PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Pınar Kür Hikayeleri Son Çizgi



SiNaN32
31-10-2008, 07:50
Son Çizgi

Uyandığında çok erkendi. Saate bakması gerekmeden bildi bunu. Yabancı bir yatakta bulunmanın bilinci ve rahatsızlığıyla açtı gözlerini. Alışmadığı yataklarda hep erken uyanırdı zaten, hiçbir zaman uykusunu alamadan. Gerçi son zamanlarda evdeki yatağında da – kaçta olursa olsun – uykusunu alamadan uyanıyordu. Ya uykuyu alarak uyumak zorlaşmıştı ya da evdeki yatak yabancılaşmıştı. Bilmiyordu, üstünde düşünmemişti.
Gözünü açmasıyla birlikte başını yastıktan kaldırdı. Eskiden beri böyle yapardı, bu değişmemişti daha. Yanında tanımadığı bir kız olduğunu biliyordu, ama ilk iş ona bakmak aklına gelmedi. Doğruldu, karyolanın kendinden yana olan tarafından ayaklarını yere bastı, başını iki eli arasına alıp öylece oturdu. Bu yeni bir alışkanlık sayılırdı. Sabah kalktığında başı ağrısın ağrımasın, o bu ağrıyı hemen duyumsamış olsun olmasın, başı ağrıyormuş gibi yüzünü buruşturur, kafasını iki elinin arasına alıp sıvazlar olmuştu bir süredir. Fazla oturmadı. Esneyerek ayağa kalktı. Keyifli, gerinmeli, gecenin güzel geçtiğini anıştıran bir esneyiş değildi bu; uykuyu özleyen, ama olanaksızlığını bilen,benimseyen bir vazgeçişti. Desenli, yumuşak Amerikan patiskasından yapılmış kısa paçalı Amerikan donunun – yıllardır, Amerika'da geçirdiği öğrencilik döneminden beri, giyerdi bunları, yurt dışına her çıkışında yenilerini alır, kendisi gitmediğinde gidenlere ısmarlardı – üstünde olduğunu ayrımsadı. Bunu gecenin neresinde giydiğini, kızdan ne zaman vazgeçtiğini çıkaramadı. Ağır ağır karyolanın öteki yanına dolandı ve kıza içinde hiçbir şaşkınlık olmayan gerçek bir merakla baktı.
Neler düşünür, neler isterdi acaba böylesi bir kız? Yaşamdan beklediği, umduğu nelerdi? Bu beklentileri, umutlan şimdi düşünde mi görüyordu? Düş görüyor muydu yüzünü bile güldürmeyen uykusunda? Yastığına bir bebeğe ya da bir anneye sarılırcasına sarılmış, sırtı adamın biraz önceye değin yattığı yana dönük, neredeyse iki büklüm uyuyordu. Ağzı aralıktı. Onun akmış rimeline, yüzünde darmadağın olmuş boyalara, dudaklarının birleştiği iki noktada birikmiş, aktı akacak tükürük köpükcüklerine hiç de iğrenmeden, başka hiçbir şey de duymadan baktı bir süre. Ne güzeldi, ne de çirkin. Güçlü, sağlıklı ve anlamsız bir görünüşü vardı. Adını bilmeden koynuna aldığı, ama küçümsemediği, kendini biraz zorlasa şükran duyabileceği bir kızcağızdı. Çok gençti, kızı olabilecek yaştaydı. O yaşta bir kızı olmadığı, hiç kızı olmadığı için – sevinmedi de – rahat bir soluk alacak gibi yaptı.
Uzatmadan, gereksiz acımalara, duygulanmalara bırakmadan kendini, döndü, tuvalet masasının üstünde sigara arandı. Gün doğmuştu, ama kapalı perdelerin aralıklı dokumasından sızan ışık tam anlamıyla aydınlatmıyordu odayı. Elini masanın yüzeyinde gezdirdi akşamdan kalmış olması gereken paketi ararken. Otel odalarına özgü, dar, kullanışsız, sanki alamünit bir masaydı bu – kötü bir aynanın önüne laf olsun diye yerleştirilmiş. Aldıkları onca paraya karşılık azıcık daha adam gibi döşeyemezler miydi odalarını bu pahalı oteller. Sigara paketini bulduktan sonra bu sorusunun yanıtını düşünmedi, gene el yordamıyla altın kaplama çakmağını buldu, masanın önündeki alçak, rahatsız pufa oturup paketten çıkardığı sigarayı yaktı.
Aynada gözüne ilişen karanlık yüzün şişmiş çirkinliğinden irkildi birden. Karşısındakinin kendi elli yıllık yüzü olduğuna hemen inanamadı. Yalnızca çirkin değil – belki aslında pek çirkin bile değil – biçimsiz, iğrenç, grotesk bir görüntüydü aynadaki. Sabah suratının bu hale geldiğini neden daha önce ayrımsamamıştı acaba? Uyanır uyanmaz aynaya bakma alışkanlığı olmadığından belki. Tıraş olma zamanı gelinceye değin düzeliyordu belki. Belki tıraş olurken de hiçbir zaman doğru dürüst bakmamıştı kendisine. Ya da belki hiçbir zaman böyle beklenmedik bir anda, bunca hazırlıksız ayna karşısında kalmamıştı. Belki de yeni olmuştu bu ve birdenbire. Olabilirdi pekâlâ. İğrençliğin çizgileri yıllardır, yavaş yavaş, belli belirsiz çizilmişti yüzüne de son bir çizgi birden hepsini açıklığa kavuşturmuştu. Tıpkı bir ressamın, resmindeki tüm çizgilere gerçek anlamını kazandıran son fırça darbesi gibi. Peki, ama kim, ne zaman çizmişti o son çizgiyi? Anımsamıyordu. Ve neden? İğrenç olması için hiçbir neden yoktu ki.
