kadının öyküsünün anlatıldığı "Mariana Pineda", Garcia Lorca'nın en büyük teması olan özgürlüğün, aşk ve ölümün içiçe geçmesiyle göze çarpmaktadır. Müziğe de meraklı olan yazar, müzik öğretmeni Manuel de Falla ile birlikte İspanya sınırları içinde varolan halk şarkılarını işlemiş ve bunları birkaç kitabında kullanmıştır.

Çingene Romansları adlı şiir kitabı nedeniyle Lorca'ya "Endülist çigan şairi" denmiştir. Ne var ki bu şiirleri kendilerini İspanyol şiirini yenilemeyi amaç edinen 1927 kuşağının temsilcisi olduğunu kanıtlıyordu. Her ne kadar Garcia Lorca, Çingene Romansları'nda halk şiirlerine başvurduysa da bunları avantgard sembollerle ustaca birleştirmiştir. 1929 yılında Amerika'ya giden yazar, burada sürrealist şiirler yazmış ve bu şiirleri 1940'da, "New York'ta Şairler" adlı kitabında bir araya getirdi. Makinelerin Dünyası olarak adlandırdığı Amerika'da yaşamaktan hoşlanmadığı için planladığı süreden çok daha önce ülkesine döndü. Garcia Lorca, dram yazarı olarak tiyatroda yenilikler yapmayı amaçlıyordu. Bunu yaparken oyunlarında etkilerini kombine ettiği çok sayıda örneklere yer veriyordu. "Ayakkabıcının Garip Karısı Don" adlı farstan sonra "Perlimplin'in Belisa'yı Bahçede Sevmesi" adlı komik, masalsı unsurlar taşıyan grotesk oda oyununu yayınladı. "Beş Yıl Geçer Geçmez" adlı sürrealist düş oyununda ve yazılmasından tam 45 yıl sonra yayınlanan itiraf dramı "Halk"ta başta gizli dürtüler ve tutkular olmak üzere insanın içinde gizlenmiş olanları açığa çıkartmaya uğraşan bir tiyatro türü yarattı.

İspanya Cumhuriyeti'nin ilanından sonra Eduardo Ugarte ile birlikte La Barraca adlı gezgin sahneyi kuran Lorca, kırsal kesimlerde yaşayan halka İspanyol klasiklerini tanıtmayı amaçlıyordu. Lorca en önemli eserlerini de bu yıllarda verdi. Artık bir klasik haline gelen "Kanlı Düğün" adlı eserinde İspanya'nın gündelik hayatı üzerinde büyük etkisi bulunan üç tema üzerinde (tutku, zina ve kan davası) durdu. Oyunun konusu oldukça basit bir kurgu üzerine kurulmuştur. Çiçeği burnunda gelin, düğün gününde aşığıyla birlikte kaçar. Damat kısa sürede aşıkların izini bulur. Bu olay her iki genç adamın birbirini öldürmesiyle trajik bir boyut kazanır. Garcia Lorca Kanlı Düğün'de insanı tabiatın karşı konulmaz içgüdüleri olarak gördüğü doğa yasalarıyla toplumsal normlar arasında sıkışıp kalmış bireyler olarak gösterir. Bunu yaparken de antik tragedyaların biçimine başvurur.

Dona Rosita Bekar Kalıyor ya da Çiçeklerin Dili adını verdiği romansında, insanın hayatını gönlünce yaşamasını engelleyen gelenekleri eleştirdi. Bu romansta Lorca, Amerika'ya giden nişanlısının evlenmemek için kendisini sürekli oyaladığını düşünün Rosita'nın, 25 yıl boş yere beklemesini ve nişanlısının yıllar önce bir başkasıyla evlendiğini duyduğunda yaşadığı hayalkırıklığını anlatır. Yine aynı yıl tatminsiz bir kadının trajedisi olan Yerma'yı kaleme alan Lorca, bu oyununda çocuk sabini olmayı isteyen Yerma ile yalnız cinsel tatmini arzulayan kocası arasındaki ilişkiyi anlatır. Yerma, gençlik yıllarında çok beğendiği bir arkadaşının kendini cinsel olarak tatmin edebileceğini düşündüğü halde katı ahlak yasalarını hiçe sayıp kocası bırakmaya cesaret edemez. Kendi istekleri ile toplumun ahlak anlayışı arasına sıkışan Yerma en sonunda çareyi kocasını öldürmekte bulur.

