PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : TÜRKİYE’DE FELSEFENİN KONUMU



SiNaN32
10-01-2009, 20:39
Felsefe ve Türkiye - Bir görüş

Felsefe nedir? Yahut felsefe ne işe yarar?



Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay:

Felsefenin tarifi bilindiği gibi muhteliftir. Filozoflara, filozofların meyillerine göre ve felsefenin sahalarına göre çeşitli tarifler yapılmıştır; yani ontolojik yönden, epistemolojik yönden, ahlaki yönden veya siyasi yönden, ideolojik yönden tarifler yapılmıştır ama işte genellikle felsefenin “sistemli akli düşünce olarak” bir tarifi vardır ve bir de aklın kurallarına göre düşünerek alemin varlığı meselesini, bilginin varlığı meselesini veya insanlığın ve insan toplumunun çeşitli meselelerini izaha, temellendirmeye yarayan bir bilgi alanı olarak kabul edilir (bilim alanı değil bir bilgi alanıdır). Felsefe, mesela bir zihin sporu olarak da kabul edilir, felsefenin mesela işte hakikatin bilgisine ulaşmak için bir vasıta olduğunu söyleyenler var. Yine felsefenin Allah’ın ahlaki ve ahlaktan maksut olduğundan bahsedenler var. İşte Aristo mesela “varlık olmak bakımından varlığın ilmidir.” diyor. Buradaki “varlık olmak bakımından varlık” değişmeyen, aslını kaybetmeyen varlık yani Aristo’nun “cevher”i, değişmeyen cevher Tanrı, manasında onun ilmine ulaşmak gibi tabirleri var başka tabiler de var. İşte mesela, meşhur bir tanım, Karl Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” diyor yahut Wittengestein’a izafe edilen bir tanım var “felsefe şişenin içindeki sineğin çıkmasına yol vermektir” gibi, Karl Marx mesela, “şimdiye kadar filozofların alemin nasıl meydana geldiğini izahtan başka bir şey yapmamışlardır, bunlarda bir şeye yaramamıştır, artık yeni dünya kurmak lazım” diyor. İdeolojisi bakımdan önemlidir. Ama felsefenin insan zihnini çalıştırdığı muhakkaktır; derinliğine düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır; soyut düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır, bunla birlikte farklı düşünmeyi ve tenkitçi düşünceyi öğrettiği de muhakkaktır çünkü bunlara dayanıyor; tabi ki sistemli düşünme de olacak, aklına geldiği gibi rasgele yazmayacak, gerçi öyle yazanları da bazen filozof kabul ederler, Nietzsche gibi... Tutarsız, mantıki esasları olmayan, aklına estiği gibi, cümleler birbirleri ile bağlantısız olsa da mevcudu yıktığı için öyle düşünenler de var, ona da filozof deyip filozof kabul edenler var. Ama genel ölçü böyledir, fakat soyut düşünme olduğu için felsefe herkese hitap etmez, onun için ben felsefe lüks bir bilgi dalıdır, diyorum. Burada lüks demekten maksat ulaşılması zor değil, anlaşılması zor bir bilgi dalıdır ve sıradan insanlara, şimdiye kadar yapılmış felsefe yolları ve şekilleri fazla bir şey kazandırmaz. Yani, bir Aristo’nun felsefesi. bir Spinoza’nın felsefesi, bir Kant’ın felsefesi bir çok matematikçiye, mühendise veya fenciye bir şey ifade etmez. Çünkü onlar, somut düşünmeye alışmışlardır. Bir tıpçı hastalığı teşhis eder, tedavisini yapmaya çalışır; cevher var mıydı yok muydu, bilgi nasıl meydana geldi, bilgi sınırı var mıdır yok mudur, evren sonlu mudur sonsuz mudur, ezeli midir ebedi midir, yaratılmış mıdır yaratılmamış mıdır, bunlar onlara göre içinden çıkılmaz şeylerdir. İnsan kafasını bunlarla hiç meşgul etmemelidir. Bizde mesela tarihçiler tarih felsefesinin oldum olalı aleyhindendir. Niye Fuat Köprülü böyle şeylerle uğraşmayın demiş.Bütün tarihi metinler ortaya çıktıktan sonra belki uğraşılabilir demiş ama tarih felsefesi ile ilgili bir kitap okuduklarında, bir tebliğ dinlediklerinde lüzumuna inanıyorlar. Çünkü kendilerinde derinlik kazandıracağını biliyorlar. Ve bu derinlik içerisinde de kafalarına takılmış olan bir çok problemleri de çözme fırsatı bulacaklarını tahmin ediyorlar, ondan dolayı lüzumlu görüyorlar. Felsefe tenkitçi düşünceyi geliştirir, farklı düşünmeyi, soyut düşünmeyi geliştirir bir de problem çözmeyi öğretir. Hayatta en önemli faydası problem çözmeyi öğretmesidir. Yani, binlerce problemle binlerce filozof uğraşmış, fikir adamı uğraşmış tarih boyunca, bunların az çok bilinmesi insana bir yol açar; olmadık yerde kendisine ışık tutar veya onların bazı çözüm tarzlarından faydalanarak kendisi yeni problemler karşısında yeni çözümler üretebilir. En darda kaldığı zaman bunun içinden çıkılabileceğine inanıyorsa, o anda kafasını çalıştırır hiçbir şey bilmese bile kendisi o anda bir metot bularak işin içinden çıkabilir. Felsefenin bu tarz faydaları var. Onunla düşünenler seviye de kazandırıyor. Hadiselere derinliğine bakmayı, hadiseleri derinliğine yorumlayabilmeyi öğretiyor. Bunlar, daha bir çok insanda yok zaten. Siyasi yönden de olsa, ahlâki yönden de olsa, ilmi yönden de olsa, içtimaî yönden de olsa bu tarz derinliğine yorumlayıcı temellendirmelere bilhassa ihtiyaç var. Bugün toplumumuzda işte benim hayat felsefem budur, bizim sendikamızın felsefesi budur, bizim kuruluşumuzun felsefesi budur, cumhuriyetimizin felsefesi budur, partimizin felsefesi budur gibi söyleyenlere çok rastlıyoruz. Ama bunu söyleyenlerin çoğu felsefî meseleler konuşulduğu zaman rahatsız olurlar ya uykuya dalarlar ya sıkılırlar, sıkıldıklarını belli ederler veya konuyu değiştirmeye çalışırlar veya orayı terk etmek için fırsat kollarlar. Niye? Çünkü alışkın değildirler. Ama bizim hayat felsefemiz gibi sözler söylemek onların işine geliyor; çünkü onların görüntülerini, imajlarını ve onlar hakkındaki tasavvurları kuvvetlendiriyor, kabul görmesini sağlıyor. Dolayısıyla William James’in dediği gibi felsefe karın doyurmaz ama kafa doyurur, kalp doyurur, hatta bilinmeyen bir takı hakikatleri keşfe yarar. Şüphe üzerine kurulduğu için, o şüphe geliştikçe yeni fikirler ortaya çıkabilir. Mutlaka şu filozofun dediği doğrudur, falanınki yanlıştır demediğiniz zaman, demediğiniz takdirde yeni fikirler ortaya çıkmaya başlar yavaş yavaş.



2- Türkiye’de felsefenin durumu nedir?



