PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Enis Batur Şiirleri



yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:04
http://img6.imageshack.us/img6/9984/adszyix.png (http://imageshack.us)
Enis BATUR HAYATI:

Enis Batur, 28 Haziran 1952'de Eskişehir'de doğdu. İlk yazısı 1970'de, ilk kitapları 1973'te yayımlandı. M.E.B. Yayın Dairesi başkanlığını (1979-1980), Milliyet'in kültür servisi ve yan yayınlar yöneticiliğini (1983-1984), Milliyet Büyük Ansiklopedi'nin (1986) ve Dönemli Yayıncılık'ın genel yayın yönetmenliğini (1987-1988) yaptı; 1988'den beri Yapı Kredi Yayınları'nda çalışıyor.

Yazı, Oluşum, MEB, Tan, Gergedan, Şehir, Sanat Dünyamız, Kitap-lık, Cogito, Arredemento Dekorasyon, Fol gibi dergilerin hazırlanışında sorumluluklar üstlendi; Remzi Kitabevi'nin (1990-1993), TRT'deki "Okudukça" programının (1994-1999) yayın danışmanlığını yaptı; Açık Radyo'nun kuruluşuna katkıda bulundu ve "Şifa, Şifre, Deşifre" programını gerçekleştirdi; UNESCO'nun "Göreme'den İstanbul'a kültür mirasımız" kampanyasını (1984) yönetti, Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Aydınlık gazetelerinde, Yeni Gündem, P-Eki, Express, 2000'e Doğru dergilerinde 1978-1998 arası düzenli haftalık yazılar yazdı; yurtdışındaki çeşitli dergilerde ürünleri yayımlandı: Poesia, Il Ebbro Quaterno, Letters Internationales, Quarterly West, Tabaccaria, Podium, Kelk, Connaissance des Arts, Talismen, Didale.
Şiirleriyle Cemal Süreya, Altın Portakal, Sibilla Aleramo ödüllerini, denemeleriyle TDK ödülünü kazandı.
Kitaplarından Opera üzerine Ahmet Oktay'ın kitabı İsrafil'in Sûru ve bir sempozyumun bildirilerini biraraya getiren Opera Odağında Enis Batur Şiiri, yapıtları üzerine yazılmış yazılardan bir seçmeyi derleyen "Otuz Kuş Bakışı", Hatice Aynur'un hazırladığı Enis Batur Bibliyografyası 1970-1995 ve Cem Akaş'ın Belkienisbatur'u hakkındaki başlıca kaynaklardır.
Batur, Galatasaray Üniversitesi'nde ders veriyor.


Eserleri

• AMAZON
• ARS POETİCA
• AZTEK YILI BİTERKEN
• BEKLEYİŞ
• ÇİFT
• DÜŞÜK NİNNİ
• FAL
• İLENÇLİ NİNNİ
• ORTAK BİR IŞIK
• SAHİCİ TANRI
• SÜMELA
• ULAK
• YOKUŞ

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:05
ALBİNO


kaç gece kaç gün geçti bilmem;
bembeyaz denizin üzerinden uçarı
bir kabuk, uzun, arşa yükselen
albino dalgaların savurduğu kör
bir lekeydim: yorgun, korkusunu
çoktan terketmiş, hem iki boşluk
duygusu arasında sonsuz kuş, hem
kuyunun dibinde soluksuz karanlık
hayvanı, bekledim, kaç gece kaç gün
geçti bilmeden çoktan geçmişken
kendimden an geldi koptum hepten,
çekildim uzaktaki bir noktaya doğru,
içimden geçen eksen mi kırılmıştı,
gövdemi tutan yay mı oynamıştı
kökündeki yerinden bilemedim:
kaçıncı gecenin sabahıydı doğmadı
güneş, bana gönderilen tufanın
ardından gelen siyah bir gündü, uyandım.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:06
AMAZON


Gecemden uykuyu söküp aldılar,
yüzümden gamzeyi: Aynalara
durdum günden güne,
boy aynalarına serdim pozumu,
vitrinden vitrine bir cinnet,
gezdim: Mevsim sonu gelirken
mankenler bile çıplak, tamamdı.

Geceme uyku verdiler sonra,
göğsümdem söküp aldılar kem
yengeci: Gidip geliyordum ki
eksik
sisli aynaların içinde, duydum
Yengeç'in kirbaçsıi sesini:
'Neslihan bir Amazon şimdi'

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:09
ARS POETİKA


Hiçbir şeye benzemediği söylendi şiirlerimin,
Wallace Stevens'a benzediğim, hiç kimseye
benzemediğim, olsa olsa ``II. Yeni'nin devamı'',
``III. Yeni'nin ta kendisi'' sayılabileceğim --
``delisaçması bir söz ve işaret yumağı'' denildi.
Bütün bunlar bensem, bütün bunlar bendim.
Yaktığım kağıtlar, fırladığım kürsüler
ve çekilip dinlediğim kör mağarada
söyleştiğim gölge, örümcek, alter:
Kendimden çekilsem de, gelsem de
kendime farkedilmedi: Ateşin içine
söktüğüm el, gözümü ayırmadığım saat,
insanlarla çarpıştığım seyrek günler
ses ile kelimenin birbiriyle
dikleştikleri yere kilitledi beni.

Gençtim, çok genç -- şiiri düzen sanmıştım:
Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,
terkedilmiş yüzüm için her an yanımda
yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında
gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.

Yıllar başka bir yol çiziyor tortuya.
Şüphesiz şimdi de sanıyorum: Sehere
duyduğum inanç arkamdaki koyu, hem
delifişek uykudan geliyor belli ki.
Düzen değil şiir, kargaşa değil. İki üç
arası zamanı çelen uçarı bir odak belki.
Belki zaman ender seslerin eşiğinde tuzak,
kıvrılıp yatmış çıngıraklı bir soru,
od noktasında, hançerede, yerimden
her oynayışımda kuytudan çıkagelen
koşnul bir yumak belki. Bir düzen değil
ama - bekleyiş, zemberek, inatçı, koz,
kaknus hep.

Kömürden elmasa varmak için
çıktığım yolda elmastan yola çıktığımı
unutmadım: Yangınsa sonunda yazılan,
orada yazacağım an gelmeli de. Birer
kıvılcım olsun harflerim, her kelimemi
yalım dili taşısın - öyle bir ateş ki
içinde içimde tutuşmuş bir karanlıktan
kana kanaya içsin herkes, istedim.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:12
AZTEK YILI BİTERKEN


Bırak, gelsin: ışık, ses, temas:
Sen sis nedir bilir misin?
Avlandığım ıssız akşamlar,
kıpırtısız binlerce yaprak
ve erketede bekleyen rüzgar
hatırlıyorum herşeyi bir
bir unutuyorum herşeyi:
Bu gam, bu dövme, Ave Maria
ve kuşların toparlanma çağı:
Güneş batarken başını kaldırıp
kısık gözleriyle gökyüzünü delen
kadından kalmış bir bakış
hızla akıyor içimden.