Hiçbir zaman yakışıklı bir adam olmamıştı, doğru. Olmaya gerek de duymamıştı. Kısa gövdesinin, kısa boynunun üstünde oturan yuvarlak çıplak kafasıyla – saçları dökülmeden önce de öylesine seyrek ve cılızdı ki, gençliğinde de al aldı, ama burnu son yıllarda kızarmıştı – , çevresinden hep sempati toplamıştı. Hoşsohbetti – iyi fıkra anlatır, başkasına bırakacağını karşısındakinin yalnızca para durumuna göre değil, gururuna göre ayarlamasını bilirdi – kadınlara karşı saldırgan olmayan bir düşkünlüğü vardı – can sıkacak kadar değil, tadında bırakacak kadar kur yapardı. Bütün bunlardan dolayı da dostu pek çoktu ve hepsi para kazandığı çevreden değildi bunların. Büyük paranın hiçbir zaman yanından geçmemiş ve geçmeyecek eski, solcu dostlarıyla hiçbir zaman bağlarını koparmadığı gibi, onlar aracılığıyla yeni, genç solcu dostlar da edinmişti. Genellikle söyleşilerinde pek siyasal konulardan açmasalar da – yani, günlük yakınmalar dışındaki ciddi siyasal konulardan– arada bir açtıklarında onun saf değiştirmediğini, bol paralı olmanın onu temelde etkilemediğini anlarlardı. Bilerek, anlayarak konuştuğu, yalancı ve yapay bir solculuk taslamadığı belliydi çünkü. Çakmağının, kalemlerinin altın olduğunu, üstünden dökülen, onu 'şıklığın' yakınından bile geçirmeyen giysilerinin İngiliz kumaşından ve çok pahalı olduklarını ya bilmezler ya da bilirler ve bunca olanağına karşın hâlâ ucuz meyhanelerde aralarında bulunabilmesini, en ufak bir gösterişe, bir yukarıdan bakmaya yer vermeyen 'kalender'liğini 'takdir' ederlerdi. Bir de sürekli dalgacılığı, günün herhangi bir saatinde rakı sofrasına oturmaya hazırmış gibi davranışı vardı ki, eski-yeni, zengin-aydın tüm dostları onun bu dalgacılıkla nasıl para kazanabildiğini sorarlardı kendilerine ya da birbirlerine. Yalnızca yanında çalışanlar – onların da yalnızca kimisi – bilirdi işadamlığıyla dalgacılığı nasıl bir arada yürüttüğünü ve yalnızca onlar kendi aralarında – kimi kez de yüz bulurlarsa gelip giden eski-yeni solcu dostlara –İ yakınırlardı Muammer'in acımasızlığından. Ve bu dostları hiçbir zaman dediklerine inandıramazlar; ancak daha sonraki gelip gidişlerinde kendilerine soğukça selâm vermelerini, patronun yokluğunda konuşmaya yanaşmamalarını, kimi kez de 'Muammer bu serseriye dikkat et, senin hakkında atıp tutuyor' gibisinden müzeverlik yapmalarını sağlarlardı. Dostları iyi tanırdı çünkü onu. İş yaşamım ciddiye almadığını, dolayısıyla kimseye gereksiz kötülük yapmayacağını bilirlerdi.
Peki bu iğrenç görüntü nereden belirmişti aynada? Yakışıklılık gerektirmeyen, dostluklarla dolu yaşamının neresindeydi? Son çizgi... Son çizgiyi kim, ne zaman çizmişti?
Yataktaki kızın çocuksu ve derin iç çekişiyle gözlerini aynadan ayırıp ona çevirdi. Onu uyandırmadan gitmesi, gitmeden önce de bir miktar para bırakması gerektiğini biliyordu. Ama işte, bunca yaşına karşın, bunun usturuplu bir biçimde nasıl yapılacağından ve ne kadar para bırakması gerektiğinden habersizdi. Kızı olabilecek yaşta kızları – ya da az tanıdığı kadınları – sık sık koynuna almazdı ki. Ancak kırk yılın başında bir fırsat düşecek de. Fırsat kollamaz, kovalamazdı. Dün bunu yolda bulduğunda ilk iş yatağa götürmek gelmemişti aklına. Yavaş yavaş isteğe benzer birşeyler dolmuştu içinde. Aslında kızı öyle pek çok istediğinden değil, kendisini deniz kıyısındaki köyde bekleyen karısına bir an önce kavuşmayı hiç mi hiç istemediğinden İzmir'de bir gece kalmaya karar vermişti. Yolculuğunu kesintisiz sürdüreceğine inanan, Ankara'dan ne zaman ayrılacağını bilen karısı belki de meraklanmıştı. Hayır, meraklanmış olamazdı. Allahtan köyün telefon bağlantısı yoktu, ne zaman yola çıktığını kesinlikle öğrenemezdi. İşleri nedeniyle Ankara'dan bir gün geç ayrıldığını düşünür, olsa olsa kızardı. O da kocasını beklediğinden bir gün sonra göreceği için değil, köyden gönderdiği 'eksikler' listesindeki nesnelerin eline bir gün geç geçeceğinden.
