SiNaN32
10-01-2009, 20:39
Felsefe ve Türkiye - Bir görüş
Felsefe nedir? Yahut felsefe ne işe yarar?
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay:
Felsefenin tarifi bilindiği gibi muhteliftir. Filozoflara, filozofların meyillerine göre ve felsefenin sahalarına göre çeşitli tarifler yapılmıştır; yani ontolojik yönden, epistemolojik yönden, ahlaki yönden veya siyasi yönden, ideolojik yönden tarifler yapılmıştır ama işte genellikle felsefenin “sistemli akli düşünce olarak” bir tarifi vardır ve bir de aklın kurallarına göre düşünerek alemin varlığı meselesini, bilginin varlığı meselesini veya insanlığın ve insan toplumunun çeşitli meselelerini izaha, temellendirmeye yarayan bir bilgi alanı olarak kabul edilir (bilim alanı değil bir bilgi alanıdır). Felsefe, mesela bir zihin sporu olarak da kabul edilir, felsefenin mesela işte hakikatin bilgisine ulaşmak için bir vasıta olduğunu söyleyenler var. Yine felsefenin Allah’ın ahlaki ve ahlaktan maksut olduğundan bahsedenler var. İşte Aristo mesela “varlık olmak bakımından varlığın ilmidir.” diyor. Buradaki “varlık olmak bakımından varlık” değişmeyen, aslını kaybetmeyen varlık yani Aristo’nun “cevher”i, değişmeyen cevher Tanrı, manasında onun ilmine ulaşmak gibi tabirleri var başka tabiler de var. İşte mesela, meşhur bir tanım, Karl Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” diyor yahut Wittengestein’a izafe edilen bir tanım var “felsefe şişenin içindeki sineğin çıkmasına yol vermektir” gibi, Karl Marx mesela, “şimdiye kadar filozofların alemin nasıl meydana geldiğini izahtan başka bir şey yapmamışlardır, bunlarda bir şeye yaramamıştır, artık yeni dünya kurmak lazım” diyor. İdeolojisi bakımdan önemlidir. Ama felsefenin insan zihnini çalıştırdığı muhakkaktır; derinliğine düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır; soyut düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır, bunla birlikte farklı düşünmeyi ve tenkitçi düşünceyi öğrettiği de muhakkaktır çünkü bunlara dayanıyor; tabi ki sistemli düşünme de olacak, aklına geldiği gibi rasgele yazmayacak, gerçi öyle yazanları da bazen filozof kabul ederler, Nietzsche gibi... Tutarsız, mantıki esasları olmayan, aklına estiği gibi, cümleler birbirleri ile bağlantısız olsa da mevcudu yıktığı için öyle düşünenler de var, ona da filozof deyip filozof kabul edenler var. Ama genel ölçü böyledir, fakat soyut düşünme olduğu için felsefe herkese hitap etmez, onun için ben felsefe lüks bir bilgi dalıdır, diyorum. Burada lüks demekten maksat ulaşılması zor değil, anlaşılması zor bir bilgi dalıdır ve sıradan insanlara, şimdiye kadar yapılmış felsefe yolları ve şekilleri fazla bir şey kazandırmaz. Yani, bir Aristo’nun felsefesi. bir Spinoza’nın felsefesi, bir Kant’ın felsefesi bir çok matematikçiye, mühendise veya fenciye bir şey ifade etmez. Çünkü onlar, somut düşünmeye alışmışlardır. Bir tıpçı hastalığı teşhis eder, tedavisini yapmaya çalışır; cevher var mıydı yok muydu, bilgi nasıl meydana geldi, bilgi sınırı var mıdır yok mudur, evren sonlu mudur sonsuz mudur, ezeli midir ebedi midir, yaratılmış mıdır yaratılmamış mıdır, bunlar onlara göre içinden çıkılmaz şeylerdir. İnsan kafasını bunlarla hiç meşgul etmemelidir. Bizde mesela tarihçiler tarih felsefesinin oldum olalı aleyhindendir. Niye Fuat Köprülü böyle şeylerle uğraşmayın demiş.Bütün tarihi metinler ortaya çıktıktan sonra belki uğraşılabilir demiş ama tarih felsefesi ile ilgili bir kitap okuduklarında, bir tebliğ dinlediklerinde lüzumuna inanıyorlar. Çünkü kendilerinde derinlik kazandıracağını biliyorlar. Ve bu derinlik içerisinde de kafalarına takılmış olan bir çok problemleri de çözme fırsatı bulacaklarını tahmin ediyorlar, ondan dolayı lüzumlu görüyorlar. Felsefe tenkitçi düşünceyi geliştirir, farklı düşünmeyi, soyut düşünmeyi geliştirir bir de problem çözmeyi öğretir. Hayatta en önemli faydası problem çözmeyi öğretmesidir. Yani, binlerce problemle binlerce filozof uğraşmış, fikir adamı uğraşmış tarih boyunca, bunların az çok bilinmesi insana bir yol açar; olmadık yerde kendisine ışık tutar veya onların bazı çözüm tarzlarından faydalanarak kendisi yeni problemler karşısında yeni çözümler üretebilir. En darda kaldığı zaman bunun içinden çıkılabileceğine inanıyorsa, o anda kafasını çalıştırır hiçbir şey bilmese bile kendisi o anda bir metot bularak işin içinden çıkabilir. Felsefenin bu tarz faydaları var. Onunla düşünenler seviye de kazandırıyor. Hadiselere derinliğine bakmayı, hadiseleri derinliğine yorumlayabilmeyi öğretiyor. Bunlar, daha bir çok insanda yok zaten. Siyasi yönden de olsa, ahlâki yönden de olsa, ilmi yönden de olsa, içtimaî yönden de olsa bu tarz derinliğine yorumlayıcı temellendirmelere bilhassa ihtiyaç var. Bugün toplumumuzda işte benim hayat felsefem budur, bizim sendikamızın felsefesi budur, bizim kuruluşumuzun felsefesi budur, cumhuriyetimizin felsefesi budur, partimizin felsefesi budur gibi söyleyenlere çok rastlıyoruz. Ama bunu söyleyenlerin çoğu felsefî meseleler konuşulduğu zaman rahatsız olurlar ya uykuya dalarlar ya sıkılırlar, sıkıldıklarını belli ederler veya konuyu değiştirmeye çalışırlar veya orayı terk etmek için fırsat kollarlar. Niye? Çünkü alışkın değildirler. Ama bizim hayat felsefemiz gibi sözler söylemek onların işine geliyor; çünkü onların görüntülerini, imajlarını ve onlar hakkındaki tasavvurları kuvvetlendiriyor, kabul görmesini sağlıyor. Dolayısıyla William James’in dediği gibi felsefe karın doyurmaz ama kafa doyurur, kalp doyurur, hatta bilinmeyen bir takı hakikatleri keşfe yarar. Şüphe üzerine kurulduğu için, o şüphe geliştikçe yeni fikirler ortaya çıkabilir. Mutlaka şu filozofun dediği doğrudur, falanınki yanlıştır demediğiniz zaman, demediğiniz takdirde yeni fikirler ortaya çıkmaya başlar yavaş yavaş.
