SiNaN32
31-10-2008, 07:50
Son Çizgi
Uyandığında çok erkendi. Saate bakması gerekmeden bildi bunu. Yabancı bir yatakta bulunmanın bilinci ve rahatsızlığıyla açtı gözlerini. Alışmadığı yataklarda hep erken uyanırdı zaten, hiçbir zaman uykusunu alamadan. Gerçi son zamanlarda evdeki yatağında da – kaçta olursa olsun – uykusunu alamadan uyanıyordu. Ya uykuyu alarak uyumak zorlaşmıştı ya da evdeki yatak yabancılaşmıştı. Bilmiyordu, üstünde düşünmemişti.
Gözünü açmasıyla birlikte başını yastıktan kaldırdı. Eskiden beri böyle yapardı, bu değişmemişti daha. Yanında tanımadığı bir kız olduğunu biliyordu, ama ilk iş ona bakmak aklına gelmedi. Doğruldu, karyolanın kendinden yana olan tarafından ayaklarını yere bastı, başını iki eli arasına alıp öylece oturdu. Bu yeni bir alışkanlık sayılırdı. Sabah kalktığında başı ağrısın ağrımasın, o bu ağrıyı hemen duyumsamış olsun olmasın, başı ağrıyormuş gibi yüzünü buruşturur, kafasını iki elinin arasına alıp sıvazlar olmuştu bir süredir. Fazla oturmadı. Esneyerek ayağa kalktı. Keyifli, gerinmeli, gecenin güzel geçtiğini anıştıran bir esneyiş değildi bu; uykuyu özleyen, ama olanaksızlığını bilen,benimseyen bir vazgeçişti. Desenli, yumuşak Amerikan patiskasından yapılmış kısa paçalı Amerikan donunun – yıllardır, Amerika'da geçirdiği öğrencilik döneminden beri, giyerdi bunları, yurt dışına her çıkışında yenilerini alır, kendisi gitmediğinde gidenlere ısmarlardı – üstünde olduğunu ayrımsadı. Bunu gecenin neresinde giydiğini, kızdan ne zaman vazgeçtiğini çıkaramadı. Ağır ağır karyolanın öteki yanına dolandı ve kıza içinde hiçbir şaşkınlık olmayan gerçek bir merakla baktı.
Neler düşünür, neler isterdi acaba böylesi bir kız? Yaşamdan beklediği, umduğu nelerdi? Bu beklentileri, umutlan şimdi düşünde mi görüyordu? Düş görüyor muydu yüzünü bile güldürmeyen uykusunda? Yastığına bir bebeğe ya da bir anneye sarılırcasına sarılmış, sırtı adamın biraz önceye değin yattığı yana dönük, neredeyse iki büklüm uyuyordu. Ağzı aralıktı. Onun akmış rimeline, yüzünde darmadağın olmuş boyalara, dudaklarının birleştiği iki noktada birikmiş, aktı akacak tükürük köpükcüklerine hiç de iğrenmeden, başka hiçbir şey de duymadan baktı bir süre. Ne güzeldi, ne de çirkin. Güçlü, sağlıklı ve anlamsız bir görünüşü vardı. Adını bilmeden koynuna aldığı, ama küçümsemediği, kendini biraz zorlasa şükran duyabileceği bir kızcağızdı. Çok gençti, kızı olabilecek yaştaydı. O yaşta bir kızı olmadığı, hiç kızı olmadığı için – sevinmedi de – rahat bir soluk alacak gibi yaptı.
Uzatmadan, gereksiz acımalara, duygulanmalara bırakmadan kendini, döndü, tuvalet masasının üstünde sigara arandı. Gün doğmuştu, ama kapalı perdelerin aralıklı dokumasından sızan ışık tam anlamıyla aydınlatmıyordu odayı. Elini masanın yüzeyinde gezdirdi akşamdan kalmış olması gereken paketi ararken. Otel odalarına özgü, dar, kullanışsız, sanki alamünit bir masaydı bu – kötü bir aynanın önüne laf olsun diye yerleştirilmiş. Aldıkları onca paraya karşılık azıcık daha adam gibi döşeyemezler miydi odalarını bu pahalı oteller. Sigara paketini bulduktan sonra bu sorusunun yanıtını düşünmedi, gene el yordamıyla altın kaplama çakmağını buldu, masanın önündeki alçak, rahatsız pufa oturup paketten çıkardığı sigarayı yaktı.