Kız profesyonel değildi. Kimi beceriksiz ve çekingen davranışlarından başka ne yapacağını bilemediği için önce lokantaya, sonra da otele gelmeyi kabul ettiğini anlamıştı Muammer. Önceden fiyat konuşulmamış, pazarlık yapılmamıştı. Dolayısıyla para beklemiyor olabilirdi kız, hatta para verildiğinde aşağılanmış sayabilirdi kendisini. Öte yandan, aralarında herhangi bir insanca ilişki kurulamayacağına göre, para bile bırakmadan gitmek onu gerçekte kullandığından da daha kötüye kullanmak olmayacak mıydı?
Menemen ile İzmir arasındaki karayolunda rastlamıştı ona. Tekbaşına otostop yapan birini yabancı sanmış, hemen frene basmıştı. Onu yakından görünce yanıldığını anlamıştı ama. Zaten kız herhangi bir şey düşünmesine fırsat vermeden, arabanın penceresinden içeri başını uzatmış, konuşmaya koyulmuştu.
"Beni İzmir'e kadar atabilir miydiniz acıbaa? Yolda kaldım da."
"Buyrun," demişti Muammer.
Kız çiklet çiğniyordu. Temmuz sıcağında akla uzak yoğunlukta boyalıydı. Kolsuz, yakası iyice açık giysisine karşın hafifçe ter kokuyordu. Arka koltuğa attığı küçük valizi de, elindeki çanta da deri taklidi ucuz plastiktendi.
Birlikte yola çıktığı 'arkedeş'inin onu 'baazı sibeplerden dolayı' bu ıssız yerde indirdiğini söyledi Muammer'e.
"Geçen otobüslerden birini durdurur binersin dedi pis! Yarım saattir ne otobüs geçti ne bir şey. Özeller bile durmadı," diye ekledi.
Bir süre sustuktan sonra, Muammer herhangi bir şey sormadan – kızın Türk ve bayağı çıkmasından canı sıkılmıştı, konuşmaya gerek görmüyordu – birtakım bilgiler vermeye girişmişti. İstanbul'da bir 'şirket'te çalışıyordu. Bu yolculuğu patronunun oğlu önermişti. Ama onun 'baazı şeylere boyun eğmeyeceğini' anlayınca yol ortasında bırakıvermişti işte... Muammer büyük bir sıkıntıyla dinlemişti kızın anlattıklarını. Ona yakınlık duymak şöyle dursun, dediklerinin doğruluğuna bile inanmıyordu. Ömründe hiç fotoroman okumamışlığına karşın öykünün öyle bir yerlerden çalındığından kuşkusu yoktu. Yanında kimi kez bu gibi kızların çalıştığını, kimi kez onları canının çektiğini düşündü. Hiçbiriyle iş dışı bir ilişki kurmaya kalkmadığı için kendi kendisini kutladı. İzmir'e varır varmaz kızı İstanbul'a dönebilmesi için garajlara bırakmaktan başka bir niyeti yoktu.
Ama hava öylesine sıcaktı ki. Hiç durmadan köye doğru devam etmek istemiyordu. Azıcık dinlense, serin birşeyler içse, bir aylık ayrılıktan sonra karısını yeniden görme fikrine biraz biraz alıştırsa kendini, daha iyi olacaktı. Bu zavallı kızcağıza da soğuk bir şeyler ısmarlayabilirdi bu arada. Sonra işte, serin birşeyler yerine buzlu bir rakı içmişti...

( DEVAM EDİYOR )

SiNaN32
31-10-2008, 07:51
Kızın bir kez daha uykusu arasında içini çekmesi – ya da inlemesi – bir an önce toparlanıp gitmenin gereğini anımsattı ona. Ayağa kalktı. Son bir nefes daha çektikten sonra sigarasını söndürdü. Giyeceklerini alıp banyoya geçti. Duşun altına girmeyi çok istiyordu, ama su sesinin kızı uyandırmasından, onunla konuşmak zorunluluğundan korkuyordu. Dün gece, kafası onca dumanlıyken, ille de birlikte yıkanmalarında ısrar edişi şehvetten değil, kızın temizlenmesini sağlamak içindi. Şimdi de kendisi temizlenmek istiyordu, ama göze alamadı. Aceleyle giyindi, yastığın üstüne bırakacağı bin lirayı cüzdanından çıkarıp hazırladı, gece sarhoş kafayla bile bavulunu arabada bırakıp kızın valizini odaya getirmeyi akıl ettiği için kendi kendisini kutladı. Aynaya göz atmadan banyodan çıktı.