Karanlığın sonuna gittim ben.
Orada pencereler dilsiz
kapılar sürgülüyken bağırdım:
Yankı dönüp geldi ve vurdu
yüzüme: Çöktüysem, tortu, dibime
kimse sallanmasın artık.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:14
BAŞKA YOLLAR


Bazı yolculuklarımı Gece`ye benzetiyorum ben.
Kendi karanlığımın, ama bir başkasının uykusunun içinde başlayan, gelişen seferler onlar.
Kaybolmaktan, kayboluştan söz etmiyorum tam; aramanın, yaklaşıyor olma duygusunun çekirdeğinden eksik olduğu birkaç yolculuğun yanından geçtiğim oldu, ama hiçbirini Gece`yle, gecelerle örtüştüremedim bu nedenle (...)

Dönüp, dönenip duruyorum olduğum yerde; gövdem, sıkıştığı köşede güç bela hareket ediyor, görmeyi henüz bilemiyorum gerçi, gene de yavaş yavaş sertleşen kafatasının dibindeki bir ekrandan hiçbirini teşhis edemediğim görüntüler ölçüsüz bir hızla akıyor.'

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:42
BEKLEYİŞ


Cehennem kimdir demiştiniz?
Keder kuşlarını ben de gördüm
Flütün ucundan bir oraya bir buraya
Evet, biliyorum, herşey benim düşgücüm
Şeyi, nasıl söylenebilir, bu kelimeler
Böyledir işte: Tam tutacakken...

Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
Unutmam ben ayrıntıları, kimdi
Hatırlayamıyorum tabii, ne önemi olabilir
İsimlerin, evet yüzünü de getiremiyorum
Gözümün önüne, eylüldü, eylüllerden
Biri, cehennem kimdir diyordunuz?

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:43
BEŞ GÜL


Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.

Başka bir el koparmış onları, benim elim
bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim. bir de
dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.

kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kağıt,
seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:44
BEYAZ SAYFA


Bir okur yakınıyordu: "Şiirlerinizde
çok sayıda özel isim geçiyor: Yabancı kentler,
insanlar, hatta bazen de kelimeler". Onu dikkatle
dinlemiş, birşey anlayamamıştım. "Neden Bruges
ya da Monteverdi'yi yabancı buluyor da,
mürekkep ya da tılsım geçince
o kelimeleri, anlamlarını, anlamlarının
berisinde örtünen erden yüzlerini tuttuğuna
bu kadar çabuk inanabiliyor acaba?" demiştim
kendi kendime. Bruges'de topal bir at gibi
gezdiğim günleri ve geceleri bilseydi o okur...
ama bilebilir miydi bir şehrin her zaman
bir şehir, bir kelimenin hep bir kelime,
anlamın ortasında buluştuğumuz bir anlam
olmadığını bilebilir miydi o yabancı okur?
Eve dönüp masama oturduğumda bakmıştım:
Şamdan, sigara tablası, kalemlerim,
yorgun kabzalı birer tabanca gibi duran
bütün bu eşya birer kelime olmazdan önce
özel, herkes için yabancı işaretlerdi.
Bir dolmakalem seçip bembeyaz sayfayı
çekmiştim önüme: "Bir okur yakınıyordu:
Şiirlerinizde çok sayıda..."

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:46
BİR KIŞ MESELİ


Vur, vur, o an toparlanır
katı düş, sis:
Bir gül yarasıdır kılıcın
eriyik gözde açtığı.

Mevsim bitiştirir siyah lekeleri
birer halka gibi kör zincire,
ki kılıç
bir yara daha açar düşe, vur,
vur, toparlanır uykumun
eş soluğu.

Bir kış sabahı, buğu ve tütsü,
'deniz kıyısında bir çöl
ülkesi'ne yol, at terkisinde
bulanık bir bedevi kimliği
geliştirir savruk bellek, kar
arttırdıkça arttırır sabahı.

Uzun, zorlu göç! Ben ki kim
olmaktayım gün, gece, bitsin
gün ve gece, daralsın soluğum
bir umman kafeste!

Vur, o an toparlanır
katı düşün bağrında
kesintisiz sürgün yazısı;
vur ve soğumadan gönder:
Kim bilecek kim olduğumu.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:47
ÇİFT


Pus, sis, alaca
bir tesbih saatler,
çeviriyorum.
Bir düğme açıyorum yakamda,
bir başka düğme kapanıyor,
çıkıp yürüyorum
nisandan nisana doğru.

Düşüyor işte dilimdeki tetik
ve havaya çiziyorum
sesleri, sessiz harfleri
bomboş bir çiviyle.
Bir düğme açıyorum yakamdan,
bir düğme daha açıyorum:
Tutup kökünden söndürdüğüm
geceye fırlıyor
apansız
bir kuş sürüsü.

Kedimin gözleri
gecemi aydınlatıyor

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:49
DAMLA


Zaman, dolmakalemin kustuğu
mürekkep damlasında biçim alır:
Islak, aldığı ışıkla canlı, geçip
gittiği kurumasından belli.
Etkisine gelince, kapladığı ilk,
kesin alanın etrafında, neden
sonra kağıdın dokusunun emip
yaydığı bir hale belirir ya,
bellek herşeyi biraz tutar
biraz büyütür.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:53
DEJA-VU


Takvimin, ağır, kadınsı dönüşünde hayat musluğuna biriken
anları paylaşamıyor insan kimseyle : Ne coşku, ne buruk tad, bir
lokomotifin ardına taktığı iki som düş vagonunu geri geri
koyağa söküşünden sökün eden o yabanıl, unutulmamış duygu
ve her sabah, aynı pencereden aynı gözün aynı görüntüyü
bulup retinede doğurduğu yumuşak ayar: Saf beyaz dumanın seke
seke kurdugu bulut dansından her zaman yaşanmış bir tüy doğuyor

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:54
DUMAN


Gümüş düşlerimin içinde dolaştı
geceden geceye
iri göğüslü Tatar kadınları
ve köpük köpük bir at,saçakları dövdü yağmur,saç damlarda
bir akordun merdiveninden
aşağı yukarı tırmandı
durdu piyano,
eylül müydü
yoksa eylül ile ekim arası
kimsenin henüz tanışmadığı bir ay mı:
Bir odada sigara dumanı ve sessizlik,
toplanmıştık Vladimir,Sergei ve ben,
ne anlamsızdı intihar etmek,
etmemek.