Aynada gözüne ilişen karanlık yüzün şişmiş çirkinliğinden irkildi birden. Karşısındakinin kendi elli yıllık yüzü olduğuna hemen inanamadı. Yalnızca çirkin değil – belki aslında pek çirkin bile değil – biçimsiz, iğrenç, grotesk bir görüntüydü aynadaki. Sabah suratının bu hale geldiğini neden daha önce ayrımsamamıştı acaba? Uyanır uyanmaz aynaya bakma alışkanlığı olmadığından belki. Tıraş olma zamanı gelinceye değin düzeliyordu belki. Belki tıraş olurken de hiçbir zaman doğru dürüst bakmamıştı kendisine. Ya da belki hiçbir zaman böyle beklenmedik bir anda, bunca hazırlıksız ayna karşısında kalmamıştı. Belki de yeni olmuştu bu ve birdenbire. Olabilirdi pekâlâ. İğrençliğin çizgileri yıllardır, yavaş yavaş, belli belirsiz çizilmişti yüzüne de son bir çizgi birden hepsini açıklığa kavuşturmuştu. Tıpkı bir ressamın, resmindeki tüm çizgilere gerçek anlamını kazandıran son fırça darbesi gibi. Peki, ama kim, ne zaman çizmişti o son çizgiyi? Anımsamıyordu. Ve neden? İğrenç olması için hiçbir neden yoktu ki.
Hiçbir zaman yakışıklı bir adam olmamıştı, doğru. Olmaya gerek de duymamıştı. Kısa gövdesinin, kısa boynunun üstünde oturan yuvarlak çıplak kafasıyla – saçları dökülmeden önce de öylesine seyrek ve cılızdı ki, gençliğinde de al aldı, ama burnu son yıllarda kızarmıştı – , çevresinden hep sempati toplamıştı. Hoşsohbetti – iyi fıkra anlatır, başkasına bırakacağını karşısındakinin yalnızca para durumuna göre değil, gururuna göre ayarlamasını bilirdi – kadınlara karşı saldırgan olmayan bir düşkünlüğü vardı – can sıkacak kadar değil, tadında bırakacak kadar kur yapardı. Bütün bunlardan dolayı da dostu pek çoktu ve hepsi para kazandığı çevreden değildi bunların. Büyük paranın hiçbir zaman yanından geçmemiş ve geçmeyecek eski, solcu dostlarıyla hiçbir zaman bağlarını koparmadığı gibi, onlar aracılığıyla yeni, genç solcu dostlar da edinmişti. Genellikle söyleşilerinde pek siyasal konulardan açmasalar da – yani, günlük yakınmalar dışındaki ciddi siyasal konulardan– arada bir açtıklarında onun saf değiştirmediğini, bol paralı olmanın onu temelde etkilemediğini anlarlardı. Bilerek, anlayarak konuştuğu, yalancı ve yapay bir solculuk taslamadığı belliydi çünkü. Çakmağının, kalemlerinin altın olduğunu, üstünden dökülen, onu 'şıklığın' yakınından bile geçirmeyen giysilerinin İngiliz kumaşından ve çok pahalı olduklarını ya bilmezler ya da bilirler ve bunca olanağına karşın hâlâ ucuz meyhanelerde aralarında bulunabilmesini, en ufak bir gösterişe, bir yukarıdan bakmaya yer vermeyen 'kalender'liğini 'takdir' ederlerdi. Bir de sürekli dalgacılığı, günün herhangi bir saatinde rakı sofrasına oturmaya hazırmış gibi davranışı vardı ki, eski-yeni, zengin-aydın tüm dostları onun bu dalgacılıkla nasıl para kazanabildiğini sorarlardı kendilerine ya da birbirlerine. Yalnızca yanında çalışanlar – onların da yalnızca kimisi – bilirdi işadamlığıyla dalgacılığı nasıl bir arada yürüttüğünü ve yalnızca onlar kendi aralarında – kimi kez de yüz bulurlarsa gelip giden eski-yeni solcu dostlara –İ yakınırlardı Muammer'in acımasızlığından. Ve bu dostları hiçbir zaman dediklerine inandıramazlar; ancak daha sonraki gelip gidişlerinde kendilerine soğukça selâm vermelerini, patronun yokluğunda konuşmaya yanaşmamalarını, kimi kez de 'Muammer bu serseriye dikkat et, senin hakkında atıp tutuyor' gibisinden müzeverlik yapmalarını sağlarlardı. Dostları iyi tanırdı çünkü onu. İş yaşamım ciddiye almadığını, dolayısıyla kimseye gereksiz kötülük yapmayacağını bilirlerdi.