2- Türkiye’de felsefenin durumu nedir?
Türkiye’de felsefenin bugünkü durumu aslında fena değil. Felsefeye farklı bakış açıları var. Bir grup insan felsefeye ideolojik yönden baktıkları için, mesela Marksist felsefeyi kabul edip onun dışındakileri kabul etmiyorlar. Bir grup insan ateist düşünceyi, natüralist düşünceyi, materyalist düşünceyi temel alıyorsa, onlar için de felsefenin dışına çıkılması doğru değil, yani felsefe doğayla da uğraşsa aklın sınırlarını zorlamamalı, onu aşmamalıdır ve değer sahasıyla bilhassa dinle uğraşmaması lazım, dinden, dini anlayışlardan uzak durması lazım gibi düşünenler ve yazanlar var. Ve bu görüşler gittikçe kuvvetleniyorlar. Dolayısıyla böyle düşünenler inançlı olarak felsefe yapmaya çalışanları saf dışı etmeye çalışıyorlar. Siz felsefeci olamazsınız, felsefede bu yok gibi... Bunlar tabi, tarihi seyre de uygun değildir. İlkçağda Yunan’da da dini duygular olduğunu görüyoruz, Sokrates’te, Sokrates’ten öncekilerde, Platon’da, Aristo’da teolojik esaslar var. Ortaçağ Hıristiyan dünyasını bir tarafa bıraksak bile, bazılarının dediği gibi bilhassa bizim Hacettepe’de denirdi bu, teolojik meseleler ortaçağda kalmış, Descartes modern felsefenin babası sayılan bir adam. İşte 17.yüzyıl filozofu ve 17.yüzyılın ortalarında ölmüş. Bu adam Hıristiyan vahyine bağlı olduğunu söylüyor. Tanrının varlığını ispatlayan deliller ortaya koyuyor. Bunu yaptıktan sonra onu mükemmel olduğunu, bundan dolayı yanılmaz ve yanıltmaz olduğunu bunun için onun bildirdiği bilgini doğru olduğunu ve kendisinin bilgisinin de doğru olduğunu yani doğru ve kesin bilgiyi Tanrı’nın yanılmaz ve yanıltmazlığına dayandırıyor. Bazıları da diyor ki, bilhassa Batı dünyasında, Descartes da zaten ortaçağ filozofu, ortaçağda yaşamamakla beraber, ortaçağdaki Hıristiyan kilise babalarının etkisindedir, diyorlar. Hatta Leibniz için de bunu diyorlar. Ondan sonrakiler ortaçağın etkisinden kurtulmaya çalıştı filan diyorlar. Malbranche var, papaz zaten, mesleği öyle; efendim, Pascal var. Pascal zaten ömrünü manastırda geçirmiş, Düşünceler adlı kitabını orada yazmış, bir keşiş gibi ya da bir mutasavvıf gibi diyelim, orada bir mistik olarak yaşamış, öyle düşünmüştür ama Batı dünyasında, meselâ J. P. Sartre gibi ateistler de dahil olmak üzere, Pascal üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Sokrates üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Herkes kendine göre ondan bir şey çıkarıyor. Spinoza var, Leibniz var. Spinoza’nın sistemi tümüyle teolojik bir sistem. Bizim Müslüman filozoflarını çözemediği meseleleri çözmüş gibi görünüyor. Bizde Farabi, İbn Sina gibi filozofların Allah cüzzileri bilmez dediği söyleniyor, ama bu Allah cüzzileri bilir diyor. Batıda yazılmış felsefe tarihleri de yanlış naklediyorlar Spinoza’yı. Sadece Etika’sına dayalı olarak. Kant zaten fidesit bir ortamda, annesi Protestan, yetişmiş. Müslümanlığı da tetkik etmiş. Ömrünün son yıllarında yazmış olduğu “Aklın Sınırları İçinde Din” kocaman bir kitaptır. Hıristiyanlığa adeta teslim olmuş. Müslümanlık hakkında da güzel fikirleri var. İslam Peygamberi hakkında, zekat hakkında vs. fikirleri olan bir adam. Ondan sonrakiler de, işte Hegel, dindar bir adam. Protestanlığın esaslarından, Hıristiyanlığın esaslarına göre hatta onun sistemini felsefe sistemi haline getirmiş. Üçlü Tanrı inancını (Teslis akidesini) Hegel’in sisteminde yer almadığı bir yer yok ki. Adeta, o yoksa Hegel yok gibi. Ondan sonra bu böyle gidiyor. Günümüzde de bu böyle. Teolojik meseleler ortaçağda kalmış falan demek yanlış, tarihi seyre aykırı. Dindar da felsefe yapabilir dinsiz de felsefe yapabilir. Gücü yeten, kafasına güvenenler felsefe yapabilir. Kabul görür görmez o ayrı mesele. Sen şöyle düşünüyorsun, sen bunu diyemezsin, sen saf dışı olmalısın, senin düşüncelerin felsefî düşünce aykırı. Dolayısıyla Türkiye’de felsefe anlayışı bakımından böyle farklılıklar var. Ama buna rağmen iki taraf da çalışıyor, kendine göre. Tercümeler yapıyor, tezler hazırlanıyor, araştırma makaleleri, araştırma kitapları yayınlanıyor. Bunlar aslında bazı noktalarda buluşuyorlar, birbirlerinden faydalanıyorlar, görüşüyorlar. Zahirde de olsa ortak noktaları var, o da felsefî düşüncenin gelişmesine neden oluyor. Bu dindar ya da inançlı olanların felsefe yapmasını istemeyen insanlar da buna alışacaklardır. Batıda gördükleri