PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hilmi Yavuz



Azecan
24-02-2009, 13:27
Ay Doğar

ay doğar
bir ay doğar umarsız gözlerinden
bir ay batar bedir allah
karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime
iflah olmaz bir silâh

ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara
ya beni öldür allah

dünyada
nerede olursa olsun dünyada
senin umarsız gözlerin
kanlı bir avuç zehir
bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir
ya da

senin umarsız gözlerin
mahzun eşkiya ateşleridir
tutuşur rüzgârlı bayırlarda

Azecan
24-02-2009, 13:27
Size Bakmanın Tarihi

size bakmanın tarihi! siz
bir gonca kadar kendiliğinden
yazılmış olmalısınız
derin, korkunç ve ergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karşınız
umarsız sözcüklere bulanmış

size bakmanın tarihi! siz
bir keteni köpürten yaz
ve inanılmaz
yalnızlıklarsınız; sadece
sizin olan o vahim, o beyaz
ve kuytu gurbet sesleriyle
işlenmiş yazdıklarınız
ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
kimbilir hangi sevdalara dolanmış

size bakmanın tarihi! bir
kalbime güvensem sizi hep
okurdum ben... ama nedense
hep aynı hüzün ve
hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğinden, ne yapsam
bir ilenç, bir kargış
gibi ardımsıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış

Azecan
24-02-2009, 13:28
Yollar ve Zaman

sen bir yalnızlığı koşup gittin de
bir yerde buluşulur diye, belki de...

elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur birşeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde

kimbilir ki dündür, olgundur kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde...
Zaman'dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş...
erguvandın, kayboldun dilegelişlerde

yaziklar_olsun
05-03-2009, 02:31
AKŞAM VE KANDİL


mevsimidir,
kendi hüznüme döndüm...

akşam annemle aramda
bir süs
gibi dururdu;
saatler rikkatle vururdu;
özensiz
bir eşya kuraklığı
dağılmış bahçemize;
ve her şey kandil...

hangi ağacın yapraklarını
siyah kadifeyle örttün Ölüm?
hangi Söz’ü bana verdin
de benden geri aldın,
ey Dil?

Birden mevsimler selsebil
Aktılar; görünmemekti dileğim;
Siyah kadife sızdırıyor,
Işıkta yağlanıyor gül,
Odamda kirli meleğim...

Annem kandili siliyor:
‘mendil,
mendil nereder?’

akşam, annemle aramda bir süs

yaziklar_olsun
05-03-2009, 02:40
AKŞAM VE ÇOCUK


Zaman iyice alçaldı... aşklar
görünür oldular ve 'mazi kalbimde yara...'
o konak, yıkık, harap, anımsıyorum,
bulutlar ağır ağır inerdi odalara...

beklerdim, aşklar birer türküydü!
bir kızak, sanki saplanmış kara;
hiç bir şey kımıldamaz, öyle dururdu,
annemsi bir sessizlik çökmüş duvara...

o konakta herkes, büyük aile,
koştururdu, yazlar sanki bir sara
nöbeti gibi yaşanır, bir çırpınıştır
çocukluk, orada, boş akşamlara.

yaziklar_olsun
05-03-2009, 02:41
AKŞAM VE SEN VE BEN


ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
onun tomurcuğu arasında bir yerde;
öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâima birlikte olurduk hüzünlerde...

anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
gizledikti kendimizi birbirimizden;
sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden...

üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 15:57
AKŞAMIN YARISINDA


herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...

hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim! durma yetiş eski yazlara!
nedense bir durgunluk var saatlerde...

herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 15:57
ANI-SON NET


aynalar dolaşıyor, bu kentin aynaları;
sözlerim sisli sözler ve aşklar kırılmada;
aşklardan isteniyor, ah, orda olmaları...
kendini odalara benzeten odalarda,
aynalar göğe ağar, bu kentin aynaları;
kimi dilerse onu göstererek, buyurman
kim bilir hangi yazda bırakmış anıları?
sen sıdre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...
bilirsin, kalp gözüne ayn'a gerek... -ve soru-
lar uzuyor isra'da... aksam çürük ve sari
lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;
ve toplanıp geliyor gece yolculukları...

ah, aşklar paslanıyor, kent saklarken onları;
bencileyin hep ayna yerine koyuyor anıları...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 15:59
ANNEM VE AKŞAM


bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
akşam!.. kimse benzemez oldu kendine;
kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçmek bile...

sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam...

ah, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alacakaranlık gurbet;
soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
ve akşamın ucuna doğru yolculuk...

bir türkü söylendi, neyin tadı var?
akşam bile bitti, kalmadı çünkü...
çekildik, bir başına kaldı o türkü;
kapılar arkamızdan kapanmadılar.

yaziklar_olsun
05-03-2009, 16:00
AYNALAR VE ZAMAN


erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı

şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman'ın sırı hala duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı

nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı

yaziklar_olsun
05-03-2009, 16:01
BAKİYE RÜBAİ


Ey bakışlar ustası umutlar pehlivanı
Sen anlattın bir gülde anlatılmaz olanı
Biz bir hüzne başlarken sana çıraklık ettik
Uçurduğun kuşlardır şimdi Bâki Divânı

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:15
BEDREDDİN


1. bedreddin

mübalağa akşam olur

güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir
yaprağın fetrete düştüğü zaman

sen ey yaz günlerini
top top ak çuhaya tebdil eyleyip
ve bir solgun gülümseme olarak
eğnine giyen şaman

buyur otur
şeyhim
samanyollarının ilik sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin tımarını
ve hüznün varidatını anlat

elini elimize dokundurmadan

sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi

ne zaman diye sorma, ne zaman
yaprağın fetreti gülün kıyamına
gülün kıyamı ağacın isyanına
dönerse iste o zaman

mübalağa akşam olur
güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

elini elimize dokundurmadan

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:16
BEN İÇİN SONNET


benim yüzümdür işte, mağrur, kalın, şizofren;
unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada;
ben gideli beridir Hilmi yavuz ile ben
bazen burdayız işte, bazen de ürkünç oda
içimize kapanan kapısıyla bu gün de
bir ben'e acılıyor, ah, yıldızlı ve çorak

bir çökelti gibiyim ben kendi belleğimde...

nereden açılırsa orasından akacak
ur mu, ben mi, çıban mı? kötücül, irinli, pis...
bıçak, bisturi, makas beni deşin ve yarın
çıkarın ne vardıysa: teslis, teslis ve Teslis...

bana çivilidir, İsa’yla çarmıh neyse;
aşksa bir iç kanama... gül, gülden içeri'yse...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:17
BEYAZİD PAŞA


. beyazid paşa

gün akşamlıdır devletlim
elbet biz de ölürüz

gözüm hep o asılmışta kaldı

sanki karanfil zülfünü dökmüş de
şimşir topuzlu bir gürz
indirilmiş gibi tanyerine
kanlıydı kartal kanadı
bir tarikat değneği gibi
pürüzsüz ve düz
bir beden, asılmış

gözüm hep onda kaldı

susan yazdı, konuşan güz
usuldu, uzundu denizin boyu
sanki tüy bacaklı bir tazı
ya da kırmızı ve koyu
bir masaldı,
tara_indin ve süssüz
bir beden, asılmış

gözüm hep onda kaldı

gün akşamlıdır devletlim
elbet biz de ölürüz.

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:17
BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR


nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi
akşamın? duymak sanki bir gülün
yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;
gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...

bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün
ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün
son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...

ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-
mi demek? Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:18
BİRİNCİ MEHMET


7. birinci Mehmet

bedreddin yaşıyor mu hala?
Ben ki yazmalara ve bala
hükmedendim; ihaneti gül diye
resmedendim; denizin gönderine ölümü
çektirendim ben, lala

bedreddin yaşıyor mu hala?
dersin ki onu, mülhidlerini
ormandan ayırmak olası değil
boynu laleden geçilmez
saçları taflandır ve çağla
ve alnı ak ketende yaban çileği
gibi dağılan onlardı, lala

bedreddin yaşıyor mu hala?

Kuşlarla akan ipeği
göllerde uçan çiniyi
ve sevdayı, umarsız kına çiçeği
gibi bölüşen onlardı, lala

bedreddin yaşıyor hala.

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:19
BÖRKLÜCE MUSTAFA


2. börklüce Mustafa

biz ki sevdamızı, alaca
kıl bir heybe gibi sunduk
aba terlikle denizi yürüyenlere
şavkımız dağlara vurunca

börklüce Mustafa, yonca
ve hançerlerin piri
ölümü masmavi bir hamail
gibi boynunda taşıyıp
gözleriyle bir acıya kalebent
olmanın korkunç şiiri

dövülüp tavını bulunca

seriz çarşısına, ince
kıvrık ve celali
bir ay ışığı gibi girmek
ve sesiyle şayağa ve tunca
sancağı buğdaysı, türküsü ebruli
bir isyan diye işlenmek

ve devrilmek, birbiri ardınca

biz ki sevdamızı, alaca
kıl bir heybe gibi sunduk
aba terlikle denizi yürüyenlere
gölgemiz dağlara vurunca

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:20
BULUTLANMA SONNET Sİ


söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün;
zaten sözler de bezgin... kime anlatılsın?
âh, dil’den ürker olduk; kimse dil’in bir düğün
olduğunu bilmiyor; bir kenara atılsın
diye bekliyor şiir... yılışık ve savurgan
çok boyalı bir gülün yükselişi... ne hâzin!..
giderek kendimize sığınacak korugan
bile bulamayarak... –ve elbette magazin
bir yalnızlık edinip, n’olacaksa olacak
diye yollara vurmak... terkide kaldı atım!
aşklar bile sindiler, saklanıp köşe bucak;
kalbimiz aksadata, âh, hazlar alım satım...

ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:21
ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI


derindir arası güllerin
ve aşkın yakut dilinden
duyulur türküsü şiirin:
-çiçekli dağ
çiçekli dağ

aşklar anlatıdır yazın
onları bir sokağ
ın
adıyla çağırır yollarında:
-çiçekli dağ
çiçekli dağ

aynalar uçurumdur bakarsan
derin bağ
larla
bağlanır acılarımız
çiçekli dağ
çiçekli dağ

ve sessizlik büyük ağ
larla çeker
yolcu denilen nehri
kimdir hüzün söyle söyle
çiçekli dağ?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:22
ÇÖKMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET


ben kimden koptumdu, akşamlar depresif, manik
bir aynayla beni bağladı bana... pis
bir kitap çöküntüsü: o, ben’im! kuğularla garanik
-i ulyá!.. sürüngen giysileriyle iblis;
alan da o’ydu, satan da... şeytanca alışveriş!
bir leşi bir leş tirirken yırtk, yarım;
satan o giysileri benden önce de giymiş...

ben aynayla kopmuşken bana nasıl bakarım?

terelelli terelella, tevellâ ve teberrâ
kent leşti ve ben ona bir koku gibi süründüm;
artık aşklar taşır beni, ben onlara kadavra
olsam da terelelli... mecnun’dum, leyla’ya büründüm...

bir kent kendi üstüne çökerken de kış;
aşklar yararken aşkları, sözlerde bir yırtılış...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:22
ÇÖL ÖYKÜSÜ


'çöl' denilen o öyküyü
yazmak için konuşurken
sustum içimdeki türküyü...

anlasın doğan gün seni:
bir aşk ötekinden mi kalır?
ah, şiirin altın tüyü! ..

hangi yalnızlık kapatır beni
var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
o yazın içindeki kötü'yü?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:23
ÇÖL VE AY


bir ince suydum, ezildimdi, basıldı
üstüme, kaldı ayak izleri suda;
bir menzilden ötekine... nasıldı
gitmek? ağrdı çöl, kuytulardı, pusuda...

baktılar, haramiler, çölde su'ydum;
gittimdi, kumlardı, soydular beni;
yedi askı, çırılçıplak, söylendi, duydum:
ört ketenle Mısır'ı ve Yemen'i...

iki menzil arasında bir menzil;
soldu çöl ve vaha, çürüdüydü, ah rezil
blue mo on! arada kaldım, beni böl,

ikiye... ne diye ayrılındı, ya Ömer?
sırma gövdem di çiğdem, şakk-ı kamer...
bu ne tutkun gecedir, hüzünle beni, beni öl! ..

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:24
DEPREM


Sen benim kalbimin bakıcısısın
Güldeki karanlık yazıdan bir mesel
Sussam razı değil dile
Konuşsam derin ve geleneksel
Bir hüzündür
Dolaşır dilden dile

Ah bedenin, zakkum bedenin
Bir dağyolu tadında
Ve ben o yolu kalbiyle bilen
Yüzün gizemdir senin, yokluk
Acı sessizce yedi dildedir
Sevdalar kimdedir, kandedir
Ve depremler senin neren?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:26
DEVRİM


Bir gülün açılması devrimdir
Bildiğin anladığın bir devrim
Kim bilir nereye varmışlığımız
Bir av sonu ağırlayan gözlerim
Seni anmak öyle kolay değildir
Denizler: biraz çocuk kalmışlığımız

Bir gülün açılması devrimdir
Bildiğin anladığın bir devrim
Gecede bir bozkır kalmışlığımız
Bakışları ağırlayan seslerim
Sana bakmamak öyle kolay değildir
Simgeler: en çocuk yanlışlığımız

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:27
DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR


Kuş sananlar yanıldılar
Bir bakıştır dedi kimi
Belki de bir bakış kuşu
Kimseler bilmiyor hala
Güzelliği yaz iklimi
Çiçek boyunca susuşu
Uçardı azala azala

Kaldı eski gazellerde
Uçarı gözlere talimli
Usulca yaklaşır sevmeye
Kuş dediğin de neresi
Bakışları gül resimli
Bir şu âRab tezkiresi
Yazılır azala azala

Hilmi anladı gizini
Giderdi hep hava uz re
Bakış mülkünce Osmanlı
İşsizliği bir elinde
Öbür elinde divânı
Geçmiş bir gül saatinde
Okunur azala azala

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:28
DOĞU 1310


işte Solhan ve işte kocaman
dağlarıyla kalaba
ve gülleriyle hısım
olduğumuz Palu
gözleri korkunç bir deprem
hem aslı, hem kerem
gibi yanan suvar:
İbrahim talu
işte akşam ve işte Çapakçur
ve Çapakçur’da akşam
bir divanıharp gibi kurulur
ağır giden bulut müfrezeleri
hem bulanık hem firari
yağmur
ve bir vur emri gibi ansızın
bir akar suya doğrulur
Hınıs’tan kopan süvari:
İbrahim talu

işte can eseren koyu ve kar
kar, palandöken dağlarında
bir isyan bastırır gibidir
işte hörmek köyleri çevrilmiş
duvar
bir kurt yüzüdür, ince
sivrilmiş
cibren ovası
sanki mevzi almış
gibi kar
hem başıbozuk, hem seferi
hörmek;ten inmiş iniş
ölümü savuran süvari:
İbrahim talu

II
Bingöl dağlarının eteklerinde
kuytu meşeler vardır
o kuytu meşeler ki
germiş kartala kanat
ya da bir avcı kolu
olup tek sıra
ve sanki tütüne ve bakıra
bir küf gibi musallat
hamiye alayları

işte Dicle işte Fırat
ve acı su boyları
sanki yazdan kapanmış
sarp ve heybetli
dağ yolu
yanında üç ince patika
üç küçük oğlu
ve sanki süvari değil de
ilk kez eyer vurulmuş
bir kısrak gibi tedirgin
İbrahim talu

kış kararlı, ova dingin
İbrahim talu, sağır
bir acıya dökülen tunç
ve giderek daha belirgin
korkunç
bir kızıl çadır olup
savrulan yalım
işte hoyrat ve zalim
ağır
bir yangın

bin üçyüz ondu ve sen
İbrahim talu
ağıtlardan bir kış
solgun ve mücerret
ölümü sürmeli bir tüfek
gibi omzuna asmış
o sürmeli tüfek ki
tetiği kartal
namlusu aşiret
kabzası yanmış

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:29
DOĞUNUN BEBELERİ


doğunun bebeleri taş bebek
değildir; say ki onlara cefa
ince yaralı bir gömlek
ve ninniler en çok akşamları zor
say ki onlar ağlarken lor
say ki gülerken çökelek

doğunun bebeleri taş bebek
değildir; yaşmaklı Siirt’i
kınalı Van’ı
sılayla gerdeğe girercesine
geçip gurbetin çobanı
ölüm, güz üşüşür yüzlerine
ay, gecenin şark çıbanı

doğunun bebeleri taş bebek
değildir; acıyı trahom,
gündüzü emek
gülüyse bir gelecek için kullanır
say ki anaları ova, babaları dağ
ve emzikleri tüfek

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:32
DOĞUNUN DİYALEKTİĞİ


su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
yaprağı akarına bırakmak

günün yasmağını örtünür bir tekke nefesi
gibi usulca açılır toprak
sesin kendini güle
ve gülün kendini sessizliğe dönüştürmesi
gibi kendi kendini yağmalayarak
odur şafağı dönüştüren ölüme
bu yağma sanki yıkık hanların
bir yazından baç alınan erguvanların
üzerinde bir dağ, örneğin nur hak
olup geçmiştir
olum hangi denizleri gezmiştir
bilinir ama mutlak
bir büyük hasretle kolan vurarak
çıkar kalbimin önüne
bir doğudur ki o. gülerken bile bozlak
hep susmuş, evet, ve nasıl ki sevdayı
gök ekinler gibi tırpanlıyarak
yeni sevdalar üretmiş, ve susmak
yeniden gök ekinler göğertmiş
göğertecek de,
gurbeti sılaya bağlayarak

su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
yaprağı akarına bırakmak

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:33
DOĞUNUN GEÇİTLERİ


çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

'yol verin sevdaya'
gördük ve yol verdik
acıdan kalkıp acıya
varan bir yol gibi
kendini göstere göstere
bir cihannüma ile geçtik

ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
dağdır, kızılca kopup
ve done done duştu
döner dağdan sonbahar
hüzne geçit yok, ziganalar
ve kop'tan bu dönüşleri
bir sema ile geçtik

ateştir eski geceler
'tut ve yan, tut ve yan
kul ol, gülümüzden'
sairler aksamdır, ateşgedeler
ve biz kendi külümüzden
bir Huda ile geçtik

bir hayal olmadadır gol simdi
göründü elsele gol ve giz
gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
yerde kayboldu nergis
ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
bir rüya ile geçtik

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:34
DOĞUNUN GURBETÇİLERİ


acı biziz, biziz yine
bir büyük bozguna yol olduğumuz

artık ne acem bahçesi
ne acem mülkü
ne de yaprakla
örtülü havuz
bir kaç gün sonbahar ile talan edilip
su yıkılıp, hüzün çürüyüp
ve yol sefili dağlarımızdan
bir ipek uçurum diye devrilip
sel gittiyse kalan kumuz
biz bir talanla başladık kendimize
bundan böyle acının
ekmek ve tuz
konaklardan geçer yolumuz
olum çarktır, sevda direk
uçsuz bir gurbete bağdaş kuduzumuzda
ve mahsus selam diye söylenerek
bir ağıda durulur mektubumuz

acı biziz, biziz yine
bozguna bağlıyız, yola mahkumuz

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:35
DOĞUNUN GURBETLERİ


akşam en güzel masaldır
iyi anlatılırsa

doğru olan herşeyde biraz
öfke, biraz yılgınlık vardır
der, bir kıssa
cam incelince şarap da incelir
yaşam acıdan kırmızıya
ölüm hüzünden beyaza
ve bir gül gelirse
bu yol ayrımından gelir
mutlaka ve nasılsa
kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
daha zor bir sürgün yoktur
yaşasak da yaşamasak da
umuda ve sonbahara hüküm ki:
gülün saltanat devrinden
ne sevdikse bugünden
ve ne kaldıysa dün ki
acıyı yakuta döndürsün
hüznü döndürsün elmasa

akşam en güzel masaldır çünkü
iyi anlatılırsa

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:36
DOĞUNUN KADINLARI


biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, Bitlis’te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttı
kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
kayıtlarımızda

kadınlar ki alınlarımızda
doğuyu mavi bir nokta
ve yazgıları çok uzakta
bir nehir yoluna
karışırlar
ölümleri duvaktan beyaz
ve ahlat, Erciş, adil cevaz
üzerinde geçen bir kederle
yarışırlar
ve birer yazmadan ibarettirler
sevdalarımızda

biz bir yazın ayağında
en küçük bir gurbeti bile
içi titreyerek okuyan
ve bir gülü tersinden dokuyan
umutlarımızda
başlığı kınadan turaç
bebesi doğuştan kıraç
ve bir ninniyle darılıp
bir türküyle barışırlar
ve birer hasretten ibarettirler
mektuplarımızda