Peki bu iğrenç görüntü nereden belirmişti aynada? Yakışıklılık gerektirmeyen, dostluklarla dolu yaşamının neresindeydi? Son çizgi... Son çizgiyi kim, ne zaman çizmişti?
Yataktaki kızın çocuksu ve derin iç çekişiyle gözlerini aynadan ayırıp ona çevirdi. Onu uyandırmadan gitmesi, gitmeden önce de bir miktar para bırakması gerektiğini biliyordu. Ama işte, bunca yaşına karşın, bunun usturuplu bir biçimde nasıl yapılacağından ve ne kadar para bırakması gerektiğinden habersizdi. Kızı olabilecek yaşta kızları – ya da az tanıdığı kadınları – sık sık koynuna almazdı ki. Ancak kırk yılın başında bir fırsat düşecek de. Fırsat kollamaz, kovalamazdı. Dün bunu yolda bulduğunda ilk iş yatağa götürmek gelmemişti aklına. Yavaş yavaş isteğe benzer birşeyler dolmuştu içinde. Aslında kızı öyle pek çok istediğinden değil, kendisini deniz kıyısındaki köyde bekleyen karısına bir an önce kavuşmayı hiç mi hiç istemediğinden İzmir'de bir gece kalmaya karar vermişti. Yolculuğunu kesintisiz sürdüreceğine inanan, Ankara'dan ne zaman ayrılacağını bilen karısı belki de meraklanmıştı. Hayır, meraklanmış olamazdı. Allahtan köyün telefon bağlantısı yoktu, ne zaman yola çıktığını kesinlikle öğrenemezdi. İşleri nedeniyle Ankara'dan bir gün geç ayrıldığını düşünür, olsa olsa kızardı. O da kocasını beklediğinden bir gün sonra göreceği için değil, köyden gönderdiği 'eksikler' listesindeki nesnelerin eline bir gün geç geçeceğinden.
Kız profesyonel değildi. Kimi beceriksiz ve çekingen davranışlarından başka ne yapacağını bilemediği için önce lokantaya, sonra da otele gelmeyi kabul ettiğini anlamıştı Muammer. Önceden fiyat konuşulmamış, pazarlık yapılmamıştı. Dolayısıyla para beklemiyor olabilirdi kız, hatta para verildiğinde aşağılanmış sayabilirdi kendisini. Öte yandan, aralarında herhangi bir insanca ilişki kurulamayacağına göre, para bile bırakmadan gitmek onu gerçekte kullandığından da daha kötüye kullanmak olmayacak mıydı?
Menemen ile İzmir arasındaki karayolunda rastlamıştı ona. Tekbaşına otostop yapan birini yabancı sanmış, hemen frene basmıştı. Onu yakından görünce yanıldığını anlamıştı ama. Zaten kız herhangi bir şey düşünmesine fırsat vermeden, arabanın penceresinden içeri başını uzatmış, konuşmaya koyulmuştu.
"Beni İzmir'e kadar atabilir miydiniz acıbaa? Yolda kaldım da."
"Buyrun," demişti Muammer.
Kız çiklet çiğniyordu. Temmuz sıcağında akla uzak yoğunlukta boyalıydı. Kolsuz, yakası iyice açık giysisine karşın hafifçe ter kokuyordu. Arka koltuğa attığı küçük valizi de, elindeki çanta da deri taklidi ucuz plastiktendi.