gibi alışacaklardır. Takiyettin Mengüşoğlu gibi bazı kimselerin, “Felsefeye Giriş”te, dini yönü olan filozofların bu yönlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yani Descartes’ın böyle Tanrının ispatı gibi görüşlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Bunu sistemden çıkarırsanız, sistem çöker. Adam, bilgi teorisini buna dayandırıyor. Bu temelde olan görüştür. Dolayısıyla dindar olan Batıdaki filozofların bizde tanıtımı da eksik ve yanlış, kasıtlı suretle yapılıyor. Onların o yönleri görülmezden geliniyor ve onların o yönü üzerinde durmak isteyenler de görülmezden geliniyor ya da önlenmeye çalışılıyor. Tabi bu da hem felsefî düşünceyi hem onu tanımayı hem de düşünceyi sınırlandırıyor, dogmatik bir davranış. Felsefenin tanımlarına da uygun olmayan bir davranış bu. Ama tabi, Cumhuriyetin başındaki gibi değil, 1950’li 60’lı yıllardaki gibi değil. 1980’den sonra yayınlarda büyük bir gelişme var. Bu hızla giderse daha da iyi olur.
3- İlk sorunun cevabı çerçevesinde Türkiye’de felsefeye ihtiyaç var mıdır?
Türkiye’de felsefeye ihtiyaç vardır. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de vardır. Hatta daha fazla ihtiyaç vardır. Bilim adamlarına bilim felsefesi anlatılması yönünden ihtiyaç vardır. Meselâ biyologun biyoloji felsefesi, matematikçinin matematik felsefesi, fizikçinin fizik felsefesi bilmesi lazım. Bunlar Batıda yüzyıllardır işlenen konulardır. Yani neden bir konuyu ele aldığında nasıl bunu derinlemesine gidiyor, bunun temellendirmesini yapabilmeli. Ya da birisi yaptığında anlayabilmesi lazım. Sadece bir iki deneysel sonuçla onunla yetinmek yanlış değilse bile eksik bir şey, eksik bir şey ufuk vermez. Max Planck gibi büyük bilim adamları aynı zamanda filozoftur. Onların makaleleri, kitapları var. Fizik felsefesi, bilgi felsefesi açısından fevkalade önemli. Onlar Türkçe’ye çevrilmiyor, çevrilse bile anlaşılmıyor, eksik çevriliyor, yanlış çevriliyor vs. İşte Max Planck, modern fiziğin istikametini değiştiren bir adam, 1901’de bulduğu, Planck Sabitesi denilen sayı ile, kuantum görüşleriyle. Bu adamın kitapları var. Makalelerini, konferanslarını toplamışları. Meselâ, “Modern Fizikte Evren Tasavvuru” diye bir kitabını çevirmişler. Ağzını yüzünü bulaştırmışlar. Her cümleye itiraz koymuşlar. Kitabın sonundaki “Din ile İlim” adlı makaleyi tercüme etmemişler. Bunlar dürüstlük değil, bunların aydınlıkla ilgisi yok. Bunlar ideolojik saplantılar. Bizde diğer kitaplarda da, felsefe, sosyoloji, psikoloji ile ilgili kitaplarda da din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi ile ilgili bölümler tercüme edilmez, hiç bahsedilemez. İlim ahlakı bakımından yanlıştır, felsefi ahlak açsından, meslek etiği açısından yanlıştır. Bu yönden de ihtiyaç vardır, ama dediğim gibi, derinlik kazanması bakımından da ve bilim dallarının birbirleriyle çekişmesinden kurtulması bakımından da faydası vardır. Bilimsel gelişmelerin üzerinde felsefe düşünce, onları derleyip toparlayıp muhakeme ederek yeni görüşler, yeni buluşlar getirmeye çalışan bir düşünce alanıdır. Dolayısıyla bütün bilimleri adeta bir bütün halinde insanların faydasına, zihnine vs.ye sunmaya çalışan bir faaliyet alanıdır. O bakımdan da önemlidir. Sanat felsefesi açısından da önemlidir; din felsefesi, ahlak felsefesi, siyaset felsefesi, açısından da önemlidir. Bizde pek yapılmıyor. Bazı kitapların tercümesi ile kalınıyor. Ondan sonra bilhassa sanat felsefesi sahasında birkaç kitap var. Din felsefesi sahasında bazı gelişmeler oldu. Bugün çevre felsefesi gelişiyor, Türkiye’de birkaç kitap yazıldı. İletişim felsefesi var, gelişiyor, kitap yazıldı; spor felsefesi gelişti. En çok faaliyet gösteren, en önemli sahalardan birisi olan iktisadi sahadır.iktisat felsefesi ile ilgili bir tercüme kitap bir de yazma kitap var. Onun dışında benim bildiğim bir şey yok. Halbuki iktisat felsefesi önemlidir, ister ideolojik olsun ister olmasın. Meselâ Marks’ın emek felsefesi, sınıf felsefesi, toplum felsefesi, üretim felsefesi, çalışma felsefesi, iş felsefesi vs. liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi akımlarında temelinde iktisadi görüşler vardır. Toplumun iktisadi yönden refaha kavuşturma iddiası vardır. Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi üzerine düşünmüyor. Bu yönden de ihtiyaç var. Felsefeye her yönden ihtiyaç vardır.