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:36
DOĞUNUN ÖLÜMLERİ


ölüm bir aşirettir doğuda

ay ışığı gülden hoyrat
gölleri güzelden talandır
ve asi , durak bilmez ağıtlarıyla
uçsuz bucaksız turnalarını
kat kat gurbete durmuş evvel baharla
sevdası göçer olandır
ve bu nasıl bir serencimdir
satılır umudu beye
hasreti bir meta gibi
ve alınandır
ve tuzdan, bozkırdan ninelerini
bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
söküp çürüten rüzgardır

türküsü ki eşkıyaya geniş
ve bir kekliğe dardır
ovayı çelen bakışlı
ve bir fişekliğe dizilmiş
gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
acıya pusu kurandır

ölüm bir aşirettir doğuda

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:38
DOĞUNUN SEVDALARI -1-


sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
üstünü kazmada dağın

kalbimin, yani o yağmur
ve acıdan ocağın
madenini, laciverdi ve mahmur
bir ağrıyla delmede
şirin
ve en asılmaz, en derin
bir şiirin yurt edindiği
billur bir köşke girmede
Leyla
ve mecnuncun, yani o çölden
ve ağıttan otağın
önünde, bir adak gibi
ölüme diz çöktürmede
Leyla
ve yakut, şafak ve irin
ile emzirdiği bir gözün
boynunu vurmada
şirin

sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
üstünü kazmada dağın

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:39
DOĞUNUN SEVDALARI-2-


ay kanar, sevda akar, bir dağ
bir dağ kendini delerse

sesini yangına verse
o dağdır acıların külhanı
ve usul uçan şahin
kanadında bir çerağ
ve kalbim bir sehrayın
gibi kendinde yananı
alıp hasrete giderse

ay kanar, sevda akar, bir dağ
bir dağ kendini delerse

akşam ki pekmezle yanıp
korkunç bir ipek humması
ateşi kükreten, vahim
ve kolsuz ve tecride hırkası
gibi kendini kuşanıp
ölüm, bir yaz kadar hain
alıp başını giderse

ay kanar, sevda akar, bir dağ
bir dağ kendini delerse

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:40
DOĞUNUN SEVDALARI-3-


sen ilkyazı önce kendinde oluştur
ve sonra büyüt hiç solmayanı

bir dağ ki kendinden umulmayanı
senin yüzünden devşirip birden
ve en hoyrat, en sevecen
gözlerin ağır bir suçtur
ve benim kalbimi yeniden yazabilmek için
el aldığım çok olmuştur
eski futuvvet namelerden
sen o ki dokunuşların
ve acının derin bahçıvanı
sevda belki bir susuştur
ve kim bilir, nasıl ve nemden
gelen bir türküyle duyulmayanı
bir soluk güldür, ki duyurmuştur
eski futuvvet namelerden

sen ilkyazı önce kendinde oluştur
ve sonra yürü yol olmayanı

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:41
DOĞUNUN SEVDALARI -4


bir göl güle düşerse
göl değil de gül bulanır

gurbet sende pamuklarsa
gece ay oradan doğar
şiir acıya çullanır
ilkyaz düşeli beridir
giden ben değilim, yoldur
dili söyleyen sevdaysa
mektubum kalbime yollanır
nehir kuşa batsa birden
aksa tersine aksa
batsa kül, batsa turna
ve batsa...ve benim bir yanım ki ferhadsa
bir yanım dağdır
hasret, külünü vurduğum yerdir
ateş, kül ile dağlanır

bir göl güle düşerse
göl değil de gül bulanır

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:41
DOĞUNUN SON SÖZÜ


bir gece Çölemerik üzerinde
bakır bir bilezik gibi hilali
gördü
ezik çiğdemleriyle Elazığ
acı dağlarıyla Ergani
dersim Pülümür, horasan
İbrahim talu'nun oğlunu gördüler
ve bir keçe kilimi andıran elleriyle
göğü bir beşik gibi sallayan
Fatma’yı Zeynel’in ayali
kimse bizim sevdamızı anlatamadı
ne meç u zil hikayesi
ne de ahdede hani
yaylalar kelepçeydi asi Fırat’a
en büyük mahpushane dağlardı
ve Dicle, Fırat’ın helali
çoktandır akşam denen sanata
alışmış olmanın acısı
kavuşmuş olmanın hayali
ile akardı
köpüğünü kanata
bir gece diyarbekir'den Hozat’a
ayın kızıl bir karpuz gibi
çatladığını gördü
bir heybenin morardığını
ve ölümün bir zerdali
ağacı olup köpürdüğünü
Nazif ergin, müfettiş-i umumi
Muğlalı paşa ve vali

işte doğunun dünü, bugünü
yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
ve yarını, acının düğünü
gibi duyursun bizlere
açsın bir yufka gibi umudu
türküleri yeniden yoğursun
közlesin gibi, melali

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:42
DOĞUNUN SORULARI


hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi-

dağ, allahu ekber dağlarıdır
sevda, nazımınki

ve ozan bir garip derviş işte
acısı Gevaş’ta, gidi Muş’ta
kendini yollarla bezemiş

mendili boydan boya meneviş
bir büyük akşamın külü
sabrı, hasreti doğulu

ve ölüm, bir kır yoksulu
gibi gök ekin arıyor sanki

hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi-

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:43
DOĞUNUN ŞAİRLERİ


işte doğu, ki sen ki sanki
pir sultan ile baki efendiyi
sırmalı bir çiğdemde birleştirerek
Rumeli kılan dize
işte doğu, hilkati güzün
ne zaman giydiysek o kadar hüzün
ve ağır, ürkek ve beyaz
bir sülüne benzeyen örtümüzün
kat kat altındaki sağır bir hırka gibi
ölümdür, dar gelir eğnimize
işte doğu, ki orda her şey
kendini yineliyor batarak
orda her şey batıdan batıyor
ve bir ay ışığı dahil olup gülümsememize
o doğu ki daim düşen bir yaprak
yahut utangaç bir yakut ile
tartıla tartıla incelen sözün
çıkarır nakışını gözlerimize
o doğu ki simyacısıdır
siyasetin katledilmiş bir gülün
yahut bir çile haneye benzeyen yüzümüzün
ve sevgili, gam sultanıdır orda
yani doğuda, solgun bir melanetle doğan
büyük boynu gecenin ve gündüzün
ve şairlerdi sevda askerleridir
kızıl bir kadife kadar mağrur
yahut bir şayak kadar hırçın
ve vakur
gönlümüzün

yaziklar_olsun
05-03-2009, 18:44
ENDYMION


ben daima uçurumlar edinirim
bir yerden ötekine göçerken

işte sessiz saatlerde kederden
türemiş bir söylen
gibi göl
ve bağlaşığı enymion
birlikte kıvrılıp uyurlar
ana-bir acıyla ayışığı...
da mı birliktedirler?

şimdi bu uçurum illerinden
uçup göle kaçalım. kirli-olmak
bizi orda bekliyor
...içimi melekler...
aşklarsa bağlanmak için iyidir
-ne farkeder?

melekler kendiliğindendirler
öyle varolurlar...
belki benim terkettiğim şiirden
artakalan bu bahçeyi
hesperid’ler yüklenir,
toplayıp yolları götürür...
mü diyorsun?
-daha erken!.

ben daima uçurumlar edinirim
bir yerden ötekine göçerken

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:40
EROS İLE THANATOS


sana sarı bir yaz gönderdim
onu bir zaman gibi koynunda sakla
önce kuytular göle çekildi
ayrılık, ayrıldığın yerde değildi
herkes, artık, elbette
dağ’dır biraz
ve sarı yaz senin perden

suya gömdün yaprağın adını
bir kentin hüznüne benzedin birden
aşklar kimliksizleşti: süslü zamanlar!
sen ki kendi kendinin özleminden
sıkılırdın... sorardın:
‘olur mu,
anlamak aşkları eski güllerden?’

işte bir söyleyişin solgun yüzü:
artık ne bir anıdan arta kalanlar-
dan söz var! ne bir şey!
-boşuna!..
ölüm, olmak’tır ve bir söz kanar;
yalnız yalnızlıklardır bizden olanlar!
onlardı, gittiler... daha gelmeden...

bense akşam oldum artık
ve akşamlar, benim gövdem...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:41
EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-1-


eşrefoğlu, al haberi!

Zamanın oğlu! senden beri
duy, gülün tesbih sesini...
kim derse ki: ‘davete icabet
gerek!’ –haklıdır!..
bir daha, bir daha...
yoksa aşklar var mıdır
göklerin külrengi kuşunda
o bâz ül eşheb bakışında
Züleyha?

sendin, bilindi kime yoldaş
kimi teketmek gerek...
döndüydü şarap tulumu bala
yedi yıl, yedi siyah
üzüm’dü günde
‘somunlar, müminler’le geçtin
yedi üzüm’den yedi siyah’a

yürüdün, sen eşrefoğlu
geldin, bahçelerden özge
ve güzden yaya...
çıkar bulutu kalbinden;
göle çiniyi, kendini aya
işle! emir sultan’dı dizlerin
ah, hiç bitmesindi yüzün
hacı bayram’dın, veli!..
baştan ayağa...

eşrefoğlu, al haberi!