Birlikte yola çıktığı 'arkedeş'inin onu 'baazı sibeplerden dolayı' bu ıssız yerde indirdiğini söyledi Muammer'e.
"Geçen otobüslerden birini durdurur binersin dedi pis! Yarım saattir ne otobüs geçti ne bir şey. Özeller bile durmadı," diye ekledi.
Bir süre sustuktan sonra, Muammer herhangi bir şey sormadan – kızın Türk ve bayağı çıkmasından canı sıkılmıştı, konuşmaya gerek görmüyordu – birtakım bilgiler vermeye girişmişti. İstanbul'da bir 'şirket'te çalışıyordu. Bu yolculuğu patronunun oğlu önermişti. Ama onun 'baazı şeylere boyun eğmeyeceğini' anlayınca yol ortasında bırakıvermişti işte... Muammer büyük bir sıkıntıyla dinlemişti kızın anlattıklarını. Ona yakınlık duymak şöyle dursun, dediklerinin doğruluğuna bile inanmıyordu. Ömründe hiç fotoroman okumamışlığına karşın öykünün öyle bir yerlerden çalındığından kuşkusu yoktu. Yanında kimi kez bu gibi kızların çalıştığını, kimi kez onları canının çektiğini düşündü. Hiçbiriyle iş dışı bir ilişki kurmaya kalkmadığı için kendi kendisini kutladı. İzmir'e varır varmaz kızı İstanbul'a dönebilmesi için garajlara bırakmaktan başka bir niyeti yoktu.
Ama hava öylesine sıcaktı ki. Hiç durmadan köye doğru devam etmek istemiyordu. Azıcık dinlense, serin birşeyler içse, bir aylık ayrılıktan sonra karısını yeniden görme fikrine biraz biraz alıştırsa kendini, daha iyi olacaktı. Bu zavallı kızcağıza da soğuk bir şeyler ısmarlayabilirdi bu arada. Sonra işte, serin birşeyler yerine buzlu bir rakı içmişti...
( DEVAM EDİYOR )
Uyandığında çok erkendi. Saate bakması gerekmeden bildi bunu. Yabancı bir yatakta bulunmanın bilinci ve rahatsızlığıyla açtı gözlerini. Alışmadığı yataklarda hep erken uyanırdı zaten, hiçbir zaman uykusunu alamadan. Gerçi son zamanlarda evdeki yatağında da – kaçta olursa olsun – uykusunu alamadan uyanıyordu. Ya uykuyu alarak uyumak zorlaşmıştı ya da evdeki yatak yabancılaşmıştı. Bilmiyordu, üstünde düşünmemişti.
Gözünü açmasıyla birlikte başını yastıktan kaldırdı. Eskiden beri böyle yapardı, bu değişmemişti daha. Yanında tanımadığı bir kız olduğunu biliyordu, ama ilk iş ona bakmak aklına gelmedi. Doğruldu, karyolanın kendinden yana olan tarafından ayaklarını yere bastı, başını iki eli arasına alıp öylece oturdu. Bu yeni bir alışkanlık sayılırdı. Sabah kalktığında başı ağrısın ağrımasın, o bu ağrıyı hemen duyumsamış olsun olmasın, başı ağrıyormuş gibi yüzünü buruşturur, kafasını iki elinin arasına alıp sıvazlar olmuştu bir süredir. Fazla oturmadı. Esneyerek ayağa kalktı. Keyifli, gerinmeli, gecenin güzel geçtiğini anıştıran bir esneyiş değildi bu; uykuyu özleyen, ama olanaksızlığını bilen,benimseyen bir vazgeçişti. Desenli, yumuşak Amerikan patiskasından yapılmış kısa paçalı Amerikan donunun – yıllardır, Amerika'da geçirdiği öğrencilik döneminden beri, giyerdi bunları, yurt dışına her çıkışında yenilerini alır, kendisi gitmediğinde gidenlere ısmarlardı – üstünde olduğunu ayrımsadı. Bunu gecenin neresinde giydiğini, kızdan ne zaman vazgeçtiğini çıkaramadı. Ağır ağır karyolanın öteki yanına dolandı ve kıza içinde hiçbir şaşkınlık olmayan gerçek bir merakla baktı.
