Fuzuli
26-01-2010, 23:54
Özelleştirme Gerçekler
Devletçiliğin ve devlet eliyle işletilen kuruluşların artıları, eksileri karşılaştırıldığında hiç şüphesiz eksiler ağır basar. Özellikle ülkemizde, ‘bu durum çoğunlukla böyle olmuştur’ şeklinde bir genelleme de yapılabilir. ...
Devletçiliğin en katı şekliyle uygulandığı sosyalist ekonomilerin de karşılaştığı sorunlar ve sosyalist rejimlerin getirdiği nokta da Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ders kitaplarına geçecek tarihsel bir olgu olmuştur. İnsan doğasına aykırı olan, motivasyona ve insan psikolojisine önem vermeyen sosyalist sistemde devlet eliyle yapılan işletmecilik özellikle partizanlığın çok olduğu, demokrasinin emekleme sürecinde olduğu ülkelerde kötü sonuçlar vermiştir.
Buna karşın devlet işletmeciliğinin, demokrasinin ve eğitim düzeyinin yüksek olduğu, partizanlığın ve kadrolaşmanın az . olduğu kimi gelişmiş ülkede ise, düzgün ehil ellere teslim edildiğinde başarılı olduğu görülmektedir. Buna örnek olarak savunma, haberleşme, otomobil ve hatta gıda gibi sektörlerde devlet hissesinin ağırlıklı olduğu Fransa, İtalya gibi ülkeleri gösterebiliriz. Ne var ki ülkemiz bu konuda özellikle yıllar süren koalisyon dönemlerinde ve bilhassa hizmet sektörlerinde halkı bezdirecek bir devletçilik örneği göstererek, özelleştirme işinin iyice abartılı bir şekilde ele alınması hususuna adeta davetiye çıkarmıştır. Özelleştirme yapılırken kamu yararı düşünülmemiş, karlı veya istihdam yaratan, geri kalmış yörelere ekonomik katkı sağlayan kuruluşlar da çalakalem özelleştirilmiştir. Türkiye’de ciddi ölçülerde zarar ettikleri gerekçesiyle özelleştirilme gereği duyulan kuruluşların, kötü yönetilişlerinin yanı sıra bu zararlarının başka önemli nedenleri olduğu da söylenebilir.
Maalesef çok partili ve yandaşlarını kalkındırma gayesi güden genç ve eğitimsiz demokrasilerde üretici kuruluşların daha en başından, proje ve kuruluş safhasından itibaren istismara açık oldukları bir gerçektir. Kuruluş yeri tespiti, teknoloji ve makine seçimi gibi hususlara özen gösterilmemesi, bir takım kişilerin çıkarlarının ön . plana alınması gibi nedenler devlet kuruluşlarınca işletilmek üzere açılan tesisleri daha başlangıçta zarara mahkum etmiştir. Bunun en somut örneği, özelleştirme operasyonlarından sonra, özel sektörce işletmeye alınıp, birçok işçi çıkarmalarına rağmen bu kuruluşların zarardan kurtulamayıp birkaç yıl sonra kapatılmalarıyla gözükür. Bunların ya kuruluş yerleri hiçbir iktisadi rasyonelliğe uymamakta ya da getirilen teknolojiler küreselleşen dünya ekonomisiyle boy ölçüşememektedir. Yani bu kuruluşların zarar etmeleri salt kötü devlet işletmeciliğinden değil, ayrıca iktidarların ihmalkar veya art niyetli tutumlarından kaynaklanmaktadır.
TUSAM Türkiye Araştırmaları Masası’ndan arkadaşımız Dilek Filizfidanoğlu’nun yaptığı “Türkiye’de Özelleştirilen Kurumların Özelleştirme Öncesi ve Sonrası Durumları” konulu detaylı çalışmada bu hususun ayrıntılarını ve özelleştirmenin ülkemizdeki geçirdiği evreleri, bugünkü durumunu ve özelleştirmenin getiri ve götürülerini irdelemek olasıdır.