Genç arkadaşının karısını seviyordu. Güçtü bu sevgiyi tanımlamak. Başlıca özelliği olasızlıkken acı ya da umutsuzluk uyandırmayan bir sevgi. Aşk değildi, ama içinde aşk da vardı. Salt cinsel istek değildi, ama o da vardı. İçinde her iki öğenin de bulunduğu, ama ağır basmadığı bir hayranlık ve giderilemeyeceği baştan kabullenilmiş bir özlem. Özlem Nurdan'ın gençliğine, coşkusuna, hatta gövdesel çevikliğineydi belki. Hayranlıksa güzelliğine, zekâsına – ama daha birçok şeye de. Onun kadınsı yumuşaklığına olduğu kadar düşüncelerini açık açık, kimi kez kırıcı biçimde söylemesine de hayrandı örneğin. İnceliklerinin yanı sıra küfürlü konuşmasına da. Günün hemen hemen her saatinde – hem de kısıtlı olanaklarla – parıl parıl bir sofra kurabilme yeteneğine de, evinin günün hemen hemen her saatinde dağınık olmasına da. Kitap okumaya daldığı için çamaşırı unutabilmesinden, oğlunu düzenli biçimde dişçiye götürmeyi savsaklayıp ona kendi eliyle oyuncaklar yapmak için günlerce uğraşmasına dek, her şeyine. Kusurlu hiçbir yanını göremiyordu. Her yaptığı, her dediği her zaman doğru değildi belki, ama her zaman 'yerinde'ydi. Böylesi bir hayranlık için aşk da gerekliydi elbet, cinsel istek de. Ama onu en çok imgelemindeki 'çağcıl kadın' imgesinin tüm özelliklerini taşıdığı için seviyordu galiba. Bu sevginin gerçek boyutlarıyla hiçbir zaman açıklanamaycak olması olaya burukluk katıyordu, ama yüreğine derin acılar salmıyordu. En güzel yanlarından biri de buydu belki. Onu uzaktan değilse bile dışarıdan, yaşamının girdi çıktısına fazla karışmadan, duygularını şu ya da bu biçimde değiştirecek derin ilişkilere girmeden, neredeyse yalnızca seyrederek sevebiliyordu.
Seyrediyordu onu, keyifle, her anın tadını çıkararak, köy evinin önündeki çardağın serinliğinden. Kendisinden başka herkes sekiz on metre ilerideki kumsaldaydı. Nurdan denizden yeni çıkmış, kimisi kuma uzanmış, kimisi oturan ötekilere ellerini kollarını oynatarak birşeyler anlatıyordu. Kızıl kahverengiye dönüşmüş olan teninin üstündeki su damlacıkları güneş ışığında altın zerrecikleri gibiydiler. Gözlerinde de aynı altın parlaklığının olduğunu oturduğu yerden göremiyordu, ama biliyordu Muammer. Bir sanat yapıtını içine sindirir gibi zevkle, bir striptiz izliyormuşçasına istekle bakıyordu. Onu bir tek kez böyle görmenin bile her şeye değdiğini düşündü; genç arkadaşını ailesiyle birlikte buraya çağırmayı akıl ettiği için kendi kendisini kutladı.
Kalabalık bir köy değildi burası. Yazlıkçılar tarafından yeni yeni keşfediliyordu. İlk keşfedenlerden biri de Muammer'di. Çok çabuk gelişeceği kesindi ama. Baksana köylüler hemen uyanmışlar, geçen yıldan bu yana, köy evinden çok villayı andıran birkaç ev dikmişlerdi kıyıya. Kötü malzemeyle alelacele yapıldıklarından ve o yöre köylülerinden kimbilir hangisinin askerlik ya da 'gurbet işçiliği' sırasında edinip köye getirdiği 'villa tipi' anlayışına uyduklarından oldukça kullanışsızdılar ve eksikleri çoktu. Ama bu ancak birkaç yıl sonra, köy ün salıp kalabalıklaşınca, bu evler eskiyip yanlarına yenileri yapılınca, kumsal İstanbul plajlarını aratmayacak bir itiş kakışa kavuşunca bir kusur sayılabilecekti. Şimdilik her eksiklik, sessizlik arayan kimi kentlilerin doğa içinde yaşadıkları izlenimini pekiştirdiğinden, bir üstünlüktü çoğu kez.
Arkası bostan olan kocaman bir bahçe içinde iki ev vardı kumsalda. Bunların büyüğünde iki yatak odası, bir ucu mutfak olan upuzun, şömineli bir yemek odası, banyo, önünde de bir çardak bulunuyordu. Kuyunun suyunu içerideki musluklardan akıtacak ilkel bir düzenleme yapılmıştı, ama içilecek su testilerle dışarıdan getirtiliyordu. Küçük ev büyüğüyle aynı biçimdeydi, yalnız iki yerine bir yatak odası vardı. Aslında büyük ev Muammer ile karısına, dört yaşındaki oğullarına ve çocuğa bakması için getirdikleri kıza yeter de artardı bile. Kendisi bu gelişinde yalnızca on beş gün kalabilecek, bir de eylül sonunda – o da belki – on günlüğüne gelebilecekti zaten. Ama Sevil, 'ne idüğü belirsiz insanlarla' aynı bahçeyi paylaşamayacağını söylemiş, 'ayrıca belki konuk falan da çağırırım, bütün yaz sıkıntıdan patlarım yalnız,' diyerek iki evin birden kiralanmasında diretmişti.
