PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ruşen Çakır



SiNaN32
01-12-2010, 11:24
Sadık Albayrak’ın çiğnenen onuru


--------------------------------------------------------------------------------
Bazı Amerikalı diplomatlar, her kimden duymuşlarsa (ki AKP içinden veya yakınından birileri olma ihtimali bence yüksek) Sadık Albayrak’ın, Antalya Büyükşehir Belediyesi AKP’nin elindeyken raylı sistem ihalesine girmek istediğini, bunun için dünürü Başbakan Erdoğan’ın nüfuzunu kullandığını duymuş, buna inanmış veya önemsemiş, sonunda Washington’a rapor etmişler.

Sadık Albayrak’ı tanıyanlar için bu akla hayale sığmayacak bir iddia, dolayısıyla bir iftiradır. Ben de böyle düşünüyorum ve kendisinin, benim gibilerini mahçup etmeyecek birisi olduğuna inanıyorum, kısacası kendisine kefilim!

Bu noktada kendisini nasıl bildiğimi de açıklamam gerekebilir: Sadık Albayrak ile ilk kez 1980 ortalarında tanıştım. RP’nin yayın organı durumundaki Milli Gazete’nin başyazarlığını yapıyordu. Bir zamanların meşhur Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesinden dolayı hapis yatmış, nice çileler çekmiş İslamcı bir gazeteciydi. Tipik bir Trabzonlu, Karadenizliydi: Açıksözlü, dost canlısı, mert biriydi, ki hâlâ öyle olduğunu biliyorum.

Wikileaks-gazetecilik ilişkisi

Tabii iş burada kalmadı. Söz konusu rapor Wikileaks’in Türkiye’den gelen binlerce belge arasında ilk açıkladıkları arasında yer alınca bazı “gazeteciler” buna balıklama atladı ve bir dizi siyasetçi ve devlet adamı arasında Sadık Abi’yi de hedef tahtasına oturttular.

Tam burada bir soluklanıp, Sadık Albayrak vakası üzerinden Wikileaks-gazetecilik ilişkisine odaklanabiliriz. Wikileaksçiler gazeteci değiller, böyle bir iddiaları da yok. Onlar hakikaten insanlık için çok hayırlı bir iş yapıp, büyük iktidar odakların gizli belgelerini tüm dünya kamuoyunun dikkatine sunuyorlar.

Ama gazetecilik farklı bir meslek. Özellikle herhangi bir “belge”yi ham haliyle yayınlamak hiç değil. Hiç kuşkusuz Wikileaks’in yayınladıkları belgelerin herbiri biz gazeteciler için birer servettir. Fakat işimizi layıkıyla, yani gazeteciliğin evrensel kurallarına harfiyen uyarak yapmamız şartıyla. Nitekim Wikileaks’le önceden anlaşan New York Times, Le Monde, El Pais, Guardian gibi gazeteler yayınlanması aylarca, etkisi yıllarca sürebilecek bu belgeleri çok serinkanlı bir şekilde değerlendiriyorlar. Bizdeyse, Ragıp Duran’ın deyimiyle “Acele Posta Servisi gazeteciliği”ni benimsemiş, yani kendilerine gelen (ya da geldiğini söyledikleri) paketleri açıp olduğu gibi yayınlamakla yetinen meslektaşlarımız ortalığı tam bir “çiğnenen onurlar cehennemi”ne çevirmiş durumdalar. Tıpkı Ergenekon, Balyoz ve benzeri süreçlerde yaptıkları gibi.

Ayıklama değil gazetecilik özeni
Taraf Gazetesi’nden Mehmet Baransu’nun telefonda bana, “yarın gazetede belgelerini yayınladığımızda Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin nasıl düşmüş olduğunu göreceksiniz” demesi hâlâ kulaklarımda. Nitekim sözümona belgeyi yayınladılar da. Ama sonrası malum, GMT saati denen kavramı bile bilmiyorlarmış, filan...

Sırf o olaydan, ele geçirilen (veya servis edilen) her belgenin tek başına haber olmadığını anlamış olması gereken bazı insanların, her Amerikalı diplomatın karaladığı her spekülasyona “kesin doğru” muamelesi yapması nedeniyle Wikileaks’in kopardığı son kıyamet ülkemizde hayırlara değil tam tersi sonuçlara vesile olabilir.

Kesinlikle Wikileaks belgelerinde şu ya da bu nedenle herhangi bir ayıklamaya gidilmesini savunmuyorum. Tam tersine tüm belgeler yayınlanmalı. Ama biz gazeteciler bu belgelere ek olarak dersimizi çalışmalı, belgelerde adı geçen ve özellikle de itham edilen kişilerin görüşlerini almalı; artı olarak sözü edilen kişiler ve konular hakkında ayrıca araştırma yürütüp bunları da okuyucu/izleyiciye sunmalıyız.

