SiNaN32
27-01-2009, 12:34
http://www.ortakantin.com/imageresize.asp?path=groups/3584.jpg&width=120 HOCA DEHHANİ
Hoca Dehhani aslen Horasanlı olup, Anadolu Selçuklu sarayında yetişen divan şairi. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Horasan’da doğdu. Moğol istilası sırasında Anadolu’ya gelip yerleşti. Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaeddin Keykubad’ın takdirini kazandı. Sultan’ın isteği üzerine Farisi olarak, 20.000 beyitlik Selçuklu Şehnamesi yazdı. Ancak eser bugün ortada yoktur.
Divan edebiyatının ilk temsilcilerindendir. Gazellerinde mazmunlara açık şekilde yer verdi.
Oğuz Türkçesini en zarif ve en sade şekilde kullanmıştır. Şiirleri devrine göre, Türk Edebiyatında gazel ve kaside nazım şeklinin ilk örnekleri olup, kolay anlaşılan benzetmelere yer vermiştir. Tasavvuf şiirinin hakim olduğu bir çevrede yaşamasına rağmen, şiirlerinde pek tasavvuf etkisi görülmez.
Farisi ve Türkçe şiirler yazan Dehhani, devrinin, çevresinin sosyal hayatını, ahlak, insan ve güzelliğini aksettiren ilk şairlerdendir.
GAZEL
Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü anın gönlümü şâd eyledi
Ben de idi bunca yıllar kaddine serv-i revan
Doğrulukla kulluk ettigiyçün âzâd eyledi
Hüsrev-i hüban eden sen dilberi-i şîrin-lebi
Bî-sütun-ı aşk içinde beni Ferhâd eyledi
Od ile korkutma vâ’iz bizi kim lâl-i nigâr
Cânımuz bizim oda yanmağa mutâd eyledi
İster isen milk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim
Pâdişehler dâd ile milkini âbâd eyledi
Hoca Dehhanî
Bu gazel, aruzun “bahr-ı remel” kalıbıyla yazılmıştır.
Vezni:
İçki sunan güzel, bir kadehle bizi gamdan kurtardı. Benim gönlümü sevindirdiği için, onun gönlü de şad (şen, mutlu) olsun.
Burada kadeh, sâkî, şâd kelimeleri tezada düşmeyecek şekilde, kendi aralarında anlamca ilgili olarak sıralanmışlardır. Tenasüp (müraat-ı nazîr) sanatı yapılmıştır. Azâd etmek, köleliği akla getirir. Kölelerin belli bir zaman sonra efendileri tarafından bağışlanması işinin adıdır. Bu beyitte gama, aşka uğrayanın içki ile mutluluğa kavuşmasından söz edilmektedir. Köleyi de mutluluğa kavuşturacak olay, serbest bırakılması değil midir? Kölenin özlemi hürriyet, aşığın özlemi de içki sayesinde bulacağı mutluluktur. Divan şiirinde karşılığını görmeyen âşıkların sığınacakları tek yol içkidir, meydir. Beyitte mey sözü, açıkça söylenmiyor, kadeh kelimesiyle bize hatırlatılıyor. Şair benzetme amacı gütmeden kadehi kullandıysa, beyitte mecaz-ı mürsel sanatı da vardır.
Güzel ve uzun boylu servi, bunca yıllar sevgilisinin boyuna posuna hayranlık duymuş, ona köle olmuştur. Kulluğunu doğrulukla yaptığı için, sevgilisi onu serbest bıraktı.
Beyitte sevgilinin boyu, servi ağacının uzun boyuna değil, biçimli endamına benzetilmektedir. Yani servi, servi olduğu için değil, güzele kul köle oluşundan ve bu görevini doğrulukla yaptığından ötürü serbest bırakılmıştır. Olay, başka bir olay örneklenerek daha güzel bir sebebe bağlanarak anlatılmıştır. Hüsn-i tâlil sanatına başvurulmuştur. Serv-i revanda sihr-i hâlâl sanatı vardır. Bir kelime veya tamlamayı hem kendisinden önceki ibarenin sonu, hem de kendisinden sonra gelecek bölümün başlangıcı olarak kabul etme sanatı. Bu beyitle ilk beyti beraber düşündüğümüzde; kadd, serv, âzâd kelimeleri arasında da müraat-ı nazîr sanatının varlığını görürüz.
Ey tatlı dudaklı güzel! Seni güzellerin hükümdarı olarak yaratan Tanrı, beni de aşkın bî-sütunu arasındaki Ferhad’a benzetti.