Şimdi, üç yaşındaki oğluyla birlikte yeniden denize doğru koşan Nurdan'a bakarken, karısının başlangıçta hiç de hoşuna gitmeyen bu inadının ne kadar 'isabet' olduğunu düşünüyordu Muammer. Sevil ağustosta 'Şerminler'in, eylülde de 'Fatoşlar'ın geleceğini açıkladığında temmuz ayı için 'Erdoğan ile Nurdan'ı önermişti Muammer, geri çevrileceğinden çekinerek. Oysa karısı, 'Olabilir', demişti, 'biri de seninkilerden olsun bari. Meşhur dostların arasında en mümkünü onlar. Kız biraz pasaklı, ama hiç değilse görgülü. Oğlanın da sesi güzel.'
Karısıyla geçireceği on beş tatil gününün biraz olsun sevimlileşmesini sağlayabilmişti böylece. Yoksa her şey gibi o günleri de burnundan getirir, binbir anlamsız dırdırla dinlenmesini engellerdi bu kadın.
İkinci karısıydı Sevil, beş yıl önce evlenmişlerdi. Amerika'da öğrenciyken çok severek evlendiği, ama Türkiye'ye gelmeyi göze alamayan, orada bırakmak zorunda kaldığı ilk karısından boşandıktan sonra uzun süre evliliği hiç aklına getirmemişti. Çapkın bekâr yaşamı da sürdürmemişti bu arada. Beğendiği kadınlar ya arkadaşlarıyla evliydiler ya kendisine yüz vermemişlerdi ya da sevişme aşamasına gelmeden çekiciliklerini yitirmişlerdi. Arada bir çıkan fırsatları değerlendirmekse, değerlendirmişti elbette, ama birinin olsun adını anımsayamazdı şimdi. Sayılarıysa parmak hesabına sığardı kolayca. Kadınları 'kolay' sanılan solcu çevrelere girmişti – hiçbir zaman hapse girecek denli etkin olamadan – ama ya o beceriksizdi ya da kadınlar denildiği kadar kolay değidi. Sonuç olarak, çoğunlukla erkekler arasında geçen 'bekâr hayatı'ndan bıkmış, erişemeyeceği özlemlerle oyalanmanın anlamsızlığına varmıştı.
Sevil ile tanışıp kimi dışarıdan bakanlara sorarsanız 'hayatının fırsatı'm değerlendirdiğinde kırk beş yaşındaydı. İki ay içinde evlendiler. Onu sevmek konusunda kendisine hiçbir yalan atmamıştı Muammer. Sevmek, âşık olmak gibi bir amacı yoktu zaten, çoktan umut kesmişti o gibi duygulardan. Günün birinde âşık olsa bile ömrü boyunca yaptığı gibi yanlış ya da olasız birine tutulacağını biliyordu. Bekârlıktan bıkkınlığının yanı sıra düpedüz maddi çıkarlar gözetmişti evlenmeyi kabul ederken. Evet, evlenme konusunu Sevil atmıştı ortaya.
Varlıklı – ama Ankara varlıklısı – bir ailenin evlenmemiş, ama evde kalmamış kızıydı Sevil, yani okumuştu, iyi İngilizce biliyordu, yabancı bir ülkenin 'Kültür Merkezi'nde çalışıyordu. Gerek aile çevresi, gerek sonradan edindiği diplomatik çevreyle Muammer'in işlerine çok büyük katkıları olabilecek biriydi. Kırk yaşı, bir 'hava' haline getirmeyi başardığı çirkinliği, kendi deyişiyle 'kadınlıktan nasibini almamış'lığı başlangıçta ciddi sakıncalar gibi görünmemişti. Onun kurumuş, ama modaya uygun sıskalığının ardında akla uzak bir kendini beğenmişliğin – düpedüz üstünlük kompleksinin hatta –, demir sertliğinde bir hoşgörüsüzlüğün, aşırı kıskançlığın yattığını evlendikten sonra öğrendi. Amansız hazırcevaplılığın derin bir aptallığı gizlediğini de. Kadınlıktan nasibini almadığı için gururlanması da bir yalan, daha doğrusu bir zırhtı. Bu zırhın içinde titiz, geç gerçekleşebildiği için hırçın, hatta umutsuz bir ev kadını yumruklarını sıkmış bekliyordu. Evlenip 'ev kadını' kişiliğine kavuştuktan sonra huzura varacağına yıllardır sıktığı yumrukları her fırsatta, her önüne gelene, en çok da kocasına savurmaya koyulmuştu. Kırkına değin evlenmemişliğin hıncını – artık bu hıncı gizlemesine gerek yoktu – doludizgin yaşamaktan garip bir mutluluk duyuyordu sanki. Üstelik, ille de çocuk yapmaya – bunun, dediği gibi çocuk sevgisinden değil, kadınlığını kanıtlamak isteğinden olduğunu kesinlikle biliyordu Muammer – kararlıydı. Ve yaşının getirdiği tüm tehlikelere karşın, rahminin paramparça olmasını göze alarak, doğum sonrası tam kırk beş gün hastanede yatmak pahasına, Kaya'yı doğurmuştu. Kırk beşinden sonra baba olmaktan deli gibi korkan Muammer başlangıçta Kaya'yı pek sevmemişse de, zamanla, aynı kadından çok çekmelerinden dolayı, çocukla arasında acımayla karışık bir sevgi bağı kurulmuştu.