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:42
EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-2-


bahçesi hüzündü onların...

bugün Aşk’ız, belki yarın...
başka yerdeyiz... nerdeyiz?
ne zaman kendimize perdeyiz
ne zaman değil...
ne zaman geçtik yakınından
yoğ’un ve var’ın?
günleri aşklarla kardık,
ve kaybolduk harcında
Zaman denilen duvarın

belki sonsuz birşeyler açardı
sarılıp yattığım bahar seli
sense ten sandındı seni
bir nehir, içinde midir
duran’ın ve akar’ın?
yalnızlık gittiğin yoldan gelmedi
gel gör, yollar senden ivedi
hem sayrılık hem esenlik-
ten bir güle düşmüş timarın

işte mahzun güz çelebi:
nicedir ebruli bulut erbâbı
savurdu Şam’ı Arab’ı
Yunus’ta gövertip Çalab’ı
gök ekindir aktı bende
ve bir başak olup bedende
ah, bilsen de bilmesen de
biz devşirdik hasadını
bıldır yağan buğdayların...

tarlası hüzündü onların...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:43
EYLÜL


eylül! daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın sökülürdünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim...eylül!

eylül! kırılgan mevsim!
cam hançeri güzün
dağılırdı kalbimde
birden gecenin ve gündüzün
perdesiyle örtülürdünüz
tenhâyla ve tül
dolardı içim...eylül!

eylül! unuttum sizi
dağ kızarır yol sararırdı
ve ben dönüşlere bakardım
o amanvermez belleğin
paramparça güldüğüydünüz
aynalarla ve gül
dolardı içim...eylül!

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:44
GEÇMİŞ


Gide nereye vardım
Karlı bozkırda koşup koşup
Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
Gümüş yüzükler gibi incelmiş

Babam didinirmiş ha babam
Fincan çekilirmiş sırtına
Uzun ırmakları yorgunluğun
Oturma odamızdan geçermiş

Derken gökyüzü girmiş araya
Derken giriş o giriş
İbrişim örülü bencilliğimi
Büküp eğiren hep kelimelermiş

Bir çağ adı gibi hep anılacak
Diye düşünmüştüm ama değilmiş
Ey özenle dokunulmuş sırmalı kumaş
Bir kez bile giyilmeden eskimiş

Gide nereye vardım
Karlı bozkırda koşup kosup
Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
Gümüş yüzükler gibi incelmiş

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:45
GİZEM


hem aldanan hem aldatan
olduğu zaman
dilden
dilin güzüdür üşür
sözün yazına karşı
kuşlar kuşlarla örtüşür
bir yaprak bir yaprağa
doğru uğuldar:

ve der ki onu yaşasan da
yaşatsan da bir
dağlar çoktan dağlara göçmüştür
o altın gözlü anka
hangi derin dağdadır şimdi?
bir acı, telörgünün ardında
bir acıyla görüşür:

ve der ki dilden kopan
bal örgüsü söz
hem söyleyen hem söyleten
olduğu zaman
bana ben o'yum dedirten
nedir?

ustam der ki sen, şair
hiç gül kopardın mıydı gülden?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:46
GÖÇMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET


bir kent, ayaklanmış, yürüyor sana doğru;
onbinlerce yalnızlık... eprimiş ama kesif;
aynalar aynalardan ürker olmuşken, soru
şu: ‘ben neden, biraz tuhaf, benden daha obsessif
bir aynaya epeydir adamışım kendimi? ”
çılgın şey! Israrla beni izliyor ama,
kaçırsam da yüzümü... faydasız... bir yüz imi
var onun yüzeyinde, hep orada... dâima! ..
süslü su kesimiyken şimdi yeşil ve batık
bir geçmişin ağır, yaldızlı iskeleti;
bulaşıcı bir gemi ya da bin yıldır atık
bir yaz... orda duruyor işte, akşamları eğreti

bir tenha yüz geziyor çoktan göçmüş o kenti;
belleğim... aynalara sır olan bir çökelti...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:47
HAYAL HANIM


Yeşil imgeli kız! İlkyazım!
Hangi harf gül, hangi dal dize?
Bu büyük ağaçtan her ikimize
Kalan hangimizdik...
ey hayal hanım

Yeşil imgeli kız! Biz size
Yazılı sevdalar sunduktu
Ve döne döne uçurumlar gibi şiirler...
Şiirlerle örselenmiş yüzü
Ve kalbi güllere belenmiş
Biriydim ben... Ve hangimize
Doğru akar suydum,
ey hayal hanım

Yeşil imgeli kız! Siz eğnimize
Bir göçük sesi
Gibi işlendinizdi
Ve derin bir gül duygusu
Verdiniz bana.
Siz yazıp yok etmek gibi miydiniz?
Ve o yokoluştan güz tenimize
Bulanan siz miydiniz,
ey hayal hanım

Yeşil imgeli kız! ilkyazım!
Hngi harf gül, hangi dal dize?
Bu derin ağaçtan her ikimize
Kalan hangimizdik
ey hayal hanım

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:48
HİLMİ YAVUZ


Bütün o aşkları yazdı da ne oldu
Gülleri çocukları denizleri tuttu da elinden
Hep bir ceviz yaprağı gibi belirdi ince yüzü
Bırakılmış gemilerin su kesimlerinden

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:49
HİLMİNİN ÇOCUKLUĞU


Hilmi diyor ki yeminler
Bana çeşmeleri hatırlatır
Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
Usulca bırakılan denize?

Hilmi diyor ki ben
Ucuz hüzünler kiralardım
Alyanak bir kulakcıdan
Gök binlerce mavi şapkadır
Senin de şapkan mavi miydi
O günlerde?

Hilmi diyor ki annem
Çiçek işlemeli bir lambaydı
Karartma gecelerinde
Sen de denizleri anlıyor muydun
Yatağa girmeden?

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:51
HURUFİ SONNET


nesimî ve mansur’la tenim dağıldı benim;
kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi...
bir ayna düşer de kırılırken bedenim,
söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi...
düşüş düşleri oldum... –ve ‘kendinle seviş!’
dediler... Söz’ü gördüm... zaten nicedir
üstünde kar ve inkarla belenmiş meneviş
sırları var! âh bu zehebi gecede,
at üstünden ‘eğer’i, atla kayıtsız koşulsuz
dörtnala, o serseri aynaya... bu hurufi hecede
ol!.. çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz...

ordayım işte... gelgelelim, hiç bilmedim yerimi;
âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:51
İÇBÜKEY SONNET


yalnızlık kalıtımdır... aynalara bıraktım;
kim bakarsa onundur aynaya benden sonra....
âh, sözlerde açtığım yaraları kanattım;
durmadan arayarak tenimi sora sora
ona yıktım kendimi... ben içine kapanık
bir gece güneşiyle yolu yitiren yolcu!
Belki onu bulmaya, belki de o bulanık
Yolcu için durulan nehirlerle sonuncu
Kez büyük gösterirken o kalıtı, öteki
Durmadan küçültüyor... ortası bulunamaz!..
Pazarları verilen kanlı yalnızlık ek’i
seni hep alıştığın aldanışa bırakmaz...

gündüz herşey öyle düz, öyle dümdüz ki herşey;
ben öyle bir aynayım, akşamları içbükey...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:52
İNANÇSIZ


Açılır gecesi inançsızların
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir

Denizin gözlerinden tuzlu
Bir sıkıntı vurur karalara
Uzakta olduğumuzu köprülerden
Atlar nereden bilecektir

Mavi kuşlar çiziyor biri
Eli değdikçe camlarına
Avcılar doğrultup namlularını
Nasılsa bir bir düşürecektir

Yorgun yıkılmış ölü
Bir yaz büyütür karnında
Soyunup toprağa yatınca
Kadınlar göklerle sevişecektir

Açılır gecesi inançsızların
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:53
KAAB İLE HIRKA


“beni örün, beni örtün!”

bir şey var: eski sözleri
uzun ve anlaşılmaz şeylere gömdüm
gördüm: sözlerin kumunda
bir vaha idi yaz
duydum, yeşil kuş, hadra!
dedi, ‘siz,
ölmeden önce ölün!’

“beni örün, beni örtün!”

gördüm: göğsünden kopan güneş’ti
yeşil sözü gördüm
avucunda doğan nehri
bir kemerdi; giyindim aşk’ı
hırkamı ördüm bürde!
dedi ‘üşüyordun,
sana verdim!’

“beni örün, beni örtün!”

sessizlikti, gülü doğurdu
yüzümü Yüzüme dönüm
Zaman, gül’dür; gülü böldüm
yeşil gülü: semerkant’ül fuad
yürüdüm aşklara doğru
hüzün geldi, baned suad!
dedi, ‘gömün!’

“beni örün, beni örtün!”

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:54
KALABALIK SONNET


yalnızlığın sesini yalnızca ben duyarım;
hangi durak, hangisi, bekleniyor biryerlerde?
bildiğim bir şey varsa, o benim acılarım
için yaşıyor artık... belki de kederlerde
bulunan bir söz gibi bende alır yerini;
sanki duyuyor beni, âh, kendini aldatmak!
o ayna... gösteriyor bütün dileklerini;
kederde sakladığı sözleri dışa vurmak
için ne bekliyor o? bir daha akar gibi
yapıyorsa, bilinmez, durduğu yerde ırmak;
âh, bir ayna olarak çoktan göründü dibi...

eski yaz günlerinin güneşi ortalıkta;
bir gemi hayaleti dolaşır her batıkta;

yalnızlığın yüzünü gördüm kalabalıkta...

yaziklar_olsun
05-03-2009, 22:55
KANTO


Denizdir en güzeli martıların
Martıların birazında ak köpük
Martıların martıların en güzeli
Aşktır

Nerde bir deniz buldumsa soyundum
Sonsuz kumsallar aldı yöremi
Kumsalların kumsalların en güzeli
Aşktır

Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz
Sen bir çocuğu anlamak için birebir
Annelerin annelerin en güzeli
Aşktır

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:24
KASİDE


Ay karanlık gibi durma öyle gel
Sensiz bir şey duyulmuyor sevişmemizden

De ki halkın gözleri al gelincik sürüyor
Uğrular geçiyorken güz şölenlerimizden

Bu hüzünler benim mi diye baktım ki tamam
Akıyor yakut bir ıssızlık kentlerimizden

Yanardı mürted lambası ta sabaha değin
Karanlık kilimlerin kan işlemesinden

Hilmi elbet sürersin günleri bir yangına

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:25
KAZI


sarı yaz! kat kat şafaklar
gördün dizelerde, sevdalar
gördün göçük bir dağ
gibi üstüste geldikçe
ben şairim: bir yeraltıyım ben
acıyım
kazdıkça
ve derine indikçe
siz kimbilir kaç gece
bir gülün ölümünü andınız
bir ipek simya sesi
ve nice
katmanlar aradınız
ve dolaştım diye düşündünüz
bir yaz gibi gülen çocuklar
ve yollar gördükçe

şiirler kazılmalı: o ince
gurbetlerin gömdüğü
söz başları kırmızı
yazmayı gördüm sandınız
kırgın kâğıtlar buldunuz
hüznü donmuş, külü meşin
ve birden
acısı acınıza değdikçe

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:26
KHARYBDİS İLE SKYLLA


ölümle yeşil arasında

ne var? bir mağara durur
ve ötekini dinler, mağrur
bir çocuk sığınmıştır dağa
at biner gibi biniyor
tadılan bir şey midir akşam
bir sözün bulutunda
bir uçurumun yasında?