Dolaştım gümüş bir uykunun içinde
peşisıra yabanıl beyaz kısrakların,
geçtim hızla kundağımın
ve taşımın önünden,
gördüm:Bir odada yapayangın,
toplanmıştılar
deldiğim Zaman,sigara dumanı,
namludan çıkan mermi-
uyandım,durdurtacakken:
içimde çarpışan iki tren.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:55
DÜŞÜK NİNNİ


Beli bağlanmış anneler babalar
için de bir ninni düşmeli;

Abélard'dan Heloise'den sözetmeden
yumuşak, umutsuz bir nota bulmalı
Doğuma muska kurup karayazı kırmadan
çocuğun olması mı ölmesi mi diye sormalı;

Ey tohum tanrısı! Temsili bir çocuk
için de düş yatağında uykusuz kadınlar mı
olmalı ?

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:57
EDİP CANSEVER İÇİN REQUİEM


Sizin için kokladım gülü,
durdum
yürüdüm
düş tutup uyku kırdım
sizin için
baktım
bakılmaması gereken anda
bakılmaması gereken birşeye,
sizin için susadım ve içtim
bu gecikmiş kanı,
bütün çanlar sustuğunda
sizin için dokundum
çoktan terkedilmiş bir kampanaya
diktiğim selvi
kurduğum saat
kırdığım bardak
sizin için

yaziklar_olsun
27-02-2009, 01:58
FAL...


Eşiğine dayanıp seyirdiğim
cansız doğa: Bir çingene geldi
gece, ellerimi açtı ve uzun,
dingin bir yağmur düştü yüzüne:
'Her şey geçer sen geçmezsin'.

Güldüm, katıldım: Bilmem mi
kuytudan beslenen yorgun tekliğimi:
Ben amansız çatlak, sudan ve çıradan
çıkma yangın lehçesi: Her şey geçer
ben kalırım.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:19
FANUS

I
Bu güller benim için mi açıldılar,
Bu güller sizden bana açıldılar
delindi ufkumun karanlığı, günüm
gecemi eritti baştan uca, üstünde
bir fırtınaydı bana kanat geren,
tenimdeki bulutlar esmer, içimdeki
kem taş paramparça : Bu gülün
durmadan, elim yüzünüze görülmemiş
bir cennet çizsin : beni kendinize
Âdem seçin.

II
Pencereniz sıkısıkıya kapalı, kapınızda
Dilini kimsenin sökemeyeceği bir sürgü,
Kokunuz damarıma dayanmış kama, süngü
Bakışınız bana erişecek olsa, dilinizden
kan toplasam, göğsünüzden bahar ve yaz,
kasıklarıma sağanak, inin, kasıklarınız
loş inim, bir dokunsam : Açılsanız ağır
ağır : Hayat ağır, Ölüm uğrayıp doğru
zamanı kolluyor hep, ikisinin ortasından
çıkın gelin çıkagelin : Beni kendinize
bakır tenli at seçin.

III
Benim bahçem nicedir yekpâre çöldür,
Tohum olup düştünüz : Tek tek her kum
Tanesi rüzgârı denedi, döndüler havada,
rüzgâr onları savurdu, gittim kentlere
ektim ruhumu : Kederim tuttu topraklar.
Döndüm geldim buraya, sizden bir serap
doğmuş – ben gayrı ayrılmam kendimden,
güneşim akrepler için gurur, gecelerim
yıldız takımadaları, kapanırım üstünüze
derin fanus, soğuk sıcak kesilir : kendinize
beni büyük Prens seçin.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:21
FOL


Hangi kapıdan girsek
bir üçgen kuruyoruz seninle
ikimiz sığamıyoruz bu odaya,
bir fol düşlemek gerekiyor
kesintisiz ötekine. Uzaktaki
bir dost, yakındaki bir eşya,
içimdeki kangren yaklaştırıyor
kafandaki duvarı kafamdaki
duvara: Ne yapsak toplanıyor,
benden çıkartıyoruz bağrımızdaki
seni.

Le Rouge et le Noir: Aradaki romans
farkı bu. Üşenmesek yakmaya sobayı,
bir çay demleyebilsek uzun kıvrak
geceye, huysuz uykusuz sevinebilsek
ikimizde azalan kırbaçsı yalnızlığa...

Şimdi kar yağsa, üşüyorum desem,
eldivenim atkım olur musun?

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:35
FUGUE IV

Ben daha yokum 'Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim' demişti adam. 'Kendi sokaklarıma, çıkmazlarıma, durmadan taşındığım, hiçbirini unutmadığım evlere'. Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı. Evlere gelince: Onları belki unutmamıştı, ama bir daha uğramadığı nasıl da belliydi. 'Ben yokum' demek istemişti birden, 'ben daha yokum'. 'Bu ev, bu sokak, bu şehir bu şehri ikiye bölen su daha yok.' Çoktan susmuşlardı oysa.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:39
FUGUE V


Bu çocuğu hemen aldırtmazsam

'İşaretleri bunca sevdiğine göre
ona yorulmadan işaret vermeliyim'.
Nasıl yorulmazdı: Kapısına götürüp
bağladığı beyaz at, aynı gün içinde
postaya attığı binbir mektup, beklenmedik
gecede beklenen bir güneş olmak -
verdiği her işaret hayatında birikmiş
büyük bir imgeyi söküp atıyordu ondan.
Kadın doymuştu oysa bu duygulara.
Beklediği işaretler değil işaretlerin
işaret ettiği yere çağrılmaktı.
Olmayınca o da yorulmadan işaret
verdi. Nasıl yorulsundu ki: Adamın
çakmağı bitince onu değiştirdi,
gömleğine sinmiş kokuyu benimsedi,
istedi ve isteklerini onun istediği
kadar göstermeyi öğrendi, kabul etti.
Yalnız kaldığında düşünüyordu: 'Bu
çocuğu hemen aldırtmazsam, onunla
ölebilirim.' Zaman geçiyor ve çocuk
büyümüyordu oysa. Neden sonra içinde
kaskatı bir ur olduğunu farketti
ve onu sevdi.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:43
FUGUE XIII

Zaman da değil

Gidilebilse, ne çok iz kalıyor geride.
'Belki zaman', diye düşünüyor adam:
'Zaman eksiltebilir birikeni'. Oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler - ona
benzer şeyler? - silebiliyor mekana
sinenleri. Eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık: Her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış
- yer etmişse - aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
'Zaman da değil', diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
Yeni bir iz kalıyor orada, o an.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:48
GİZ SES