Türkiye’de felsefenin bugünkü durumu aslında fena değil. Felsefeye farklı bakış açıları var. Bir grup insan felsefeye ideolojik yönden baktıkları için, mesela Marksist felsefeyi kabul edip onun dışındakileri kabul etmiyorlar. Bir grup insan ateist düşünceyi, natüralist düşünceyi, materyalist düşünceyi temel alıyorsa, onlar için de felsefenin dışına çıkılması doğru değil, yani felsefe doğayla da uğraşsa aklın sınırlarını zorlamamalı, onu aşmamalıdır ve değer sahasıyla bilhassa dinle uğraşmaması lazım, dinden, dini anlayışlardan uzak durması lazım gibi düşünenler ve yazanlar var. Ve bu görüşler gittikçe kuvvetleniyorlar. Dolayısıyla böyle düşünenler inançlı olarak felsefe yapmaya çalışanları saf dışı etmeye çalışıyorlar. Siz felsefeci olamazsınız, felsefede bu yok gibi... Bunlar tabi, tarihi seyre de uygun değildir. İlkçağda Yunan’da da dini duygular olduğunu görüyoruz, Sokrates’te, Sokrates’ten öncekilerde, Platon’da, Aristo’da teolojik esaslar var. Ortaçağ Hıristiyan dünyasını bir tarafa bıraksak bile, bazılarının dediği gibi bilhassa bizim Hacettepe’de denirdi bu, teolojik meseleler ortaçağda kalmış, Descartes modern felsefenin babası sayılan bir adam. İşte 17.yüzyıl filozofu ve 17.yüzyılın ortalarında ölmüş. Bu adam Hıristiyan vahyine bağlı olduğunu söylüyor. Tanrının varlığını ispatlayan deliller ortaya koyuyor. Bunu yaptıktan sonra onu mükemmel olduğunu, bundan dolayı yanılmaz ve yanıltmaz olduğunu bunun için onun bildirdiği bilgini doğru olduğunu ve kendisinin bilgisinin de doğru olduğunu yani doğru ve kesin bilgiyi Tanrı’nın yanılmaz ve yanıltmazlığına dayandırıyor. Bazıları da diyor ki, bilhassa Batı dünyasında, Descartes da zaten ortaçağ filozofu, ortaçağda yaşamamakla beraber, ortaçağdaki Hıristiyan kilise babalarının etkisindedir, diyorlar. Hatta Leibniz için de bunu diyorlar. Ondan sonrakiler ortaçağın etkisinden kurtulmaya çalıştı filan diyorlar. Malbranche var, papaz zaten, mesleği öyle; efendim, Pascal var. Pascal zaten ömrünü manastırda geçirmiş, Düşünceler adlı kitabını orada yazmış, bir keşiş gibi ya da bir mutasavvıf gibi diyelim, orada bir mistik olarak yaşamış, öyle düşünmüştür ama Batı dünyasında, meselâ J. P. Sartre gibi ateistler de dahil olmak üzere, Pascal üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Sokrates üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Herkes kendine göre ondan bir şey çıkarıyor. Spinoza var, Leibniz var. Spinoza’nın sistemi tümüyle teolojik bir sistem. Bizim Müslüman filozoflarını çözemediği meseleleri çözmüş gibi görünüyor. Bizde Farabi, İbn Sina gibi filozofların Allah cüzzileri bilmez dediği söyleniyor, ama bu Allah cüzzileri bilir diyor. Batıda yazılmış felsefe tarihleri de yanlış naklediyorlar Spinoza’yı. Sadece Etika’sına dayalı olarak. Kant zaten fidesit bir ortamda, annesi Protestan, yetişmiş. Müslümanlığı da tetkik etmiş. Ömrünün son yıllarında yazmış olduğu “Aklın Sınırları İçinde Din” kocaman bir kitaptır. Hıristiyanlığa adeta teslim olmuş. Müslümanlık hakkında da güzel fikirleri var. İslam Peygamberi hakkında, zekat hakkında vs. fikirleri olan bir adam. Ondan sonrakiler de, işte Hegel, dindar bir adam. Protestanlığın esaslarından, Hıristiyanlığın esaslarına göre hatta onun sistemini felsefe sistemi haline getirmiş. Üçlü Tanrı inancını (Teslis akidesini) Hegel’in sisteminde yer almadığı bir yer yok ki. Adeta, o yoksa Hegel yok gibi. Ondan sonra bu böyle gidiyor. Günümüzde de bu böyle. Teolojik meseleler ortaçağda kalmış falan demek yanlış, tarihi seyre aykırı. Dindar da felsefe yapabilir dinsiz de felsefe yapabilir. Gücü yeten, kafasına güvenenler felsefe yapabilir. Kabul görür görmez o ayrı mesele. Sen şöyle düşünüyorsun, sen bunu diyemezsin, sen saf dışı olmalısın, senin düşüncelerin felsefî düşünce aykırı. Dolayısıyla Türkiye’de felsefe anlayışı bakımından böyle farklılıklar var. Ama buna rağmen iki taraf da çalışıyor, kendine göre. Tercümeler yapıyor, tezler hazırlanıyor, araştırma makaleleri, araştırma kitapları yayınlanıyor. Bunlar aslında bazı noktalarda buluşuyorlar, birbirlerinden faydalanıyorlar, görüşüyorlar. Zahirde de olsa ortak noktaları var, o da felsefî düşüncenin gelişmesine neden oluyor. Bu dindar ya da inançlı olanların felsefe yapmasını istemeyen insanlar da buna alışacaklardır. Batıda gördükleri gibi alışacaklardır. Takiyettin Mengüşoğlu gibi bazı kimselerin, “Felsefeye Giriş”te, dini yönü olan filozofların bu yönlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yani Descartes’ın böyle Tanrının ispatı gibi görüşlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Bunu sistemden çıkarırsanız, sistem çöker. Adam, bilgi teorisini buna dayandırıyor. Bu temelde olan görüştür. Dolayısıyla dindar olan Batıdaki filozofların bizde tanıtımı da eksik ve yanlış, kasıtlı suretle yapılıyor. Onların o yönleri görülmezden geliniyor ve onların o yönü üzerinde durmak isteyenler de görülmezden geliniyor ya da önlenmeye çalışılıyor. Tabi bu da hem felsefî düşünceyi hem onu tanımayı hem de düşünceyi sınırlandırıyor, dogmatik bir davranış. Felsefenin tanımlarına da uygun olmayan bir davranış bu. Ama tabi, Cumhuriyetin başındaki gibi değil, 1950’li 60’lı yıllardaki gibi değil. 1980’den sonra yayınlarda büyük bir gelişme var. Bu hızla giderse daha da iyi olur.



3- İlk sorunun cevabı çerçevesinde Türkiye’de felsefeye ihtiyaç var mıdır?



Türkiye’de felsefeye ihtiyaç vardır. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de vardır. Hatta daha fazla ihtiyaç vardır. Bilim adamlarına bilim felsefesi anlatılması yönünden ihtiyaç vardır. Meselâ biyologun biyoloji felsefesi, matematikçinin matematik felsefesi, fizikçinin fizik felsefesi bilmesi lazım. Bunlar Batıda yüzyıllardır işlenen konulardır. Yani neden bir konuyu ele aldığında nasıl bunu derinlemesine gidiyor, bunun temellendirmesini yapabilmeli. Ya da birisi yaptığında anlayabilmesi lazım. Sadece bir iki deneysel sonuçla onunla yetinmek yanlış değilse bile eksik bir şey, eksik bir şey ufuk vermez. Max Planck gibi büyük bilim adamları aynı zamanda filozoftur. Onların makaleleri, kitapları var. Fizik felsefesi, bilgi felsefesi açısından fevkalade önemli. Onlar Türkçe’ye çevrilmiyor, çevrilse bile anlaşılmıyor, eksik çevriliyor, yanlış çevriliyor vs. İşte Max Planck, modern fiziğin istikametini değiştiren bir adam, 1901’de bulduğu, Planck Sabitesi denilen sayı ile, kuantum görüşleriyle. Bu adamın kitapları var. Makalelerini, konferanslarını toplamışları. Meselâ, “Modern Fizikte Evren Tasavvuru” diye bir kitabını çevirmişler. Ağzını yüzünü bulaştırmışlar. Her cümleye itiraz koymuşlar. Kitabın sonundaki “Din ile İlim” adlı makaleyi tercüme etmemişler. Bunlar dürüstlük değil, bunların aydınlıkla ilgisi yok. Bunlar ideolojik saplantılar. Bizde diğer kitaplarda da, felsefe, sosyoloji, psikoloji ile ilgili kitaplarda da din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi ile ilgili bölümler tercüme edilmez, hiç bahsedilemez. İlim ahlakı bakımından yanlıştır, felsefi ahlak açsından, meslek etiği açısından yanlıştır. Bu yönden de ihtiyaç vardır, ama dediğim gibi, derinlik kazanması bakımından da ve bilim dallarının birbirleriyle çekişmesinden kurtulması bakımından da faydası vardır. Bilimsel gelişmelerin üzerinde felsefe düşünce, onları derleyip toparlayıp muhakeme ederek yeni görüşler, yeni buluşlar getirmeye çalışan bir düşünce alanıdır. Dolayısıyla bütün bilimleri adeta bir bütün halinde insanların faydasına, zihnine vs.ye sunmaya çalışan bir faaliyet alanıdır. O bakımdan da önemlidir. Sanat felsefesi açısından da önemlidir; din felsefesi, ahlak felsefesi, siyaset felsefesi, açısından da önemlidir. Bizde pek yapılmıyor. Bazı kitapların tercümesi ile kalınıyor. Ondan sonra bilhassa sanat felsefesi sahasında birkaç kitap var. Din felsefesi sahasında bazı gelişmeler oldu. Bugün çevre felsefesi gelişiyor, Türkiye’de birkaç kitap yazıldı. İletişim felsefesi var, gelişiyor, kitap yazıldı; spor felsefesi gelişti. En çok faaliyet gösteren, en önemli sahalardan birisi olan iktisadi sahadır.iktisat felsefesi ile ilgili bir tercüme kitap bir de yazma kitap var. Onun dışında benim bildiğim bir şey yok. Halbuki iktisat felsefesi önemlidir, ister ideolojik olsun ister olmasın. Meselâ Marks’ın emek felsefesi, sınıf felsefesi, toplum felsefesi, üretim felsefesi, çalışma felsefesi, iş felsefesi vs. liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi akımlarında temelinde iktisadi görüşler vardır. Toplumun iktisadi yönden refaha kavuşturma iddiası vardır. Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi üzerine düşünmüyor. Bu yönden de ihtiyaç var. Felsefeye her yönden ihtiyaç vardır.



4- Felsefenin bizde tam olarak kabul görmemesinin nedenlerinden biri oluşan düşünce akımlarının kendi kültürel yapımıza dayanamamasından mıdır? (Türk düşünce tarihi ile ilişkili olarak...); bir diğeri de bir kısım felsefecilerin felsefe anlayışlarından mı ileri gelmektedir?