Elde edilen bulgulara göre, Türkiye’de son yirmi yılda özelleştirilen 188 kurumun yüzde 45’inin faaliyetleri halen askıda, yani ekonomimize reel bir katkısı yok. Söz konusu 188 kurumun 8’i tasfiye edilmiş, 65’i faaliyetini durdurmuş ve 16’sı da taahhütlerine aykırı hareket etmiş. Yine bunların bir kısmının, ekonomimize ve kalkınmamıza rehberlik ederek kamu yararına yıllar boyu hizmet vermiş, sanayiye öncülük etmiş kurumlar olması da üzerinde durulması gereken bir husus. Et Balık Kurumu, Sümerbank, Süt Endüstrisi Kurumu, çeşitli Çimento Fabrikaları bunun örnekleri.
Maalesef bu tesislerin bir kısmının kapanması ile birçok vatandaşımız işsiz kalmış, müstahsil ürününü satacak yer bulamamıştır. Belki de bu nedenlerle bugün hayvancılığımız çökme noktasına gelmiş, ülkemiz net bir tarım ihracatçısı ve dünyada kendine yeterli 7 ülkeden biriyken bugün artık ağır ağır net bir tarımsal ürün ithalatçısı haline gelmektedir. Et Balık Kurumu’nun, Tekel’in, Süt Endüstrisi Kurumu’nun özelleştirilmesi bu olgunun en önemli sebebidir.
Et Balık Kurumu’nun 16 kombinasının 1995-1999 yılları arasında arsa bedellerinin bile altında fiyatlarla özelleştirilmesinin hemen akabininde 9 tesis kapatılmıştır. Özelleştirme öncesi bu tesislerin yıllık 14.000 ton olan üretimleri özelleştirme sonrası 1.300 tona düşmüş, özelleştirilen bu tesislerin borç ve yükümlülükleri kamunun sırtında kalırken değerli birçok araziyi alanlar bunları hemen arsaya dönüştürerek satmışlardır. Ayrıca et üretimi devlet kontrol ve üretiminden tamamen özel sektör eline geçince et ithalatı da ön plana geçmiş, Türk halkı pahalı et yemeye (hatta yiyememeye) başlamıştır. Bugün gelinen nokta ise çöken hayvancılığımız ve iflas eden sahipsiz tarım sektörümüzün durumudur.
Siyasileri yanlarına alan iş bilir tüccarlarımızın da kamu yararına çalışan Et Balık Kurumu örneğinde olduğu gibi, kuruluşları, “işletmeyi sürdüreceğiz, bu işin esnafıyız” diyerek satın almaları ve kısa bir süre sonra işletmeyi unutarak, aldıkları tesisi Ankara’nın en büyük alışveriş merkezi haline getirmeleri de özelleştirmenin amacından nasıl saptırıldığının çarpıcı bir örneğidir.
Süt Endüstrisi Kurumu’na ait 32 işletmenin satışı sonucu, piyasanın en büyük üreticisi ve çiftçinin destekçisi olan bu kurumun tesislerini çoğunlukla arsa rantı nedeniyle satın alan kuruluşlar, kendi aralarında bir oligopol oluşturarak piyasa fiyatlarını kontrol altına aldıkları gibi, süt üreticisine de, maliyetinin altında bir fiyatı zorla kabul ettirmektedirler.
Yine bu Kurum’la ilgili önemli bazı hususlar da, özelleştirilen 31 adet SEK işletmesinden 7 tanesinin sonradan faaliyetlerini durdurması, 31 işletme bazında personel sayısında yüzde 10 azalma ve çiğ süt alımında yüzde 6,1 oranında düşüş olmasıdır.
Çeşitli sektörlerde satın alınan tesislerin rant elde edilmesinde kullanıldığı ve arsalarının çok büyük bedellerle bilahare değerlendirildiği de sıklıkla dile getirilen bir diğer konudur. Bu bağlamda, Tekel’e ait içki bölümü 292 milyon dolara devletten satın alınmış ve 900 milyon dolar bedel üzerinden hisselerin yüzde doksanı satılmıştır. Yönetim maalesef bir şekilde bu bedellerle, tesislerini satma becerisini gösterememiştir.