Yazar, toplumsal ve ahlaksal zorunlulukların sonuçlarını gözler önüne serdiği son oyunu "Bernarda Alba'nın Evi" adlı oyununda kocasının ölümünden sonra despot Bernarda'nın beş kızını dış dünyayla ilişkisini kesmesini, bu kızlardan sadece Adele'nin annesine başkaldırmasını anlatır. Oyunun sonunda Adele intihar etmiştir ancak Bernarda ailenin itibarı zedelememek adına bu olayı gizlemiştir. Lorca, İspanya İç Savaşı patlak verdikten kısa bir süre sonra ebeveynlerinin evinde tatil yaparken Franko taraftarı Guardia Civil tarafından herhangi bir neden gösterilmeksizin tutuklanmıştır. Federico Garcia Lorca tutuklanışından tam bir ay sonra, 19 Ağustos 1936'da Granada yakınlarındaki Viznar uçurumunda kurşuna dizilmiştir.

Eserleri

Şiirleri: Çingene Romansları (Romancero gitano, 1928), New York'ta Şairler (Poeta en Nueva York, 1940)
Oyunları:Kelebeğin Büyücülüğü (El maneficio de la mariposa, 1919), Mariana Pineda (1925), Ayakkabıcının Garip Karısı (La Zapatera prodigosa, 1930), Don Perlimplin'in Belisa'yı Bahçede Sevmesi (Amor de Don Perlimplin con Belisa en su jardin, 1931), Beş Yıl Geçer Geçmez (Asi que pasen cinco anos, 1931), Kanlı Düğün (Bodas de sangre, 1933), Kanlı Düğün (Bordas de sangre, 1933), Dona Rosita Bekar Kalıyor ya da Çiçeklerin Dili (Dona Rosita la soltera, o el languaje de las floras, 1934), Yerma (1934), Bernanda Alba'nın Evi (La casa de Bernanda Alba, 1934) Halk (1976)

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:17
AĞIZ-KASİDE


Kapadım balkonumu
duymak istemiyorum ağıtı
ama yalnız ağıt var
gri duvarlar ardında

Çok az melek var şarkı söyleyen
çok az köpek var havlayan
bin keman bir avuca sığıyor;
Ama ağıt koskoca bir köpek,
ağıt koskoca bir melek,
ağıt koskoca bir keman,
gözyaşı ağzını tıkıyor rüzgarın
duyulmaz başka bir şey
ağıttan

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:18
AKŞAMIN NİNNİSİ


Ninni söylüyor akşam,
portakallara.

Kız kardeşim şarkı söylüyor:
Dünya bir portakaldır.

Ay ağlıyarak diyor:
Bir portakal olmak istiyorum.

Olamaz kızım,
pembeleşsen de.

Olamaz dönsen bile
küçücük bir limona.
Yazık!

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:20
AKŞAMLEYİN SAAT BEŞTE


Saat beşte akşamleyin
Tam saat beşte akşamleyin
Ak çarşaflar getirdi çocuk
Saat beşte akşamleyin
Hazırdı bir sepet kireç
Saat beşte akşamleyin
Kalanı ölüm.Yalnız ölüm.
Saat beşte akşamleyin
Rüzgar savurdu pamukları
Saat beşte akşamleyin
Kristal,nikel serpti oksit.
Saat beşte akşamleyin
Kumru parsla savaşır şimdi
Saat beşte akşamleyin
Bir kalça,bir ıssız boynuz
Saat beşte akşamleyin
Sesler başladı,uğultular
Saat beşte akşamleyin
Duman,arsenik çanları
Saat beşte akşamleyin
Sessiz insanlar köşelerde
Saat beşte akşamleyin
Yalnız boğanın yüreği şendi
Saat beşte akşamleyin
Geliyor kan teri işte
Saat beşte akşamleyin
Tentürdiyot kokusu alanda
Saat beşte akşamleyin
Ölüm yaraya yumurtasını koydu
Saat beşte akşamleyin
Akşamleyin saat beşte
Tam saat beşte akşamleyin

Tekerlekli bir tabut yatağı
Saat beşte akşamleyin
Kemikler, flütler kulağında
Saat beşte akşamleyin
Boğa böğürdü alnına doğru
Saat beşte akşamleyin
Can çekişmeyle ışılar oda
Saat beşte akşamleyin
Kangren yaklaştı uzaktan
Saat beşte akşamleyin
Zambak bir boru yeşil kasığında
Saat beşte akşamleyin
Güneş gibi yanar yaraları
Saat beşte akşamleyin
Pencereleri kırıyor kalabalık
Saat beşte akşamleyin
Ah! Ne korkunç saat beşi akşamın!
Saat beşti bütün saatlerde!
Akşamın gölgelerinde saat beşti!

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:21
ATLININ TÜRKÜSÜ


Kurtuba
Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya

Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında

Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya

Kurtuba
Uzakta tek başına

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:22
DENİZ SUYU TÜRKÜSÜ


Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

"Ne satarsın, deli kız
rüzgarda memelerin?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Ne taşırırsın kara oğlan,
kanınla karıştırıp?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler?"