Felsefe belli bir ölçüde kabul görüyor. Bir çok yüksek seviyede felsefeyi çok soyut, ulaşılamaz, gökyüzünde asılı ama işte hayranlıkla seyredilen ahize gibi bir yıldızlar topluluğu gibi sunarsanız insanlar ona ulaşamayacaklarını düşünürler. Bu ne işe yara, gecenin karanlığında ışığı gelirse biraz işe yarar; yani birincisi takdim şekli. İkincisi oldukça geniş tabakalara ulaştırılabilecek bir tarzda felsefi eserlerin pek olmaması. Üçüncüsü bizdeki felsefi eserlerin tercüme, telif, büyük çoğunluğu toplumumuz ahlak yapısıyla, inanç yapısıyla uyuşmaz. Uyuşmaması bir noksanlık mıdır? Değildir. Felsefenin içerisinde böyle düşünenler, yazanlar da vardır, yazmayanlar da vardır. Ama esas bu işte topluma ters gitmek, toplumun zıddına gitmek, zıddına şeyler söylemek esas felsefedir, esas ilericiliktir dediğiniz zaman böyleyse ben burada yokum diyor, vatandaş. Benim hayat tarzımla, benim inancımla, benim ahlaki telakkimle uyuşmayan şeyler hatta onları (gelenek- görenek) yıkmaya çalışan bir anlayış ötede dursun diyor. Felsefeciler bunlarsa benim onlarla bir münasebetim olamaz diyebilir. Dolayısıyla hem aleyhte konuşulanlar, yazılanlar oluyor hem de aleyhte bir durumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Burada tabi, dindarların bir çok dindar ama bunların çoğu sığ dindar felsefeyi böyle görmelerinden dolayı böyle oluyor. Ama bunun da bir kısım kabahatini gene deminki ifade etmeye çalıştığım felsefecilerde aramak lazım. Çünkü en azından insanların inançlarına saygı göstermiyorlar. Öyle davransınlar ama ben de şöyle düşünüyorum demek ayrı, onlar yanlıştır, yıkılması lazımdır vs. demek ayrı bir şey. Çünkü o insanların hayat tarzı bununla temellenmiştir. Oralardan yeni bir felsefi görüş çıkarabilir miyiz, esas zor olan budur ve topluma da fayda getirecek olan budur. Bakın bugün Alman felsefesi dendiği zaman son 300 senede şekillenmiş bir felsefe vardır. Bu İngiliz felsefesinden ayrıldığı gibi komşusu Fransız felsefesinden ayrılır, özelliği itibariyle. Hepsi aynı mı düşünmüş? Hayır, hepsi, aynı düşünmemiş ama demek ki ortak bir şekilde gittikleri taraflar var. Fransız felsefesinde rasyonalist taraf ağırlıkta, İngiliz felsefesinde amprist taraf ağırlıktadır, ön plana çıkmaktadır. Ona bağlı olarak da bir pragmatik felsefe şimdi Amerika’da ve tüm dünyada hakim vaziyette, devletler de onu benimsemiş olduğu için bizde de bilhassa 1980’lerden sonra pragmatik felsefe gelişti. Zaten İstiklal Harbinden sonra o zaman ki bir takım felsefeciler pragmatik felsefeyi tercih etmişlerdir, Fransız felsefesine filan. Çünkü pratik hayatta uygulamaya yönelik olması lazım felsefenin. İstiklal harbinde biz hayatın acılarıyla, gerçekleriyle yüz yüze geldik, gençliğimizde, yaşlılığımızda bu çemberden geçtiler, dolayısıyla onların tecrübesini fiiliyata dökmek lazım, diyorlardı. Şimdi dünyada o şey var, başarı esasına dayalı, çocuklarımızda onun peşinden koşturuluyor, başarı getiren her şey iyidir, başarı getirmeyen hiçbir şey değildir, anlayışı var. Tabi bu anlayışla felsefeyi benimsetmek kolay değil. Felsefeyi, felsefi esasları benimsetmek için ona göre değişik programlar yapmak lazım. Milli Eğitimde programlarda değişiklik yapmak lazım. Bugün iletişim vasıtalarında, programlarında değişiklik yapmak lazım vs. o zaman belki daha çok kimse bunu faydasına inanı ve faydası üzerinde düşünmeye başlar veya benimser.



5- Türkçe, bir felsefe ve bilim dili olmaya uygun mudur? Türkçe’nin yapısından kaynaklanan bir sorun var mıdır?



Türkçe felsefe yapmaya uygundur tabi, bana göre. Bunu sırf ben söylemiyorum. İşte Mermi Uygur’un araştırmaları, makaleleri var, hatta kitapları var. Türkçe ile Almanca’yı karşılaştırıyor. Türkçe’nin felsefe yapmak ve düşünme açısından Almanca’dan daha iyi olduğunu söylüyor. Benzeri araştırmalar Ömer Naci Soykan tarafından da yapılmıştır. İşte onun bu konu hakkında altı- yedi makalesi var, kitap halinde de çıktı, “Arayışlar” kitabında var. O da benzeri şeyleri söylüyor. Ama tabi bugün kısırlaştırılmış olan dille bunu yapmak mümkün değil. Zenginleştirmek lazım dili. O da Batıdan kavram aktarmakla değil, o kavramların mümkün mertebe Türkçe karşılıklarını bulmak suretiyle, bir de bizim bundan 30- 40 sene önceki veya daha evvelki dönemlerde sadece Cumhuriyet döneminde olsa bile kullandığımız felsefî terimler var, atılan veya atılmak istenen, bunları da kullanmak lazım. Bunlar hem bizim daha önceki düşünce hayatımızla bağımız kurar hem de bunların bir çoğu aklı gibi, zeka gibi efendim fikir gibi bir takım kavramlar günlük dilimizde de kullanıldığı için hâlâ, çoluk- çocuk da anladığı için, sıradan, kültürü olmayan, okuma yazma bilmeyenlerin de anladığı için bu bağlantıyı koparmamak lazım. Yunanca ve Latince kavramlarla, İngilizce ve Almanca kavramlarla doldurarak felsefeyi siz tesirli veya ergin hale getirmekte güçlü çekersiniz. Bir de burada dili zenginleştirmek lazım dedik, bugün Türkî Cumhuriyetlerde felsefî faaliyetler var. Onların kullandıkları bir takım terimler var. Onlar bir takım şeylere karşılık bulmuşlar. Güzel Türkçe olarak karşılık bulmuşlar. Onlardan istifade etmek lazım. Böyle bir şey başka dillerde yok. Yani Batı dillerinde İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın vs.nin filan bizim Türk dünyasındaki kaynaklarımız gibi, dilin şivelerinin kullandığı bir takım kelimelerden gelen zenginlikler pek yok onlarda. Belki İspanyolca’da Güney Amerika’daki kullanımlardan gelen bazı farklılıklar vardır veya Portekizce’de ama Almanca’da vs. de bunu olduğunu zannetmiyorum. Almanlar ile Avusturyalılar bu dili kullanıyorlar, sömürgeleri de yok fazla, diğerlerinin olmakla beraber, dolayısıyla bu Türk dünyasında kullanılan terminolojiyle zenginleştirmek lazımdır. Yerine göre aslı değiştirilmeden de kullanılabilir. Ama çoğunun karşılığını bulmak lazım.



6- Türkiye’de felsefenin yerleşmemesinin başka nedenleri neler olabilir?



Bunların belli başlılarını saydık. Felsefenin çok soyut bir alan olarak gösterilmesi, sadece düşünce sahasında kalmış gibi gösterilmesi, işte geniş tabakalar iyi sunulmaması, dilinin ağır olarak gösterilmesi, bir de mümkün mertebe çoğunluğunun anlayabileceği güzel Türkçe’yle yazılmış olmaması gibi sebepler ve bunu yanında işaret ettiğimiz gibi milletin değerler dünyasına sırt çeviren veya karşı çıkan, onu yıkmayı hedefleyen anlayışlara dayanması, böyle bir anlayışla takdim edilirse, o zaman tabi tutunamama, gelişemem gibi durumlarla karşılaşır. Bunun dışında da, tabi esas olarak şu vardır: Bizim maziyle bağımız kesildi. Yani, Meşrutiyet Dönemini yeniş araştırmalarla biraz bilmeye başladık. Tanzimat Dönemini iyi bilmiyoruz. Yani Tanzimat Döneminin düşünürü olarak Namık Kemal ‘i vs.yi görüyoruz ama bunlar esas felsefeci değildir. Bunlar edebiyatçıdır. Meselâ o dönemde klasik mantık çalışmaları yanalar var, tasavvuf çalışmaları yapanlar var veya siyasi görüş getirenler var devlet idaresinde, hukukta görüşler getirenler var veya anlam felsefesi, dil felsefesi, mantık felsefesi ile uğraşanlar var yahut kelam felsefesi ile uğraşanlar var, bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz birkaç isim, onları işte tekrar ediyoruz. Halbuki bilmediğimiz, kitapları yazılı halde kütüphanelerde bulunan bir takım insanlar var. Bilmediğimiz için, uğraşmadığımız için bunların değerlerini de bilmiyoruz. Belki de onlar içinde çok değerlileri vardır. Bu sebeple bunlarla da bağlantı kurmalıyız. Oralardan güç almak lazımdır. Bugün meselâ Almanya’da bir Kant’ın ortaya çıkması için bir Leibniz’in gelmesi lazımdı, bir Descartes’ın gelmesi lazımdı yani Kant sadece Alman düşüncesinin geleneğine bağlı, oradan yetişmiş birisi değildir. İşte İngiliz düşüncesi, “Hume beni dogmatik uykumdan uyandırdı” diyor. Hume’u okumuş. Ondan sonra işte ona benzer diğer bir takım insanları okumuş. Alman mistisizmi olmasaydı, Eckhard olmasaydı, Luthercilik onun etkisiyle çıkıyor, Luther var, bunlar olmasaydı Kant diye bir adam olmazdı. Demek ki Kant hem Alman düşünce tarihinin geleneğini biliyor, onu hazmetmiş hem Batı düşünce tarihinin (İngiliz, Fransız gibi) büyük simalarını biliyor, ondan istifade etmiş ve oradan bir sentez çıkarmış adam. Diğerleri de böyledir. Biz bunlardan mahrumuz. Bizde Ziya gökalp var, onu da çok iyi bildiğimizi sanmıyorum. Bir kısmı baştan reddediyor, bir kısmı da işte milliyetçi olduğu için sadece o yönüyle ilgileniyor. Halbuki, bunlar doğru olsa bile, esas fikri yönünün esas değeri fikri yönünün esas değeri ortaya konmalıdır, yeniden yorumlanması lazımdır. Yani yakın dönem düşünce tarihi ile uzak dönem düşünce tarihiyle bağlarımızın kurulması, kuvvetlendirilmesi lazımdır. Oradan da bizim köklerimizin beslenmesi lazımdır; aynı zamanda İslam düşüncesinden beslenmesi lazımdır. Hatta bugün Türkiye’de de yaygınlaşmaya başlayan Budist görüşler, propagandalar vs. Batılılar, bir Schopenhauer Budizm’den, Hinduizm’den azami ölçüde faydalanmış, kendisi söylüyor bunu; Nietzsche de faydalanmış, kendisi söylüyor bunu. Hegel bunların hepsini okumuş, bütün dünya dinlerini tetkik etmiş, bütün dünya tarihini tetkik etmiş oradan tarih felsefesi çıkarmış, üç ciltlik din felsefesi kitabı var, estetikleri tetkik etmiş, iki büyük cilt estetik kitabı var. Mevlana’ya hayranlık duyuyor, kitaplarında ismen yer veriyor. Bizde de böyle olması lazım. Şimdi onla uğraşmayın onda din vardır, İslâm’da din vardır, İran’da in vardır, Çin’de din vardır, elin adamı bundan istifade ediyor. Böyle kapıları kapatmakla olmaz ki, yani sadece Batıdakini getiriyoruz. 150 senedir, hâlâ bir filozofumuz yok. Yani bugün Batıdaki gibi büyük bildiğimiz filozof dediğimiz adamalardan kaç tane var bizde ?