Bu beyitte aşkın elinde çaresizlikten yakınan şair, bu sonucu kaderin bir cilvesi olarak görür ve teselli bulur. Bu, bir alın yazısıdır. O da değişmeyeceğine göre ne yapabilirim der gibi bir tevekkül içindedir. Ferhad, Hüsrev, Şirin ve Bi-sütun kelimeleriyle bir aşk hikâyesi anlatılmak istendiği için Telmih sanatı yapılmıştır. Tezada düşmeden anlamca ilgili kelimeler sıralandığından müraat-ı nazîr sanatı da görülür. Ayrıca bu dört kelime bizde bir şaşkınlık da uyandırdığından, beyitte ihyam-ı tenasüp sanatına da başvurulmuştur. Hüsrev kelimesi bir hikâye kahramanı anlamında değil, güzellerin şahı anlamında kullanılmıştır. Şirin-i leb, tatlı dudaklı anlamında kullanılmıştır. Bî-sütunu aşk, aşkın zorlukları manasınadır. Ferhad eyledi de, Ferhad gibi beni zorluklar içinde bıraktı demektir.
Ey vaiz! Sen bizi cehennem ateşi ile korkutamazsın. Zira bizi, sevgilinin yanağı da ateşte yanmaya alıştırdı.
Şair, vaiz ve biz kelimeleri ile iki ayrı düşünce sahibini öne sürmektedir. Vaiz; cehennem ateşinin korkunçluğunu, günahkârların bu ateşle yanacaklarını söyleyerek insanları korkutmaktadır. Biz kelimesiyle de “din dışı” konumda olanlar anlatılmak istenmektedir. Bunlar, sevgilinin cehennem ateşinden daha yakıcı olan yanağında yanmaya alışmış olan kişilerdir. Beyitte vaize ve cehennem ateşine meydan okuma tavrı vardır. Anlamca kuvvetli olan cehennem ateşi olmasına rağmen şair, hasret duyduğu sevgilisinin yanağını daha yakıcı bulmakla mübalağa sanatı yapar. Sevgilinin yanağının cehennem ateşinden daha yakıcı oluşunun düşünülmesi, guluv mübalağayı akla getirir.
Eğer güzelliğinin ülkesi daha da şenlensin istiyorsan, cömert ol. (Şunu iyi bil ki) padişahlar yurtlarını, ülkelerini adaletleriyle bayındır hale getirdiler.
Divan şairi gönlüne hükmeden sevgili için padişahım, sultanım der. Padişah memleketlere, güzel de sevenin gönlüne hükmeder. Burada padişahla sevgili arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Kasıca halkın padişahtan ikram ve cömertlik bekleyişi gibi, şair de sevgilisinden ilgi bekler.
Aşkın sebep olduğu sevgilinin güzelliğini konu olarak işleyen bu gazelde, şair, anlatımı birçok söz sanatlarıyla bezeyerek “gününü gün etme” gibi bir hayat felsefesini anlatmaktadır. Gazel baştan sona profan bir görüşle kaleme alınmıştır.
Hoca Dehhani aslen Horasanlı olup, Anadolu Selçuklu sarayında yetişen divan şairi. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Horasan’da doğdu. Moğol istilası sırasında Anadolu’ya gelip yerleşti. Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaeddin Keykubad’ın takdirini kazandı. Sultan’ın isteği üzerine Farisi olarak, 20.000 beyitlik Selçuklu Şehnamesi yazdı. Ancak eser bugün ortada yoktur.
Divan edebiyatının ilk temsilcilerindendir. Gazellerinde mazmunlara açık şekilde yer verdi.
Oğuz Türkçesini en zarif ve en sade şekilde kullanmıştır. Şiirleri devrine göre, Türk Edebiyatında gazel ve kaside nazım şeklinin ilk örnekleri olup, kolay anlaşılan benzetmelere yer vermiştir. Tasavvuf şiirinin hakim olduğu bir çevrede yaşamasına rağmen, şiirlerinde pek tasavvuf etkisi görülmez.
Farisi ve Türkçe şiirler yazan Dehhani, devrinin, çevresinin sosyal hayatını, ahlak, insan ve güzelliğini aksettiren ilk şairlerdendir.
GAZEL
Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü anın gönlümü şâd eyledi
Ben de idi bunca yıllar kaddine serv-i revan
Doğrulukla kulluk ettigiyçün âzâd eyledi
Hüsrev-i hüban eden sen dilberi-i şîrin-lebi
Bî-sütun-ı aşk içinde beni Ferhâd eyledi
Od ile korkutma vâ’iz bizi kim lâl-i nigâr
Cânımuz bizim oda yanmağa mutâd eyledi
İster isen milk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim
Pâdişehler dâd ile milkini âbâd eyledi
Hoca Dehhanî
Bu gazel, aruzun “bahr-ı remel” kalıbıyla yazılmıştır.
Vezni:
İçki sunan güzel, bir kadehle bizi gamdan kurtardı. Benim gönlümü sevindirdiği için, onun gönlü de şad (şen, mutlu) olsun.