Neler düşünür, neler isterdi acaba böylesi bir kız? Yaşamdan beklediği, umduğu nelerdi? Bu beklentileri, umutlan şimdi düşünde mi görüyordu? Düş görüyor muydu yüzünü bile güldürmeyen uykusunda? Yastığına bir bebeğe ya da bir anneye sarılırcasına sarılmış, sırtı adamın biraz önceye değin yattığı yana dönük, neredeyse iki büklüm uyuyordu. Ağzı aralıktı. Onun akmış rimeline, yüzünde darmadağın olmuş boyalara, dudaklarının birleştiği iki noktada birikmiş, aktı akacak tükürük köpükcüklerine hiç de iğrenmeden, başka hiçbir şey de duymadan baktı bir süre. Ne güzeldi, ne de çirkin. Güçlü, sağlıklı ve anlamsız bir görünüşü vardı. Adını bilmeden koynuna aldığı, ama küçümsemediği, kendini biraz zorlasa şükran duyabileceği bir kızcağızdı. Çok gençti, kızı olabilecek yaştaydı. O yaşta bir kızı olmadığı, hiç kızı olmadığı için – sevinmedi de – rahat bir soluk alacak gibi yaptı.
Uzatmadan, gereksiz acımalara, duygulanmalara bırakmadan kendini, döndü, tuvalet masasının üstünde sigara arandı. Gün doğmuştu, ama kapalı perdelerin aralıklı dokumasından sızan ışık tam anlamıyla aydınlatmıyordu odayı. Elini masanın yüzeyinde gezdirdi akşamdan kalmış olması gereken paketi ararken. Otel odalarına özgü, dar, kullanışsız, sanki alamünit bir masaydı bu – kötü bir aynanın önüne laf olsun diye yerleştirilmiş. Aldıkları onca paraya karşılık azıcık daha adam gibi döşeyemezler miydi odalarını bu pahalı oteller. Sigara paketini bulduktan sonra bu sorusunun yanıtını düşünmedi, gene el yordamıyla altın kaplama çakmağını buldu, masanın önündeki alçak, rahatsız pufa oturup paketten çıkardığı sigarayı yaktı.
Aynada gözüne ilişen karanlık yüzün şişmiş çirkinliğinden irkildi birden. Karşısındakinin kendi elli yıllık yüzü olduğuna hemen inanamadı. Yalnızca çirkin değil – belki aslında pek çirkin bile değil – biçimsiz, iğrenç, grotesk bir görüntüydü aynadaki. Sabah suratının bu hale geldiğini neden daha önce ayrımsamamıştı acaba? Uyanır uyanmaz aynaya bakma alışkanlığı olmadığından belki. Tıraş olma zamanı gelinceye değin düzeliyordu belki. Belki tıraş olurken de hiçbir zaman doğru dürüst bakmamıştı kendisine. Ya da belki hiçbir zaman böyle beklenmedik bir anda, bunca hazırlıksız ayna karşısında kalmamıştı. Belki de yeni olmuştu bu ve birdenbire. Olabilirdi pekâlâ. İğrençliğin çizgileri yıllardır, yavaş yavaş, belli belirsiz çizilmişti yüzüne de son bir çizgi birden hepsini açıklığa kavuşturmuştu. Tıpkı bir ressamın, resmindeki tüm çizgilere gerçek anlamını kazandıran son fırça darbesi gibi. Peki, ama kim, ne zaman çizmişti o son çizgiyi? Anımsamıyordu. Ve neden? İğrenç olması için hiçbir neden yoktu ki.