Bir rüzgarda buldu seni bir rüzgarda yitirdi,
penceresinden baktı sine sine yağan uçarı yağmura
ve essin dedi, bir daha essin, sen çünkü bana eşsizsin,
gökyüzünde karmaşık bir sözdizimiydi kurduğu esin
perisinin - çekti sinesine koydu bulutlardan bir tortuyu,
uzan dedi, uzan Enis, tam bir gece için biriksin sesin.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:55
GÖNDERİ MESAJI


Seyrek başdaşlar,
hayatta ve / ya tefekkürde (âdemoğlu şiirde yalnızdır) :
Krisis bir sözcük değil.
Birinin içinde bir başkasını hem de birinden ötürü başkasını yaşıyoruz.
Bir değerler bunalımı, çünkü
bir yalpalanma içinde çalkalanan şu yarımadanın, eninde sonunda, Kakania'dan uzun uzadıya farkı kalmamıştır.

Bütün elimizde kalan: Uçuşu sürdürürken korunmak: Korunuyorum, öyleyse varım, olacak mıyım?

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:58
İÇBÜKEY SANCISI


Yüzüm aslında hangisidir? Daha çok hangi çehreme, çehremde oturmalıyım? Öte yandan, herkes başka bir yüz arayabilir yüzümde, aramıştır, arayacaktır.

Kaybolurken bulunuyordur asıl yüz.
Böbürlen, ufalan, diz çök, hiç oturma, farketmez.
Sen kendi dağınık hikayensin.

Bütün harflerimin ortasında böyle dolanıyorum.
Bir, yüksekte, ipin üzerindeyim, sanıyorum.
Bir, yerde, sürünüyorum. İki doğrunun arasında paramparça, ama sürekli, yol uzuyor.'

İçbükey bir dökümün 'içten' dolambacında ve sözün bütün uçlarında dolaşmak isteyenler için reddedilmesi güç bir davet.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 02:59
İLENÇLİ NİNNİ


Borges'in hülyalı masalını
anımsadım, Ege'de bir sabah:
Ben de Paracelsus gibi gülü küle
dönüştüren ateşe yakarıp külü güle
getirmek için arı, dayanılmaz
bir çileye yatabilirdim: Dönesin
diye ey kırılgan tay, kırıp belleğimde
demir atan görüntüyü: Bir çift
umarsız bacak silinsin gitsin
gözümün dibinden, silinsin kömür
gibi yüzün ve babanın deli gözleri,
boğulsun seni alan acımasız deniz.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 03:01
İNRİ


Igne Natura Renovatur Integra

Toprak içinden çatladı,
dev bir zar düştü.

Çorak, dediler, şimdisi,
bu buzul, kuzey hüznünün,
uzak olmalı, dediler, karanlık.

Su ve ateş bırakılmalı, uzağın
bir açıklaması olmalı, dediler.

Çıkınlarında umutsuzluğu taşıyan
üç adamı düşündüler, 'oraya' kovulan,
deriye yazı işleyen yedi kadını
düşündüler, susuşlarının acı bir tadı olan.

Bir sabah güneşin doğmadığını ansıdılar,
bir yabancının üçgen bir ışığa bürünerek
geldiğini, çıplak denizi söylediğini, derin
deri harflerini kıyıya dökmeğe gittiklerini
kadınların.

Ve zamanın, ölçünün olduğunu,
herşeyin kankara ve boşyere.

Kuyular açtılar ve derin gömdüler toprağı,
yargıladılar yabancıyı, kırışık alnını yerdiler,
şahdamarını. Kül istediler, mavi yoktur, dediler,
kırmızı.

Gök ufuğa birikti, dağın koptuğu yere, koyul.

Toplandılar ve silik bir siMge işlediler renge:

A
İ S A
I
L
I

yaziklar_olsun
27-02-2009, 03:02
KAYNAK MESELİ


Ağacı derisinden sıyırıyorum.
Bir iklim gelgiti içinde gelişiyor
günün çıbanı: Kor siyahın bünyesinde
çoğalıyor meşin derin deri izi.

Bu neşeyle kanı denetleyen
yaşlı çocuk umutsuzluğa çiziyor
etin eksenini.
Coşuyor, ürküyor belki, usulca
yayılıyor ateşin, yalımın katsayısında.

Soruyor:
Gneşin sızdığı çatlakta mı ışık?

Başka bir kaynak mı
yarımadadan suya doğru
başınabuyruk?

Bilinmeyen onuruyla karşılaşıyorum
keskin anların. Tenha gün
gecenin girdabından
açılan pencerede patlıyor.

Ağrı taşıyorum uslu ve usta,
büyüyor, taşıyorum
göksel iliğinden kırmızının.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:36
KELİME


'İnanılır gibi değil: Bir kelime
arıyoruz şimdi'.Kıyıya yaklaşıyorlar 'Bakma sen: biraz efsane, birazda serüven var işin içinde'Gözü dalmış 'Boşversene, birazda gerçek var '.

Düşünüyor da doğru: aslında aranılan kelime: ANLAM
ortadayken adlandırıyoruz onu.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:37
KIRKİKİNDİLER


'Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım; senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım'.

'Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için'.

'Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım', diye sürdürüyor
kadın, içinden. 'Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl'.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:37
LE ROUGE ET LE NOIR


Eskiden bir bahar vardı, lavta ve arp,
düşmezdi elimizden Le Rouge et Le Noir;
üşürdü kadınlar, ellerimiz eldiven,
atkıydı kollarımız engerek soğukta,
karakışın ardından çözülürdü yumak:
Tuz ve tütsü, kül ve duman, kelimeler,
sesler ve tınılar ve gece: Gecenin
sonunda ışık vardı.

Le Rouge biraz daha kanadı sonra,
Le Noir koyuldu biraz daha: Aynı
çıplak at gelip sırtına aldıydı zamanı.
Bir soru sorulsa, yanıt yerine yeni
bir soruydu ağzımızdan çıkan,
mağrurdu yüzümüz hala, ama kopmuştu
bakışımız bizden: Ufukta seyreden
dümensiz gemilerdik, bekliyorduk
fırtınanın çökmesini üstümüze.