Bugünkü şekliyle yanlış bir çizgide, apar topar, kapalı kapılar ardında yapıldığı için kamuoyunca şiddetli ve haklı bir biçimde eleştirilen özelleştirmeleri mazur göstermek amacıyla, yönetimce, özelleştirmelerin kamu yararına olduğu ve tesislerin satılmasıyla ağır bir yükün milletin sırtından kaldırıldığı şeklinde bir gerekçe gösterilmektedir. İlk bakışta çok mantıklı ve gerçekçi gibi gözüken bu yaklaşımın, özelleştirilen çimento fabrikaları ele alındığında ne kadar hatalı olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, bu tesislerden 5 tanesinin, 1986-1988 dönemi özelleştirme öncesi ve 1990-1992 dönemi özelleştirme sonrası durumları ele alındığında, bunların özelleştirme sonrası devlet elinde olduğundan daha iyi bir performans yaratamadıkları açıkça görülmektedir. Söz konusu şirketlerin özelleştirme sonrası istihdam oranları yüzde 30, üretimleri yüzde 5,5 ve ortalama satış karlılığında yüzde 92 azalış gözükmüştür. Yani özel sektör her zaman devletten daha iyi işletmecidir tezi de bu örnekle bir anlamda çürütülmüştür.
Özelleştirmeyle, ekonominin istihdam kaybı, vatandaşın daha pahalı mal alması, milli kuruluşların ve milli pazarın yabancıların eline geçmesi, üreticinin malının ucuza alınması gibi hususların yanı sıra devletin özelleştirilen kuruluşlardan, özelleştirme öncesi ve sonrası elde ettiği verginin de ele alınması; meseleye bir de bu açıdan bakılması önemlidir. Çünkü 1999 yılında karı 70 trilyon olan ve devlete 41 trilyon vergi ödeyen Petrol Ofisi, özelleştirme sonrası devlete 32,5 trilyon vergi vermiştir. Kaldı ki 2000 yılında 1 milyar 260 milyon dolara satılan Petrol Ofisi’nin bugün yeniden kurulmasının maliyetinin 8 milyar ve borsa değerinin de 4,5 milyar dolar olduğu söylenmektedir.
Bütün bu örneklere daha birçok ilave yapılır ve yapılacak her ilave kafamızda soru işaretleri yaratacak özelliktedir. Çünkü “Babalar gibi satarım” mantığı ile çoğu zaman, Tüpraş ve Galataport örneklerinde olduğu üzere aceleye getirilerek kapalı kapılar ardında satılmak istenen milli tesislerin çoğu, özellikle Türk Telekom, Eti Holding ve bağlı kuruluşları ve Deniz Nakliyat gibi kuruluşlar son derece stratejik kuruluşlardır. Söz konusu tüm kurum ve kuruluşları Türk milleti gözünün nuru, elinin emeğiyle ile yıllar boyu çalışarak yaratmıştır. Ancak ve maalesef büyük iddialarla ve meclis çoğunluğuyla işbaşına gelen iktidar, bütçe açığını kapatmada, Türk parasının yapay bir şekilde değerini korumada bir araç olarak ele aldığı, kullandığı özelleştirme gelirlerine bel bağlamıştır. Son üç yılda, tamamlanmış bir tane bile büyük yatırım ve istihdam alanı yoktur. Devlet eliyle, gösteriş amacıyla yaptırılan duble yollar dökülmekte, merasimle sefere konan hızlı trenler raydan çıkıp vatandaşlarımızın canına mal olmaktadır. Kısacası devlet işletmeciliği, amaçlı bir şekilde daha kötü düzeye getirilmiş, bütçe açığını ve dış borç faizlerini karşılamak için yapılan özelleştirmeler fiyaskoyla sonuçlanmış, halkın malı, mülkü satılarak, lüks özel uçak alımları ve dış gezilerle çarçur edilme noktasına getirilmiştir.
Büyük ülkeler, aklı başında yönetimler her ne pahasına olursa olsun özelleştirme yapmamalı, hele stratejik önemi olan kuruluşları asla satmamalıdırlar. Devletin iğneden ipliğe her şeyi üretmesi mantığı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında bir mecburiyet idiyse de bu yaklaşımın bugün gerçekçi olmadığı doğrudur. Ancak özelleştirilmenin bir mantığı ve insafının da olması gerektiği ve keyfilikle bağdaşamayacağı da gözler önündedir. Bu mantığın gereği olarak da devlet eliyle, çiftçinin, tüketicinin, sözün özü halkın yararına olacak şekilde, partizan ve oportünist yaklaşımların çok dışında, dürüst ve vatansever yöneticilerle çağdaş devlet işletmeciliğine belli alanlarda tekrar dönmekte gerek ve önem vardır. Tükenen hayvancılığımız, beli bükülen çiftçimiz ve tüketicimiz ancak böyle nefes alır, yaşam alanı bulur.