ölümle yeşil arasında

hep onlar var! terkideki
çocukta bir dağ, bir daha
ötekinin yerini alıyor
çoktan terkedildi bir bahara
ebruli sözler: teyze, hala
bir ev yılanının saçlarında
bir büyünün kokusunda


ölümle yeşil arasında

kimler onlar? anne, baba
daha sağlar, dağlar ne yapıyor
diye dışarı uzandı biri
bir yalnızlık ötekine karıştı
baba ıssız, anne tenha
bir kentin yaprağında
bir nehrin yarasında

çocuğuysa işte öylece andım

ölümle yeşil arasındandım
yollar da oralıdırlar

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:26
KIŞ MEDITATIONLARI


Ürkek ayak sesiyle kış
Geyikler çizen sesimdir
Her kelime bir resimdir
Sanki bakmaya asılmış

Beyaz deriz ama neden
Duyduğumuz karlı tarla
Görüntü çeken atlarla
Aşılmaz yollar kapanmış

Kuşlarımı koymak için
Bir gök resmi bulamadım
İlkel bir dil benim adım
Onunla gül çizmek varmış

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:27
KİLİT


herşeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde;
herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde;
kilitle beni,
ey eşya bakışlı sevgilim!

eski bir ceviz sandık gibi bırakıldığı yerde
ölü bir şairin,
taflanların arasında öylece duruyor olması
ve kimsenin ona yüz vermemesi gibi
anma gününde...
Kitab'ımı Yalnızlığa indirdiğim günlerde;
Aşkların bile ben geçerken eğildiği günlerde;
nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde;
doğur cübbeni cüneyd;
cübbeni doğur;
beni kilitle cüneyd;
beni kilitle...

parmak uçlarıyla bir taflanı ufalayan şair;
elinde ulu bir ağaçla oynayan şair;
kendini doğum günü gibi hissediyor bu kentin,
ölü doğmuş bu kentin doğum günü gibi hissediyor
anma gününde...
bırakın hissetsin, beni kilitle!
je suis un vieux boudoir plein de roses fanées
çekmeceler açık dursun,
çekmecedeki solgun gülleri kilitle!

ve sandığı sulara bırak, bırak aksın o sandık;
onu var eden ulu ceviz ağacına doğru aksın,
herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde...

kilitle, şiirin içindeki derin yaraya kilitle...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:34
KİMLİK SONNETSİ


ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende:
acıları gezerken, sözlerimizle ikiz:
birlikte olduğumuz, ah, o ürkünç bedende
bakarken kendimize, sevişen günlerimiz
birer görünüp dibe çöker...ah, kısır
bir yolculuk bizimki... hani durak, yol nemde?
hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
ayna tende dağılır, ten aynada yiter de
fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
üstüme yığılırken, aksamları kederle
-ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle,
o dökülüp düşerse kırılan ben olurum...

kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
ah, başka bir şey değilim aynalarımdan...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:35
KOÇ SALİH


ey can huması, bize bu ruzigardan
bir sayfa okur musun?
sen umuda bak ve onu güzel eyle

ey tanyerini kızıl bir harmaniyeyse
boydan boya örten uzun bedevi
bize altın lengerlerde ölümsün
sonra bir dudağı yerde
ve bir dudağı gökte bir devi
sanki sen doğurmuşsun
gibi acıyan memelerle
bizi emzir

gün döner, ay ırılır, ey can huması
bize bu ruzigardan
bir sayfa okur musun?
şimdi gök, suskun develerle
ve mahzun
ağır konup kalkan kervandır
çölü, yeni doğmuş bir bebek
gibi koynunda uyutup
bir lalenin perçemini keserek
okşa onu, ey can huması ve öp
ve onu kanayan geceyle uyandır

ölümün bir toy gibi kurulduğunu
hiç görmemişiz hayli zamandır

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:36
KRONOS


ah, ağaçların dağıldığı yer!

bir kadın durur, -ve
kendi hüznünü bekler
aşklar toplanır, günler derlenir,
beklenen sözler
söylenir, biter...
ağaçlar, unutmaktır; bellekse,
yapraklardır, -ki ağır ağır
ve birer birer
bir Zaman gibi...

sevmek, anlaşılır; anlamak,
her zaman bir mevsimdir
bir gül, donanmış ve kanser
duruyor yok-olan bağçemde...
günlerin ne kadar ezilmiş!
belki bir yaz, tenha yol, bir sesleniş...
ve hangi sessizliğe çıkar bilinmez
bir kuş, nedensiz bir duygudur:
‘sanki şeniz
bu düğünde...’
bir Zaman gibi...

ah, işte soluyor, herşey,
anılar, gölgelerdir,
bir kumaş... nedense hep
bulutlara bağlaşık,
seninle arkadaş,
vuruyor... yavaş
yavaş ezilen suya
varolmak bu güya, oysa yalnızlık
bir Zaman gibi...

ah, ağaçların dağıldığı yer!

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:37
KUDUZ SONNET


bir gül üremekte... bizi kuşatır mutlak;
o kocaman ağzıyla, giderek korkunç, kuduz!
dikenli pençesiyle ve dili çatal yaparak,
saldırdı saldıracak... korkuyla besleniyoruz...
bir eyerde (kent mi bu?) gidiyoruz, eğreti!
atlara benziyoruz, ürkmüş, kaçışan, sürü!
hüznümüz bile bizim çürümüş insan eti;
semirirken bir aşkın dışkısıyla öbürü;
kuduz gül! büyürsün aynanın terkisinde;
ölürsün artık burda, kokuşarak bu kenti;
ne geldiyse gizemli, o gülün ertesinde;
herhangi bir sokağa döndürdü labirenti...

‘kendi_için_kanser’in balını ören arı;
yüzüme bulaşıyor o gülün salyaları...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:37
KURMA


Döner kapılardan girip çıkardı
Tıka basa kuşla dolu bir adam
Ha dese ölümsüz olacakken tam
Tezgah kurup kuşbazlığı yeğledi

Yemeyip içmeyip cimri kerata
Habere bir açlığı biriktiriyor
Gün aşırı gömlekler diktiriyor
Almaz oldu nişanları ceketi

Ya iğreti ya bayramlık bilinmez
Yüzünü herkeslerden gizledi
Mermer anıtlara hayranlığından
Ağzı acık bankaları gözledi

Zarif duyarlıklar mi, o eskidendi
Kuşbazlığın envâını denedi
Metelik etmezken aptallığının
Simdi yükseliyor hisse senedi

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:38
KÜLLER VE ZAMAN


Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
bana neler söylemek istedin?
sözcüklere yağan kar'dın
izini yitirdim bakışlarda
bir külün içinden okuyuşlarda
kar'dın, kendini küredin

Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
ince aşklarla yırtılan
sendin, yollarla erguvan
sunulmuş lanetli kışlardan
aldığım belirsiz dokunuşlardan
kopan tenini dinledin

Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
sözcüklerin ardında duran
melektin, kendini okuyan
Söz'ün geldiği durumu
yaprak ve külden olduğumu
belki onlarda söyledin

Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:39
KÜN


hem acıyım hem acının
yalvacıyım ben
git!
benden yollara doğru
yollar sana dönmeden

git! düş sözleri ol kün
bir yerde çözül, okunsun
genç belirtiler: altın yün
kuş yığınları
söz değildi gördüğün, neyse o ol kün
ve seviştir seviştirebilirsen
iki hüznü
sözler buluta girmeden

sen sen ol kün akşamın yakarısı
ve sevdanın anlamını değiştir
hem tarla hem gelincik
olanla
daha dün
yazdan kalan neyse o ol kün
ve üleştir üleştirebilirsen
kuşlar seninle bitmeden

hem acıyım hem acının
yalvacıyım ben
git
benden yollara doğru
yollar bana dönmeden

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:40
LABİRENT SONNET


sen hüzünlesin belki, belki hüzünlerlesin;
ben, her zaman kendine yarılan bir uçurum;
bir öğle sonrasıdır, kimse yok, kendi sesin
sana âşinâ gelir: ‘bir yerden tanıyorum! ..’
kim nereden bilecek o sesi, yaz gününde?
yaz, bir düğüm demektir, bu yüzden durup durup
sen dâimâ yazları, onları çözdüğünde
bir yumak olur aşklar... sanki hemen bulunup
da yiten labirente, gene ona yolculuk
etmeye geliyorsun... akşamları frengi-
li o resimdeki (hangi resim?) o soluk
ve çok tuhaf kadına... Ariadne, kahverengi...