Sancılandık böylece ve doğurduk yıldan
yılı: Erkekler suskun ve kavruktular,
bir düşün pesinde yenik. Sokulmuştu
ağır ağır kurdukları imge ağı, çatlaktı
sisli gözbebekleri. Kadınlar mı getirdi
bu korkulukları, bu bürümcükten erken
doğum kefenini, onlarla mı büyüyüp
kurudu diktiğimiz ağaçlar? Eskiden
bir bahar vardı, eskiden içimizde
başlayan.

Jim Morrison, Hendrix ve John Lennon
yoktu artık; yoktu ``Göğe Bakma'' durağında
şemsiyesiz bekleyen yağmur kadınları.
Herkes bir 35 yaş şiiri yazdı kendi
eksik hayatından, feşedeceğimiz dünya
inanılmaz bir hızla geçmişe doğru
kaydı: Üşümüyordu kimse şimdi,
yanlış koruda düdük çalıyordu bekçiler.
Eskiden bir bahar vardı, flüt
ve keman, Le Rouge biraz daha kana,
koyul biraz daha ey dipsiz Zaman.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:38
MEHMET HAMDİ İÇİN TIRTIL NİNNİSİ


Süte ve geceye tutsak
aç uykusuz koyunu karanlığın:
Gemiler dalmış gidiyor açığa,
Tarancı ki karamsar bir dede
ilk atışta vuruyor imgeyi: Bir
sebep değil, belki neticedir gece.

Mehmet Hamdi: Oturmuş iri
badem gözüne uyku, sallanıyor
saatin iskemlesinde iki kez
söylesem mavi tırtıl bir ninniyi,
söyle, artar mı ipek düşüne
kana kana kanamadığın özsudan
bir damla küpe?

Süte ve geceye tutsak
atılgan çocuk, kırılmaz
bir inadın tartısında dur da
nasılsa çözül: Uyusun sultan
annen, uyusun ki al götür
şu kalemi ceylan Yusuf'a:
Başlasın dondurduğun yerden
buzul sözüne gergin kanadın.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:39
MOR


Aşkınlığın gizli kafesinde barınan nedir,
tortulaşmadan, kaskatı?
Rüzgarın sürüklediği
ışıksızlık diliminde bizi birleştiren ortak çağrışım?
Bir ölünün sesi yoktur oysa, bize ulaşacak.
Ama nedir, en sağır böğrüme saplanan bu sancı?
Ya şimdi, ona doğru uzattığımız el kadar güneş?
Upuzun bir şahin geçiyor üzerimizden,
göğe doğru alçalarak.
Akşamın basamaklarına yönelirken,
gökte mürekkep balığı.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:40
NEGRESCO,1915


Denizin karşısında taştan bir ironi.
Lüks bir otel olarak yapılmış burası,
Barış'ın sonunda. Şimdi başındayız
Savaş'ın: Tek bir kişi kalana dek
sürecekmiş gibi uçuşuyor top mermileri
uzakta. Uyuyamıyorum geceleri. Odaları
dolduran inlemeleri dinledikçe, ağrının
terk ettiği bacaklarıma bakıyorum mum
ışığında. Bu kış daha sert geçecek diyor
kepenklerin arkasından homurdayan deniz.
Biliyorum konuşmaz deniz, gece konuşmaz,
kelimeleri yoktur ölümün, yalnızca Hayat
seslenebilir, seslenecekse: Balo salonunun
köşelerinde kalakalmış birkaç neşeli tını,
yatağımın altında gizlenmiş nefes nefese
aşk fısıltıları, koridordan sessizce geçen
kat görevlisi şimdi beni dindiren hemşire.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:40
ORTAK BİR IŞIK


Bekledik, gelmediler. Açtık
pencereleri, kulak kesildik seslere
gündüz ve gece, taradık tek tek
istasyona inen yorgun yüzleri,
ufuktaki lekelere ayarladık dürbünü:
Bekledik, kırık, gelmeyeceklerini
anladıktan sonra bile.

Görkemli geçmedi günler burada:
Sıradan, sade, dingin anlar kovaladı
sıradan, sade, kekre anları: Yoktu
büyük fırtınalar öyle, büyük büyüler
kurulup çözülmedi bu yaz: Her zamanki
nedensiz hüzünler, çocukların şaşkın
falı, biraz tatilde kasaba sosyalojisi,
biraz başi boş konuşmayla döndü takvimler.
Gözümüz yoldaydı gelmediler.

Odalara çekilip şiir okuduk
içimizden: Seferis ve Montale,
Akdeniz dolu dizeler, hepsi genizden.
Durup dururken yürüyüşe çıktık
akşamları, durup dururken sustuk
yakalamıs gibi seyrek bir anlamı,
dağ köylerine çıkıp bir gün
öyküsünü dinledik süngerci
oğulların, unutulmus bir kadınla
konuştuk bir başka gün, tansıklar
izledi birbirini sonra: Bir atmacaya
baktık uzun uzun avının gözünden,
sağanak indirdik kavruk mevsimin
ortasına, bir yangını söndürürken
bir başkasını başlattık: Durup
dururken gelebilirdiniz, bekledik.

Hazırdı sofra: Semizotu ve sarımsak,
elimizle topladığımız kekik, incir,
nane: Hazırdık sürdürmeye telaşı
ve coşkuyu bıraktığımız yerden.
Geçmişin nasıl geçtiğini, nasıl
geleceğini geleceğin soracaktık.
Dinmezdi ağrı üstüne gitmedikçe,
açılmazdı bu koyu sis
tutmadıkça kökünden ortak bir ışığı,
içinde olacaktık içimizdeki korkunun:
Bekledik gelmediniz.

Eksikti önemli bir şey, başladığında
dönüş, bavulu kapatamadık. Döndük
odalara baktık yeniden, aradık
taslık ve hayatta: Neydi yitirdiğimiz
anlayamadik. Yarım bir duyguydu belki,
belki sürüp giden bir gündüşü,
kendimizde beslenmiş,
ötekinde sönmüş bir ateşti belki de,
eşiğine dayanıp göremediğimiz:
Bekledik, gelseydiniz.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:42
ORUÇ


Bir tabak tarhana koydu
önüne, bir avuç maydanoz;
parmaklarını tuttu, bileğini,
kolunun içini öpüp bıraktı,
soğanı kırdı, böldü ekmeği ve
bekledi: Zaman hızla içine
akıyordu.

"Bu seferî gövde sana birikti"
dedi, duyulur duyulmaz
bir sesle.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:45
ÖLÜ ŞİİRİ


<> derdi, şüphe yok,
Priene'yi görse Kavafis, bir çırpıda:
Yalçın dağa sırtını vermiş şehir,
başka hangi güç çıkartabilirdi oraya
bu gür mermer külçelerini, başka
hangi neden özendirirdi sonsuz ova
ufka uzanırken tırmanmaya, dimdik?

