PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dilbilim



Farazi
15-02-2009, 20:07
DİLBİLİM


Dilbilim en basit şekliyle dili bilimsel yön*temlerle inceleyen disiplin olarak tanımlanabi*lir. Akademik bir disiplin olarak dilbilimin ge*lişimi son zamanlarda ve hızlı bir şekilde ol*muştur. Dilbilim, 1960'Jt yıllardan başlayarak oldukça rağbet bulmuş ve araştırmalara konu edilmiştir. Bu, kısmen gerek halk, gerekse ay*dınlar düzeyinde dilin insanla ve İletişimle ilgi*si çerçevesinde uyanan bir ilgi artışını, kısmen de Ckomsky ve arkadaşlarının çalışmaların*dan doğan, alanın o dönemdeki iç gelişimini yansıtır. Fakat dile bir takım farklı perspektif*lerden yaklaşılabilir ve dil insan hayatında o derece temel bir rol oynar ki, pek çok disiplin dille şöyle ya da böyle ilgilenmek durumunda kalmıştır. Her bitim esasen en azından bir dil-bilimscl unsuru içerir; bu vazgeçilmez unsur da, teori ve gözlemlerinin dilidir. Peki dilbili*mi öteki bilimlerden ayırd eden şey nedir?

Özellikle dilbilime bitişik bir alan vardır: Bü*tün malzemesi sözle İlgili olan edebiyat incele*mesi. Bununla birlikte bu örnekte bile dilbİ-limsel konularla ilgilenme tarzı bizzat dilbili-minkındcn farklıdır. Tüm diğer alanlarda dil bir amaca götüren bir araç mevkiindedir. Yal*nızca dilbilimdedir ki, o kendi başına bir amaç olarak incelenir.

Pek çok başka bilim gibi dilbilim de çok uzun bir uırİh-öncesİııe sahipse de, bağımsız bir akademik disiplin tarzındaki modern şekli*ne ondokuzuncu yüzyılda ulaşmıştır. Özellikle Hindistan, Çin ve Yunanistan gibi okur-yazar toplumlarda doğan milli filolojilerin dilbilim*den daha eski bir geçmişi vardır. Modern dil*bilim, Rönesans'taki semilik kaynaklardan ge*len ufak tefek katkılardan başka, Yunan-Ro-ına geleneği temelinde Avrupa'da gelişmiştir. Bu milli filolojilerin teorik açıdan en gelişmiş olanı Hindisıan'ınkiydİ ve Avrupa'da ancak ondokuzuncu yüzyılda bundan haberdar olun*muş, öneminin kabul edilmesi ise çok daha ya*kınlarda gerçekleşmiştir.

Gramercilerin filolojik incelemeleri klasik gelenekte dilbilimin ana kaynağını teşkil ctmisse de, diğer iki meslek de kayda değer nite*liktedir. Birincisi, dilin yapısına (doğasına) du*yulan felsefi İlgidir. Burada başlıca sorun, ses ve anlam arasındaki ilişkinin doğal mı, sayma*ca (konvansiyonel) mi? olduğu idi ve bu ko*nuyla İlgili en Önemli tartışma Platon'un Cratylus kitabında geçmektedir. İkinci kay*nak da retoriktir: halka hitap ederken veya ya*zı yazarken dilin etkileyici kullanımı, Protago-ras'ın çeşitli fiil kiplerini ayırd edişi gibi dilbİ-limsel fenomenlerin ilk analizlerinden bazıla*rı uygulamalı ilgiden kaynaklanmıştır.

Ne var ki, en önemlisi İskenderiyeliler döne*minde geliştirilmiş olan gramercilerin filolojik geleneğidir. Diğer milli filolojilerle ortak ola*rak bugelenek şu özellikleri sergiler: Dillerin incelenmesi bazı kutsal metinler ya da eski Yunanda Homer'in şiirlerinde görüldüğü gibi profan (din-dışı) metinlerin anlaşılması amacı*na yöneliktir. Dillerin incelenmesi, tek bir dil üzerinde yoğunlaşmayı ve onun, kaçınılmaz bi*çimde dilin değişmesiyle birlikte ondan farklı-laşan çağdaş konuşma dili de dahil tüm diğer konuşma formlarına üstünlüğünün değerlen*dirilmesini içerir. O tarihsel değişmeyi rasyo*nel bir süreç olarak değil, biçimsel olarak ide*al bir durumdan bir dejenerasyon olarak gö*rür. Bu, mevcut kullanıma aykırı olan Özel bir biçimi restore etme yönünde bir girişim olan preskriptivizm kavramını getirir beraberinde. Yazılı metinler üzerinde yoğunlaşma, aynı za*manda temelde sözlü bir metni yazılı bir for*ma büründürür, çünkü sesler görünüşte karar*lı ve sabit yazılı formların arızi tezahürlerin*den ibarettir. Burada dilin bizzat kendisi için incelenmesi, kendisinden sonra gelecek gra*merler için bir model oluşturacak Tecime Grantntatike (yaklaşık İ.Ö. 100 civarında yaşa*mış Dionysius Thrax'a atfedilir)'de çok çarpı*cı biçimde ifadesini bulmuştur. Bu kitapta gra*merler çeşitli bölümlere ayrıldıktan sonra 'gra*merin en nazik kısmı olan edebî kompozisyo*nunun değerlendirİlmesi'yapılır.

