SiNaN32
14-02-2009, 23:17
Sinema ve Şiir Notları: IV
143. Kısa metrajlı filmin şiir sinemasına en çok uyan yapıda olmasının sayısız nedeni vardır. Mesajını becerebildiğin ölçüde kısa sürede vermek... Şiirde de -en uzun şiirde bile- kısa filmde de bir tek fazladan sözcüğe (çekime) tahammül yoktur. Kısa film kısa şiire benzetilmiyor; şiire benzetiliyor. En uzun şiir bile gereksiz bir sözcüğün yükü altında ezilir. Kısa film de... Şiiren de, kısa filmin de mesajlarının uçları açıktır. Passollini'nin "şiir sineması" dediği sinemayı kısa film yaratıyor. Nerede başlayacağını, nerede biteceğini, ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. İnsanı şöyle bir savurup boşluğa bırakıyor. Şiir de öyle yapmaz mı?... İlle de para kazanmak beklenilmeyen iki sanat varsa biri şiirdir, öteki kısa film! Kısa filmin de, şiirin de odağında tek yürek vardır. Bu tek yürek örtüşebileceği yürekleri bulmak için çırpınır.
160. Bütünüyle anlaşılmış şiir, gazete haberi düzeyindedir! Büyük şiir duyumsanır, susturur, şaşırtır, "Anlıyorum, ama ifade edemiyorum." dedirtir. Yine de anlaşılamamıştır.
164. Aptallar çoktur, aptalları anlayanlar da... Dahiler azdır, dahileri anlayanlar da... Doğa sanıldığı kadar cömert değil!
168. İçindeki çocuğu hep çocuk tut!
173. Senaryo yazarlığı var artık! Romancılık bundan sonra başlayacak!
232. Jean Cocteau, "Ozanın şiirden başka derdi olmamalı." diyor. Ya uzmanlaşmaktan söz ediyor; ki bu tükeniştir; ya da yaşadıklarının, tanıdıklarının hepsini ozan gözleriyle toplayıp şiire taşımaktan söz ediyor; ki bu, ozanın bütün varlıklarını toplamasıdır şiir kaynağına, çağlamak üzere.
234. Chateaubriand, "Şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır." diyor. Salâh Birsel, bir şiirin değerini "dışarıda kalan sözcüklerle" ölçüyor. Bilgin ozan ve zeki okuyucu... Gerçek şiir bu bağlamda değer kazanır. Sıradan anlatıları, radyo ve televizyonların tükettiğini söylemeye gerek bile yok. Şiiri gerçekten kaygısınan ozanlara ve okuyuculara gün doğuyor. Beyinleri afyonlanmışlar çırpınıyor, görüyorum... Hiçbir çağ, zeki insanı bu kadar farklı kılmadı. Aptallar doktorların koyduğu perhiz nedeniyle bütün meyveler önlerindeyken el süremeyenler; zeki insanlar ise o meyvelere ulaşmak için ağaca çıkmak zorunda... Ama onlar bunu göze aldılar!
235. Ozan, olanı olduğu gibi söylüyorsa, salt dedikodusunu yapıyordur yaşamın. Ozan, kodlamalıdır. Kodlananın açılımını yapan, bütünüyle anlamayabilir... Böyle bir derdi de yoktur zaten ozanın...
241. Şiiri ve ozanı farklı kılan nedir?... Yönetmen para karşılığı da film çekebilir; ressam ısmarlama resim çizebilir; boyutları, objeleri, objelerinin konumları, renkleri belirlenmiş resimler... Ismarlama şiir yazılamaz; yazılsa bile o şiir, "şiir" olmanın uzağındadır. Para karşılığı yapıt vermeyi yalnız ozanlara yasaklıyorum. Ozanın farkı bu...
244. Bir iç sesi var yaşamın: şiir.
245. Sanat yapıtı, doğada çoğu zaman kaba hatlarıyla bulunan seslerin, renklerin, objelerin ve görünçlüklerin düşsel yaratım gücünden beslenerek estetize edilmesi; bu ses, renk, obje ve görünçlüklerin duyumsal güzelliğe ulaşılması ereğiyle kurgulanmasıdır. Kurguculuk, şekilcilik değil; şeklin bombalanıp yerle bir edilmesi, "okuyucuyu" kışkırtmasıdır.