7- Türkiye’de neden filozof yetişmiyor?



Türkiye’de neden filozof yetişmiyor? sorusunun cevabı zor tabi. Eskiden deniliyordu ki işte İslam mani oluyor, o bizi engelliyor. Peki Tanzimat’tan beri düşüncede İslam’ın baskısı var mı? Yok! Laiklik gittikçe gelişiyor, Cumhuriyetin başında laiklik kabul edildi, 80 senedir laiklik var, dinin tesiri ortadan kalkmaya başladı neredeyse. Ateist de kitabını rahatça yazabiliyor materyalist de kitabını rahatça yazabiliyor hatta televizyonda söylüyor. Peki düşüncenin önünde bir engel yok, bunların bir çoğu Kant’ı da biliyor, Comte’u da biliyor, sadece okuyup anlatıyorlar; anlatsınlar, biz de öyle yapıyoruz. Farklı bir şey neden söylemeyelim? Ve bize uygun bir şey... Derinleşemiyoruz, zannediyorum esas mesele de bu. Bir dil meselesi bir de bu tarihi bağ meselesi zannediyorum. Taklitle ve nakille uğraşıyoruz hâlâ. Yani Kant’ı da öğrenelim, nakledelim fakat Kant’ı aşalım, Fichte’yi aşalım, Hegel’i aşalım, Heidegger’i aşalım, Husserl’i aşalım, Bergson’u aşalım, Boutroux’u aşalım çeşitli görüşler açısından. Bu aşmak da zor bir şey, bunun temeli lazım. Felsefî geleneğin de iyi kurulması lazım. Onlarda bu felsefe geleneği 300- 400 senedir var, daha öncesini hesaba katmasak bile. Bizde öyle bir şey yok tabi. Tanzimat Döneminden başlatsak bile orada bu tarz bir gelenek yok. Cumhuriyetin başından, 1920’lerden başlatmış olsak bile, 80 senelik bir gelenek bir filozof çıkmasına yeter mi? Yetmesi lazım aslında. Bugün filozof diyebileceğimiz, cumhuriyet döneminde yetişmiş diyebileceğimiz adamlar varsa, işte Hilmi Ziya Ülken, bence bir filozof denebilir; Mehmet İzzet’e o zaten filozof diyor; Mengüşoğluna deniyor. Ama bunlar Cumhuriyet çocuğu değil, Osmanlı çocuğu, 1900 doğumlu, 1908 doğumlu, Osmanlı eğitimi almışlar, kültürünü almışlar, Batıda okumuşlar. Ama onlar da çok bir şey yapamamışlar.

SiNaN32
10-01-2009, 20:45
Cumhuriyet Döneminde Felsefe

Mustafa Günay

http://www.hizliresim.com/2009/1/10/11438.jpg

Betül Çotuksöken’den uzun bir araştırmanın sonuçları

Betül Çotuksöken, kitabında, özellikle öğretim ve araştırma bakımından ülkemizdeki felsefi düşüncenin gelişimini irdelemekte ve değerlendirmektedir. Kitabının ekler bölümünde, felsefe bölümlerinden bazılarının yüksek lisans ve doktora tezleri kaynakçası ve bazı bölümlerin lisans ders programları yer almaktadır. Kitabın son bölümünde felsefecilerimizden seçilmiş birer yazıya yer verilmiştir
Türkiye'de felsefe var mı?", "Bizde filozof var mı?" türünden sorulara yakın zamanlara kadar çoğunlukla olumsuz yanıtlar verildiğini saptamak mümkündür. Hatta birkaç yıl önce öğrencilerime uyguladığım bir ankette, belli başlı Türk felsefecilerinin adlarını ve kitaplarını yazmalarını istemiştim. Sonuç oldukça üzücü ve düşündürücü çıkmıştı. Elbette bu durumun
çeşitli nedenleri bulunmaktadır. İlkin, bizde felsefi düşüncenin tarihi, Batı' da olduğu kadar eski ve köklü değildir. İkinci olarak da, felsefecilerimiz/düşünürlerimiz nedense kendi ülkemizde üretilen felsefe ve felsefi söyleme karşı kayıtsız kalmakta, birbirlerinin çalışmalarına gönderimde bulunmaktan sanki özenle kaçınmaktadırlar. Ancak son yıllarda "Türkiye' de Felsefe" konusundaki çalışmaların çoğaldığını ve hatta felsefe bölümlerinde bu konuyla ilgili dersler verilmeye başlandığını görüyoruz. Bunlar elbette sevindirici gelişmelerdir.
Bu yazıdaki amacım, Betül Çotuksöken'in ülkemizde Cumhuriyet dönemindeki felsefe çalışmalarını inceleyen ve yaklaşık dört yıllık uzun bir araştırmanın ürünü olan “Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Öğretim ve Araştırma Alanı Olarak Felsefe-Seçilmiş Metin1erle"(**) adlı kitabını, çeşitli yönleriyle tanıtmak ve değerlendirmektir.
Çotuksöken, kitabında, özellikle öğretim ve araştırma bakımından ülkemizdeki felsefi düşüncenin gelişimini irdelemekte ve değerlendirmektedir. Kitabının ekler bölümünde, felsefe bölümlerinden bazılarının yüksek lisans ve doktora tezleri kaynakçası ve bazı bölümlerin lisans ders programları yer almaktadır. Kitabın son bölümünde felsefecilerimizden seçilmiş birer yazıya yer verilmiştir. Çotuksöken şöyle demektedir: "Bu bölümde felsefe anlayışlarını doğrudan doğruya ya da kimi felsefe disip1inleri dolayımında yansıtan yazılarla, Türkçenin bir felsefe dili olarak kuruluşuna katkıda bulunan yazılara ve evrensel felsefi söylemin ülkemizdeki alımlanışını içeren çalışmalara özellikle yer verilmiştir." (s. 100)
Felsefe dünyamıza yönelirken göz önünde tuttuğu ölçüler konusunda Çotuksöken şunları söyler: "Felsefe dünyamızın niteliğini ve evrensel felsefe dünyasına katkılarını gözler önüne sermek için daha ilk ağızda birtakım ölçüler geliştirmek gerekmektedir. Bu çalışma çerçevesinde zaman zaman filozoflarımızın/felsefecilerimizin yapıtlarının ve ele aldıkları konuların dökümü yapılmakla birlikte, esas olarak onların felsefi anlayışlarının ne olduğu üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda daha sonraki kuşaklan yetiştiren kişilerin kurdukları ya da kurdurdukları "düşünce akrabalıkları" da dikkate alınmaya çalışılmıştır." (s. IV)
Çotuksöken, Cumhuriyet döneminde felsefenin durumuna bakarken saptadığı ölçütlere önem vermenin yanı sıra, özellikle Cumhuriyetin bir “yurttaşlar”, “kurumlar” toplamı olduğunu göz önünde bulundurmakta ve yine özellikle üniversitelerde üretilen felsefe çalışmalarını ele almaktadır. Ancak söz konusu kurumların dışında ya da belli bir kuruma bağlı olmadan çalışan kişilerden de söz etmektedir. Çünkü bir kişinin akademik dünyanın dışında bulunması, onun felsefe dünyasında verimli ve etkin olmasına engel değildir.
Üniversitelerde Felsefe
Çotuksöken, Türkiye’deki felsefi düşüncenin gelişimini, üniversitenin çağdaşlaşması süreciyle birlikte ele almaktadır. Üniversitelerimizdeki felsefe bölümlerini incelerken de, gerek çağdaş üniversitenin gerekse de Modern Türk Felsefesinin başlangıcı olması bakımından, İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünü de alarak konuya girmekte ve bu bölüme diğer bölümlere göre daha fazla yer vermektedir. Bildiğimiz gibi, İstanbul Üniversitesi ülkemizde kurulan ilk üniversitedir. Aynı zamanda bu kurum içinde yer alan felsefe bölümü de ilk olma özelliğini taşımaktadır. Yine bu üniversitemizdeki felsefe bölümü, oldukça uzun bir süre için, ülkemizdeki değişik üniversitelerde çalışan felsefecilerin de yetiştiği başlıca kurum durumunda olmuştur. Çotuksöken'in deyimiyle: "Diğer üniversitelerde şu sıralarda eğitim-öğretim etkinliklerini gerçekleştiren, araştırma yapan kişilerin büyük bir bölümü, İstanbul Üniversitesi'nde yetişmiş ya da bu bölümde belli bir süre çalışmış kişilerdir. (...) Yine İstanbul Üniversitesi'nde yetişen, en azından doktora derecesini bu kurumdan alan kimi kişiler, halen herhangi bir felsefe bölümünde çalışmamakla birlikte, bulundukları kurumlarda bu bölümden aldıkları etkiyi sürdürmektedir." (s. 24)
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde felsefe anlayışları ve eğilimleri birbirinden çok farklı kişiler bulunduğunu belirten Çotuksöken'e göre: "Modernliği ve Aydınlanmacı tutumu benimseyenlerin yanı sıra, Aydınlanmacı tutumu eleştirenlerin, karşı çıkanların da bulunduğu bir gerçektir. (s. 24) Felsefi düşüncenin tarihsel gelişimini de alırken, bu bölüme ağırlıklı biçimde yer vermesinin gerekçesini ise Çotuksöken şöyle açıklar: "Türkiye' de felsefenin her anlamdaki tarihinin İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünün tarihiyle büyük ölçüde örtüştüğü açıkça görülmektedir. Bu nedenle İstanbul Üniversitesi’ne daha geniş bir yer ayrılmıştır. (s. 56-57)
Çotuksöken, daha sonra sırasıyla Ankara, Hacettepe, Ortadoğu Teknik, Atatürk, Ege, Boğaziçi, Uludağ, Gazi, Mersin ve diğer bazı üniversitelerdeki felsefe bölümlerini ve felsefe grubu öğretmenliği bölümlerini ele almakta ve bu bölümlerin kendine özgü nitelikleri ve ayırt edici özellikleri üzerinde durmaktadır. Çotuksöken’e göre, “Bir bakıma, her bir felsefe bölümünün yapısı, bölümlerde çalışan öğretim elemanlarının felsefeye ilişkin tasarımları ve yönelimleri etkilemektedir. Yapılan çalışmalar hangi doğrultudaysa, verilen dersler de o doğrultuya yakın olmaktadır." (s. 29) Şimdi söz konusu felsefe bölümlerinin başlıca niteliklerini gözden geçirmek ye rinde olacaktır.