Ne var ki, bu geleneğin katkıları bununla bit*mez. O, Latince ve Yunanca İçin son derece elverişli olan ve mevcut dilbilimsel terminolo*jinin büyükçe bir kısmının kaynağı olan kapsamlı bir modelde geliştirmiştir. Bu model, sözcük-paradigma modeli diye anılır. Cümle, az sayıda sınıflar -konuşma parçaları- içerisin*de form ve işlev temelinde bölünmez olan söz*cüklerden oluşur. Dahası, her konuşma parça*sı iki bakış açısından değerlendirilebilir: a) Bi-' Çimin iç değişkenliği (morfoloji), b) Konuşma zincirindeki diğer sözcüklerle İşlevsel ilişki (sentaks). Morfoloji alanındaki kalıcı başarı, sözlük anlamı 'Örnek' olan paradigma kavra*mının keşfedilmesiydî. îsîm gibi konuşmanın bükümlü (tasrifi) kısımları bir kategoriler dizi*sine göre değişiklik gösterir (örneğin olay ve sayı); ve belirli modeller son derece az sayıda*dır. Sözgelimi, Latince'de tüm birinci İsim çe-kimindeki isimler benzer biçim değişiklikleri gösterirler ve puella gibi herhangi bir isim di*ğerlerinin takip edeceği bir örnek olarak görü*lebilir. Bu bir başarı değildi ve dilde düzenlili*ği savunan analojistler ile onu reddeden ano-malistler arasındaki İskenderiyeliler dönemin*de meydana gelen tartışmalardan neş'et etmiş*ti. Düzenliliklerin araştırılması paradigmalar gibi kapsamlı kalıpların varlığını açıklayan analojistler tarafından yürütülüyordu.

Bu modelin daha belirgin bir görünümünü de burada zikretmeliyiz. O bir düzlemler hiye*rarşisini İçerir. Sesler sözcükleri oluşturur; söz-cüklerse cümleleri meydana getirir. Bu nokta*da iki belli başlı düzlem sözkonusudun Fono*lojik ve gramatik düzlem (gramatik düzlem, daha önce görmüş olduğumuz gibi morfoloji ve sentaksa ayrılır). Böylesi bir düzlemler fik*ri, dilbilim teorisinin bir parçası olma özelliği*ni korudu. Özellikle fonolojik ve gramatik düzlemlerin mevcudiyeti -aralarında ilişkiler olsa bile- herhangi bir dil teorisi için temel va*zifesi görebilir.

Böylece isimlerle sıfatlar arasındaki farklar cevherler ve nitelikleri arasındaki farkları yan*sıtmaktaydı. Daha da ötede bir takım diller, İnsan aklında doğuştan bulunan bu tür katego*rilerin tüm dillerde mevcut bulunması gerekti*ği varsayımı temelinde mukayese ediliyordu çoğunlukla.

XIX. yüzyıl, yalnız dilbilimin bağımsız bîr di*siplin olarak doğuşuna sahne olmakla kalmadi, dil anlayışında da bir devrimi yaşadı. Keşif*ler ve sömürgeciliğin sonucunda Avrupa, bir*den çok sayıda ve çeşitte insan dilinin var oldu*ğunun farkına vardı. Geleneksel açıklama Ba-bil Kulesi'nin Kitab-ı Mukaddcs'te anlatılan öyküsüydü ve başlıca sorun, dillerin karışma*sından önce hangi dilin konuşulduğu idi: Un-guaÂtlamica (Adem'in dili). Bununla birlikte şuna da dikkat edilmeye başlandı: Dilde orta*ya çıkan farklılıklar tesadüfi değildi; onlar Ro*man, Germen ve Sami dilleri gibi bir takım gruplara ayrılıyordu.

