Farazi
21-01-2009, 12:48
Sırrını söyleme dostuna, dostun söyler dostuna
bu hikayeyi 2002 sene sonunda bir kose yazarımız kalemine almıstı (ismini unuttugum) yaşamımda etkisi olan güzel bir hikaye
Hiçbir “sır”, eğer ikinci bir kişi bile biliyorsa sonuna kadar gizli kalmaz. “Sır” tek kişiye aitse “sır” olarak kalır.
Midas’ın Kulakları hikâyesinin bir benzerini İranlı Hakim Nizami 12’nci yüzyılda yazmıştır.
Hikâyenin kahramanının adı Büyük İskender’dir.
Büyük İskender güçlü bir beydir. Herkes ona saygı duyar, itaat eder; gücü karşısında eğilir bükülür. Ama Büyük İskender’in bir sırrı vardır ve bu sırrı sadece onu ilk çocukluğundan beri tıraş eden berberi bilmektedir.
Büyük İskender’in ince uzun, eşek kulağına benzer kulakları vardır. Şehir içinde sürekli olarak büyük şapkalarla dolaşmakta, sarayında bile şapka takmakta ve sırrını böylece herkesten gizlemektedir.
Bu sırrı bilen tek kişi olan emektar berber iyice yaşlanmış, elden ayaktan düşmeye başlamıştır. İskender’e Vahit adında genç bir berberi önerir. Vahit’i kendisi yetiştirmiştir, dürüstlüğüne kefildir.
Sırrını bir başkasının daha bilmesini istemeyen İskender sonuna kadar direnir, ama sonunda emektar berber ölür ve genç Vahit’i çağırtmak zorunda kalır.
İskender’in odasının kapısı kapanır, İskender oturur, şapkasını çıkarır ve saygıyla onu bekleyen Vahit şaşkınlıkla elindeki makası düşürür.
İskender gözünü genç berberin gözüne diker ve şöyle der:
“Eğer burada gördüklerin hakkında tek bir kişiye, tek bir kelime söylersen dilini kopartır, kafanı vurdururum.”
Vahit bu korkuyla yaşamaya başlar. Gündüz sadece İskender’in kulaklarını ve tehdidini düşünür. İskender’in eşek kulakları hemen her gece rüyasına girmeye başlar.
Sonunda Vahit böyle yaşayamayacağına, bu gerilimden kurtulmak için sırrı birine söylemeye karar verir.
Yakında bir vadiye gider, orada bulduğu ilk kuyuya eğilir ve bağırır: “İskender’in kocaman kulakları var... İskender’in eşek kulakları var...”
Defalarca bağırır, kendisini iyice rahatlamış hissettikten sonra şehre döner. Aradan aylar geçer, Vahit rahatlamıştır, mutludur. İskender de Vahit’e güvendiği için rahattır.
Ancak o vadide, kuyunun hemen yanında büyüyen çalılardan birini bir gün çobanın biri koparır, bir kaval yapar ve üfler. Çalıdan bir tek ses çıkmaktadır: “İskender’in kocaman kulakları var... İskender’in eşek kulakları var...”
Çoban bu işin nasıl olduğuna kafa yormaz, her yorulduğunda oturur kavalını üfler ve aynı sesi dinleyerek eğlenir.
Ve bir gün İskender o vadiden geçerken uzaktan o sesi duyar, hemen atını sesin geldiği yere sürer ve kavalını üfleyen çobanı bulur. Tabii ki çobanı hemen hapse attırır ve bu işin nasıl olduğunu sorar. Düşündüğü şey, çobanın Vahit’in arkadaşı olduğu ve bu sırrı Vahit’ten öğrendiği için kavalıyla türkü gibi çaldığıdır.
Vahit’i çağırtır. Genç berber olayı olduğu gibi anlatır. İskender şaşırır: “Bir kuyuya mı bağırdın! Ama neden?”
“Bu sırrı taşıyamıyordum sayın İskender, birine söylemem gerekiyordu, ben de kuyuya söyledim... Anlaşılan kuyu da sırrı çalılara aktarmış...”
İskender adamlarını yollar, kuyunun çevresindeki çalıları toplatır, kaval yaptırır. Bütün kavallardan aynı ses çıkmaktadır: “İskender’in kocaman kulakları var...”
İskender düşünür, çobanı da Vahit’i de affeder. Hattatını çağırtıp aynı sözden birkaç levha yazdırır ve görebileceği her yere astırır. O söz şöyledir:
“Unutma! Her zaman tek sırdaşın sadece kendin olabilirsin. Güvenli gibi görünen su kuyusu bile sana ihanet edebilir. Bir sırrın varsa ya da bir sır biliyorsan, sadece kendine sakla, rüzgâra bile söyleme.”
iki kişinin bildiği sır sır değildir :)
bu hikayeyi 2002 sene sonunda bir kose yazarımız kalemine almıstı (ismini unuttugum) yaşamımda etkisi olan güzel bir hikaye
Hiçbir “sır”, eğer ikinci bir kişi bile biliyorsa sonuna kadar gizli kalmaz. “Sır” tek kişiye aitse “sır” olarak kalır.