4- Felsefenin bizde tam olarak kabul görmemesinin nedenlerinden biri oluşan düşünce akımlarının kendi kültürel yapımıza dayanamamasından mıdır? (Türk düşünce tarihi ile ilişkili olarak...); bir diğeri de bir kısım felsefecilerin felsefe anlayışlarından mı ileri gelmektedir?
Felsefe belli bir ölçüde kabul görüyor. Bir çok yüksek seviyede felsefeyi çok soyut, ulaşılamaz, gökyüzünde asılı ama işte hayranlıkla seyredilen ahize gibi bir yıldızlar topluluğu gibi sunarsanız insanlar ona ulaşamayacaklarını düşünürler. Bu ne işe yara, gecenin karanlığında ışığı gelirse biraz işe yarar; yani birincisi takdim şekli. İkincisi oldukça geniş tabakalara ulaştırılabilecek bir tarzda felsefi eserlerin pek olmaması. Üçüncüsü bizdeki felsefi eserlerin tercüme, telif, büyük çoğunluğu toplumumuz ahlak yapısıyla, inanç yapısıyla uyuşmaz. Uyuşmaması bir noksanlık mıdır? Değildir. Felsefenin içerisinde böyle düşünenler, yazanlar da vardır, yazmayanlar da vardır. Ama esas bu işte topluma ters gitmek, toplumun zıddına gitmek, zıddına şeyler söylemek esas felsefedir, esas ilericiliktir dediğiniz zaman böyleyse ben burada yokum diyor, vatandaş. Benim hayat tarzımla, benim inancımla, benim ahlaki telakkimle uyuşmayan şeyler hatta onları (gelenek- görenek) yıkmaya çalışan bir anlayış ötede dursun diyor. Felsefeciler bunlarsa benim onlarla bir münasebetim olamaz diyebilir. Dolayısıyla hem aleyhte konuşulanlar, yazılanlar oluyor hem de aleyhte bir durumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Burada tabi, dindarların bir çok dindar ama bunların çoğu sığ dindar felsefeyi böyle görmelerinden dolayı böyle oluyor. Ama bunun da bir kısım kabahatini gene deminki ifade etmeye çalıştığım felsefecilerde aramak lazım. Çünkü en azından insanların inançlarına saygı göstermiyorlar. Öyle davransınlar ama ben de şöyle düşünüyorum demek ayrı, onlar yanlıştır, yıkılması lazımdır vs. demek ayrı bir şey. Çünkü o insanların hayat tarzı bununla temellenmiştir. Oralardan yeni bir felsefi görüş çıkarabilir miyiz, esas zor olan budur ve topluma da fayda getirecek olan budur. Bakın bugün Alman felsefesi dendiği zaman son 300 senede şekillenmiş bir felsefe vardır. Bu İngiliz felsefesinden ayrıldığı gibi komşusu Fransız felsefesinden ayrılır, özelliği itibariyle. Hepsi aynı mı düşünmüş? Hayır, hepsi, aynı düşünmemiş ama demek ki ortak bir şekilde gittikleri taraflar var. Fransız felsefesinde rasyonalist taraf ağırlıkta, İngiliz felsefesinde amprist taraf ağırlıktadır, ön plana çıkmaktadır. Ona bağlı olarak da bir pragmatik felsefe şimdi Amerika’da ve tüm dünyada hakim vaziyette, devletler de onu benimsemiş olduğu için bizde de bilhassa 1980’lerden sonra pragmatik felsefe gelişti. Zaten İstiklal Harbinden sonra o zaman ki bir takım felsefeciler pragmatik felsefeyi tercih etmişlerdir, Fransız felsefesine filan. Çünkü pratik hayatta uygulamaya yönelik olması lazım felsefenin. İstiklal harbinde biz hayatın acılarıyla, gerçekleriyle yüz yüze geldik, gençliğimizde, yaşlılığımızda bu çemberden geçtiler, dolayısıyla onların tecrübesini fiiliyata dökmek lazım, diyorlardı. Şimdi dünyada o şey var, başarı esasına dayalı, çocuklarımızda onun peşinden koşturuluyor, başarı getiren her şey iyidir, başarı getirmeyen hiçbir şey değildir, anlayışı var. Tabi bu anlayışla felsefeyi benimsetmek kolay değil. Felsefeyi, felsefi esasları benimsetmek için ona göre değişik programlar yapmak lazım. Milli Eğitimde programlarda değişiklik yapmak lazım. Bugün iletişim vasıtalarında, programlarında değişiklik yapmak lazım vs. o zaman belki daha çok kimse bunu faydasına inanı ve faydası üzerinde düşünmeye başlar veya benimser.
5- Türkçe, bir felsefe ve bilim dili olmaya uygun mudur? Türkçe’nin yapısından kaynaklanan bir sorun var mıdır?