âh, elbette ölüme endeksleniyor bu kent;
hem aynayla doluyum hem de bomboş labirent...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:40
LAS MANİNAS İÇİN SONNET


aynalar las meninas, örtün onları, örtün!
örtün ki görünmesin ayna içinde ayna...
hangisinde eksiğiz ve hangisinde bütün?
bir ayna kendini gizliyor gibi, güyâ,
parçalanıp sırlarıyla bana döner, gülümser;
ve aynalar, bana katlanırken, iyimser;
ev içleri dışarda aynadaki kralın;
her biri bir başka yerde yolculukların...
gidebilsin diyedir aynalardan da biraz;
çıktığı yer aynalar, vardığı yerse sır’ı:
bildiği herşeyleri söylese de aykırı;
kim kimle yer değişir? aynalar? las meninas?

biz Aşk’ız... –kendimize! ve o aynaydı bunca
bencil! sadece kendini gösteriyor... –bakınca!..

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:42
LAVİNİA İÇİN SONNET


sana da yas yaraştığı söylenir,öyle değil!..
birden bir dal kırılır,hani düşer ya suya,
sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
orda gördüğün dalı,ey solgun lavinia,
sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
usulca büyüttündü,akarak ta derinden;

anımsa,öpüşlerdeki taşı,çakılı,kumu...

nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
ah!al götür,al götür...bırakma bir kuytuda;
sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi
yas...ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...

kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
sana yas değil elbet,yaz yaraşır lavinia...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:43
LETHE


şiir, şiirin kurdudur

işte zümrüt ve sürüngen
bir dize
gidiyor;-gidişi
öteki şiire doğru’dur

şiirdir seni saran sur
kalbim, usul bir düden
ve sanki bir büyüden
artakalandı ve aktıydı
yazları söylete söylete

lethe! yeşil bellek!
sen de unuttundu yurdunu
ve birdenbire
kendi suyunu terk eden
bir ırmak gibi aktındı
şiirden şiire

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:43
LOŞ SANDIK ODALARI İÇİN SONNET


loş sandık odaları neden çekerdi beni?
çok müphem bir loş sandık odaları neden çekerdi beni?
çok müphem bir sadakor: kendi kendine saklı
bir aysar ürpertisi... geleni ve gideni
olmayan bir oda bu! belki biraz yasaklı;
kimbilir hangi eşya, sandıkta, ölüm kakma;
aynalar açılırken, lavantalar ve ürkü!
Dışardan seslenilir: ‘sakın açık bırakma!..’
Kapatırdım; âh, o mahcup gelinliği ve kürkü...
Bohçalar hep üstüste, simle beyaz, tel duvak;
Beklerdim, parmaklarım değsin... ona dokunmak
Aşklara dokunmaktı... ten ve jorjet bir temas;
Bulanıyor ve atlas... âh, serseri sığınak!..

Onlar yaz gibidirler; yaz’dır, ser serin yatak;
Loş sandık odaları ıslak, derin ve batak...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:44
MEVLANA İLE ŞEMS


aşklardır benim bildiğim

ben oluş’um sen değişim
hangi kitaptan geldiğin
bilinmez; ama sen yine de gel,
yine gel de
bir gülü sağalt o rose thou art sick
ve anlaşılmak
her zaman gizlidir hep ayrı nedende

ah, aşktır o, bazen ir tende ölür
bazen de bedende.
görüş’üm bir yaprak, biliş’im bir dal
ve gonca gül olur kimliğim
göğüyse benim belleğim
belledin... uçan güneşler orda
ve orda, şems-i perende

birliğim dokunulmaz dirliğim
neyse o, hem gidende var biraz
ve hem de dönende!..
Aşk’la biz, ikimiz, var’la yok gibiyiz
ah giderek ne kadar az kendimiziniz
çünkü sende bir yaz olarak devam ederiz
sense bir yaz olarak bedende...

söylen’din söylenmesen de...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:46
MEVTANE HAYDAR


güneş de batarken sararır

acılar kaldıysa dünden bugüne
elbet sorulacak bir hesap vardır
ve hüznü bir kirmen gibi eğirip
yükleyip türküleri tuza ve yüne
ve ilkyazı bir garibe efsane
diye söyleyenler, yaşatanlardır

ölüm, uysal bir mesnevi gibi
aktı gider, döne

ve gel zaman, git zamandır
söz yanar, cönk üşür, yaz morarır
saçları çil kuşu, sesi nar tane
ve ürkek bir kilim gibi seğirip
ve nasılsa bir gülü edip bahane
gözleri mahzenidir, karaca olandır

güneş de batarken sararır

ölüm uysal bir mesnevi gibi
aktı gider, döne döne

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:47
MUSA ÇELEBİ


devlet solgundu

güya ki yaprağın biri
düşmüş de, ağaç
kökünden sarsılmış gibi

elmalar akikti, üzümler canfes
ve ölümü bir has bahçe belleyip
Musa çelebi
nicedir sırmalı bir düşü
yağlı bir kement gibi
boynuna dolamış

devlet solgundu

ve halk, yakut bir atlas olarak
susuşu karakalem, gülüşü miri
ve ansızın sedef bir orak
biçmiş gibi gülüşü, yahut ki
acının kol demiri
şark göğsüne vurulmuş

güya ki yaprağın biri
düşmüş de, ağaç
kökünden sarsılmış gibi

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:48
MÜHÜR


b. necatigil’e

uzun etme artık, şiirden çık
acı ve düzyazıyla lanetlenmiş
olmadan önceki günlerine dön
hilmi yavuz

sevdalar ki onları ele vermeden
daha iyi nasıl anlatılabilir
ve neden
bir düşün hangi şiirin içinden
onu yazmadan daha
geçen bir turna görülmüştür?

sevda sözleri! siz şimdi benim
hangi tür
hüzünlere ne ad verdiğimi
nereden bileceksiniz?
tedirgin ve kömür
olmuş sesler duyarsınız ama
bu birşeyi anlatmaz ki!

şiir, hilmi yavuz, mühür
lenir ve gömülür!

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:49
NARKİSSOSA AĞIT


biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
ve artık kendinin önünde yürü ölüme

yokluk hangi deftere yazılıp unutuldu
ve hangi akarsu’da bulundu? bunu bildin!
sen gerçekten yalnızken bile
sanki yalnızmış gibiydin! bir dili
-sendin o!-soyundun ve giyindin
sende ‘gül’ anlamına gelirdi her kelime

buraya bir göçüğü açmaya geldin
içinde elmas dolaşır ve bahçen birikmiş...
ört tenine aynaları... onlarla başlamış
ve onlarla bitmiş
bir yaz! günlerle lekeli... ve gidiş!..
bıraktım akşamları kendi yerime

Sunu

gün olur da ince bezden bezince
belki ayışığı... belki de keten?
yer mi değiştirir ten ile beden?
sonunda birşeyler giymeli imiş:
aşklar bir bedesten, sen acı kumaş
dokumalar dokunuyor derime

biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
ve artık kendinin önünde yürü ölüme

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:50
NAZIM HİKMET


hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve olumu bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkı felek
gibi döndüre döndüre
bir mahpustan bir mahpusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin Nazımı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kus gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünun kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:50
NEREUS KIZLARI


nereus kızları tıpkı toprak gibi,
su gibi, güneş gibi yaşarlar. Onlarda
yazın ışıkları etle deriye dönüşür’
Marqueite Yourcenar (Doğu Öyküleri’nden)


aşk! o yokedici melek!

dağ süzülür, -ve
rüzgâr, yüzümdür benim artık

beklemek
sararmış, özlemek
kararmıştır. yolculuklar gümüş
e çürümüş bir uçurum kokmaktadırlar

gölgelemek, yeşermiştir

nerde nereus kızları? nerde kaldılar?
-gitmişlerdir...
bu kadar bozguncu ve siyah ve hep aynı
güneşe hangi sevinç dayanır?
hangi dilek?
zeytinler, dalgın nar ağaçları
küçük kır tanrıları gibi
dağa tırmanır
yapraklar bedense bir örnek
giyinmişlerdir
dağ bozumu günleri henüz gelmemiştir.
ölmek, morarır; dünyada-olmak
büsbütün kararır
işte şimdi tam bir yerden
kalkıp bir yere gitmek
solgun sümbül tadındadır

aşksa o yokedici melek
nerededir? elimde ölüm de
var, -ve
dağ, gövdemdir benim artık

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:51
ORPHEUSA ŞİİRLER-1


herşey kanser! bu sayrılı
ve çorak kentten
pis, murdar
hüzünler bile kurtar-
amaz olduk... çok gördüler...

duygular yumrulmuş, kalpte kirler
var söz’ün kanserine geldik:
katı sözcükler ve taş
gibi ele gelen şiirler-
le donatıldı bu kent...
yıkım, aşkı; çöküş, umudu
imliyor şimdi;
göğünse yavaş yavaş
dökülüp ıssız bıraktığı sfer
katı... kaskatı...

artık keder bile keder
vermiyor; acı, acıyı unuttu;
güneşle kandili ayırdedemez olduk
-kanserli saatler!..
sevinç, bulaşıcı bir sayrılık
gibi tiksinç; kapılar çürüyor
durdukları yerde, açmanın anlamı yok,
kapamanın da...
hiç... hiç...

yaziklar_olsun
07-03-2009, 16:52
ORPHEUSA ŞİİRLER-2


bekleyen isterse beklesin...
beklerler... lambalar kuruyor;
gül, daha tohumdayken solmaktan
bıkmış; dallar, kusmuklu; bir vinç,
gitgide ağırlaşan, batan sokaktan
kendini kaldırmayı deniyordu... –bırakmış...

ey siyah kanser! bu kenti
niye kuşattın kuşlarla? daha beter-
i mi var!
aynalar artık sırsız olarak da
gösteriyor göstereni; belki bir
akrebe tırmanan duvar; yıkılan ölü
sur sesleriyle dolan erguvan
ve... len terani!..

dili zebani olan sen! şair, deccal,
ya da neysen... artık sus, yeter!
görünsen de bir, kaybolsan da, ey orpheus,
ne farkeder!...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:10
ÖLÜ KELEBEK SONNET Sİ


kent! işte orda! ölü doğmuş kelebek;
gibi kanatlarıyla varoluş seni bekler...
lime lime sesiyle, âh, el bebek gül bebek
büyütülüp bugüne getirilmiş sözcükler...
şimdi artık bir camın arkasında, eprimiş;
işte orda! öylece, iğnelenmiş olarak;
âh kent! acılarını sözcüklerde hep geviş
getirip sır oluyor aynalara...-ve kurak
evleriyle pörsümüş, varoşlarıyla rate
bir kent müsveddesi bu! harelenmiş, cıvımış
kanadıyla bulanık ve nedense degrade
sokakları yol yol akıyorken, âh, rüküş

aşklarıyla bu kentler! ..-ve elbette bu yanı
gösteriyor aynalar: geçmiş zaman hayvanı...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:11
ÖLÜM VE ZAMAN


yollar belli belirsiz yükseliyor

yollar yakut uzaklıklardır
ve onlara ulaşmak, kimbilir
ne kadar, ne kadar zor...
yunus yana yana yürüdüydü
mevlânâ döne döne
bense kana kana yürürdüm
bir şair, neydi adı, * şöyle diyor:

bir gülün biraz daha gül,
bir hüznün biraz daha hüzün
oluşu gibiydik
ayrıyken de, birlikteyken de...
yaşadık: bir kayboluşun kayboluşu...