Midas’ın Kulakları hikâyesinin bir benzerini İranlı Hakim Nizami 12’nci yüzyılda yazmıştır.
Hikâyenin kahramanının adı Büyük İskender’dir.
Büyük İskender güçlü bir beydir. Herkes ona saygı duyar, itaat eder; gücü karşısında eğilir bükülür. Ama Büyük İskender’in bir sırrı vardır ve bu sırrı sadece onu ilk çocukluğundan beri tıraş eden berberi bilmektedir.
Büyük İskender’in ince uzun, eşek kulağına benzer kulakları vardır. Şehir içinde sürekli olarak büyük şapkalarla dolaşmakta, sarayında bile şapka takmakta ve sırrını böylece herkesten gizlemektedir.
Bu sırrı bilen tek kişi olan emektar berber iyice yaşlanmış, elden ayaktan düşmeye başlamıştır. İskender’e Vahit adında genç bir berberi önerir. Vahit’i kendisi yetiştirmiştir, dürüstlüğüne kefildir.
Sırrını bir başkasının daha bilmesini istemeyen İskender sonuna kadar direnir, ama sonunda emektar berber ölür ve genç Vahit’i çağırtmak zorunda kalır.
İskender’in odasının kapısı kapanır, İskender oturur, şapkasını çıkarır ve saygıyla onu bekleyen Vahit şaşkınlıkla elindeki makası düşürür.
İskender gözünü genç berberin gözüne diker ve şöyle der:
“Eğer burada gördüklerin hakkında tek bir kişiye, tek bir kelime söylersen dilini kopartır, kafanı vurdururum.”
Vahit bu korkuyla yaşamaya başlar. Gündüz sadece İskender’in kulaklarını ve tehdidini düşünür. İskender’in eşek kulakları hemen her gece rüyasına girmeye başlar.
Sonunda Vahit böyle yaşayamayacağına, bu gerilimden kurtulmak için sırrı birine söylemeye karar verir.
Yakında bir vadiye gider, orada bulduğu ilk kuyuya eğilir ve bağırır: “İskender’in kocaman kulakları var... İskender’in eşek kulakları var...”
Defalarca bağırır, kendisini iyice rahatlamış hissettikten sonra şehre döner. Aradan aylar geçer, Vahit rahatlamıştır, mutludur. İskender de Vahit’e güvendiği için rahattır.
Ancak o vadide, kuyunun hemen yanında büyüyen çalılardan birini bir gün çobanın biri koparır, bir kaval yapar ve üfler. Çalıdan bir tek ses çıkmaktadır: “İskender’in kocaman kulakları var... İskender’in eşek kulakları var...”
Çoban bu işin nasıl olduğuna kafa yormaz, her yorulduğunda oturur kavalını üfler ve aynı sesi dinleyerek eğlenir.
Ve bir gün İskender o vadiden geçerken uzaktan o sesi duyar, hemen atını sesin geldiği yere sürer ve kavalını üfleyen çobanı bulur. Tabii ki çobanı hemen hapse attırır ve bu işin nasıl olduğunu sorar. Düşündüğü şey, çobanın Vahit’in arkadaşı olduğu ve bu sırrı Vahit’ten öğrendiği için kavalıyla türkü gibi çaldığıdır.
Vahit’i çağırtır. Genç berber olayı olduğu gibi anlatır. İskender şaşırır: “Bir kuyuya mı bağırdın! Ama neden?”
“Bu sırrı taşıyamıyordum sayın İskender, birine söylemem gerekiyordu, ben de kuyuya söyledim... Anlaşılan kuyu da sırrı çalılara aktarmış...”
İskender adamlarını yollar, kuyunun çevresindeki çalıları toplatır, kaval yaptırır. Bütün kavallardan aynı ses çıkmaktadır: “İskender’in kocaman kulakları var...”
İskender düşünür, çobanı da Vahit’i de affeder. Hattatını çağırtıp aynı sözden birkaç levha yazdırır ve görebileceği her yere astırır. O söz şöyledir:
“Unutma! Her zaman tek sırdaşın sadece kendin olabilirsin. Güvenli gibi görünen su kuyusu bile sana ihanet edebilir. Bir sırrın varsa ya da bir sır biliyorsan, sadece kendine sakla, rüzgâra bile söyleme.”
iki kişinin bildiği sır sır değildir :)