XIX. yüzyılın dönümü civarında geliştirilen esas açıklama, nasıl İspanyolca, her ikisi de as*len homojen bir dilin değişen biçimleri olduk*ları için, İtalyancaya benziyor idiyse, asli (es*ki) dilin yazıya geçirilmediği Latince için de benzer bir açıklama yapılmalıydı. Bir 'Pro-to-Germenik' ve bir 'Proto-Semitik' vb. dil bu-lunmalıydı. Bundan başka, çok eski bir dilden bu farklılaşma süreci, belirgin gruplaşmalara özgü değildi. Özellikle Hindistan'ın kutsal dili-olaıı Sanskritçenİn keşfedilmesi, ona belirgin benzerlikler taşıyan Latince, Yunanca ve di*ğer Avrupa dilleriyle birlikte asli (orijinal) bir Hİnd-Avrupa dili hipotezine yol açtı. Bu dil grubu, çoğunlukla daha yakınlarda birbirin*den ayrılmış olan Latince, Yunanca, Hind-I-ranlı, Germen dili, Slavca vb. dilleri içine alı*yordu. Benzetme, bir aile (soy) ağacının aynı*sıydı.

XIX. yüzyıl dilbilimine egemet. olan tarihsel karşılaştırmalı yöntem, temeldeki kadim dilin ve onda meydana gelen sonraki gelişmelerin kurulmasını amaçlıyordu. Başlıca Hind-Avru-pa dillerine uygulanmasına karşın diğer dil ai*lelerinin incelenmesinde de ondan yararlanılı*yordu. Dile bu bakış tarzı pek çok bakımdan klasik litolojiden tevarüs edilen geleneksel fi*lolojiye taban tabana zıttı. Değişme tesadüfi bir yozlaşma olmayıp rasyonel kalıplar, dahi*linde meydana gelmekte olup dilbiliminin ana konusunu oluşturur olmuştur. Fonolojik dü*zeydeki değişimler telaffuz ve işitmedeki ben*zerliklere dayanarak anlaşılabilir. Buradan kalkarak,yazılı form da değişme yozlaşma (de*jenerasyon) demek olmadığı için sonuçta dil-

bilimscl prescriptİvİzmin mantıksal temeli or*tadan kalkar..

XIX. yüzyılda ve 1920'lcre kadar gramatik tasvirin tevarüs edilen kalıbı sık sık değişmiş*se de, etkisini sürdürmüştür. Çünkü ilgi odağı tarihsel değişme üzerindeydi. Ne var ki 1920'-lerin sonlarında, 'yapısal' adını verebileceği*miz dilbilimde diğer bir temel devrim vuku buldu. Bunun ilk ifadesi, Genovalı Ferdİnand de Saussure'ün ölümünden sonra yayınlanan Cours de !inguisiiquegenerale (Genel Dilbilim Dersleri) (1915) adlı kitabında görüldü. Ken*disi tarihsel dilbilim eğitimi görmüş olan De Saussure, sosyal bilimlere yaygınlaşacak bir terminoloji getirdi. Dil tarihsel süreci açısın*dan art-zamanlı olarak (diachronically) ya da değişimden soyutlanmış bir durumda iç ilişki*lere dayanılarak eş-zamanh olarak (synehroni-cally) İki şekilde incelenebilirdi. Bu arada pek-çok bakımdan birbirinden ayrılan, fakat dilbi*limin ana konusunu dilin eş-zamanlı yapısın*da bulma noktasında birleşen bir takım yapı*salcı okullarvardı. Bunda antropologların, Ba-ıılı olmayan diller üzerine yaptıkları çalışma*lar, önemli bir etken oldu. Bu dillerin kayıtla*ra geçmediğinden sanki eş-zamanlı bir yapı-daymış, hiç değişmiyormuş izlenimi veriyordu antropologlara. Bu da, antropologları veri alan dilbilimcilerin, batılı olmayan dillerin de*ğişmeyen eş-zamanlı bir yapıda oldukları ka*naatine sürükledi.

1957'de Noam Cohmsky'nin Syntactic Stnıc-uıre.s adlı kitabı üretici gramer dönemini baş*lattı. Temel kavram olarak işlevsel birimleri değil, kuralları almaktadır, Chomsky. Dahası gramer, Amerikan yapısalcı okulunun başaşa-ğı dura*ı morfemler fonemlerden oluşur anla*yışındaki gibi değil, fakat bütün cümle kalıpla*rı arasındaki özel türden ilişkiler sentakstan başlayarakyukarıdanaşağıya doğru kurulmuş*tur. Gramer'İn tamamı aksiyomalik bir sistem*den farklı değildi. Temel formüllere çoğunluk*la derin yapılar (deepstructures) adı veriliyor*du (özne + yüklem gibi). Birkaç yıl sonra şu görülmeye başlandı ki, bu temel yaklaşım yar*dımıyla dilin tanımlanması yapısalcılıkta oldu*ğu gibi farklıktan teorilere de kılavuzluk etmektedir ve bu alana egemen olan hiçbir tek teori olmamıştır.