Türkçe felsefe yapmaya uygundur tabi, bana göre. Bunu sırf ben söylemiyorum. İşte Mermi Uygur’un araştırmaları, makaleleri var, hatta kitapları var. Türkçe ile Almanca’yı karşılaştırıyor. Türkçe’nin felsefe yapmak ve düşünme açısından Almanca’dan daha iyi olduğunu söylüyor. Benzeri araştırmalar Ömer Naci Soykan tarafından da yapılmıştır. İşte onun bu konu hakkında altı- yedi makalesi var, kitap halinde de çıktı, “Arayışlar” kitabında var. O da benzeri şeyleri söylüyor. Ama tabi bugün kısırlaştırılmış olan dille bunu yapmak mümkün değil. Zenginleştirmek lazım dili. O da Batıdan kavram aktarmakla değil, o kavramların mümkün mertebe Türkçe karşılıklarını bulmak suretiyle, bir de bizim bundan 30- 40 sene önceki veya daha evvelki dönemlerde sadece Cumhuriyet döneminde olsa bile kullandığımız felsefî terimler var, atılan veya atılmak istenen, bunları da kullanmak lazım. Bunlar hem bizim daha önceki düşünce hayatımızla bağımız kurar hem de bunların bir çoğu aklı gibi, zeka gibi efendim fikir gibi bir takım kavramlar günlük dilimizde de kullanıldığı için hâlâ, çoluk- çocuk da anladığı için, sıradan, kültürü olmayan, okuma yazma bilmeyenlerin de anladığı için bu bağlantıyı koparmamak lazım. Yunanca ve Latince kavramlarla, İngilizce ve Almanca kavramlarla doldurarak felsefeyi siz tesirli veya ergin hale getirmekte güçlü çekersiniz. Bir de burada dili zenginleştirmek lazım dedik, bugün Türkî Cumhuriyetlerde felsefî faaliyetler var. Onların kullandıkları bir takım terimler var. Onlar bir takım şeylere karşılık bulmuşlar. Güzel Türkçe olarak karşılık bulmuşlar. Onlardan istifade etmek lazım. Böyle bir şey başka dillerde yok. Yani Batı dillerinde İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın vs.nin filan bizim Türk dünyasındaki kaynaklarımız gibi, dilin şivelerinin kullandığı bir takım kelimelerden gelen zenginlikler pek yok onlarda. Belki İspanyolca’da Güney Amerika’daki kullanımlardan gelen bazı farklılıklar vardır veya Portekizce’de ama Almanca’da vs. de bunu olduğunu zannetmiyorum. Almanlar ile Avusturyalılar bu dili kullanıyorlar, sömürgeleri de yok fazla, diğerlerinin olmakla beraber, dolayısıyla bu Türk dünyasında kullanılan terminolojiyle zenginleştirmek lazımdır. Yerine göre aslı değiştirilmeden de kullanılabilir. Ama çoğunun karşılığını bulmak lazım.
6- Türkiye’de felsefenin yerleşmemesinin başka nedenleri neler olabilir?
Bunların belli başlılarını saydık. Felsefenin çok soyut bir alan olarak gösterilmesi, sadece düşünce sahasında kalmış gibi gösterilmesi, işte geniş tabakalar iyi sunulmaması, dilinin ağır olarak gösterilmesi, bir de mümkün mertebe çoğunluğunun anlayabileceği güzel Türkçe’yle yazılmış olmaması gibi sebepler ve bunu yanında işaret ettiğimiz gibi milletin değerler dünyasına sırt çeviren veya karşı çıkan, onu yıkmayı hedefleyen anlayışlara dayanması, böyle bir anlayışla takdim edilirse, o zaman tabi tutunamama, gelişemem gibi durumlarla karşılaşır. Bunun dışında da, tabi esas olarak şu vardır: Bizim maziyle bağımız kesildi. Yani, Meşrutiyet Dönemini yeniş araştırmalarla biraz bilmeye başladık. Tanzimat Dönemini iyi bilmiyoruz. Yani Tanzimat Döneminin düşünürü olarak Namık Kemal ‘i vs.yi görüyoruz ama bunlar esas felsefeci değildir. Bunlar edebiyatçıdır. Meselâ o dönemde klasik mantık çalışmaları yanalar var, tasavvuf çalışmaları yapanlar var veya siyasi görüş getirenler var devlet idaresinde, hukukta görüşler getirenler var veya anlam felsefesi, dil felsefesi, mantık felsefesi ile uğraşanlar var yahut kelam felsefesi ile uğraşanlar var, bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz birkaç isim, onları işte tekrar ediyoruz. Halbuki bilmediğimiz, kitapları yazılı halde kütüphanelerde bulunan bir takım insanlar var. Bilmediğimiz için, uğraşmadığımız için bunların değerlerini de bilmiyoruz. Belki de onlar içinde çok değerlileri vardır. Bu sebeple bunlarla da bağlantı kurmalıyız. Oralardan güç almak lazımdır. Bugün meselâ Almanya’da bir Kant’ın ortaya çıkması için bir Leibniz’in