<> diyecekti yaşlı şair
besbelli: Yazabilseydi <<ölmeden önce
yazmam gereken 25 şiir daha var>>
demişti, hiç değilse bir tekini.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:46
RAHİM MESELİ


Bir de gizli duyusu var Zaman'ın
orada sınırsız bir genlik kazanır anlam
ardı arkası yoktur çünkü oyun sonunun
ki yılgının önünde bir sar'a tutar insanı:
Orada, aralık bir gözden sızan, ilk, korkulu
ışıktır mermerin kof yüzüne düşüp dönüşen.

Bir tek yaralı köpek, dışarıda. Uğuldayan
sabahın gelip pencerede dövdüğü buharlı
kasidenin içinde kıvranıyor oda. Devriliyor
buhurdan, yayılıyor ağır ağır kokunun
koyu mührü, neşterin gözünde çakıyor
sarsıcı şimşek - damara doğru kararlı
adımı ölümün.

'Ses ve soluğum şimdi, Gün'e ve Gece'ye
katkı. Belki nedensiz bir ürpermeyim, kırışık
evrenin taş çekirdeğinde. Görkemim belki,
arınacağım kargaşayı beklerken. Sayısız
pencere, sayısız çığlığın içinde gitgide ürken
engerek koridorda balkıyıp duruyorum. İşte
çatlayan duvarlarım. İşte can kolladığım
seki, basamak, kanlı düzlük. Sonradan
yırtılacağım et, işte. Burada, kül beyaz
bir sarnıcın aldatı duyarlığının ortayerinde-
hep ve aralıksız burada, zamanın beni
sancıya mıhladığı yerdeyim artık'

Bir de ben. Ne kadar dışrak görünsem
o kadar içrek gözüm. Kırdığım kilitte, sızdığım
bir dilim çatlakta acımasız bir ezgi duydum
hep. Mesihli çörtenlerin altında tanrının kiriyle
yıkandım. Gün geldi bungun, çökelek, oradan oraya
savrulan dumanın içinde dural bir kimlik aradım.
Oysa kufi yazısı yazgının hep geleceğe erteledi
sesimi: Bir de orada, Zaman'ın gergin bir boyutu
işlediği öte-gövdede hızla aramak kaldı seyrek
kantaşını, seyirttikçe yaralarım derin derimden.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:46
SAHİCİ SANRI


Sabahın eşiğinden devriye gözüm
karşı tepeye hafif, uçarı bir hızla
süzülürken vurkaç bir duygu tırmanır
sırtıma: O mor, etli ışığın içinden
madde kıpırdayacak sanırsın.

Güzel yağmur, kıvrak yağmur: Duru
bir sevda sonrasına kilitle beni.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:47
SALGI


Her yıl, ağustosta. Bu büyü işte,
kısaca allegro diyorum ona ben:
Hem zarif, hemde kaba oluyor ağı.
Hem zarif, hem de kaba nasıl olur
derseniz, bakın: ince dokuduğu için
zarif, uzun uzadıya çalışmadığı için
kaba. Köşeleri sever çoğunlukla
aşağıda dokur ve ağın dışına çekilir.
Nereden mi biliyorum bunları?
Eskiden örümcektim ben.

Her yıl ağustosta. Yalnız kalınca
rahatlarlar: Kadın eli dolaşmaz
dolaplarda, duvarlarda. İpin ucunu
kaçırıverirler tabii: Ekmek kutusu,
ilaç çekmecesi, abajurla ampulün
arasında büyük trapez yaşanır
bir ay boyunca. Bu tutku işte,
onun adı andante grazıoso aslında.
İnce, ipince dokur, bilir av için
önemini ayrıntıların. Eskiden örümcek
olmasam bilmezdim bütün bunları ben.

Hayır, zehirlileri pek yaşamaz burada.
Geçen yıl rastlamıştım birine,
çoktandır açmadığım piyanonun
kapağına sokulmuş, Fırtına'nın
ilk notalarıyla kıpırdayınca gördüm
onu: Siyah, diyez, attaca diyordum
bu örümceklere ben, (bir tuhaf gülerek)
'ölüm gelecek' benim 'gözümden bakacak'.
Korku mu, taşkı mı, ikisinin arasında
bölünmüş bir yangın mı, kapağı tak
kapatmıştım üstüne. Ağına rastlamadım-
ben de kurmaz mıydım yoksa, eskiden.

Ağustos, kasım, mart: Örümceğe
iklimler değil koyu zamanlar gerek.
Geceleri severim ben, kuytu ve aseyrek
çağların içinden ağır ağır geçmek:
Bilir misiniz parmaklarımdaki arı
yalnızlığı, nereden bileceksiniz-
Piyano, şiir, ağ içre ilerleyen saatte
duyduğunuz tik tak bende dolarken
çekip gitmektir bütün istediğim:
Dolanır kalır oysa kurumuş gövdem,
bu eşsiz ağı eskiden ben kendi kendime örmüşsem.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:49
SANDIK


Bir kutu dolusu anahtar. Régie
des Tabacs de l'Empire Ottomane,
paslanmış, kenarları delinmiş
o kutunun ağırlığını tartmak güç.
Çekmecelerin, evrak dolaplarının
ve evlerin sahipleri geçekte yıkım
yerlerinde dolaşan birer hayalet.
Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi, kaybetme
ve kaybolma duygusunu? İçimize
kazınmış yolculuklar birer loş
düş ve hiçbir zaman hiçbiri
gerçekleşmemiş tasarılardı oysa:
Bu anahtarları olmamış kilitlerde
sandık. Sahi, sandık! kendisi
duruyor da onun, yıllardır giz'li
bir ölü gibi anahtarsız bekliyor.
İnsan asla açmamalı böyle bir
efsaneyi. Herkesin hayatında
içindekileri unuttuğu, umduğu,
bambaşka kutularda aranacak
eşya, söz ve işaretler kalmalı.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:50
SESSİZ SİNEMA


Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coskularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.

Bulduk aradığımız yeni oyuncuları,
öğrendik ve öğrettik basit ve karmaşık
kuralları, neden böyle oldu pek
anlayamadık: Kağıtlar ve zarlar,
pullar ve kibrit çöpleri atıldı
tek tek bir köşeye: Bir gençlik
oyunuydu, benimsedik birden.

Kamera kontrol, döndü makaralar
geceden geceye: Rolden role girdik
gördüğümuz, görmediğimiz filmlerle;
güldük beceriksiz bir anlatıma, usta
bir kavrayışı içtenlikle alkışladık,
mimikler ve jestler arasında başka
durumlara ve kişilere öykündük:
Buraya ondan gelmiştik.