( devam ediyor )

SiNaN32
31-10-2008, 07:53
O yaz Kaya dördüncü yaşını, evlilikleri beşinci yılın doldurmuştu ve birlikte olmak bir işkenceydi – sıcakta daha da artan gerilimi yumuşatacak genç çift Erdoğan ile Nurdan ve üç yaşındaki oğulları Cem olmasa... Neyse ki onlar vardı ve Muammer çardağın altında keyifliydi.
Saate göre akşam oluyordu, ama güneş çekilmemiş, yalnızca keskinliğini biraz azaltmıştı. Denizden dönen Nurdan nasıl etmişse ötekileri de ayaklandırmış, kumsalda hafif su topuyla oynanan kuralsız bir voleybol başlatmıştı. Oyuna katılıp katılmamakta kararsız kalan, koşacağı yerde duran, duracağı yerde koşan bakıcı kızdan başka herkes yarıdan epeyce çok çıplaktı. Sevdiği Nurdan ile sevmediği Sevil'in giydikleri bikiniler renk ayrımı dışında aynı gibiydiler. Oysa karısının sıskalığı ile ötekinin inceliği arasında ne çok fark vardı. Anlat deseler genç kadının canlılığından, etinin diriliğinden, karısının kurumuşluğundan söz edebilirdi, ama aslında uzaktan bunları ayırt etmesi olasızdı. Önceden bildiği verilerden hareket ediyordu Muammer.
Önceden bildikleri bile gerçek, yaşanılarak edinilmiş bilgiler sayılmazdı. Nurdan'ın diri tenine değmişliği yoktu ki. Yaşadıkları çevrede 'merhaba' ve 'hoşça kal' gibisinden sözler söylenirken el sıkışması yerine geçen yanak öpüşmeleri sayılmazsa eğer. Ve elbette sayılmazdı bunlar. Onca kalabalık arasında, onca çabuk olup biterdi ki tadına varılabilmesi olasızdı. Muammer kaç kez kurmuştu Erdoğan'ın evde olmadığını kesin bildiği bir saatte bir bahane uydurup – bir kitap istemek, bir haber bırakmak ya da düpedüz 'Gel Nurdan, seni bir içkiye çıkarayım' demek için – evlerine gitmeyi. Ama yapamamıştı bir türlü. Hangi koşullar altında olursa olsun – dünkü kız gibi dünyanın içkisini içse bile – yüreğini titreten bu kadının tavrının değişmeyeceğini, kendisine 'Muammer' de dese 'Muammer Ağbi' de – ikisini de derdi ve Muammer bakışlarındaki hayranlığı saklama çabasını elden bıraktığında,'ağbi' oluverdiğini çoktan kavramıştı – ona hiçbir zaman erkek gözüyle bakmayacağın iyi bildiğindendi bu çekingenlik. Başka bir şey ummak gülünç olurdu zaten. Gene de az ötesinde sürüp giden top oyununu bir tiyatro sahnesinde izlercesine seyrederken, hiçbir zaman yapamayacağı şeyleri sanki hemen yapacakmış gibi geçiriyordu içinden.
Oyunu seyreden Muammer'den başka herhangi bir kişi olsa, bu uzaklıktan bakıldığında, iki kadından Sevil'e üstünlük tanırdı. Nurdan ince olmasına inceydi, ama bacaklarının gövdesine göre azıcık kısa kaldığı yadsınamazdı. Kalçalarının fazlaca – birkaç santimlik de olsa, belirgin – genişliği gerçi belinin inceliğini vurguluyordu, ama bu oransızlık onun herhangi bir moda dergisinde boy göstermesini kesinlikle engellerdi. Buna karşılık, Sevil'in kırk beş yıllık gövdesi hem daha uzun, hem de on sekizindeki Amerikalı mankenlere taş çıkartacak kadar dümdüz ve oranlıydı.
Yakından bakıldığında her şey değişiyordu elbet. Nurdan'ın pırıl pırıl gençliği, canlı güzelliği kimi olsa büyülerdi. Ve Muammer şimdi onu yakından görüyordu. Hiçbir zaman göremeyeceği kadar yakından. Topa vurabilmek için sıçrayan gövdenin kendisine doğru atıldığını düşlüyordu. Bundan – bu kadarcığından bile – derin bir mutluluk duyuyordu.