Hiçbir zaman yakışıklı bir adam olmamıştı, doğru. Olmaya gerek de duymamıştı. Kısa gövdesinin, kısa boynunun üstünde oturan yuvarlak çıplak kafasıyla – saçları dökülmeden önce de öylesine seyrek ve cılızdı ki, gençliğinde de al aldı, ama burnu son yıllarda kızarmıştı – , çevresinden hep sempati toplamıştı. Hoşsohbetti – iyi fıkra anlatır, başkasına bırakacağını karşısındakinin yalnızca para durumuna göre değil, gururuna göre ayarlamasını bilirdi – kadınlara karşı saldırgan olmayan bir düşkünlüğü vardı – can sıkacak kadar değil, tadında bırakacak kadar kur yapardı. Bütün bunlardan dolayı da dostu pek çoktu ve hepsi para kazandığı çevreden değildi bunların. Büyük paranın hiçbir zaman yanından geçmemiş ve geçmeyecek eski, solcu dostlarıyla hiçbir zaman bağlarını koparmadığı gibi, onlar aracılığıyla yeni, genç solcu dostlar da edinmişti. Genellikle söyleşilerinde pek siyasal konulardan açmasalar da – yani, günlük yakınmalar dışındaki ciddi siyasal konulardan– arada bir açtıklarında onun saf değiştirmediğini, bol paralı olmanın onu temelde etkilemediğini anlarlardı. Bilerek, anlayarak konuştuğu, yalancı ve yapay bir solculuk taslamadığı belliydi çünkü. Çakmağının, kalemlerinin altın olduğunu, üstünden dökülen, onu 'şıklığın' yakınından bile geçirmeyen giysilerinin İngiliz kumaşından ve çok pahalı olduklarını ya bilmezler ya da bilirler ve bunca olanağına karşın hâlâ ucuz meyhanelerde aralarında bulunabilmesini, en ufak bir gösterişe, bir yukarıdan bakmaya yer vermeyen 'kalender'liğini 'takdir' ederlerdi. Bir de sürekli dalgacılığı, günün herhangi bir saatinde rakı sofrasına oturmaya hazırmış gibi davranışı vardı ki, eski-yeni, zengin-aydın tüm dostları onun bu dalgacılıkla nasıl para kazanabildiğini sorarlardı kendilerine ya da birbirlerine. Yalnızca yanında çalışanlar – onların da yalnızca kimisi – bilirdi işadamlığıyla dalgacılığı nasıl bir arada yürüttüğünü ve yalnızca onlar kendi aralarında – kimi kez de yüz bulurlarsa gelip giden eski-yeni solcu dostlara –İ yakınırlardı Muammer'in acımasızlığından. Ve bu dostları hiçbir zaman dediklerine inandıramazlar; ancak daha sonraki gelip gidişlerinde kendilerine soğukça selâm vermelerini, patronun yokluğunda konuşmaya yanaşmamalarını, kimi kez de 'Muammer bu serseriye dikkat et, senin hakkında atıp tutuyor' gibisinden müzeverlik yapmalarını sağlarlardı. Dostları iyi tanırdı çünkü onu. İş yaşamım ciddiye almadığını, dolayısıyla kimseye gereksiz kötülük yapmayacağını bilirlerdi.
Peki bu iğrenç görüntü nereden belirmişti aynada? Yakışıklılık gerektirmeyen, dostluklarla dolu yaşamının neresindeydi? Son çizgi... Son çizgiyi kim, ne zaman çizmişti?
Yataktaki kızın çocuksu ve derin iç çekişiyle gözlerini aynadan ayırıp ona çevirdi. Onu uyandırmadan gitmesi, gitmeden önce de bir miktar para bırakması gerektiğini biliyordu. Ama işte, bunca yaşına karşın, bunun usturuplu bir biçimde nasıl yapılacağından ve ne kadar para bırakması gerektiğinden habersizdi. Kızı olabilecek yaşta kızları – ya da az tanıdığı kadınları – sık sık koynuna almazdı ki. Ancak kırk yılın başında bir fırsat düşecek de. Fırsat kollamaz, kovalamazdı. Dün bunu yolda bulduğunda ilk iş yatağa götürmek gelmemişti aklına. Yavaş yavaş isteğe benzer birşeyler dolmuştu içinde. Aslında kızı öyle pek çok istediğinden değil, kendisini deniz kıyısındaki köyde bekleyen karısına bir an önce kavuşmayı hiç mi hiç istemediğinden İzmir'de bir gece kalmaya karar vermişti. Yolculuğunu kesintisiz sürdüreceğine inanan, Ankara'dan ne zaman ayrılacağını bilen karısı belki de meraklanmıştı. Hayır, meraklanmış olamazdı. Allahtan köyün telefon bağlantısı yoktu, ne zaman yola çıktığını kesinlikle öğrenemezdi. İşleri nedeniyle Ankara'dan bir gün geç ayrıldığını düşünür, olsa olsa kızardı. O da kocasını beklediğinden bir gün sonra göreceği için değil, köyden gönderdiği 'eksikler' listesindeki nesnelerin eline bir gün geç geçeceğinden.