Can Bakkotar
(Budala, 18)
143. Kısa metrajlı filmin şiir sinemasına en çok uyan yapıda olmasının sayısız nedeni vardır. Mesajını becerebildiğin ölçüde kısa sürede vermek... Şiirde de -en uzun şiirde bile- kısa filmde de bir tek fazladan sözcüğe (çekime) tahammül yoktur. Kısa film kısa şiire benzetilmiyor; şiire benzetiliyor. En uzun şiir bile gereksiz bir sözcüğün yükü altında ezilir. Kısa film de... Şiiren de, kısa filmin de mesajlarının uçları açıktır. Passollini'nin "şiir sineması" dediği sinemayı kısa film yaratıyor. Nerede başlayacağını, nerede biteceğini, ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. İnsanı şöyle bir savurup boşluğa bırakıyor. Şiir de öyle yapmaz mı?... İlle de para kazanmak beklenilmeyen iki sanat varsa biri şiirdir, öteki kısa film! Kısa filmin de, şiirin de odağında tek yürek vardır. Bu tek yürek örtüşebileceği yürekleri bulmak için çırpınır.
160. Bütünüyle anlaşılmış şiir, gazete haberi düzeyindedir! Büyük şiir duyumsanır, susturur, şaşırtır, "Anlıyorum, ama ifade edemiyorum." dedirtir. Yine de anlaşılamamıştır.
164. Aptallar çoktur, aptalları anlayanlar da... Dahiler azdır, dahileri anlayanlar da... Doğa sanıldığı kadar cömert değil!
168. İçindeki çocuğu hep çocuk tut!
173. Senaryo yazarlığı var artık! Romancılık bundan sonra başlayacak!
232. Jean Cocteau, "Ozanın şiirden başka derdi olmamalı." diyor. Ya uzmanlaşmaktan söz ediyor; ki bu tükeniştir; ya da yaşadıklarının, tanıdıklarının hepsini ozan gözleriyle toplayıp şiire taşımaktan söz ediyor; ki bu, ozanın bütün varlıklarını toplamasıdır şiir kaynağına, çağlamak üzere.
234. Chateaubriand, "Şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır." diyor. Salâh Birsel, bir şiirin değerini "dışarıda kalan sözcüklerle" ölçüyor. Bilgin ozan ve zeki okuyucu... Gerçek şiir bu bağlamda değer kazanır. Sıradan anlatıları, radyo ve televizyonların tükettiğini söylemeye gerek bile yok. Şiiri gerçekten kaygısınan ozanlara ve okuyuculara gün doğuyor. Beyinleri afyonlanmışlar çırpınıyor, görüyorum... Hiçbir çağ, zeki insanı bu kadar farklı kılmadı. Aptallar doktorların koyduğu perhiz nedeniyle bütün meyveler önlerindeyken el süremeyenler; zeki insanlar ise o meyvelere ulaşmak için ağaca çıkmak zorunda... Ama onlar bunu göze aldılar!
235. Ozan, olanı olduğu gibi söylüyorsa, salt dedikodusunu yapıyordur yaşamın. Ozan, kodlamalıdır. Kodlananın açılımını yapan, bütünüyle anlamayabilir... Böyle bir derdi de yoktur zaten ozanın...
241. Şiiri ve ozanı farklı kılan nedir?... Yönetmen para karşılığı da film çekebilir; ressam ısmarlama resim çizebilir; boyutları, objeleri, objelerinin konumları, renkleri belirlenmiş resimler... Ismarlama şiir yazılamaz; yazılsa bile o şiir, "şiir" olmanın uzağındadır. Para karşılığı yapıt vermeyi yalnız ozanlara yasaklıyorum. Ozanın farkı bu...
244. Bir iç sesi var yaşamın: şiir.
245. Sanat yapıtı, doğada çoğu zaman kaba hatlarıyla bulunan seslerin, renklerin, objelerin ve görünçlüklerin düşsel yaratım gücünden beslenerek estetize edilmesi; bu ses, renk, obje ve görünçlüklerin duyumsal güzelliğe ulaşılması ereğiyle kurgulanmasıdır. Kurguculuk, şekilcilik değil; şeklin bombalanıp yerle bir edilmesi, "okuyucuyu" kışkırtmasıdır.
Can Bakkotar
(Budala, 18)