Sıcak, aydınlık bir yaz akşamı başlıyordu. Güneş uzaklara bir yere gitmişti, ama alacakaranlığa daha çok vardı. Deniz faslı bitmiş, ıslak mayolar çıkarılmış, iki evin arasındaki kuyunun gerisindeki ipe – yani, çardakta oturanların göz keyfini bozmayacak bir yere – asılmıştı. Rahat, ağır, hatta tembel bir akşam yemeği hazırlığına girişilmişti. Havada hiçbir gerginlik yoktu, Sevil bile huzurlu görünüyordu. Mutfakta yiyecek hazırlayan kadınlar arada bir gelip çardağın altındaki masanın üstünde duran rakı kadehlerinden birkaç yudum alıyor, kimi kez bir iki dakika oturup Muammer ile gevezelik ediyorlardı. Çardağın az ötesindeki ocakta ateşi tutuşturmaya uğraşan Erdoğan da öyle. Ateşin zor tutuşmasına kimsenin aldırdığı yoktu. Kimsenin hiçbir şeye aldırdığı yok gibiydi. Daha o gün geldiği için 'bu seferlik' işten bağışık tutulan Muammer üçüncü rakısını yudumlarken bir denize, bir yakın çevresine gülümseyerek bakıyor, pilli radyoda buldukları hafif müziğe mırıltıyla eşlik ediyor, masaya gelip giden oldukça laf yetiştiriyor, 'tatil dediğin böyle olur' diye geçiriyordu kafasından. Serin, sakin, neredeyse mutlu. Aceleden, koşuşturmadan, kentin gürültüsünden uzak, rakı gibi yumuşak, hatta uyuşuk, gerilimsiz, baskısız bir hava. İki evin arasındaki alanda oynayan çocukların sesleri de kentte her zaman olduğu gibi 'gürültülü' olarak değil, 'cıvıltı' olarak geliyordu kulaklarına.
Çocukların seslerine bir köpeğin acılı havlamaları karışıyordu ara sıra. Sürekli olmadığından mıdır, bir süre Muammer'den başkasının dikkatini çekmedi bu. Öğlen üzeri geldiğinde, hemen hemen gelir gelmez, Kaya bir küçük köpekle tanıştırmıştı onu. Köylülerden birinin köpeğinin yavrusuydu, Ankara'ya götürmek istiyordu. Çocukların ikisinin de pek sevdiği, ama durup dururken kuyruğunu çekerek eziyet etmekten geri kalmadıkları bir hayvancık olduğunu Nurdan anlatmıştı. Şimdi, acılı havlamaları gittikçe çoğalan hayvana oğlanların neler yaptıklarını ve buna bir son vermesi gerektiğini düşünecek yerde, çocuk kısmında sevgiyle kıyıcılığın nasıl bir arada bulunabildiği konusunda felsefe yürütüyordu kafasında. Aslında yetişkinlerde de öyleydi elbette, ama onlar bunu saklamanın yollarını biliyorlar, kıyıcılıklarının üstünü türlü biçimlerde örtebiliyorlardı. Çocuklar ise gizli-saklı bilmediklerinden pervasızdılar; hem sever hem döverlerdi köpek hırlamayı öğreninceye dek. Yani canları yanıncaya dek. Yani, dünyanın gerçek yüzünü görünceye dek.
Birden Nurdan koşarak mutfaktan çıktı. Domatesleri doğradığı bıçak hâlâ elinde, hızla çardaktan geçip çocukların oynadığı yana yöneldi. Bir yandan da sinirli sinrili söyleniyordu.
"Gene köpeğe bir kötülük yapıyor bu piçler! Bak bu kez elimden kurtulacaklar mı!"
Evin köşesini döneceği an olduğu yerde dondu kaldı. Bir elinde tuttuğu bıçak yere düşerken öteki elini korkuyla ağzına götürdü. Ama bağırmadı. Durumu ilk ayrımsayan, genç kadını her gördüğünde gözünü ondan ayıramayan Muammer'di. Onun durmasıyla birlikte fırladı yerinden. Onun böyle korkuyla devinimsiz kalmasını herhangi ber tehlike işareti olarak yorumlamasına bile vakit yoktu. Kafasında şöyle ya da böyle bir anlamın, anlamı adlandıracak bir sözcüğün belirlenmesine fırsat kalmadan fırlamıştı. Köşede, Nurdan'ın elini ayağını kesen görünüm karşısında da bir an olsun duraklamadı. Gene düşünmeden, düşünemeden koştu.
Kaya ile Cem yerden yarım metre kadar yükseklikte olan kuyu çemberine tırmanmışlar, Muammer'in daha birkaç saat önce kuyunun deliğini örtmek için serdiği hasırın üstüne yerleşmişlerdi. Hasır yerinde dursun diye çevresine dizmiş olduğu taşları birer birer alıp köpeğe atıyorlar, vurabildiklerinde kahkahalarla gülüyorlardı. Taşların büyük çoğunluğu gitmiş, dolayısıyla hasır kuyunun içine doğru iyice esneyip sarkmıştı. Hatta Cem'in küçük gövdesinin yarısından fazlası hasırdan deliğe doğru kaymıştı. Bir ani devinim ya da bir taşın daha ağırlığının eksilmesiyle dibi boylayacaktı çocuklar.