Ali Külebi
Devletçiliğin ve devlet eliyle işletilen kuruluşların artıları, eksileri karşılaştırıldığında hiç şüphesiz eksiler ağır basar. Özellikle ülkemizde, ‘bu durum çoğunlukla böyle olmuştur’ şeklinde bir genelleme de yapılabilir. ...
Devletçiliğin en katı şekliyle uygulandığı sosyalist ekonomilerin de karşılaştığı sorunlar ve sosyalist rejimlerin getirdiği nokta da Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ders kitaplarına geçecek tarihsel bir olgu olmuştur. İnsan doğasına aykırı olan, motivasyona ve insan psikolojisine önem vermeyen sosyalist sistemde devlet eliyle yapılan işletmecilik özellikle partizanlığın çok olduğu, demokrasinin emekleme sürecinde olduğu ülkelerde kötü sonuçlar vermiştir.
Buna karşın devlet işletmeciliğinin, demokrasinin ve eğitim düzeyinin yüksek olduğu, partizanlığın ve kadrolaşmanın az . olduğu kimi gelişmiş ülkede ise, düzgün ehil ellere teslim edildiğinde başarılı olduğu görülmektedir. Buna örnek olarak savunma, haberleşme, otomobil ve hatta gıda gibi sektörlerde devlet hissesinin ağırlıklı olduğu Fransa, İtalya gibi ülkeleri gösterebiliriz. Ne var ki ülkemiz bu konuda özellikle yıllar süren koalisyon dönemlerinde ve bilhassa hizmet sektörlerinde halkı bezdirecek bir devletçilik örneği göstererek, özelleştirme işinin iyice abartılı bir şekilde ele alınması hususuna adeta davetiye çıkarmıştır. Özelleştirme yapılırken kamu yararı düşünülmemiş, karlı veya istihdam yaratan, geri kalmış yörelere ekonomik katkı sağlayan kuruluşlar da çalakalem özelleştirilmiştir. Türkiye’de ciddi ölçülerde zarar ettikleri gerekçesiyle özelleştirilme gereği duyulan kuruluşların, kötü yönetilişlerinin yanı sıra bu zararlarının başka önemli nedenleri olduğu da söylenebilir.
Maalesef çok partili ve yandaşlarını kalkındırma gayesi güden genç ve eğitimsiz demokrasilerde üretici kuruluşların daha en başından, proje ve kuruluş safhasından itibaren istismara açık oldukları bir gerçektir. Kuruluş yeri tespiti, teknoloji ve makine seçimi gibi hususlara özen gösterilmemesi, bir takım kişilerin çıkarlarının ön . plana alınması gibi nedenler devlet kuruluşlarınca işletilmek üzere açılan tesisleri daha başlangıçta zarara mahkum etmiştir. Bunun en somut örneği, özelleştirme operasyonlarından sonra, özel sektörce işletmeye alınıp, birçok işçi çıkarmalarına rağmen bu kuruluşların zarardan kurtulamayıp birkaç yıl sonra kapatılmalarıyla gözükür. Bunların ya kuruluş yerleri hiçbir iktisadi rasyonelliğe uymamakta ya da getirilen teknolojiler küreselleşen dünya ekonomisiyle boy ölçüşememektedir. Yani bu kuruluşların zarar etmeleri salt kötü devlet işletmeciliğinden değil, ayrıca iktidarların ihmalkar veya art niyetli tutumlarından kaynaklanmaktadır.
TUSAM Türkiye Araştırmaları Masası’ndan arkadaşımız Dilek Filizfidanoğlu’nun yaptığı “Türkiye’de Özelleştirilen Kurumların Özelleştirme Öncesi ve Sonrası Durumları” konulu detaylı çalışmada bu hususun ayrıntılarını ve özelleştirmenin ülkemizdeki geçirdiği evreleri, bugünkü durumunu ve özelleştirmenin getiri ve götürülerini irdelemek olasıdır.
Elde edilen bulgulara göre, Türkiye’de son yirmi yılda özelleştirilen 188 kurumun yüzde 45’inin faaliyetleri halen askıda, yani ekonomimize reel bir katkısı yok. Söz konusu 188 kurumun 8’i tasfiye edilmiş, 65’i faaliyetini durdurmuş ve 16’sı da taahhütlerine aykırı hareket etmiş. Yine bunların bir kısmının, ekonomimize ve kalkınmamıza rehberlik ederek kamu yararına yıllar boyu hizmet vermiş, sanayiye öncülük etmiş kurumlar olması da üzerinde durulması gereken bir husus. Et Balık Kurumu, Sümerbank, Süt Endüstrisi Kurumu, çeşitli Çimento Fabrikaları bunun örnekleri.