Burada kadeh, sâkî, şâd kelimeleri tezada düşmeyecek şekilde, kendi aralarında anlamca ilgili olarak sıralanmışlardır. Tenasüp (müraat-ı nazîr) sanatı yapılmıştır. Azâd etmek, köleliği akla getirir. Kölelerin belli bir zaman sonra efendileri tarafından bağışlanması işinin adıdır. Bu beyitte gama, aşka uğrayanın içki ile mutluluğa kavuşmasından söz edilmektedir. Köleyi de mutluluğa kavuşturacak olay, serbest bırakılması değil midir? Kölenin özlemi hürriyet, aşığın özlemi de içki sayesinde bulacağı mutluluktur. Divan şiirinde karşılığını görmeyen âşıkların sığınacakları tek yol içkidir, meydir. Beyitte mey sözü, açıkça söylenmiyor, kadeh kelimesiyle bize hatırlatılıyor. Şair benzetme amacı gütmeden kadehi kullandıysa, beyitte mecaz-ı mürsel sanatı da vardır.
Güzel ve uzun boylu servi, bunca yıllar sevgilisinin boyuna posuna hayranlık duymuş, ona köle olmuştur. Kulluğunu doğrulukla yaptığı için, sevgilisi onu serbest bıraktı.
Beyitte sevgilinin boyu, servi ağacının uzun boyuna değil, biçimli endamına benzetilmektedir. Yani servi, servi olduğu için değil, güzele kul köle oluşundan ve bu görevini doğrulukla yaptığından ötürü serbest bırakılmıştır. Olay, başka bir olay örneklenerek daha güzel bir sebebe bağlanarak anlatılmıştır. Hüsn-i tâlil sanatına başvurulmuştur. Serv-i revanda sihr-i hâlâl sanatı vardır. Bir kelime veya tamlamayı hem kendisinden önceki ibarenin sonu, hem de kendisinden sonra gelecek bölümün başlangıcı olarak kabul etme sanatı. Bu beyitle ilk beyti beraber düşündüğümüzde; kadd, serv, âzâd kelimeleri arasında da müraat-ı nazîr sanatının varlığını görürüz.
Ey tatlı dudaklı güzel! Seni güzellerin hükümdarı olarak yaratan Tanrı, beni de aşkın bî-sütunu arasındaki Ferhad’a benzetti.
Bu beyitte aşkın elinde çaresizlikten yakınan şair, bu sonucu kaderin bir cilvesi olarak görür ve teselli bulur. Bu, bir alın yazısıdır. O da değişmeyeceğine göre ne yapabilirim der gibi bir tevekkül içindedir. Ferhad, Hüsrev, Şirin ve Bi-sütun kelimeleriyle bir aşk hikâyesi anlatılmak istendiği için Telmih sanatı yapılmıştır. Tezada düşmeden anlamca ilgili kelimeler sıralandığından müraat-ı nazîr sanatı da görülür. Ayrıca bu dört kelime bizde bir şaşkınlık da uyandırdığından, beyitte ihyam-ı tenasüp sanatına da başvurulmuştur. Hüsrev kelimesi bir hikâye kahramanı anlamında değil, güzellerin şahı anlamında kullanılmıştır. Şirin-i leb, tatlı dudaklı anlamında kullanılmıştır. Bî-sütunu aşk, aşkın zorlukları manasınadır. Ferhad eyledi de, Ferhad gibi beni zorluklar içinde bıraktı demektir.
Ey vaiz! Sen bizi cehennem ateşi ile korkutamazsın. Zira bizi, sevgilinin yanağı da ateşte yanmaya alıştırdı.
Şair, vaiz ve biz kelimeleri ile iki ayrı düşünce sahibini öne sürmektedir. Vaiz; cehennem ateşinin korkunçluğunu, günahkârların bu ateşle yanacaklarını söyleyerek insanları korkutmaktadır. Biz kelimesiyle de “din dışı” konumda olanlar anlatılmak istenmektedir. Bunlar, sevgilinin cehennem ateşinden daha yakıcı olan yanağında yanmaya alışmış olan kişilerdir. Beyitte vaize ve cehennem ateşine meydan okuma tavrı vardır. Anlamca kuvvetli olan cehennem ateşi olmasına rağmen şair, hasret duyduğu sevgilisinin yanağını daha yakıcı bulmakla mübalağa sanatı yapar. Sevgilinin yanağının cehennem ateşinden daha yakıcı oluşunun düşünülmesi, guluv mübalağayı akla getirir.
Eğer güzelliğinin ülkesi daha da şenlensin istiyorsan, cömert ol. (Şunu iyi bil ki) padişahlar yurtlarını, ülkelerini adaletleriyle bayındır hale getirdiler.
Divan şairi gönlüne hükmeden sevgili için padişahım, sultanım der. Padişah memleketlere, güzel de sevenin gönlüne hükmeder. Burada padişahla sevgili arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Kasıca halkın padişahtan ikram ve cömertlik bekleyişi gibi, şair de sevgilisinden ilgi bekler.
Aşkın sebep olduğu sevgilinin güzelliğini konu olarak işleyen bu gazelde, şair, anlatımı birçok söz sanatlarıyla bezeyerek “gününü gün etme” gibi bir hayat felsefesini anlatmaktadır. Gazel baştan sona profan bir görüşle kaleme alınmıştır.