1940'lardan itibaren Ankara'daki Dil- Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde yer alanların ortak yönleri, İslam düşüncesi ve bilim tarihi konularıyla uğraşmalarıdır. (s.2) Hacettepe Felsefe Bölümünde ise, «ağırlıklı olarak bilgi sorunları, değer sorunları, etik sorunlar ve in san hakları konusu işlenmektedir. Bilgi konusunda ontolojik yaklaşımı benimseyen öğretim üyelerinin büyük ölçüde, İstanbul Üniversitesi kökenli antropolojik yaklaşımı öne çıkarmaya çalıştıkları öne sürülebilir." (s. 31) Çotuksöken bu bölümde görevli olan kişilerin aynı zamanda Türkiye Felsefe Kurumu'nda da etkin çalışmalar yapan kişiler olduğunu da belirtmektedir. Örnek vermek gerekirse, "Bölüm Başkanı İoanna Kuçuradi, felsefenin üniversitelerde kurumsal olarak oluşturulmasının yanı sıra, sadece üniversitelerde kalmayarak, felsefenin doğrudan topluma da yayılması konusunda son derece duyarlı davranmaya ve bu türden çalışmaların kurumsallaşması doğrultusunda özel olarak çaba harcamaktadır." (s. 33) ODTÜ Felsefe Bölümünde ise mantık, bilim felsefesi ve bilim tarihi türünden çalışmalar ağırlıktadır. Ama son yıllarda daha farklı konulara yönelişlerin başladığı ve çeşitli çalışmalar yapıldığı görülebilir. (s. 37) Atatürk Üniversitesi (Erzurum) Felsefe Bölümü 1975 yılında İstanbul ve Ankara üniversitelerinin desteğiyle kurulmuştur. “Bölümde yetişenlerin zaman zaman Tanzimattan bu yana yerel düşünce dünyamızı gözler önüne sermeyi amaçlayan çalışmalar gerçekleştirdikleri ve bunun yanı sıra, karşılaştırmalı çalışmalar yaptıkları (...) öğreti elemanlarının büyük çoğunluğunun din-felsefe ilişkilerini son derece önemli bir sorun alanı olarak gördükleri ve bunun yanı sıra, kimin öğretim elemanlarının günümüzün önemli felsefe sorunlarıyla ilgilendikleri görülmektedir." (s. 39) 1979'da kurulan Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün ise, daha çok, antik-çağ felsefesi, İslam felsefesi, hermeneutik ve bilim felsefesi alanındaki çalışmalarla tanındığını belirtir. (s. 41) Uzun yıllar bölüm başkanlığım yürütmüş ve İslam Felsefesi çalışmalarıyla tanınan Ahmet Arsan DTCF, şu anki bölüm başkanı olan ve estetik ve Dil Felsefesi alanında yoğunlaşan Taylan Altuğ ve tarihselci-hermeneutik gelenek bağlamında çalışan ve halen Muğla Üniversitesi'nde görevli olan Doğan Özlem İstanbul Üniversitesi mezunudurlar. Çotuksöken 1982'de kurulan Boğaziçi Felsefe Bölümünde, Analitik Felsefe geleneğinin egemen olduğu belirtir. Bu bölüme ilişkin olarak şunları ifade eder: "Yurtdışı ilişkileri bakımından diğer üniversitelerin felsefe bölümlerinden daha farklı bir anlayış içinde olan Boğaziçi Felsefe Bölümünün kadrosunda hemen her zaman bir ya da iki yabancı öğretim üyesi konuk olarak bulunmaktadır." (s. 43) 1990 yılında Hacettepe Felsefe Bölümünün desteğiyle kurulan Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümünde, ontolojik-antropolojik bakış açısı egemendir. Gazi Üniversitesi Felsefe Bölümü de 1990 yılında kurulmuştur. 1993 yılında kurulan Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümünde ise insan felsefesi ve bilim felsefesi başlıca yönelimler olarak görülmektedir. (s. 47)
Üniversite dışındaki kişi ve kurumların çalışmaları
Felsefe alanında üniversitelerin dışında da çeşitli kurumsal ve kişisel etkinlikler gerçekleştirilmektedir. Söz konusu kurumlar arasında, Çotuksöken, Türkiye Felsefe Kurumu'nu (kuruluşu 1974), Türk Felsefe Derneği'ni (kuruluşu 1986) ve Anadolu Aydınlanma Vakfı'nı anmaktadır. (s. 52-53) Bu kurumların yanı sıra, bağımsız çalışan kişiler de mevcuttur. Çotuksöken'e göre, "Çoğun, kitap türü yayınlarla kendilerini tanıtan ve kabul ettiren bu kişilerin bir kısmı, doğrudan felsefe eğitimi almış kişilerdir; bir kısmı bir zamanlar üniversitelerde çalışan bu alanda çalışmalar yapan kişilerdir." Çotuksöken bu kişiler arasında Arslan Kaynardağ, Selahattin Hilav, E. Sezgin, Füsun Akatlı, Oruç Aruoba, Vehbi Hacıkadiroğlu (uzun yıllar Felsefe Tartışmaları dergisini çıkarmış ve yönetmiştir) ve Celal Kanat'ı saymaktadır. (s. 54)
Felsefi Temelli Kültürel Küreselleşmeye Doğru
Çotuksöken, çalışmasının sonuç bölümünde, Türkiye' de felsefenin günümüzdeki durumuna ilişkin bazı saptama ve değerlendirmelerde de bulunmaktadır: "Görüldüğü gibi, ülkemizde felsefe alanında birbirlerinden oldukça farklı nitelikte birçok çalışma yapılmaktadır. Bir bakıma üniversiteler felsefe alanında gerçekleştirilen çalışmalar için önemli bir zemin oluşturmaktadır. Başlangıçta büyük ölçüde "aktarma"ya yönelik çalışmalar, giderek daha özgün nitelikli çalışmalara dönüşmüştür. Elbette, Türk dilinde oluşturulan felsefi söylemin her zaman “özgün” nitelikli olduğu ileri sürülemez. Bununla birlikte felsefe üretenlerin ve bunu Türkçede gerçekleştirenlerin kurdukları “düşünce akrabalıkları” yoluyla çeşitli bağlamlardaki sorunlara felsefe açısından bakabilmeyi başardıkları ileri sürülebilir.”(s. 56)
Çotuksöken’e göre, “Türkiye’de felsefi söylemi halis bir çabayla oluşturmaya çalışanlar, temelde felsefenin küreselleşmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadırlar, çünkü insanları birleştirecek olan temel de budur: Felsefi temelli kültürel küreselleşmedir. Ekonomik bağlamda küreselleşmenin getirdiği sorunları aşmada bireyleri, kişileri, yurttaşları uyaracak olan felsefi düşünce biçimidir. “(s. 56)
Çotuksöken, ülkemizde felsefenin durumuna ilişkin olarak bazı şaşırtıcı özelliklerden de söz etmektedir: “Felsefe dünyamızda kimi yönleriyle, kimi yüzleriyle umutlandırıcı çalışmalar olduğu kadar, kimi açıdan da felsefe olanla olmayanın birbirine karıştırıldığı; felsefece bakışa hiç de uygun olmayan kurumlaşma modelleriyle, üstelik felsefe adına hiç de felsefe olmayanın ön plana çıkarıldığı ya da bu tür bir tutuma koşut olarak, felsefeci-filozof kimliği yeterince gelişmemiş, öne çıkmamış olan kişilerin kurumlarda yer buldukları, tersine kimilerinin de kurumların dışında kaldığı gözlenen gerçeklerdir. Felsefenin kendisi ile felsefeyi temsil eden kişilerin durumu arasında yaşanan bunalımlar zamanla aşılabilir ya da bu bunalımlar gerçekten "verimli bunalımlar", "üretici bunalımlar" olabilir; çünkü tuttuğu umduğumuz "felsefe aşısı"nın gelecek yüzyıldaki görünümü buna bağlıdır. Ama hiç olmazsa şu kadarı, daha fazlasını beklemek için bizi umutlandırmaya yetiyor: Gelecek yüzyılın kültürünü yaratmada en etkili olanın felsefe olduğunu görebiliyor bazı kişiler ve bu kişiler, 2003 yılında Türkiye' de (İstanbul' da) XXI. Dünya Felsefe Kongresi'nde bir araya gelecekler ve kıtaların birleştiği yerde kültür alanındaki küreselleşmeye katkıda bulunacaklar, yerellikleri aşmaya çalışacaklar." (s. 57)
Birkaç eleştirel not
Yazımın son kısmıda birkaç noktaya kısaca değineceğim. Çotuksöken'in kitabının ekler bölümünde felsefe bölümlerinin lisans ders programları yer almaktadır. Burada, bunların yanı sıra, felsefe grubu öğretmenliği bölümlerinin anabilim dallarının programlarına da yer verilmesi, bölüm programlarıyla bir karşılaştırma yapabilmek açısından yararlı olabilirdi. Ayrıca felsefe öğretmeni olarak yetişen kişilerin nasıl bir programla yetiştirildiği de ortaya çıkabilirdi. Ayrıca felsefe öğretmenliği lisans programları arasındaki farklıklar da görülebilirdi.
İslam Felsefesi çerçevesinde ortaya koyduğu çalışmalarla tanınan Mübahat Küyel'in 1980'li yıllarda yazdığı lise felsefe ders kitabının "felsefe-dışı "lığının da vurgulanması yerinde olurdu diye düşünüyorum. (s. 27)
Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü tanıtılırken sözü edilen (s. 27) Artı dergisi ise Mersin' de değil Adana' da yayımlanmıştır. Ayrıca öğrencilerin çıkardığı bir dergi olmayıp, özellikle avukat Zafer Saka'nın desteği ve çabasıyla yayımlanmış olan bir dergidir.
Türk Felsefesine Yönelik Gelecek Çalışmalarının Yönü
Çotuksöken'in bu yapıtı, Türkiye'de Cumhuriyet döneminde felsefenin gelişme sürecini ve günümüzdeki durumunu gözler önüne sermektedir. Bir bakıma önümüzde açık duran bu kitap, Türkiye' nin felsefi haritasını ortaya koymaktadır. Yazımı Çotuksöken'in sözleriyle bitiriyorum: "Türkiye' de felsefe konusunda derinleştikçe ele alınması, incelenmesi gereken ne çok şeyin olduğu da gün geçtikçe daha güçlü bir biçimde ortaya çıkıyor. (...) Bundan sonraki çalısmalarda, daha da ayrıntıya inerek, kişileri ele alan incelemeler yapmak gerekiyor." (s. IV)
Bu sözlerin felsefecilerimize yönelik bir çağrı olarak anlaşılmasını umut ediyorum. Çünkü felsefe alanında nereden gelip nereye gittiğimizi ve ne kadar yol aldığımızı zaman zaman incelemezsek, bu konuda çözümlemeler, yorumlamalar ve eleştiriler yapmazsak, felsefi düşüncenin kültürel toprağımızda kök salması da güçlü olacaktır.