Maalesef bu tesislerin bir kısmının kapanması ile birçok vatandaşımız işsiz kalmış, müstahsil ürününü satacak yer bulamamıştır. Belki de bu nedenlerle bugün hayvancılığımız çökme noktasına gelmiş, ülkemiz net bir tarım ihracatçısı ve dünyada kendine yeterli 7 ülkeden biriyken bugün artık ağır ağır net bir tarımsal ürün ithalatçısı haline gelmektedir. Et Balık Kurumu’nun, Tekel’in, Süt Endüstrisi Kurumu’nun özelleştirilmesi bu olgunun en önemli sebebidir.
Et Balık Kurumu’nun 16 kombinasının 1995-1999 yılları arasında arsa bedellerinin bile altında fiyatlarla özelleştirilmesinin hemen akabininde 9 tesis kapatılmıştır. Özelleştirme öncesi bu tesislerin yıllık 14.000 ton olan üretimleri özelleştirme sonrası 1.300 tona düşmüş, özelleştirilen bu tesislerin borç ve yükümlülükleri kamunun sırtında kalırken değerli birçok araziyi alanlar bunları hemen arsaya dönüştürerek satmışlardır. Ayrıca et üretimi devlet kontrol ve üretiminden tamamen özel sektör eline geçince et ithalatı da ön plana geçmiş, Türk halkı pahalı et yemeye (hatta yiyememeye) başlamıştır. Bugün gelinen nokta ise çöken hayvancılığımız ve iflas eden sahipsiz tarım sektörümüzün durumudur.
Siyasileri yanlarına alan iş bilir tüccarlarımızın da kamu yararına çalışan Et Balık Kurumu örneğinde olduğu gibi, kuruluşları, “işletmeyi sürdüreceğiz, bu işin esnafıyız” diyerek satın almaları ve kısa bir süre sonra işletmeyi unutarak, aldıkları tesisi Ankara’nın en büyük alışveriş merkezi haline getirmeleri de özelleştirmenin amacından nasıl saptırıldığının çarpıcı bir örneğidir.
Süt Endüstrisi Kurumu’na ait 32 işletmenin satışı sonucu, piyasanın en büyük üreticisi ve çiftçinin destekçisi olan bu kurumun tesislerini çoğunlukla arsa rantı nedeniyle satın alan kuruluşlar, kendi aralarında bir oligopol oluşturarak piyasa fiyatlarını kontrol altına aldıkları gibi, süt üreticisine de, maliyetinin altında bir fiyatı zorla kabul ettirmektedirler.
Yine bu Kurum’la ilgili önemli bazı hususlar da, özelleştirilen 31 adet SEK işletmesinden 7 tanesinin sonradan faaliyetlerini durdurması, 31 işletme bazında personel sayısında yüzde 10 azalma ve çiğ süt alımında yüzde 6,1 oranında düşüş olmasıdır.
Çeşitli sektörlerde satın alınan tesislerin rant elde edilmesinde kullanıldığı ve arsalarının çok büyük bedellerle bilahare değerlendirildiği de sıklıkla dile getirilen bir diğer konudur. Bu bağlamda, Tekel’e ait içki bölümü 292 milyon dolara devletten satın alınmış ve 900 milyon dolar bedel üzerinden hisselerin yüzde doksanı satılmıştır. Yönetim maalesef bir şekilde bu bedellerle, tesislerini satma becerisini gösterememiştir.