Bütün bunları bir andan daha kısa sürede algıladı Muammer. Koştu. İki çocuğun birer kolunu aynı anda yakaladı. İki küçük gövde havada yarımşar daire çizdikten sonra kuyunun iki yanında yere çakıldı. Hiçbir korku ya da acı ya da inat yaygarası yükselmedi kuyunun iki yanına düşen iki küçük insandan.
Başı dönüyordu Muammer'in, gözleri kararmıştı. Kuyunun taşına çöktü kafasını iki eli arasında sıkarak.
Ötekiler yetiştiler. Sevil Kaya'nın, Nurdan Cem'in üstüne kapandı.
"Aman Allahım, aman Allahım! Olacak iş değil..." diye inliyordu Sevil.
Nurdan hiç ses etmeden oğlunu göğsünde sıkıyordu.
Erdoğan'ın kolları ve ağzı açık kalmıştı.
"Tanrım! Az kalsın gidiyordu yavrum!" dedi Sevil ağlamaklı bir sesle.
İlk şaşkınlığı geçmiş olan Kaya, anasından örnek alarak, ağlamaya koyuldu.
Sonunda konuşabilen Nurdan'ın sesi fısıltıdan birazcık yüksek çıktı:
"Harikasın Muammer, gerçekten harikasın," dedi çömelip kaldığı yerden. "Kim olsa, kim olsa ilk önce kendi çocuğuna sarılırdı."
Muammer başını kaldırıp şaşkınlıkla baktı onun yüzüne.
"Elbette," diye sürdürdü Nurdan. "Doğal tepki o. Ama sen.. Önce Kaya'yı tutmuş olsaydın... Cem düşerdi kuyuya mutlaka."
"Öyle ya," dedi Erdoğan, facia atlatılmış olsa da yepyeni bir korkuyla gözlerini açarak. "Öyle ya."
"Gerçekten harikasın," diye yineledi Nurdan.
"Neresi harika?"
Sinirli, cırlayan bir sesle bağırmıştı Sevil. Herkes ondan yana döndü. Ayağa kalkmış, oğlunu da ayağa çekiştiriyordu ağlamasına aldırmadan. Mide bulandırıcı bir şeye bakarmışçasma gerilmişti kocasına çevirdiği yüzü.
"Nesi harika? Aptal! Aptalın âlâsı! Bir aydır buradayız, bir kez olsun aklına geldi mi şu çocukların kuyunun çemberine tırmanmak? Ne münasebet! Ama bu harika beyefendi gelir gelmez hasırı örtmeden edemedi! Aklı sıra... Bir de bana söyleniyor tehlikeli durumu görmedin mi diye! Gördük işte tehlikeli durum neymiş."
Oğlunu neredeyse sürükleyerek eve doğru uzaklaştı. Denizden sonra üstüne geçirdiği parlak renkli, uzun şile bezi giysi ayaklarına dolanıyordu.
Nurdan onun ardından kısaca baktıktan sonra Muammer'e döndü.
"Sahi," dedi içinde bir suçlama olmayan şaşkın bir sesle, "Bugüne değin hiç çıkmamışlardı üstüne. Ya da biz görmemiştik."
Muammer ayağa kalktı.
Erdoğan, hâlâ ağlamayı akıl edemeyen Cem'i karısını kucağından alıp öptü, Sevil'in ardından eve yöneldi.
"Gördün mü yaramaz?" diyordu bir yandan da. "Gördün mü yaramazlığın sonunu?"
Nurdan ötekilerle gitmek konusunda kararsız, öylece durmuş Muammer'e bakıyordu. Onun birşeyler söylemek istediğini, ama ne diyeceğini bilemediğini anladı adam. Söylenecek pek bir şey kalmamıştı gerçekte. Böyle durup saatlerce birbirlerine bakamayacaklarına göre de, olayı kapatmak ya da silip atmak için birşeyler yapması gerektiğine inandı. Gülümsedi, 'boş ver' dercesine gözünü kırpmaya çalıştı. Oysa titremesi geçmemişti – deminden beri titremekte olduğunu bile bilmiyordu ki – ve göz kırpma çabası sonuç vermedi. Yalnızca garip – belki de grotesk – bir devinim gezdirdi yüzünde. Gülümseyişini biçimsiz bir buruşmaya dönüştürdü. Görünüşünün iğrençliğe ne denli yaklaştığını Nurdan'ın gözlerinden okuyamazdı. Okumadı da. Ama ona daha fazla bakmaya da dayanamadı.
Arkasını döndü. Kuyunun üstünden yarı yarıya kaymış olan koca hasırı bir ucundan tuttuğu gibi geldiğince uzağa savurdu. Birikmiş tüm gücünü buna harcadı sanki. Sonra iki eliyle kuyunun taşına dayanarak sığamayacağı kadar küçük olan yuvarlak deliğe doğru eğildi. Kendi kendisini görmek istiyordu belki. Ama çok aşağılardaydı su. Derinde karanlık bir ışıltıydı yalnızca. Yüzünü göremedi. Yüzüne çizilen en son çizgiyi göremedi. Görebilseydi anlayabilirdi belki, hiçbir yeni çizginin son çizgi olamayacağını... ölünceye dek...
Pınar Kür

Heyhat
27-05-2009, 02:50
Teşekkürler abi paylaşımın için