(*) Mustafa Günay, Ç. Ü. Eğitim Fak. Felsefe Grubu Eğitimi ABD, mgunay@mail.cu.edu.tr
(**) Betül Çotuksöken, Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Öğretim ve Araştırma Alanı Olarak Felsefe, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını, 2001

SiNaN32
10-01-2009, 20:50
Türkiye'de felsefe öğrencisi olmak!...
Giriş

Tarihin her döneminde, değişik toplumların felsefeye karşı farklı farklı tavırları olmuştur. Bu tavırlar kimi zaman olumlu kimi zaman ise olumsuz sonuçlara yol açmakla beraber devamlı bir değişimin önüne geçilememiştir. Düşünce tarihindeki gelgitler, oluşan görüşlerin ilerleyişi ya da gerileyişi sözünü ettiğimiz değişimin bir aynasıdır. Şimdi bu aynaya, tüm toplumların çeşitli perspektiflerinden sıyrılarak, kendi toplumumuzdaki durumu görmek ya da toplumumuzun felsefeyle ve felsefeyle uğraşanlarımızın toplumla ilişkisini anlamak adına birkaç başlık altında kendi açımızdan bakacağız.

Felsefe öğrencisinin yapısı

Değineceklerim, felsefecinin toplum içerisindeki yerinden ziyade felsefe öğrencisinin toplum içerisindeki yeri olacak. Çünkü hiçbir zaman önümüzdeki basamağı atlamadan bir diğerine geçemeyiz. İşte tam da bu yüzden bir felsefecinin toplum içerisindeki yerini tespit etmek istiyorsak onun geçmişine yani öğrenciliğine dönmek gerekir. Bulunduğum konum dolayısıyla da, bir felsefe öğrencisi olarak, öğrenciliği eleştiri süzgecinden geçirmem yerinde olacaktır.

Ülkemizde felsefeyle lisede ya da üniversitede tanışan bir öğrenci için karşılaşılabilecek en büyük sorun, onun tanımının ya da yaptığı şeyin ne olduğu ile ilgilidir. Bu sorunla ilgili olarak kendine bazı açıklamalar getirse de, bir okyanus olan felsefenin içinde yüzerken, kimi zaman su yutmaktan kendini kurtaramaz. O zamana kadar belli başlı deneyimlere ve akılyürütmelere sahip olmasına rağmen gördükleri, onun edindiklerini ya da bildiklerini alaşağı etmeye başlar. Bu ciddi anlamda zor bir sınavdır. Kimi düşünürlerin fikirleri aynı anda ona hem doğru hem de yanlış gelebilir, ya da bazı fikirler onun bildiklerini ve inandıklarını uçurumun kenarına sürükleyebilir. Karşılaştığı paradoksal saldırılar veya inanmak istemediği temellendirilmiş düşünceler onu karar vermeye sürükler. Bu karar tam olarak ne yapmak istediği ile ilgilidir ve öğrenciyi kırılma noktasına götürür. Bu sorunlarla boğuşmak isteyen öğrencileri, Jaspers’in, felsefe yolda olmaktır, sözüne atıf yaparak; yürüyenler, boğuşmak istemeyenleri ise oturanlar olarak değerlendirebiliriz. Bizim ilgimiz oturanlar değildir ama onlar hakkında birkaç şey söyleyebilirim: onlar –yine onların deyimiyle- bu gibi saçmalıklarla uğraşmaktan vazgeçmişlerdir, onlar toplum içerisinde kaybeden olabilme ihtimalinden korkarlar, onlar her şeyin önüne ekonomik kaygıları koymuşlardır ve onlar belki bir diploma da edinebilirler, iyi notlar da alabilirler ama hiçbir zaman kendilerini felsefe çemberinin içinde görmezler, göremezler. Bu yüzden onların toplumla ilişkisine ayrıca değinmeye gerek yoktur. İşte oturan öğrenciler böyle kimselerdir.

Şimdi boğuşmak isteyenlere, meraklı olanlara, yolda olanlara yani yürüyenlere, felsefenin gerçek öğrencilerine değinebiliriz. Onlar bu boğuşmayı kabul ettikleri, bu mücadelenin içine girdikleri için birçok şeyi de göze almışlardır. Bilirler ki onlar yalnızca kendi felsefi problemleriyle uğraşmazlar aynı zamanda kendilerine problem çıkartmak isteyenlerle de uğraşırlar. Tam bu noktada bu gibi engellerle karşılaşan felsefe öğrencisi aynı zamanda içinde bulunduğu toplumla da -istemese bile- temasa geçer. Çünkü ona bu gibi engelleri çıkaran toplumun ta kendisidir. Ülkemizde de felsefeye yönelik toplumsal perspektifin ne düzeyde olduğunu az çok kestirerek ve yine toplumumuzun oluşturduğu bu engellere karşı olarak, felsefe öğrencisinin kendisine, tıpkı düşüncelerini oluştururken yaptığı gibi, bir çözüm yöntemi geliştirmesi gerekir. Şu halde, önümüze engel çıkaracağı apaçık olan bir toplumun üstesinden gelmek için, kendimize nasıl bir çözüm yöntemi oluşturabileceğimiz adına bir soru soruyorsak bunu da kendi olanaklarımızca yanıtlayabilmeliyiz.

Bazı sorunlar

Burada tespit olmuş olduğum dört sorun üzerinden yola çıkacağım ve de bunlar, toplumun bizde yaratabileceği olumsuz etkiyi savuşturabilmek adına yalnızca felsefe öğrencilerine yönelik tavırlara ilişkin tespitler olacak.

Öncelikle felsefe öğrencisinin yapması gereken en önemli şey, şikâyet etme yi bir kenara bırakmak olacaktır. O halde bilmeliyiz ki: Toplum tarafından yaptıklarımıza ve yapacaklarımıza karşı gelebilecek her türlü saldırı –ki en büyük saldırı bizim sahamıza yapılsa bile- hiçbir zaman, hiçbir şekilde şikâyet etme sebebi oluşturmaz. Felsefe öğrencilerine her ne tür sıfatlar (ateist, deist, akıl hastası... vb.) biçilirse biçilsin ya da yaptıklarına her ne tür yargı (boş iş, zaman kaybı, laf ebeliği... vb.) oluşturulursa oluşturulsun, bunlardan hiçbir zaman yılmamalı ve şikâyet etmemelidir. Çünkü yürüyenler bunu yapmaz.

Zaten açık olarak baktığımızda hangi toplum saldırmaz ki? Hangi bilim vardır ki toplum tarafından saldırıya uğramamış? Bizler açıkça görüyoruz ki ülkemizde tıp alanına, hukuk alanına, jeoloji alanına ya da spor alanına -yani çoğunlukla kuralları olan alanlara- hiç soluksuz saldırı varken felsefe gibi -belli başlı kuralları ol(a)mayacak- serbest bir alana saldırı yapılması hiç de şaşırtıcı değildir. İşte bu sebeple şikâyet etmek gibi bir tavır almamız doğru olmaz.

Şikâyet etme düşüncesini bir kenara bıraktıktan sonra değineceğimiz diğer önemli kısma geçebiliriz. Bu ikinci kısmın konusunu toplum analizi oluşturuyor. Bununla kastettiğim: Yaptıklarımıza ya da yapacaklarımıza karşı gelebilecek saldırıların kaynağını bulmalı ve bulduğumuz bu kaynağın saldırı çeşitliliğinden korkmayıp, direkt olarak bize yöneltilenleri bertaraf etmeli veya durdurmalı ve gelecekte yapılacak saldırıları engellemek ya da azaltmak için de saldırı kaynağını sıkı bir analizden geçirmeliyiz.

Burada da açıkça görülüyor ki, bize gelen saldırının kaynağını yani toplumun hangi kesiminden geldiğini (feministler, muhafazakârlar, sanatçılar... vb.) tespit etmeliyiz. Bu önemlidir. Sonra ise, örneğin ötanazi konusunda olduğu gibi çeşitli saldırıların sayısından korkmayıp salt bizi ilgilendiren kısmını (tıbbi boyutunu değil etik boyutunu) yanıtlayıp, gelecekte de ötanazi hakkında ortaya çıkabilecek başka problemlere dikkat çekip, bu problemleri analize etmeliyiz. Unutmamak gerekir ki, topluma direnen aynı zamanda onunla iç içe olandır. Doğal olarak bir felsefe öğrencisinin bu tip konulara uzmanca yanıtlar vermesi mümkün değildir ama kendi çerçevesinden, kendiyle sınırlı yanıtlar vermekten çekinmemelidir.

Karşılaşmış olduğum bir başka sıkıntı ise açıklama konusudur. Adım adım ilerleyerek çözümlemeye çalıştığım sorunlardan, açıklama konusunda kastettiğim: Yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın niçin bu yolda ilerlediğinin ve ilerleyeceğinin net bir açıklamasını yapmaktır.