şiir belli belirsiz yükseliyor

şiir ne? sonbahar içinde sonbahar
hoca** kesik kesik yürüyordu
bir sur, bir suret, bir sure
çelebiyse*** uça uça yürümüştü
gökyüzü boydan boya tennure...
seviştik: bir gövde, bir karşı-gövde
sevişmek kendini erguvan
diye bilse de olur, bilmese de...

aşklar belli belirsiz yükseliyor

aşkları kendimle bezedim
ben aldım şiirin yılkısını
ben ürettim...
ve 'bir yazın kendi içine doğuşu...'
(ya da, ona benzer birşeyler)
diyebilmek...
yürüdüm: dile gelmek-
gelmemek arası bildiğim yerde
Ölüm! Söz'ün alçalan kışı
Ölüm! toplananın dağılışı:
Kitap, hüzün ve gövde...

Ölüm belli belirsiz yükseliyor

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:12
ÖTEYE


hep Senin içindi, hep
güle dönüşü Hiç'in...

varlık gurbet, yokluk sıla;
aşklar hep Sana varmak için...

kalbimin ötesi, gülümün üstü;
yolu yolculuktan ayırdın, -niçin?

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:12
PERSEUS


bir gün yaprakları keşfedecekler
derinin altında

keşfetmek? kuşkusuz, mutlaka...
-niye olmasın?
bir kuğudan ötekine zeus
bir zeus’dan ötekine leda
geceleyin yolların birleştiği yerde
gündüzler ayrılıyor
şiirler... ve elvedâ

yurdu gölgeler ilidir hekate’nin
bakışı ağaçları geçiyor
birden söylen kesiliyor, soruyor:
-yıldızlar nerdedirler? yoksa kurda
kuşa yem mi oldular?

aşklar hangi kayaya bağlıdır?

-ne bir ses, ne seda...

sonra kim gelir, kim uyarır?
unutma! ölümü doğurmak da var...

gel, uçan yalnızlığınla beni kurtar
kurtar beni bu söylenden,
güzel andromeda!..

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:13
SAATÇİ


En çok yanılgısı başkaydı benden
Bir suya çalardı saati
Gümüş köstekli bir aksam vakti
Karardı solukları göğü görmeden

Kraldı yaz dönüşü sürgünden
Bir ceza ülkesinde davulcu
Geceleri ipe bağlı bir sucu
Asardı kimseleri ele vermeden

Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
Sevmezken kendinde olanın
Ağır kokuları ölü eşyanın
Kaplardı odaları eve girmeden

Adini bildiği saat değil bu
Kus seslerinden Çin laleleri
Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
Düzeltir saatini vakti bilmeden

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:14
SARI ANASTAS


En çok yanılgısı başkaydı benden
Bir suya çalardı saati
Gümüş köstekli bir akşam vakti
Karardı solukları göğü görmeden

Kraldı yaz dönüşü sürgünden
Bir ceza ülkesinde davulcu
Geceleri ipe bağlı bir sucu
Asardı kimseleri ele vermeden

Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
Sevmezken kendinde olanın
Ağır kokuları ölü eşyanın
Kaplardı odaları eve girmeden

Adını bildiği saat değil bu
Kuş seslerinden Çin laleleri
Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
Düzeltir saatini vakti bilmeden

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:15
SEBSEFA SOKAĞI İÇİN SONNET


ben hep senden yanaydım; o bildiğin sebsefa,
sokak ilk göçebe yurdum olduydu hani;
işte orda seninle gökyüzünü ilk defa
çökertip oturduyduk, kötücül ve yabani
bir belleğin içinden atılan öteberi;
kendini bir aşka benzeterek anımsar:
en sığ yılları onun ve en derin günleri
orda dururken işte, öyle ince, karamsar
biri gibi o sokak... aşkımız fotoroman,
okunmuş bitmiş artık, sürünüyor yerlerde;
yağmur kendini okşar, yaprakları nemfoman
o ağaç, duruyorken, soyunum, pencerede...

bir beyaz mikoloji olur sözlerim orda;
seni ansa da belki, aynalar anmasa da..

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:15
SEN BİR BÜYÜSÜN YAZ


ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken

yollar gül sesleridir
beni yazın ta içine çağıran
gitsem mi? yoksa daha
erken
mi akşamın kovanında
anılar oğul verirken

senin gittiğin yollar
bana dolanan yollardır
solduğum bir büyük
ormandır acılarım
geçmişten ve gürgen
ve derin bulut sözleri olarak
yazlar kalbime girerken

ah bellek, acı bellek!
hem arısın sen
hem kimbilir hangi gülden
kalma diken?
ve ne uzun bir büyü'sün, yaz!
gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken

ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:16
SIR İÇİN SONNET


gidecek... kendisiyle yitecek belki sır’ı:
hiçbirşey kalmayacak... sâdece kırık bir cam;
hepsi o kadar işte! –ve ne varsa aykırı
bildiğin, senden olan... –ve bitecek serencâm!..
âh, ince duvarlara çakılan kaba saba
bir çiviye tutunmuş... eğreti, öyle sarsak;
çerçeve yenik düştü gümüşe ve ahşaba;
dökülür sır’ı yüzün, aynalara bakmasak...
hani aşk’ı yazılacak olanda arıyorken bir sahaf,
yitirir ya, kitapta yazılmış olanları;
nasıl biraraya gelir derken, ne tuhaf!
sonunda hep aynalar buluşturur onları...

yüzüme bakmaz oldu aynalar, neden katı?
âh, benimki değil bu... –aynaların hayatı...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:17
SIRASI GELİNCE


acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

sen ki eyvan ağıtlarda
sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun
gözlerin bozkırdan devşirme
yolların bozgundan derlenmiş
karanlık yolcusu turnaların ve kurdun
ey hüzünlere reâyâ olan derviş

acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

tarlalarla uzar gider al kısrak
gökçe çiçek tozar durur sılalarla
oysa ölüm, bir uçtan bir uca
bir uzun kervansaraydır ki
savrulur günü saati gelince
yıkılır yırtıla yırtıla

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:18
SİYAH SONNET



sular kayboldu büyüde, büyü tüldü tül
siyah, kendini gösteriyor, kapanır
yalnızlık dizlerine... gel, gömül
tenine... o tenin ki, Zaman’dır...

maide ve siyah, olur elbet, kınından
çekilir gibi yollar... sularda ayna sesi!
âh, gökler bıkar gider kendi erguvanından;
bir aynaya dönüşür ötekinin gölgesi...

ve siyah... ayna düşer! aynayla birlikte
herşey kırılır!
ne kalır geriye aynadan, söyle, ne kalır?
geriye kalan âh, sadece yalnızlıklardır...

aynalarmış gibi yapan aynalar!..
sır biziz, aynalar sırrolacaklar...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:18
SİZE BAKMANIN TARİHİ


size bakmanın tarihi! siz
bir gonca kadar kendiliğinden
yazılmış olmalısınız
derin, korkunç veergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karsınız
umarsız sözcüklere bulanmış

size bakmanın tarihi! siz
bir keteni köpürten yaz
ve inanılmaz
yalnızlıklarsınız: sadece
sizin olan o vahim, o beyaz
ve kuytu gurbet sesleriyle
işlenmiş yazdıklarınız
ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
kimbilir hangi sevdalara dolanmış

size bakmanın tarihi! bir
kalbime güvensem sizi hep
okurdum ben... ama nedense
hep aynı hüzün ve
hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
bir ilenç, bir kargış
gibi ardım sıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:19
SÖMÜRGE


Elyazması acılar asılmış duvarlara
Tezgahlar umutları daha da germiş
Dokurlar kenevirden ev resimleri

Uzun bir suskunluk adı verilen
Elleri daha kalın tanrılardan
Nehirlerle bir tutarlar ölümleri

İlk buldukları ateş değildi
Gemiler gelmiş de barut getirmişti
Direklerinde sallanan çocuk ölüleri

Sesleri tüylü sıcak alçıdan
Davullar çalınca erimeye başlar
Sömürge güneşinde kral heykelleri

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:20
SÖZ VE ZAMAN


bir dağın uzantısı olmak
sana yetmediği zaman
gör ki sıradağlar talanda...
sözlere bak, bağı çözük çiçekler
gibi ortada, dağılmış duruyor
nerdesin? hangisinde? solmakta mısın
doğrularda ve yalanda?

işte hangi uçurum dillerinin
dip kuytularında olmak
beni sana göre daha sınırda kılar?
ve aramızdaki sınır
hangi kaybolmalarda?
tenhayla çizilmiştir?
her şeydir, savrulur, ama bir şey
direnir o hala bende kalanda

kayboldum akarsudan sözlerde
aktıkça yıpranan şiirlerde
ve en yabanıl olanda...
şimdi kim dindirecek, erguvanları bende?
çünkü Söz'üm ben, Söz'üm,
hem bulandım
hem de arındım aynı zamanda

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:20
SÜMBÜL İLE KUYU


sümbül sinan! seni ağır
kuyulardan derledim; seni
Aşklara, aşklara yolladım
ve tayy-ı zaman
güzleri vardır
işte bir söz ağarır dizelerde
bu ‘akşam’dır ve o’dur
sende kalan, sende kalan...

sümbül sinan! bir suyu
öper gibi geçtin tenimizden
işte bu, bir kuytuyu
okşamak ve varolmaktır
bir dağ kendi gölgesinde kaybolur
ve bir su, bu akar su
yeniden-akmayı öğrenir
sende duran, sende duran...

sümbül sinan! hüzünler
durmuyor; herşey gelgit...
bir yaprak, kendini sürgit
sana benzetiyor
bu kuyu, kalbim ve talan-
la birlikte büyüyen kuyu
kendi dibindeki çiçekle besleniyor
sende solan, senda solan...

ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!..

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:21
ŞİMDİ NEDENSE


şimdi nedense her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı

biliyorsun en bakımlı bahçe
sessizliktir
gülüşler oraya sürgün edildi
acıların kardeş olduğunu
kimse anlayamadı

sevdalarda olsun, ilkyaz ölümlerinde olsun
geçit vermeyen akarsu olmaz
gülün kendini işlemek için
çırağı ya da ustası yoktur

çocuklar! bağışlayın beni
sözlerimi boz üveyiklerin
hırçın tuzuna batırıp bakın
hüzünden daha kötü bir yol açıcı olabilir mi?

şimdiye kadar olmadı

ama şimdi, nedense, her şeyde
ansızın dağılan kelebek tadı

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:22
TAFLAN


ne zaman dinecek,ne zaman?
bu taflan,bu taflan?

ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam
bir hiçlik tadı
ve ağzından
yıldızlar uçuran
ergin,yeşil ve yabanıl
bir yaz gecesi gibisin
yüzünde yolların gülüşü
ve yaz göğüne ilişkin
bir esenlik üretiyorsun
geçip giden fırtınalardan

ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam
aşkların büyük yarlarıyla
kuşatılmış görüyorum kendimi
safran
ve ezilmiş yazlardan
bakışlarının kıyısız
açıklarında
gurbet ve cevahir taşıyan
bir gülüş söylencesi
geçer bir yazdan ötekine
derin anlatılardan

ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam
bir dağın yırtmacından
ince bir dere yatağı
gibi kayan
yeşil tenini görüyorum
akşam
nasıl da yakışıyor yüzüne
ve sanki bir kayalığın içine
durmadan kendi kendini oyan
bir ferhâd gibiyim ben
ya da pusu da,karanlık
bir gül gibi
hem solan hem solmayan

ne zaman dinecek,ne zaman?
bu taflan,bu taflan?

ey uçurum gözlü sevgilim!

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:23
TEN İÇİN SONNET


ben tenime yürürüm, tenim benim gereksiz
et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...
áh, aşklar vardır şimdi, amaçsız ve ereksiz
birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...
belleğim? bir kurttur o! dâima ipe sapa
gelmeyen bir şeyleri parçalıyor... kemirgen!
aşk uzakta uluyor, yalnızlık lapa lapa
yığılıyor kapıma... âh, kendini kürerken
kaybolan kar günleri!.. elimle yediririm
tenimi yeraltına... savaşlarda karartma
olduğunda örterler ya... ağır perdelerim
öyle kapalı işte... sımsıkı... bir kuşatma!

bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini;
aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:28
TENHA


her şiir boydan boya
bir ıssızlıktır artık
dizelerse giderek daha tenha

acının düzyazısı olmaya
hazır mi sözlerin kişi?
aşklar! onları yazan yasasın
sarışı
n atlas kağıtlarda yaz
ne güz okunur ağaçlar güya

sen sussan da susmasan da bir
tutup tutuştuğun hayale
ağırdan iri güller ve lale
düşer düştüğün melale
ve hüznü yeniden okumak
için bir kitap olur dünya

ve her şiir boydan boya
bir issizliktir artık
dizelerse giderek daha tenha

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:29
TORLAK KEMAL


kış, dağların kürkü
gibi kış
gece midir düşen dal?
sen ey böğürtlenlerin
ve umutsuzluğun mülkü
ve bir hüzünden huruç eder
gibi kalın bir türkü
ile dağları düz eden abdal

şimdi sen ilkyazı, belki
kara, yün bir kuşak
gibi beline dolayıp
acıyı kav, sevdayı çakmak
bilip yola çıkmak üzresin

Ellerin ovalara üzengi
denizin tuğu, ağacın börkü
ve dahi ölümü bir yılkı
gibi bırakıp gidensin
torlak kemal

kış, dağların kürkü
gibi kış
gece midir düşen dal

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:29
YABAN ATLARINI KIŞKIRTAN DIONYSOS


kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
dionysos!..’ dediler

uzat aşkları ordan, orda fener,
kayalar, gelirdi...
kim kalbini sana yedirdi?
her şey bir’di o zaman: atlar, logos
tek olan biz’dik, çayırlar-
sa başta sessizlikten doğma silenos
ve birlikte çiğ yenen günler...

yapraklar, yağmurun teniyse eğer
sen o yaprağa beden-
sin ve tek değilsin: anababis, onbinler!..
giderek kim neyi eksik gördüyse
onu bütünler... gibisin: bir tören!..
şimdi sulara gizlen ve göç,
onlarla beraber

kül parmaklı akşam dokunurdu sana
özenle... ve yer yer
insanlar küldendiler... diye söyledim
ben hangi yolcuyu izleyen gemilerdim
ve neden
hep söylen’dim, hep söylendim, hep söylen?

‘kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
dionysos!..’ dediler

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:30
YAHYA KEMAL İÇİN RÜBAİ


Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür
Her acılan gülde yepyeni bir Sırâz görünür
Bakışlar dağılırken denizin belleğinde
Senin her sihrinde geçmiş bir yaz görünür

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:32
YALNIZLIK BİR TARİHTİR


Yalnızlık bir tarihtir ikimiz
Dururuz odalarda bir giysi gibi
En kalın soluklarla çekiyor ipi
Kim bilir kimlere kalmışlığımız

Yalnızlık bir tarihtir sen misin
Bir geçmişi şurup giden ak turna?
Ya benden önceydi ya da çok sonra
Bir halk türküsüne gül olan sesin

Yalnızlık bir tarihtir onlarla
Gök dediğin iki kuşun arası
Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası
Ansızın donuyor gül, bakışlarda

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:32
YALNIZLIK İÇİN SONNET


yalnızlık zamanlandı: önce aşk, sonra yaprak...
günler geçilecekler... atlar, gümüş yeleli
yüzünü aynalara, bir tek onlara bırak;
sürünsün sırrı aşkın, bak, seni görmeyeli
çok değişti aynalar ev içleri bulandı;
herşey artık ne kadar, ne kadar da kurak
odalar orda burda, içlerine kapandı;
sofalarsa eğreti; yüklük ve kapkacak
somurtup duruyorlar... herşey olgun bekleyiş
gibidir burda olmak, 'bekleyiş gibi' olmak...
sen gel, şimdi kendini o aynalarla değiş;
gel, burda ol daima -ve nasılsa kararmak-

ta olandan bakarım sana giden günlere;
tenindir, beleniyor, ah, yeşil ekinlere...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:33
YAZ SEVGİLİM


kuş uzuyor dizelerde
kalbimdir,
üretir
dinleyin:

bir zamanlardı, dağlar
ve onların ardı
ve yabanıl bir akarsu
gibi dadandın kalbime...
yaz! sevgilim!
yürürken kekiktin boydanboya
ve yüzün ne kadar gürdü

ah hiçliğe solan gülüm!

işte sürüp bulutlar
ve elmas
ağzından ölüm sözleri
üşürdün kalbime...
yaz! sevgilim!
ve sevda günleri ürettin boydanboya
gözlerin kimbilir ne kadar sürdü?

ah hiçliğe solan gülüm!

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:34
YILKI BİR AT İÇİN SONNET


eskiden, âh, bu kentte uçuk mavi süvari;
kısrağı sokakların, dört nala, uça uça...
şimdiyse bir ihaneti, İsa ya da havari
gibi yaşamak işte... sürükleyip bir uca
yerden yere vurdu da topallattı, körletti
bir yılkı atı gibi savurdu ve yağmaya
verdi idi, sokakta, o ürkmüş iskeleti...
ararken bulduğumuz kemikleri yığmaya
başlasak da faydasız... kirli, tozlu, kararmış
eski zaman hayvanı! âh, umarsız bir sayrı
gelir kuşatır bizi... unuttuktu, bir varmış
bir yokmuş o at şimdi, masal gibi... o ayrı!

bir ölü şövalyeyim, pörsümüş ve özenti,
aynalarda ararı yılkıdaki o kenti...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:34
YOLCULUK VE YILDIZLAR


gün oldu, bekledim, yol görünmedi;
bir yaza dokundum,-dokunmak ıtır
kokardı eskiden; hüzne bağlıdır,
o tekne, yosunlu, kağşamış şimdi...

neydi o? deli gibi! kayıp o liman;
ne zaman yaşandıydı, sahi, o olay?
karanlık yüzü aşkın, binbir dolunay;
kısık bir lambaya benzedi zaman...

ne günden ne geceden iz kaldı;
sanki deniz mi kaldı bir yerlerde?
tekne gider gitmesine, ama ilerde
sadece sönmüş yıldızlar vardı...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:35
YOLCULUK VE AŞKLAR


ben kendime derinim, -sana!
bir uzun 'kaybol! ' gibi olduğum;
kalbim kül dağları, yüklenir
ateşten kayıklara odunum...

orda geçti 'geç kaldınız! ...' günleri;
bağlar bahçeleri gibi yokluğum;
anımsarım, öyle sor ki kolay mı
âh, o sarı anılarda sönen mum!

aşklar durdu, ben de artık dururum;
yolculuk musun, öyleyse içeriye gir;
gök bir ip midir, kuşlar kaç boğum?
yüzümün yerinde bulut... çoktanberidir...

yaziklar_olsun
08-03-2009, 01:36
YOLLAR VE ZAMAN


sen bir yalnızlığı koşup gittin de
bir yerde buluşulur diye, belki de...

elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur birşeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde?

kimbilir ki dün'dür, ölgündür kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde...
Zaman'dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün, ki yavaş yavaş...

erguvandın, kayboldun diligelişlerde