Kız profesyonel değildi. Kimi beceriksiz ve çekingen davranışlarından başka ne yapacağını bilemediği için önce lokantaya, sonra da otele gelmeyi kabul ettiğini anlamıştı Muammer. Önceden fiyat konuşulmamış, pazarlık yapılmamıştı. Dolayısıyla para beklemiyor olabilirdi kız, hatta para verildiğinde aşağılanmış sayabilirdi kendisini. Öte yandan, aralarında herhangi bir insanca ilişki kurulamayacağına göre, para bile bırakmadan gitmek onu gerçekte kullandığından da daha kötüye kullanmak olmayacak mıydı?
Menemen ile İzmir arasındaki karayolunda rastlamıştı ona. Tekbaşına otostop yapan birini yabancı sanmış, hemen frene basmıştı. Onu yakından görünce yanıldığını anlamıştı ama. Zaten kız herhangi bir şey düşünmesine fırsat vermeden, arabanın penceresinden içeri başını uzatmış, konuşmaya koyulmuştu.
"Beni İzmir'e kadar atabilir miydiniz acıbaa? Yolda kaldım da."
"Buyrun," demişti Muammer.
Kız çiklet çiğniyordu. Temmuz sıcağında akla uzak yoğunlukta boyalıydı. Kolsuz, yakası iyice açık giysisine karşın hafifçe ter kokuyordu. Arka koltuğa attığı küçük valizi de, elindeki çanta da deri taklidi ucuz plastiktendi.
Birlikte yola çıktığı 'arkedeş'inin onu 'baazı sibeplerden dolayı' bu ıssız yerde indirdiğini söyledi Muammer'e.
"Geçen otobüslerden birini durdurur binersin dedi pis! Yarım saattir ne otobüs geçti ne bir şey. Özeller bile durmadı," diye ekledi.
Bir süre sustuktan sonra, Muammer herhangi bir şey sormadan – kızın Türk ve bayağı çıkmasından canı sıkılmıştı, konuşmaya gerek görmüyordu – birtakım bilgiler vermeye girişmişti. İstanbul'da bir 'şirket'te çalışıyordu. Bu yolculuğu patronunun oğlu önermişti. Ama onun 'baazı şeylere boyun eğmeyeceğini' anlayınca yol ortasında bırakıvermişti işte... Muammer büyük bir sıkıntıyla dinlemişti kızın anlattıklarını. Ona yakınlık duymak şöyle dursun, dediklerinin doğruluğuna bile inanmıyordu. Ömründe hiç fotoroman okumamışlığına karşın öykünün öyle bir yerlerden çalındığından kuşkusu yoktu. Yanında kimi kez bu gibi kızların çalıştığını, kimi kez onları canının çektiğini düşündü. Hiçbiriyle iş dışı bir ilişki kurmaya kalkmadığı için kendi kendisini kutladı. İzmir'e varır varmaz kızı İstanbul'a dönebilmesi için garajlara bırakmaktan başka bir niyeti yoktu.
Ama hava öylesine sıcaktı ki. Hiç durmadan köye doğru devam etmek istemiyordu. Azıcık dinlense, serin birşeyler içse, bir aylık ayrılıktan sonra karısını yeniden görme fikrine biraz biraz alıştırsa kendini, daha iyi olacaktı. Bu zavallı kızcağıza da soğuk bir şeyler ısmarlayabilirdi bu arada. Sonra işte, serin birşeyler yerine buzlu bir rakı içmişti...
( DEVAM EDİYOR )