"Ağlarım suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu derin sızı, gönül,
nerden doğdu oy?"

"Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin'"

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:24
GİDEN CAN


Ne boğa tanır seni ne incir ağacı,
Ne evindeki atlar ne karıncalar
Ne çocuk tanır seni ne de ikindi
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok

Taşın sırtı da seni tanımaz artık,
İçinde düşündüğün kara atlas da.
Dilsiz anıların da tanımaz seni,
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok.

Deniz kabuklarıyla geldiğinde güz,
Sis üzümleriyle, dağ öbekleriyle,
Gözlerine hiç kimse bakmak istemez,
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok.


Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok.
Yeryüzünün bütün ölüleri gibi,
Unutulmuş bütün ölüler gibi
Sönmüş bir köpekler yığını içinde.


Yok tanıyan seni.Yok.Seni söylüyorum bense.
Yüzünü inceliğini söylüyorum sonraya.
Anlayışının o yüce, yetkin üstünlüğünü
İştahını ölüme, ağzındaki tada onun.
Senin o yiğitçe sevincini saran kederi

Doğmasına çok zaman ister, gün olur doğarsa,
Öyle zengin serüvenli, parlak Endülüslü'nün.
İnleyen sözlerle söylüyorum inceliğini
Anarak acı bir yeli zeytin ağaçlarında

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:25
HOŞÇAKALIN


Ölürsem
açık bırakın balkonu.

Çocuk portakal yer.
(Balkonumdan görürüm onu.)

Orakçı ekin biçer.
(Balkonumdan duyarım onu.)

Ölürsem
açık bırakın balkonu!

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:26
ISSIZLIK


Dinle çocuğum ıssızlığı.
Dalgalanan ıssızlığı,
Vadilerin kaydığı ıssızlığı,
Yankıların olduğu ıssızlığı,
Alınları toprağa eğilten ıssızlığı

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:26
OZAN VE ÖLÜM


Ölümle başbaşa yürürken görüldü o
Korkmadan tırpanından
-Gene de kuleden kuleye güneş
Çekiçler örsde.
örsde,
demirci ocaklarının örsünde.
Konuşuyordu Federico
Okşayarak, ölümle.Ölüm dinliyordu onu.
'Daha dün mısralarımda canyoldaşım,
Kuru avuçların şaklıyordu senin
Daha dün mısralarımda,
Daha dün kırağını verdin şarkıma
Ve ağlatı'ma gümüş tırpanının keskinliğini,
Seni şakıyacağım, sende artık kalmayan eti,
olmayan gözlerini,
Rüzgarın dağıttığı saçlarını şakıyacağım
O öpülen kırmızı dudaklarını..
Ölüm, güzel çingenem, ölümümsün dün de bu gün de,
Ah! Ne kadar rahatım seninle başbaşa,
İçime çekerken Gırnata'nın havasını,
Benim Gırnata'mın!

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:27
SERÜVEN DÜŞKÜNÜ BİR SALYANGOZUN BAŞINA GELENLER


Bir çocuksu tatlılık
almış sakin sabahı
Ağaçlar da geriyor
toprağa kollarını.
Bir titrek buğu
örtüyor ekinleri,
ve örümcekler geriyor
ipekten yollarını,
-sarıyor yol izleri
göğün parlak camını-
Kavaklı yolda
bir pınar durmuş şarkıya
şarkısı otların arasında.
Ve patikanın sakin
efendisi salyangoz
saf ve kendi halinde
çevresini süzmede.

Değerbilir ve
yiğit kıldı onu
doğallık içindeki bu ilahi sessizlik,
unutup dertlerini
bir gün babaocağının
istedi görmek
sonunu patikanın.

Yola revan olur menzile doğru
ısırganlı, sarmaşıklı
bir ormanda.Derken yaşlı mı yaşlı
iki dişi kurbağaya rastgelir;
hanımlar güneşlenmektedir
ortalık yerde
sıkıntılı, hastalıklı.

Şu yeni şarkılar da...
diye biri homurdanmakta,
bi şeye benzemezler.
Boş geç hepsini, der
yaralı ve handiyse körleşmiş
öbür kurbağa doğrulayıp berikini:
Ben gençken sanırdım ki,
eninde sonunda Tanrı
duyacak şarkımızı
ve eriyecek yüreği.
Ya benim görmüş geçirmişliğim,
öyle ya bunca yaşadım ben,
inancım sarsıldı bir kere,
şarkı söylemiyorum nice...

Kurbağalar sızlanıp
dileniyorlardı bir sadakacık
otları yara yara
burnu havada geçen
bir kurbağa gençten

Gölgeli orman önünde
bizim ürkek salyangoz,
haykırmak ister, nafile.
Kurbağalarsa iki adım ötede...