gelmesi lazımdı, bir Descartes’ın gelmesi lazımdı yani Kant sadece Alman düşüncesinin geleneğine bağlı, oradan yetişmiş birisi değildir. İşte İngiliz düşüncesi, “Hume beni dogmatik uykumdan uyandırdı” diyor. Hume’u okumuş. Ondan sonra işte ona benzer diğer bir takım insanları okumuş. Alman mistisizmi olmasaydı, Eckhard olmasaydı, Luthercilik onun etkisiyle çıkıyor, Luther var, bunlar olmasaydı Kant diye bir adam olmazdı. Demek ki Kant hem Alman düşünce tarihinin geleneğini biliyor, onu hazmetmiş hem Batı düşünce tarihinin (İngiliz, Fransız gibi) büyük simalarını biliyor, ondan istifade etmiş ve oradan bir sentez çıkarmış adam. Diğerleri de böyledir. Biz bunlardan mahrumuz. Bizde Ziya gökalp var, onu da çok iyi bildiğimizi sanmıyorum. Bir kısmı baştan reddediyor, bir kısmı da işte milliyetçi olduğu için sadece o yönüyle ilgileniyor. Halbuki, bunlar doğru olsa bile, esas fikri yönünün esas değeri fikri yönünün esas değeri ortaya konmalıdır, yeniden yorumlanması lazımdır. Yani yakın dönem düşünce tarihi ile uzak dönem düşünce tarihiyle bağlarımızın kurulması, kuvvetlendirilmesi lazımdır. Oradan da bizim köklerimizin beslenmesi lazımdır; aynı zamanda İslam düşüncesinden beslenmesi lazımdır. Hatta bugün Türkiye’de de yaygınlaşmaya başlayan Budist görüşler, propagandalar vs. Batılılar, bir Schopenhauer Budizm’den, Hinduizm’den azami ölçüde faydalanmış, kendisi söylüyor bunu; Nietzsche de faydalanmış, kendisi söylüyor bunu. Hegel bunların hepsini okumuş, bütün dünya dinlerini tetkik etmiş, bütün dünya tarihini tetkik etmiş oradan tarih felsefesi çıkarmış, üç ciltlik din felsefesi kitabı var, estetikleri tetkik etmiş, iki büyük cilt estetik kitabı var. Mevlana’ya hayranlık duyuyor, kitaplarında ismen yer veriyor. Bizde de böyle olması lazım. Şimdi onla uğraşmayın onda din vardır, İslâm’da din vardır, İran’da in vardır, Çin’de din vardır, elin adamı bundan istifade ediyor. Böyle kapıları kapatmakla olmaz ki, yani sadece Batıdakini getiriyoruz. 150 senedir, hâlâ bir filozofumuz yok. Yani bugün Batıdaki gibi büyük bildiğimiz filozof dediğimiz adamalardan kaç tane var bizde ?
7- Türkiye’de neden filozof yetişmiyor?
Türkiye’de neden filozof yetişmiyor? sorusunun cevabı zor tabi. Eskiden deniliyordu ki işte İslam mani oluyor, o bizi engelliyor. Peki Tanzimat’tan beri düşüncede İslam’ın baskısı var mı? Yok! Laiklik gittikçe gelişiyor, Cumhuriyetin başında laiklik kabul edildi, 80 senedir laiklik var, dinin tesiri ortadan kalkmaya başladı neredeyse. Ateist de kitabını rahatça yazabiliyor materyalist de kitabını rahatça yazabiliyor hatta televizyonda söylüyor. Peki düşüncenin önünde bir engel yok, bunların bir çoğu Kant’ı da biliyor, Comte’u da biliyor, sadece okuyup anlatıyorlar; anlatsınlar, biz de öyle yapıyoruz. Farklı bir şey neden söylemeyelim? Ve bize uygun bir şey... Derinleşemiyoruz, zannediyorum esas mesele de bu. Bir dil meselesi bir de bu tarihi bağ meselesi zannediyorum. Taklitle ve nakille uğraşıyoruz hâlâ. Yani Kant’ı da öğrenelim, nakledelim fakat Kant’ı aşalım, Fichte’yi aşalım, Hegel’i aşalım, Heidegger’i aşalım, Husserl’i aşalım, Bergson’u aşalım, Boutroux’u aşalım çeşitli görüşler açısından. Bu aşmak da zor bir şey, bunun temeli lazım. Felsefî geleneğin de iyi kurulması lazım. Onlarda bu felsefe geleneği 300- 400 senedir var, daha öncesini hesaba katmasak bile. Bizde öyle bir şey yok tabi. Tanzimat Döneminden başlatsak bile orada bu tarz bir gelenek yok. Cumhuriyetin başından, 1920’lerden başlatmış olsak bile, 80 senelik bir gelenek bir filozof çıkmasına yeter mi? Yetmesi lazım aslında. Bugün filozof diyebileceğimiz, cumhuriyet döneminde yetişmiş diyebileceğimiz adamlar varsa, işte Hilmi Ziya Ülken, bence bir filozof denebilir; Mehmet İzzet’e o zaten filozof diyor; Mengüşoğluna deniyor. Ama bunlar Cumhuriyet çocuğu değil, Osmanlı çocuğu, 1900 doğumlu, 1908 doğumlu, Osmanlı eğitimi almışlar, kültürünü almışlar, Batıda okumuşlar. Ama onlar da çok bir şey yapamamışlar.
Felsefe nedir? Yahut felsefe ne işe yarar?