Kimbilir kim hatırladı piyanoyu
içimizden: Bıkmıştık sinemadaki
sessizlikten. Biraz buruk, çokca
esrik, kendimizden koparak yattık
sonra o gece. Buraya ondan mı
gelmiştik: Uyandık erkenden,
yeniden seslendirdiğimiz filimde:
Yabancıydık şimdi giyindiğimiz
kişiye, tıpkı gelmeden önce.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:51
SİZİN İÇİN KESTİM SAÇLARIMI

I

Femme vous suis-je,et de grand sens.
Sizin için kestim saçlarımı.
Yıllardır uzattığım.
Sizin için durdum ilk, dinlendim.
Yıllardır yorduğum.
Açtım sizin için bekledim,
sizin için güldüm bir tek, sustum.
Yıllardır durduğum boşlukta
femme vous suis-je, et de grande songe
indiğim merdivende
gecelere tuttuğum ışıkta
sizin için umdum, umursadım.

Sizin için yaktım bu ateşi,
besledim yıllardır.
Esirgediğim zaman,
gizlediğim tortu
ve tortuda ayrışan bu hayat
sizin için
kamaştığım gün
titrediğim mum
aktığım yatak.


II

Sizin için hazırladım bu masayı,
iki kelimenin ortasında dinsin fırtına.
Sizin için hazırladım bu döşeği,
iki fırtınanın ortasında kuyu uyku.
Sizin için hazırladım bu yemeği,
iki açlığın ortasında körelmez açlık.
Sizin hazırladım bu bu bakışı,
bu sözü, bu sesizliği - sizin için
hazırlandım.

Sizin için uzattım saçlarımı,
kestiğim.
Sizin için söndürdüm bu ateşi,
yandığım.
Kurduğum bu çadır, bu saat
arındığım su
soyunduğum gece: Sizin için.
Devrilirken tutunduysam
tutuşurken susmam
zemberekte bu Eyyub
hem cellat hem kurban
sizin için
bir tohum.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:55
SONBAHAR AYİNİ


Tişre deniz. Tırıs rüzgar.
Işıkların içinden geçen sabah
Theresa Berganza'nın sesinden
süzülen gamlı, uzun yola çıkmış
yalnız kuş. Gökyüzünde bulut,
bulutta biçim, biçimde gizlenen
telaş, telaşı besleyen vatos zaman,
zaman: Yaprağa yürüyen su,
damara yürüyen kan, durup bekleyen
tişre deniz: Kalanlar, gidenler,
içimden geçen ışık, karanlık,
içimden geçen vurgun.

Bir gece, bir gece daha kaldı-
yetişsin içimden geçen siyah tren.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:55
SÜMELA

(bir kaç önsezi)

Trabzon: Yıllardır içime gömdüğüm
kaçak sevdaya hem büyütüp hem
korkarak yataklık eden nefti
düş: Sindiğin taşa bakıyorum da
inanılmaz, ürpertici bir duyarlığa
açılıyor kurumlu dünyam.

Hep yola çıksam, ara konakçılar gibi
biriktikçe düşsem kayıttan dilimdeki
yılgi ağusunu, sisli bir tren uzadıkça
uzasa iki tepe arası piyano çalsa
Alfred Brendel, bir bükülüp
bir kırılmasam.

Birlikte boğulurum içimdeki keşişle,
atsam ayağımdaki demiri erinçle:
Ben ki karşilarim kendimi indiğim
her tekneden, silinir mi durur mu
adresin.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:56
TILSIM VE TRAJEDİ


Bir ucunda Trajedi vardı bu kalemin,
Tılsım öteki ucunda. Uyuduğumda kim
uyanıyordu içimde, hangimiz sürdürüyordu
gündüşlerini, hangi yüzüm kanıyordu,
neden bir ucu seçip sivriltiyordum da
köreliyordu o an öteki uçtaki güdülerim,
kalemin bir ucunda Trajedi, Tılsım
benden yanaydı: Nereye çevirirsem çevireyim
öfke doğuruyordu hüzün doğuruyordu öfke:
İki ucunda kalemin
ebabil kuşları taş topluyordu.

Gelecek ardımda kalmış bir melek:
Defterim dolmuş, bir tek hece taşım için
karasız bir beyit oyalıyor şimdi beni.
Köprüler, dehlizler ve tünellerden geçtim,
oğullarım dağınık bir başkaldırı kavmi,
kızlarım sonsuza ayarlı birer arayış tohumu,
bu kadını sevmiştim: Koptu gitti dünyamdan,
sönmüş fer. Bu kadını da: doyamadığım.
Bir de onu: Yanıbaşımda fırtına gibi yaşayan,
tül gibi ölen. Yalnızım artık, nasıl yalnız
yaşamışsam gamlı bir şahinken.

Defterlerim dolu: Yaklaştım, erişemedim
Sancının ortasında, huzur kutbuna teğet,
varacağım noktaya doğru ilerlerken
ondan uzaklaştım belki de. Yandı canım
biricik olanı kendime ayırırken,
gün geldi içimde biriken ağu
çekti benden dışımda biriken uyumu:
Karanlık, sinsi, delici bir çağda
kırdım tek tek elimdeki kelimeleri.

Herşey geçti sonra, ben kaldım --
bir de bende bana direnen doğrular
ve yanlışlar: Hassas terazi, dik merdiven,
birkaç bozuk kum saatı, dilini unuttuğum
bir pusulayla gecelerimi paylaştığım
o tuhaf hayvanlar: Akrep ve örümcek,
semender ve şahin ve ebabil kuşları
taş topluyorlardı. Doğaya baktıkça
içimde dinlenen tufan insana baktıkça
kabardı; seyrek ve acemiydi kaçışlarım,
yüzümü döndüm nerede yakıcı bir hal
görsem, duydum ağızdan kaçırılmış
bir heceyi bile, bir tuzak kazıp
içinde salıvermek için mutlak bir av
bekledim.