Bu bir kelebek mi?
der handiyse kör olanı..
İki boynuzcuğu var,
diye yanıtlar öbürü.
Salyangoz bu.Nerden,
a salyangoz, hangi diyardan?

Evden geliyorum, ama
çabucak dönsem iyi.
İşte sana ödlek bir böcek,
diye tıslar kör kurbağa.
Hiç şarkı söylemez misin sen?
Söylemem der salyangoz.Ya dua?
Hiç mi hiç öğrenmedim.
İnanmaz mısın sonsuz yaşama peki?
O da nedir ki?

O, en duru
suda yaşamaktır hep,
yakınında çiçeklenmiş kıyının
ve bol yemli bir otlağın
Ben küçükken, zavallı
ninem demişti bir gün,
ölünce gidermişim
en yüksek dallardaki
en körpe yapraklara.

Ne zındıkmış şu ninen de.
İşin aslını bizlerden dinle.
İnanacaksın doğruluğuna,
der kurbağa kızarak.

Yolu görmek niye?
diye inler salyangoz.Evet inanıyorum
vaaz ettiğiniz o sonsuz yaşama...
Kurbağalar,
pek dalgın, çekilirler,
salyangoz da yiter gider
ormanda ürkek ürkek,

Dilenci kurbağalar
put gibi kalalalırlar.
İçlerinden biri sorar:
İnanır mısın sen sonsuz yaşama?
Ben...hayır der üzgün üzgün
yaralı ve kör kurbağa.

Niçin attık ortaya bu lafı, hı,
salyangoza inandırmacasına?
Çünkü... Ne bileyim, niçin,
der kurbağa.
Kıvanç doluyum
duydukları inançla
seslenirken çocuklarım
ark içinden tanrı'ya...

Geri döner
zavallı salyangoz.Yolda
efil efil bir sessizlik
fışkırır kavaklardan.
Bir de bakar sokulmakta
bir öbek kırmızı karınca.
Giderler karışık kuruşuk
sürükleyerek aralarında
duyargaları kopuk
başka bir karıncayı.
Salyangoz haykırır:
Karıncalarım, az durun,
nedir bu ettiğiniz
kendi yoldaşınıza?
Olanı deyiverin bana,
Sen, anlat bakayım, küçük.

Ahı gitmiş vahı kalmış karınca
başlar üzgün üzgün:
Yıldızları gördüm ben.
Yıldızlar da neymiş? der
karıncalar usulca.

Salyangoz da düşünceli,
sorar: Ne yıldızları?
Evet, der karınca tekrardan,
gördüm yıldızları.
Tırmandım da en yüksek
ağaca karanlıkta
Gördüm binlerce gözü
şu kararan dünyamda.
Salyangoz sorar;
Anladım da, ne yıldızları?
Onları söylüyorum, başımızın üstünde
taşıdığımız ışıkları.
Biz görmeyiz ama,
der karıncalar devamla...
Bense bir otları görürüm sereserpe,
der salyangoz da.

Duyargalar sallayıp
çağrışır karıncalar:
Öldüreceğiz seni,
tenbelsin, baştan çıkmışsın sen,
görevin çalışmakken,

Yıldızları gördüm ben,
der yaralı karınca.
Salyangoz kestirip atar:
Bırakın şunu gitsin,
işinize bakın siz.
baksanıza şimdiden
çıktı çıkıyor canı.

Derken bir arı geçer
yumuşacık havadan.
Can çekişen karınca
dem alır sonsuz akşamdan.
Götürmeğe geliyor
beni bir yıldıza, der.

Görünce üldüğünü,
kaçışır öbürleri.

İçini çeke çeke
karmakarışık zihinle
alır başını gider salyangoz;
dert olmuştur içine
sonsuzluk meselesi.
Yok, diye sızlanır, bu yoldan nihayeti
Yıldızlara varılır m'ola
buralardan kalkınca.
Ne desem, bu yavaşlık belası
engel olur varmama.
Boş şimdi düşünmek bunları.

Her şey sis içindeydi,
ölgün güneş ve bulut.
Çağırırdı kliseye
uzak çanlar herkesi.
Ve patikanın bilge
efendisi salyangoz,
kafası karmakarışık, dinelmiş
seyrederdi çevreyi.

yaziklar_olsun
04-03-2009, 23:28
UMARSIZ AŞKA GAZEL


Gelmek istemiyor gece
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Akrepten bir güneş şakağımı yesede.
Ama sen geleceksin.
Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.

Gelmek istemiyor gün.
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
Ama sen geleceksin.
Çamurlu lağımından karanlığın.

Gelmek istemiyor.
Ne gün,
Ne gece.
Ölebiliriz o yüzden.
Ben senin uğruna.
Sen de benim..