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay:
Felsefenin tarifi bilindiği gibi muhteliftir. Filozoflara, filozofların meyillerine göre ve felsefenin sahalarına göre çeşitli tarifler yapılmıştır; yani ontolojik yönden, epistemolojik yönden, ahlaki yönden veya siyasi yönden, ideolojik yönden tarifler yapılmıştır ama işte genellikle felsefenin “sistemli akli düşünce olarak” bir tarifi vardır ve bir de aklın kurallarına göre düşünerek alemin varlığı meselesini, bilginin varlığı meselesini veya insanlığın ve insan toplumunun çeşitli meselelerini izaha, temellendirmeye yarayan bir bilgi alanı olarak kabul edilir (bilim alanı değil bir bilgi alanıdır). Felsefe, mesela bir zihin sporu olarak da kabul edilir, felsefenin mesela işte hakikatin bilgisine ulaşmak için bir vasıta olduğunu söyleyenler var. Yine felsefenin Allah’ın ahlaki ve ahlaktan maksut olduğundan bahsedenler var. İşte Aristo mesela “varlık olmak bakımından varlığın ilmidir.” diyor. Buradaki “varlık olmak bakımından varlık” değişmeyen, aslını kaybetmeyen varlık yani Aristo’nun “cevher”i, değişmeyen cevher Tanrı, manasında onun ilmine ulaşmak gibi tabirleri var başka tabiler de var. İşte mesela, meşhur bir tanım, Karl Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” diyor yahut Wittengestein’a izafe edilen bir tanım var “felsefe şişenin içindeki sineğin çıkmasına yol vermektir” gibi, Karl Marx mesela, “şimdiye kadar filozofların alemin nasıl meydana geldiğini izahtan başka bir şey yapmamışlardır, bunlarda bir şeye yaramamıştır, artık yeni dünya kurmak lazım” diyor. İdeolojisi bakımdan önemlidir. Ama felsefenin insan zihnini çalıştırdığı muhakkaktır; derinliğine düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır; soyut düşünmeyi öğrettiği ve geliştirdiği muhakkaktır, bunla birlikte farklı düşünmeyi ve tenkitçi düşünceyi öğrettiği de muhakkaktır çünkü bunlara dayanıyor; tabi ki sistemli düşünme de olacak, aklına geldiği gibi rasgele yazmayacak, gerçi öyle yazanları da bazen filozof kabul ederler, Nietzsche gibi... Tutarsız, mantıki esasları olmayan, aklına estiği gibi, cümleler birbirleri ile bağlantısız olsa da mevcudu yıktığı için öyle düşünenler de var, ona da filozof deyip filozof kabul edenler var. Ama genel ölçü böyledir, fakat soyut düşünme olduğu için felsefe herkese hitap etmez, onun için ben felsefe lüks bir bilgi dalıdır, diyorum. Burada lüks demekten maksat ulaşılması zor değil, anlaşılması zor bir bilgi dalıdır ve sıradan insanlara, şimdiye kadar yapılmış felsefe yolları ve şekilleri fazla bir şey kazandırmaz. Yani, bir Aristo’nun felsefesi. bir Spinoza’nın felsefesi, bir Kant’ın felsefesi bir çok matematikçiye, mühendise veya fenciye bir şey ifade etmez. Çünkü onlar, somut düşünmeye alışmışlardır. Bir tıpçı hastalığı teşhis eder, tedavisini yapmaya çalışır; cevher var mıydı yok muydu, bilgi nasıl meydana geldi, bilgi sınırı var mıdır yok mudur, evren sonlu mudur sonsuz mudur, ezeli midir ebedi midir, yaratılmış mıdır yaratılmamış mıdır, bunlar onlara göre içinden çıkılmaz şeylerdir. İnsan kafasını bunlarla hiç meşgul etmemelidir. Bizde mesela tarihçiler tarih felsefesinin oldum olalı aleyhindendir. Niye Fuat Köprülü böyle şeylerle uğraşmayın demiş.Bütün tarihi metinler ortaya çıktıktan sonra belki uğraşılabilir demiş ama tarih felsefesi ile ilgili bir kitap okuduklarında, bir tebliğ dinlediklerinde lüzumuna inanıyorlar. Çünkü kendilerinde derinlik kazandıracağını biliyorlar. Ve bu derinlik içerisinde de kafalarına takılmış olan bir çok problemleri de çözme fırsatı bulacaklarını tahmin ediyorlar, ondan dolayı lüzumlu görüyorlar. Felsefe tenkitçi düşünceyi geliştirir, farklı düşünmeyi, soyut düşünmeyi geliştirir bir de problem çözmeyi öğretir. Hayatta en önemli faydası problem çözmeyi öğretmesidir. Yani, binlerce problemle binlerce filozof uğraşmış, fikir adamı uğraşmış tarih boyunca, bunların az çok bilinmesi insana bir yol açar; olmadık yerde kendisine ışık tutar veya onların bazı çözüm tarzlarından faydalanarak kendisi yeni problemler karşısında yeni çözümler üretebilir. En darda kaldığı zaman bunun içinden çıkılabileceğine inanıyorsa, o anda kafasını çalıştırır hiçbir şey bilmese bile kendisi o anda bir metot bularak işin içinden çıkabilir. Felsefenin bu tarz faydaları var. Onunla düşünenler seviye de kazandırıyor. Hadiselere derinliğine bakmayı, hadiseleri derinliğine yorumlayabilmeyi öğretiyor. Bunlar, daha bir çok insanda yok zaten. Siyasi yönden de olsa, ahlâki yönden de olsa, ilmi yönden de olsa, içtimaî yönden de olsa bu tarz derinliğine yorumlayıcı temellendirmelere bilhassa ihtiyaç var. Bugün toplumumuzda işte benim hayat felsefem budur, bizim sendikamızın felsefesi budur, bizim kuruluşumuzun felsefesi budur, cumhuriyetimizin felsefesi budur, partimizin felsefesi budur gibi söyleyenlere çok rastlıyoruz. Ama bunu söyleyenlerin çoğu felsefî meseleler konuşulduğu zaman rahatsız olurlar ya uykuya dalarlar ya sıkılırlar, sıkıldıklarını belli ederler veya konuyu değiştirmeye çalışırlar veya orayı terk etmek için fırsat kollarlar. Niye? Çünkü alışkın değildirler. Ama bizim hayat felsefemiz gibi sözler söylemek onların işine geliyor; çünkü onların görüntülerini, imajlarını ve onlar hakkındaki tasavvurları kuvvetlendiriyor, kabul görmesini sağlıyor. Dolayısıyla William James’in dediği gibi felsefe karın doyurmaz ama kafa doyurur, kalp doyurur, hatta bilinmeyen bir takı hakikatleri keşfe yarar. Şüphe üzerine kurulduğu için, o şüphe geliştikçe yeni fikirler ortaya çıkabilir. Mutlaka şu filozofun dediği doğrudur, falanınki yanlıştır demediğiniz zaman, demediğiniz takdirde yeni fikirler ortaya çıkmaya başlar yavaş yavaş.