Bilindiği gibi özünde bu bir temellendirmedir. Eylemlerinin ya da düşüncelerinin hesabını vermektir. Bunu felsefenin içindekiler diğer felsefecilere karşı da yapmak zorundadırlar. Ama konumuz felsefenin toplumla ilişkisi olduğundan, felsefe ile uğraşanların topluma yapacağı açıklama çok daha farklı olmalıdır. Cümlenin içinde geçen “net” sözcüğü de bunun içindir. Toplum ancak açıklama net olursa o açıklamayı anlamlandırabilir. Tek olarak birey de böyledir ama birey daha sabırlıdır, toplum ise sabırsız bir devi andırır. Bu sabırsız devi oluşturanlar farkı farklı algı düzeyine ve zekâsına sahip oldukları için herkesin algısına ve zekâsına hitap edecek net bir açıklama şarttır. Bunun içindir ki, toplum felsefeye karşı mesafeli olmamazlık edemez. Bu bilinmeyene karşı oluşturulan bir mesafedir. Çünkü felsefenin tam olarak neyi ifade ettiği sorusunu, felsefeciler kendi içinde yanıtlayamazken topluma; “felsefe şudur” demek hem hatalı hem de yanıltıcı olur. Ama en azından bir felsefe öğrencisi kendi görüşlerini parça parça net bir biçimde dile getirmelidir.

Gözlemlemiş olduğum ve değerlendireceğim son aşamadaki sorun savunma konusuna ilişkin olacaktır. Savunma konusunu şu şekilde açıklayabiliriz: Yaptıklarının ve yapacaklarının her ne koşulda olursa olsun arkasında durmak ve onları diğerlerine karşı savunmak.

Felsefe öğrencisinin belki de yapması gereken en önemli şey bu olsa gerek. Felsefe öğrencisi, öğrenen olduğundan mümkün olduğu kadar çok şey söylemeli, mümkün olduğunca çok düşünmeli ve mümkün olduğunca çok yanılmalıdır. Çünkü öğrenendir o, yanılması veya bir o kadar da çelişmesi gereklidir ve öğrenen olduğundan toplum tarafından ona daha farklı bakılır, deyim yerindeyse kredisi bir hayli çoktur. Ayrıca düşünmek gerekir ki, bir konuda uzman olanın yanılması bir öğrencinin yanılmasından çok daha acıdır. Bunlarla beraber savunduğu düşüncelerin ileriki zamanlarda ona ne kadar çocukça ya da naif geldiği önemli değildir, önemli olan onları ne kadar savunduğu ve ancak onları savunarak bu noktaya ulaştığını bilmesidir.

O halde tek tek açıkladığımız ve benim gözlemlediğim sorunların çözümünü tek bir cümlede açıklamak istersek: Bir felsefe öğrencisi hiçbir koşuldan şikâyetçi olmadan sıkı bir toplumsal analiz ile o toplum için net açıklamalar üretmek ve o topluma karşı kendi düşüncelerini savunmak durumundadır. Bunlar, yürüyen, yolda olan felsefe öğrencilerinin gerekliliğidir.

Böylece, bütün bu söylediklerimizin ışığında, belirtmemiz gereken ülkemizdeki toplumsal yapının içeriğini kavrayarak ona göre hareket etmemiz gerektiğidir. Ülkemizin sahip olduğu toplumsal perspektifin bazı kördüğüm tarafları bu tavırlarla çözümlenebilir. Fakat aynı zamanda bir felsefe öğrencisinin zoraki olarak, tespit ettiğim sorunlara karşı sunduğum yanıtlara sıkı sıkıya bağlanıp, her tür toplum ilişkisi içerisinde, aynı tarz kombinasyonları uygulayıp sonuç alamaması da olasıdır. Çünkü bilindiği üzere, toplumsal yapı sonsuz sayıda örnekle çok değişken olarak karşımıza çıkabilir. Felsefe öğrencisinin de bu koşulda yapması gereken, kendi ürettiği çözümleri de ileri sürüp bunların da geçerliliğini sınamasıdır. Çünkü o öğrenendir ve bu yüzden sınamalıdır. Oturan felsefe öğrencilerine gelince, onların öğrencilik süreçlerinde topluma bulaşıp, toplumla çakışan düşüncelerinin olup olamayacağı konusuna ilişkin herhangi bir garanti veremeyiz ancak garanti verebileceğimiz bir şey varsa, o da yürüyen felsefe öğrencilerinin, kendi süreçlerinde toplumla olacak ilişkisinin devamlı ve zorlayıcı olacağıdır.

* Bu yazı 22.11.2007 tarihinde Muğla Üniversitesi Felsefe Topluluğu'nun düzenlediği etkinlikte M. Efe Ateş tarafından konuşma olarak sunulmuştur.

SiNaN32
10-01-2009, 20:59
Bir Görüş


Gazel:
Türk Felsefesinin Tarihi:

Türk felsefesinin tarihinin İslam felsefesinin parlak dönemleri olan 12. ve 13. yüzyıllarda başladığını iddia edenler olmasına rağmen çoğunluk Türk felsefesinin başlangıcı olarak Tanzimat fermanını gösterir. Buradan da anlaşıldığı gibi felsefe tarihçilerinin çoğu felsefe lafından batı(Grek) felsefesini anlamaktadır. Türklerin İslam kültür çevresine katıldıkları 8. ve 9. yüzyıllar aynı zamanda İslâm felsefesinin doğuş yıllarıdır. Türkler 12. ve 13. yüzyıllarda tasavvufla karışık olan İslam felsefesinin gelişmesinde önemli roller oynamışlardır. İslam felsefesi, kavramlar yerine imgelere dayanan, amacı doğruyu bulmak değil inandırmak olan, dogmalardan oluşmuş bir felsefedir. Çoğu kişinin gerçek felsefe olarak gördüğü Batı felsefesine ise, Türk toplumu, Tanzimat Fermanı ile girmiştir. Tazminat Fermanından sonra ortaya çıkan Batı özentiliği her ne kadar kültür yozlaşmasına yol açmış olsada batı felsefesinin Türk felsefesini etkilemesini sağlamıştır. Batıda 2500 yıldır olan felsefe bizde sadece 150 yıldır vardır. Kısacası Türkiye felsefesi daha yeni doğmuştur ve bu yüzden çok önemli adımlar atamamıştır. Türkiye’de düşüncenin önünü kapayan bu kadar engellere rağmen Türk felsefesi ufak bir kitleye hitap ediyor olsa da tek tük çok başarılı felsefecilerin çıktığı söylenebilir ancak hala Türkiye’de felsefenin önünün açık olduğu söylenemez. Ülkemiz maalesef eğitimsizlikten veya eğitim sisteminin kötülüğünden dolayı bir dolu dogmatik insanla dolmuştur. Onlar içinse felsefe yapmak rakı masalarında ülke kurtarmaktan ileri gidememiştir. Eğitim sistemi yüzünden Türkiye her deneni sorgulamadan kabul eden akla hitap edenlerle ilgilenmeyip insanın duygularıyla oynayanların peşinden koşan insanlarla dolmuştur. Böyle bir ortamda felsefenin geniş kitlelere ulaşması ise çok uzak bir ihtimaldir.

Türkiye’de Felsefeye Verilen Önem:

Türkiye’de felsefe geniş kitlelere ulaşmamıştır. Bunun sebeplerinden biri halkın tutumudur. Halk çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de felsefeyi gereksiz bilgiler yığını olarak görmektedir. Felsefe ise filozofların kafalarında yarattığı tuhaf durumlar üzerine yapılan tuhaf yorumlardır. Zaten filozoflar onlara göre deli, boşta gezen insanlardır. Hele darbeler sonucunda bütün düşünce eylemleri anarşistlik ve teröristlik olarak görülmüştür. Bir felsefe olan anarşizm günümüzde çoğu insan için terörizmle aynı anlama gelmektedir. Kısacası felsefeyle ilgili her şey ülkemizde ya saptırılmış ya da yasaklanmıştır. Düşünen toplum istemeyenlerin yozlaştırdığı eğitim sistemi sonucunda felsefenin ne olduğunu bilmeden üniversite mezunu olmuş insanlar yetişmiştir. Eğitimsiz olan halk koşullandırılmış ve felsefeyi gereksiz görmüştür. Bunun sonucunda da düşünme yeteneğinden yoksun kuşaklar yetişmiş ve kendilerine her telkin edeni yapan insanlar türemiştir.

Felsefe yapmak gerçek anlamıyla düşünmek ve gerçeği aramaktır ancak günümüzde halkın felsefe yapmakla kastettiği yabancı ya da eski sözcükler kullanarak, insanları etkilemek ve ikna etmek için yapılan anlamsız ve kafa karıştıran konuşmalar gelmektedir.

Ayrıca ülkemizde liselerde okutulan felsefe dersleri çok yetersizdir. Dağların adlarını ve yerlerini unutulacağını bile bile ezberleten eğitim sistemi düşünmeyi öğretmeye neredeyse hiç yeltenmemiştir bile. Lise müfredatına zorâki koyulan felsefe dersi çoğu okulda felsefe tarihini geçemezken diğer okullarda çocukların kafasında soru işaretleri bırakmaktan başka bir işe yaramamıştır. Felsefeyle bu kadar olumsuz koşullar altında tanışan insanlar da doğal olarak felsefeyi sadece geçmek zorunda oldukları bir ders olarak görmektedir. Bu denli önemsenmeyen bir konuda da ancak birkaç kişi felsefeyle ileri düzeyde ilgilenmeyi düşünmektedir.

Türk Felsefesinin Önünü Kapayan Etkenler:


Türk felsefesinin önünü kapayan nedenlerin başında, yukarıda anlattığım gibi, felsefeye verilen önemin azlığı gelmektedir. Ayrıca insanların felsefenin ne olduğunu bilmemesi de başka bir önemli sebeptir.