Yine Sadık Albayrak örneğinden hareketle derdimi anlatmaya çalışayım: Bir gazete, bir Amerikan belgesinde yer alan Sadık Albayrak hakkındaki suiistimal iddiasını tabii yayınlayabilir, yayınlamalı da. Fakat söz konusu olayı (burada raylı sistem) derinlemesine araştırmalı, Albayrak’ın kendisine ve dönemin belediye başkanına, hatta mümkünse nüfuzunu kullandığı söylenen Başbakan’a ulaşıp onların görüşlerine muhakkak yer vermelidir. İlk gün haberi patlatıp, ertesi gün suçlanan kişinin (örneğimizde Albayrak’ın oğlu Berat Albayrak ve dönemin Belediye Başkanı Menderes Türel’in) açıklamalarına bir kenarda yer vermekle gazetecilik yapılmış olmuyor.
Ve çok ayıp oluyor.

SiNaN32
16-12-2010, 12:41
CHP kurultayından ne çıkar?



Çarşaf liste-blok liste tartışmasını bir kenara bırakırsak (ki onun da çok gerilimli geçtiği söylenemez) Cumartesi günü yapılacak olan CHP Kurultayı’nın pek bir heyecan yaratmadığını söyleyebiliriz. Fazla heyecan yaratmasa bile CHP örgütü ve tabanının, hatta bu partiye bir şekilde oy verebilecek olan kesimlerin, bu kurultaydan beklentilerinin hayli yüksek olduğu da aşikâr. Beklentileri uzun uzun açıp tartışmanın gereği yok, bunları özetlemek için şu cümle yeterli: CHP’ye sempati ve ilgiyle yaklaşan kişi ve kesimler, bu kurultayın ardından söz konusu partinin artık “kendi içine” değil “dışarı”ya, “geri”ye değil “ileri”ye bakmasını ve sahici bir iktidar alternatifi olduğunu gösterebilmesini istiyor.

Peki bu kurultayın ardından CHP bu misyonu üstlenip layıkıyla yerine getirebilir mi? Bu sorunun cevabı, “İmkansız olmasa da çok ama çok zor” olacaktır. Fakat çok yakın zamanda genel seçimler gibi son derece kritik bir eşiğin aşılması gerektiği için CHP’nin önündeki zorluklar katlanarak artıyor.

Kürt politikası

Parti içi dengelere bakacak olursak: Heyecanın düşük olmasının en temel nedeni Kemal Kılıçdaroğlu’na çok geniş bir kredi verilmiş olmasıdır. Önder Sav’ın liste işlerine karışmayacağını açıklaması, Deniz Baykal’ın “çarşaf liste” ısrarının fazla yankı bulmaması bu kurultayda Kılıçdaroğlu’nun elinin epey güçlü olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte onun ekibini oluştururken parti içi dengeleri gözetmemesi asla söz konusu olamaz. Bu bağlamda listesine Baykal ve Sav’a yakın olarak bilinen ama fazla sivri olmayan isimleri alacağı yönündeki haberlerin doğru çıkma ihtimali çok yüksek. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun “rakip kanatlardan” alacağı isimler ilgi uyandıracaktır ancak beni en çok “dışardan” kimleri Parti Meclisi’ne ve belki de Merkez Yürütme Kurulu’na taşıyacağı ilgilendiriyor. Bir önceki kurultayda PM’ye sokulan yeni isimlerin büyük kısmı, en azından benim için, büyük bir hayal kırıklığıydı. Bakalım bu sefer “tam isabet” diyeceğimiz kimlerle karşılaşacağız. Ortada dolanan çok isim var ancak şimdilik sadece biri için görüşümü beyan etmek isterim: Diyarbakır Barosu’nun eski başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun vitrinde yer alması, ama sadece “süs öğesi” olarak kullanılmayıp CHP’nin Kürt politikasının şekillenmesinde fonksiyonel kılınması bu partide olumlu anlamda çok şeyleri değiştirebilir. Tabii ki CHP’nin Kürt konusunda yaşaması gereken köklü değişikliğin altından tek bir kişinin kalkması mümkün olamaz ancak Tanrıkulu’nu öne çıkartacak bir yaklaşımdan pekala umutlanabiliriz.

İktidara alternatif olabilir mi?

CHP’nin iç sorunları bu kurultayı atlatmakla sona ereceğe benzemiyor. Bu partiyi en yakından tanıyan gazetecilerden Türey Köse’nin de altını çizdiği gibi, uzun yıllar “muhalefete mahkum” olan bu partide örgüt içi hesapların çoğu milletvekili olmaya odaklanıyor. Dolayısıyla kurultayın hemen ardından milletvekili listelerinin nasıl hazırlanacağı, diğer bir deyişle merkez yoklaması-ön seçim tartışması yaşayacağa benzeriz. İşte o tartışma, bugünkü blok liste-çarşaf liste tartışmasından çok daha heyecanlı, sert ve “kanlı” geçmeye aday.
CHP’nin yıllardır mahkum olduğu iktidar mücadelesini kendi içinde verme döngüsünden ancak ülkeyi yönetmeye ciddi bir şekilde talip olması ve en azından kendi örgüt ve tabanını bu konuda ikna etmesiyle kurtulabilir.

Cumartesi günü kurultay salonunda bu “iktidara yürüyüş” iddiasının elle tutulur işaretlerini görebilecek miyiz? Fazla spekülasyona gerek yok, şunun şurasında iki gün kaldı.