Gerek yapısalcı, gerekse üretici gramer dev*riminin doğurduğu temel bir sorun, dilbilim içi (iruertİnguistic) karşılaştırmaların rolüyle ilgiliydi. Tarihsel bilim esasen karşılaştırmalı bir yöntemdi, Takat yapıları tarilı-dışı olarak karşılaştırmak mümkün müydü? Amerikan ya*pısalcı okulu bu sonuçların İçerikleri üzerinde durdu. Hakim görüşün tek evrenselleri, meto*dolojilerdi. Diller bir dereceye kadar farklıla-şabilirdi, öyle ki hiçbir dilbilimsel genelleme yapmak mümkün olmayacak kadar. Prag oku*lu karşılaştırma yapılarının olabileceğini vur*guladı ve özellikle fonolojide birkaç başlangıç yaptı. Chomsky 1%5'te (Synlociic Stntcltıres) evrensel gramer kavramına yöneldi ve Gram-mcıitvgenerale kavramını kendisinin selel'i ola*rak takdim elti ve Kartezyen dilbilimi savun*du. Tüm gramerler aynı derin yapılara sahipti ve bunlar evrensel bîr genetik temelli beşeri donanımı yansıtıyordu. Bu bakış açısı son tah*lilde, gramer formları üzerindeki evrensel sı*nırlamalarla değiştirilmek zorunda kaldı.

Dilbilim halihazırda önemli sayıda alt-alan-lara bölünmüş durumdadır, bunlardan bazısı disiplİnler-arast niteliktedir.

Dilbilim içerisinde, dilbilimcinin ilgi odağı*na ve alanına göre farklı dallar ayırt edilebilir. Önemli bir ayrım, Ferdinand de San s sure ta*rafından getirilmiştir: Diakronik (art-Zaman-h) ve senkronik (eş-zamanlı) dilbilim. Diakro*nik dilbilim dilin değişmesini inceler (buna ay*nı zamanda tarihsel dilbilim de denilir), senk*ronik dİlbilimse dilin, herhangi bir verili za*mandaki durumunun incelenmesine atıfta bu*lunur. Tüm dillerin incelenmesi için genel prensiple çıkarmak ve bir fenomen olarak in*san dilinin karakteristiklerini belirleme giri*şimleri sözkonusu olduğunda buna genel dilbi*lim adı verilir. Özel (belirli) bîr dil sistemine ait olgular üzerinde yoğunlaşıldığı zaman o, tasviri dilbilim adım alır. Amacı diller arasın*daki farklar, özellikle de bir dİl-öğrctmc bağla*mındaki farklar üzerinde odaklanırsa, konıras-/(/(farkı görmek amacıyla karşılaştırma) dilbi*lim adı verilir. Eğer amacı temelde farklı diller ya da dil ailelerinin ortak özelliklerini tes-bit etmek ise, alan karştlaştınnalt dilbilim (ya da ripolojik dilbilim) adını alır.

Dilbilimdeki vurgu tümüyle ya da kısmen ta*rihsel olduğunda, söz konusu alan karşılaştır*malı filoloji ya da sadece filoloji olarak adlan*dırılır. Yapısal dilbilim terimi zaman zaman 1940 ve i950'lerde geçerli olan sentaks ve fo*nolojiye aşırı özgül yaklaşımlar çerçevesinde yaygın biçimde kullanılır. Zaman zaman da yü*zey (surface) yapıdaki dilbilimsel birimler ara*sındaki açık ilişki sistemlerini kurmayı amaçla*yan herhangi bir dilbilimsel analiz sistemine atıfla bulunan daha genel bir anlamda kullanı*lır. Dil incelemesinde vurgu, derin (dcep) ya*pı gibi kavramlara başvurmaksızın yapılır ve birimlerin tasnifi üzerinde olursa, kimi dilbi*limciler, özellikle de üretici gramer (generati-ve grammar) okuluna bağh olanlar, bayağı an*lamda taxonomik dilbilimden sözederler.

Dilbilimle diğer bilimlerin çakışan ilgileri ye*ni karma bilim dallarının oluşmasıyla sonuç*lanmıştır: antropolojik dilbilim, biyolinguis-tik, etno-lingtıistik, matematiksel dilbilim, psi-kolinguisıik, sosyo-Ünguistik vb. Dilbilime ait bulgu, yöntem ve teorik ilkeler diğer alanların sorunlarına uygulandığında uygulamalı dilbi*limden sözedilir. Fakat bu terim stk sık yaban*cı dil öğreniminin teori ve metodolojisinin in*celenmesiyle sınırlı kalmıştır.

(Sosyal Bilimler Ans.) Bk.D/7.