Türk felsefesinin önünü tıkayan en büyük etken bence her yerde olduğu gibi ülkemizde de tümellerdir. Ülkemizde insanların düşünüşlerini engelleyen tümeller diğer yerlere göre çok daha fazla sayıdadır. Ayrıca düşünmeyi teşvik etmeyen, ve öğretmeyen bir eğitim sisteminden dolayı Türk insanı tümelleri aşmakta normalden daha çok zorlanmaktadır. Bunun en güzel örneği ise ülkemizde komünistlerden en çok nefret eden insanların açlık seviyesinde asgari ücretle çalışan ya da işsiz insanlar olmasıdır. Platon’un mağara allergorisindeki ellerinden kelepçeler çıkarılınca yine güneşe bakamayan insanlarından oluşmaktadır bizim ülkemiz çünkü bizim halkımızda eleştiri kavramı gelişmemiştir ve halk toplumun yüzyıllar öncesi koyduğu şimdi tamamen saçma olan bir kurala hala körü körüne bağlanmaktadır. Sorgulamayı öğretmeyen bir eğitim sistemi felsefeye atılan çoğu kişinin düşünürken bir noktada tıkanmasına yol açmıştır. Ayrıca bildiğimiz gibi ülkemizde hala düşünce suçu diye bir suç vardır ve böyle bir ortamda sistemdeki bir bozukluğu görüp açıklamak suç kapsamına girebilecek bir şeydir. Kısacası tümelleri aşmayı başarmış bir insan gerçekleri görüp kendi fikrini açıklayarak sonunu getirebilmektedir.

Ayrıca ekonominin de Türkiye’de felsefenin geri kalmasında çok önemi vardır. Eski uygarlıkları incelediğimizde, genelde felsefenin belirli bir kast sistemi olan uygarlıklarda geliştiğini görmekteyiz.

İnsanların hayatlarında çeşitli öncelikler vardır. İnsandan insana bu öncelikler fark gösterir ama her insan önce karnını doyurmayı ve rahat bir şekilde yaşamayı düşünür. Hiç kimse karnı açken başka sorunlarını düşünmez çünkü karnını doyuramadığı takdirde ölecektir ve düşündüklerinin onun için bir anlamı olmayacaktır. Ayrıca düşünerek bir sonuca varabilmek için zaman gerekir ve çalışan bir insan genellikle bu zamanı bulamaz işte bu yüzden felsefe eski uygarlıklarda genelde aristokratlar arasında gelişmiştir. Yaşama kaygısı olan insanlar içinse kendilerinden başka konularda düşünmek angaryadır ve gereksizdir. İşte bu yüzden yaşamak için çalışan milyonlarca asgari ücretlinin olduğu bir ülkede düşünmek ve felsefe hiçbir zaman birinci sırayı almaz ve gayet doğal olarak delilerin işi olarak görülür. Karnını doyuramayan biri hiç bir zaman felsefe yapmayı düşünmez.

Türk felsefesinin ilerlemesini yavaşlatan bir engel ise filozofların genelde yabancı olmasıdır. Felsefe ile ilgilenenlerin yaptığı okumalar genellikle çeviri eserler olduğu için anlamakta ve kavramakta bazı güçlükler yaşanmaktadır. Bazı kavramların Türkçe’de tam karşılığı bulunmamasından dolayı bu çevirilerde kavram kargaşası söz konusudur ve okur felsefecinin demek istediğini tam olarak anlayamaz. Türkçe felsefesinin geç başlamasından dolayı Türkçe felsefe alanında okuma yapmaya pek elverişli bir dil değildir. Felsefe yapmak için eserler yazıldığı dilde okumak en güzelidir ama bu da Türk felsefesinin gelişmesine fazla bir katkıda bulunmaz.

Gazel:
Türk Felsefesinde Dinin Etkisi:

Felsefeye tehlikeli bir gözle bakanlar, buna gerekçe olarak, felsefeye özgü yöntem ve etkenlik ile dine özgü inanç ve öğreti arasında köklü bir çelişkinin olduğunu öne sürüyorlar.

Felsefe yapmak soru sormakla başlar ve insanın aklına gelen ilk sorulardan bir tanesi de evrenin düzenin nasıl oluştuğudur. Din bu konuda kesin bir bilgi vermektedir ve kaynağını tanrıdan aldığı için bu bilgi onlara göre karşı çıkılmazdır. İslâm tanrı konusunda ve tanrının yarattıkları hakkında fikir yürütmeyi yasaklamıştır. Kuran Allah’ın gücünü eşsiz olduğunu ve yapabileceklerini anlatmıştır ve Allah’ın insan beyni tarafından anlaşılamayacağını bu yüzden insanların Allah’ın ne veya nasıl olduğu hakkında düşünmemesi gerektiğini söylemiştir. Kısacası sorgulamaya elverişli bütün kapıları kapatmıştır. Felsefenin temeli olan soru sormakla bir yere varılamayacağı açıktır çünkü sorulan soruların cevabı yoktur çünkü insan beyni onu anlayamaz iş böyle olunca da felsefe yapmanın bir anlamı kalmaz. Kısacası insan aklına güvenirse Allah’ın varlığını yadsıyabilir ama Kuran’da yazanlara inanırsa da Allah’a inanır. Dinin felsefeye en büyük zararı dogmalardan oluşması ve insandaki sorgulayıcı yapıyı yok etmesidir.

Eskiden Türk filozofları İslamdaki inançları düşüncelerle temellendirmeye çalışmışlardır ama bunun günümüz felsefesine fazla yararı olmamıştır çünkü eninde sonunda İslam felsefesi kavram yerine çeşitli imgelere dayanıyordu.

Türk Felsefesi ile Türkçe:


Bir ülkedeki felsefenin durumu, gidişi, gelişmesi o felsefenin ortaya çıktığı dile bağlıdır. Buna göre Türk felsefesi Türkçe ile kendini gösteren felsefedir. Türk felsefesinin geride kalmasının sebeplerinden biride budur. Ortaçağdaki Türk filozofları eserlerini Türkçe değil Arapça yazmışlardır. Genel kültür etkenleri ve o zamanki eğitim koşulları ve din koşulları düşünüldüğünde bu o kadar da anormal değildir ama günümüzde Türk felsefecileri eserlerini Türkçe yazmalıdır. Sonra bu eserleri yabancı dile çevirip yayımlayabilir. Bu eserin başarı kazanması Türkiye için ayrı bir övünç kaynağı olur.

Türkçe’yi düzgün kullanamayan yazarların düşünceleri de anlaşılmaz hale gelir. Ayrıca Türk bir filozofun fikirleri ilk Türkçe’de şekillenir çünkü filozof bunları Türkçe düşünür. Bunun üzerine bunları yabancı bir dile çevirerek yazmak hem Türk felsefesinin hem de fikirlerinin bozulmasına yol açar.

Felsefe Eğitimi:

Tüm eğitim işlerinde olduğu gibi felsefe öğreniminde de ayrıntıların toptancılıklardan çok daha önemli, çok daha verimli olduğu, yararlı olabildiğidir. Buna göre ayrı ayrı gereksemelere uygun felsefe programlarının düzenlenmesi: çeşitli öğretim araçlarının, bu arada felsefe öğreten çeşitli üslup ve yazılıştaki yapıtların, mesela ders kitaplarının seçilmesi; öğretim malzemesinin sıra, içerik ve amaç yönünden saptanması gereklidir. Ayrıca felsefe kurumlarının zaman içinde gereksiz bilgiler veren kurumlar olmasını engellemek için sık sık denetlenmesi lazımdır. Felsefe eğitiminin zaman koşullarına ayak uydurarak kendini yenilemesi lazımdır.

Felsefe eğitimi denilince ilk akla gelen şeyin felsefe bilinci olması gerekir. Tüm felsefe kurumları “Felsefe öğrenilmez, felsefe yapmak öğrenilir!” sözünden yola çıkarak eğitim vermelidir. Çünkü önemli olan felsefe tarihini bilmek değil, felsefe yapmayı ve düşünmeyi bilmektir.

SONUÇ:

Türkiye’nin felsefe alanında hızlı ilerlemesi için aşması gereken bir dolu engel vardır ama ilk olarak yapılması gereken düşünce özgürlüğünü elde etmektir. Özgür olarak düşünemeyen insan felsefe yapamaz. Gücü elinde tutanlar yerlerini garantilemek için senin düşüncene hükmedip senin düşünmeni engelliyorlarsa bu felsefeye vurulan en büyük darbedir ve düşünce özgürlüğü alınmadan hiçbir yere ulaşılamaz.

Felsefenin kurtulması gereken ikinci şey ise din baskısıdır. Din bizim fikirlerimizi şekillendirmemelidir. İstediğimizi düşünmekte özgür olmalıyız. Tanrıya inanmamız hiçbir düşüncemizi etkilememeli. Tanrıya inanan bir bilim adamı Kuran’da yazanlara göre çalışsa ve sırf Kuran’da yazıyor diye sorgulamadan herşeyi kabul etse o zaman bilim olmazdı. Örneğin insanların topraktan geldiği kabul edilse Darwin’in teorisi hiçbir zaman için ortaya konamazdı. Aynı şey felsefe içinde geçerlidir dinin koyduğu tümeller bizim fikirlerimizi sınırlamamalıdır.

Türkiye’de din dışında toplum baskısı da çok ağırdır. Toplum bireylerin düşüncelerini en çağdaş ülkelerde bile etkilemektedir. Amerikalı filozofların faydacı, Almanların idealist olması bunun en güzel örneğidir ama yine de tümellerden olabildiğince uzak durulmalıdır felsefe yapılırken. En iyi bildiğimiz şeye bile kuşkuyla yaklaşılmalıdır.

Yapılması gereken en önemli şeylerden biri ise Türkiye’nin eğitim sistemini değiştirmektir. Lisede felsefe dersine daha çok önem verilmelidir. Haftada en az iki felsefe okuması yapılıp incelenmelidir. Çünkü insanlar ancak bu şekilde felsefe yapmayı öğrenir ve ancak bunun sonucunda Türkiye’de felsefe gelişebillir.

evrim
22-02-2009, 09:40
:) >:(felsefeyi öğrenecek zamanım olmadı tek öğrendiğim zor şartlarda yaşam felsefem fakat zaman ayırıp ögrenmeliyim isterim