Bugünkü şekliyle yanlış bir çizgide, apar topar, kapalı kapılar ardında yapıldığı için kamuoyunca şiddetli ve haklı bir biçimde eleştirilen özelleştirmeleri mazur göstermek amacıyla, yönetimce, özelleştirmelerin kamu yararına olduğu ve tesislerin satılmasıyla ağır bir yükün milletin sırtından kaldırıldığı şeklinde bir gerekçe gösterilmektedir. İlk bakışta çok mantıklı ve gerçekçi gibi gözüken bu yaklaşımın, özelleştirilen çimento fabrikaları ele alındığında ne kadar hatalı olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, bu tesislerden 5 tanesinin, 1986-1988 dönemi özelleştirme öncesi ve 1990-1992 dönemi özelleştirme sonrası durumları ele alındığında, bunların özelleştirme sonrası devlet elinde olduğundan daha iyi bir performans yaratamadıkları açıkça görülmektedir. Söz konusu şirketlerin özelleştirme sonrası istihdam oranları yüzde 30, üretimleri yüzde 5,5 ve ortalama satış karlılığında yüzde 92 azalış gözükmüştür. Yani özel sektör her zaman devletten daha iyi işletmecidir tezi de bu örnekle bir anlamda çürütülmüştür.
Özelleştirmeyle, ekonominin istihdam kaybı, vatandaşın daha pahalı mal alması, milli kuruluşların ve milli pazarın yabancıların eline geçmesi, üreticinin malının ucuza alınması gibi hususların yanı sıra devletin özelleştirilen kuruluşlardan, özelleştirme öncesi ve sonrası elde ettiği verginin de ele alınması; meseleye bir de bu açıdan bakılması önemlidir. Çünkü 1999 yılında karı 70 trilyon olan ve devlete 41 trilyon vergi ödeyen Petrol Ofisi, özelleştirme sonrası devlete 32,5 trilyon vergi vermiştir. Kaldı ki 2000 yılında 1 milyar 260 milyon dolara satılan Petrol Ofisi’nin bugün yeniden kurulmasının maliyetinin 8 milyar ve borsa değerinin de 4,5 milyar dolar olduğu söylenmektedir.
Bütün bu örneklere daha birçok ilave yapılır ve yapılacak her ilave kafamızda soru işaretleri yaratacak özelliktedir. Çünkü “Babalar gibi satarım” mantığı ile çoğu zaman, Tüpraş ve Galataport örneklerinde olduğu üzere aceleye getirilerek kapalı kapılar ardında satılmak istenen milli tesislerin çoğu, özellikle Türk Telekom, Eti Holding ve bağlı kuruluşları ve Deniz Nakliyat gibi kuruluşlar son derece stratejik kuruluşlardır. Söz konusu tüm kurum ve kuruluşları Türk milleti gözünün nuru, elinin emeğiyle ile yıllar boyu çalışarak yaratmıştır. Ancak ve maalesef büyük iddialarla ve meclis çoğunluğuyla işbaşına gelen iktidar, bütçe açığını kapatmada, Türk parasının yapay bir şekilde değerini korumada bir araç olarak ele aldığı, kullandığı özelleştirme gelirlerine bel bağlamıştır. Son üç yılda, tamamlanmış bir tane bile büyük yatırım ve istihdam alanı yoktur. Devlet eliyle, gösteriş amacıyla yaptırılan duble yollar dökülmekte, merasimle sefere konan hızlı trenler raydan çıkıp vatandaşlarımızın canına mal olmaktadır. Kısacası devlet işletmeciliği, amaçlı bir şekilde daha kötü düzeye getirilmiş, bütçe açığını ve dış borç faizlerini karşılamak için yapılan özelleştirmeler fiyaskoyla sonuçlanmış, halkın malı, mülkü satılarak, lüks özel uçak alımları ve dış gezilerle çarçur edilme noktasına getirilmiştir.
Büyük ülkeler, aklı başında yönetimler her ne pahasına olursa olsun özelleştirme yapmamalı, hele stratejik önemi olan kuruluşları asla satmamalıdırlar. Devletin iğneden ipliğe her şeyi üretmesi mantığı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında bir mecburiyet idiyse de bu yaklaşımın bugün gerçekçi olmadığı doğrudur. Ancak özelleştirilmenin bir mantığı ve insafının da olması gerektiği ve keyfilikle bağdaşamayacağı da gözler önündedir. Bu mantığın gereği olarak da devlet eliyle, çiftçinin, tüketicinin, sözün özü halkın yararına olacak şekilde, partizan ve oportünist yaklaşımların çok dışında, dürüst ve vatansever yöneticilerle çağdaş devlet işletmeciliğine belli alanlarda tekrar dönmekte gerek ve önem vardır. Tükenen hayvancılığımız, beli bükülen çiftçimiz ve tüketicimiz ancak böyle nefes alır, yaşam alanı bulur.
Ali Külebi