Böyle başladı ve sürdüydü önümdeki katışıksız
yokuş: Sandım ve inandırdım belki,
gönlümü ve aklımı dağlamamış hiçbir işarete
oysa inanmadım. Hazırdım her an
kurduğum çadırı söküp yolcu çıkmaya,
kaldım burada: İğne ve ağ, ipek ve masal,
sis ve köpük arası yazdım öykümü defterden
deftere: Aradım bulamadım altın anlamı,
ama farkettim altındaki anlamı -- uyanıp
kan içinde bir gece, sivrilttim öteki ucu
iyice:

Etrafımdaki nesneler cansız mı, kıpırtı
dolu: Dokunsam kendi dillerine çevirecekler
bende bildiklerini: Bu saatı ben durdurtmuştum,
ben çıkartmıştım bu yüzüğü, bile bile kırdığım
fanus ile bir başkasının kırdığı fanusu neden
içiçe geçirmiştim? İşte masam, kurutma kağıdım,
çocukluğumdan bu yana bana eşlik eden bir çift
kemik zar. İşte duvardaki ölü resimler,
yerdeki bu boz halı, başucumda yatağımın
opalin bir lamba ve siyah deri kaplı derin
defterler: Dokunuyorum ve dile geliyor
yıldan yıla bu odaya sinen saf korku:

Biraz daha arınmış ışık gerek bana,
biraz daha koyu bir mürekkep,
biraz daha felç sağ elim ve parmakları için,
biraz daha zaman ve bu zamandan geçmek:
Birkaç soluk boyu belki, belki birkaç çağ için
biraz daha cüret
ve korku,
Tılsım ve Trajedi gerek.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:57
TOPAÇ KISSASI


Nicedir gördüğüm, varlığının sessizliğine alıştığım, herkesin ona idiot de la famille olarak alıştığı adam
geçen gün kızmıştı. Kaldırımın ortasında durmuş, gelene geçene sesleniyordu, ünlemle: 'Mecbursunuz! '.
O tek sözcük, sonsuz bir ivmeye ayarlanmış bir topaç gibi beynimin içinde dönüyor günlerdir. Yenilmez
kara kamu yasası bu: 'Mecbursunuz! ' İki ucu sivri bir bıçak aslında: Ya kabullenmeye yükümlüyüz, ya direnmeye.

Korunmaya mecburum; komşum ilk kez haklı.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 14:59
ULAK


Yıldan yıla geçerken
hikâyeler topladım evlerde,
çıkından çıkına doldum taşırdım
hiçbir yere sığmayan
ölüm dirim haberlerini,
çıkamadığım yokuşları
bağışlıyorum giremediğim
çıkmazları : Doydum
gezdiğim caddelerde
kovandan kovana delik deşik
götürdüğüm uğultulara.
Bir kül ki boşuna : Ben
unutsam, kimse hatırlamaz.

Belki de yenilenmeli ağaçlar.
Boyalar devşirilmeli
mevsimin yapraklarından,
haşarı erguvandan.
Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
insan eliyle germeli bezi tahtaya :
Herkes kendine görülmemiş
bir düş aramalı.

Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:00
YANKI


Her kelimenin iki anlamı olduğunu
bilmiş, baştan beri üçüncüyü aramıştı.
Ama bu bir şey değildi asıl aradığının
yanında : Başka bir düzen olsun istemişti
seslerin arasında, harflerle renklerin
birbirlerini itmedikleri bir dengeydi
ısrarla kovaladığı. Yıldan yıla dile
yüklediği zalim işi dizmişti kafasında,
ışığa ve karanlığa, sessizliğe ve uğultuya
verdiği değerleri elden geçirmişti tek tek.
Heceden heceye dörtnala ilerlemişti bakışı,
cümleden cümleye tekinsiz bir başdönmesiyle
geçmişti: Bir an boyu elinde tuttuğu kelime
onu kavururken durmuş, gözlerini uzağa,
sonsuz bir boşluğun ardında beklettiği
sonsuz bir aynaya dikmişti.

"Ben yoksam" demişti oradaki yüz, "siz
bekleyin".

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:01
YANLIŞ MESEL


Bir zaman da böyle geçsin, pusula
durmadan dönüp dursun: Şimdi
neredeyim? Yüksek Düş'ün içinde,
sarsıntı, soğuk ter, gırtlağımda
bir güz mührü, neredeyim ki azalıyorum
gecede, yükseliyor simsiyah kanım.


Bir zaman da böyle geçti, pusula
durmadan döndü ve durmadan durdu:
Şimdi buradayım: Kâğıtla kalem
arasında titrek, kararsız, bir sınır
varsa beni benden ayıracak, tam da
kanın mürekkebe dönüp kuruduğu
yerdeyim.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:02
YAZMA !


Racine yirmibeş yıl susmuş, jean, kime
neden bu kadar küskün, kendisine
neden nasıl bunca kitli
tanrım nerede kırdığım kalem, bir uçtan ötekine yırttığım kağıdım
dokularında parça parça bütünlüğünü arayan
SESİM SÖZÜM

Rimbaud, Valery, Svevo, Saba: Bir daha yazmam, tek bir mısra
kelime hece daha yazmam artık, bir sonraki gelişimde mi,
yazmam ne şimdi ne sonra, bir daha yazmam, diyor bulutlardaki koroya dek
tek delen sesler, sözler, yastık sırılsıklam

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:05
YOKUŞ


Attar'ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Bu kehribar ağızlık, tütüne dadandığım
yıllardan: Figen bulup seçmişti, gümüşün,
minenin arasından; sayısız armağan
aldım ondan yaşarken, ama bir tanesi
beslerdi tümünü: Sevdim sevildim
bu çirkin dünyada.

Attar'ın yaşına geldimse, bilinmedik bir
giz yok elimde: Öyle çok zaman yitirdim
yaşantı kalmamış gerimde: Saat durmuş
ilerlemiş farkına varmamışım; Dipsiz!
bir hokkaya sığmış, seyrek, yokuş, şiirim.

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:06
YUNUS


Beş duyunun ucuna doğru, sonunda
kavuştu mıknatıs. Dip derin bir
perde çektiler, birlikte
suyu ve karanlığı susturdular,
herşeyin bittiği, herşeyin başladığı
anda konuştular, biri gözünde kor
ışık, öteki kuyudan bir ses :
"Bir ben var bende, şimdi senden
içeri"

yaziklar_olsun
27-02-2009, 15:06
YÜZLER , ALTI


Onca çil, yaz güneşi.Mat tenin gözenkleri
tuzlu su yollarına açık, gözleri balkıyor
çıkarır çıkarmaz gözlüğü: Bir kahverengi,
bir yeşil.Bu gri kök saçlar, bu çizgiler
başlangıcı ve sonu belirsiz bir haritadan:
ifadeden ifadeye koşan SİHRİLİ AYNALARDA
görünüp kayboluyor acı, hasret, arı pamuk tutuşmaları.
Kalın bir sözcük sizin yüzünüz okumayı bilsem

Lider
28-12-2010, 07:24
Teşekkürler Emeğinize Sağlık