2- Türkiye’de felsefenin durumu nedir?
Türkiye’de felsefenin bugünkü durumu aslında fena değil. Felsefeye farklı bakış açıları var. Bir grup insan felsefeye ideolojik yönden baktıkları için, mesela Marksist felsefeyi kabul edip onun dışındakileri kabul etmiyorlar. Bir grup insan ateist düşünceyi, natüralist düşünceyi, materyalist düşünceyi temel alıyorsa, onlar için de felsefenin dışına çıkılması doğru değil, yani felsefe doğayla da uğraşsa aklın sınırlarını zorlamamalı, onu aşmamalıdır ve değer sahasıyla bilhassa dinle uğraşmaması lazım, dinden, dini anlayışlardan uzak durması lazım gibi düşünenler ve yazanlar var. Ve bu görüşler gittikçe kuvvetleniyorlar. Dolayısıyla böyle düşünenler inançlı olarak felsefe yapmaya çalışanları saf dışı etmeye çalışıyorlar. Siz felsefeci olamazsınız, felsefede bu yok gibi... Bunlar tabi, tarihi seyre de uygun değildir. İlkçağda Yunan’da da dini duygular olduğunu görüyoruz, Sokrates’te, Sokrates’ten öncekilerde, Platon’da, Aristo’da teolojik esaslar var. Ortaçağ Hıristiyan dünyasını bir tarafa bıraksak bile, bazılarının dediği gibi bilhassa bizim Hacettepe’de denirdi bu, teolojik meseleler ortaçağda kalmış, Descartes modern felsefenin babası sayılan bir adam. İşte 17.yüzyıl filozofu ve 17.yüzyılın ortalarında ölmüş. Bu adam Hıristiyan vahyine bağlı olduğunu söylüyor. Tanrının varlığını ispatlayan deliller ortaya koyuyor. Bunu yaptıktan sonra onu mükemmel olduğunu, bundan dolayı yanılmaz ve yanıltmaz olduğunu bunun için onun bildirdiği bilgini doğru olduğunu ve kendisinin bilgisinin de doğru olduğunu yani doğru ve kesin bilgiyi Tanrı’nın yanılmaz ve yanıltmazlığına dayandırıyor. Bazıları da diyor ki, bilhassa Batı dünyasında, Descartes da zaten ortaçağ filozofu, ortaçağda yaşamamakla beraber, ortaçağdaki Hıristiyan kilise babalarının etkisindedir, diyorlar. Hatta Leibniz için de bunu diyorlar. Ondan sonrakiler ortaçağın etkisinden kurtulmaya çalıştı filan diyorlar. Malbranche var, papaz zaten, mesleği öyle; efendim, Pascal var. Pascal zaten ömrünü manastırda geçirmiş, Düşünceler adlı kitabını orada yazmış, bir keşiş gibi ya da bir mutasavvıf gibi diyelim, orada bir mistik olarak yaşamış, öyle düşünmüştür ama Batı dünyasında, meselâ J. P. Sartre gibi ateistler de dahil olmak üzere, Pascal üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Sokrates üzerine yazı yazmayan yok gibidir. Herkes kendine göre ondan bir şey çıkarıyor. Spinoza var, Leibniz var. Spinoza’nın sistemi tümüyle teolojik bir sistem. Bizim Müslüman filozoflarını çözemediği meseleleri çözmüş gibi görünüyor. Bizde Farabi, İbn Sina gibi filozofların Allah cüzzileri bilmez dediği söyleniyor, ama bu Allah cüzzileri bilir diyor. Batıda yazılmış felsefe tarihleri de yanlış naklediyorlar Spinoza’yı. Sadece Etika’sına dayalı olarak. Kant zaten fidesit bir ortamda, annesi Protestan, yetişmiş. Müslümanlığı da tetkik etmiş. Ömrünün son yıllarında yazmış olduğu “Aklın Sınırları İçinde Din” kocaman bir kitaptır. Hıristiyanlığa adeta teslim olmuş. Müslümanlık hakkında da güzel fikirleri var. İslam Peygamberi hakkında, zekat hakkında vs. fikirleri olan bir adam. Ondan sonrakiler de, işte Hegel, dindar bir adam. Protestanlığın esaslarından, Hıristiyanlığın esaslarına göre hatta onun sistemini felsefe sistemi haline getirmiş. Üçlü Tanrı inancını (Teslis akidesini) Hegel’in sisteminde yer almadığı bir yer yok ki. Adeta, o yoksa Hegel yok gibi. Ondan sonra bu böyle gidiyor. Günümüzde de bu böyle. Teolojik meseleler ortaçağda kalmış falan demek yanlış, tarihi seyre aykırı. Dindar da felsefe yapabilir dinsiz de felsefe yapabilir. Gücü yeten, kafasına güvenenler felsefe yapabilir. Kabul görür görmez o ayrı mesele. Sen şöyle düşünüyorsun, sen bunu diyemezsin, sen saf dışı olmalısın, senin düşüncelerin felsefî düşünce aykırı. Dolayısıyla Türkiye’de felsefe anlayışı bakımından böyle farklılıklar var. Ama buna rağmen iki taraf da çalışıyor, kendine göre. Tercümeler yapıyor, tezler hazırlanıyor, araştırma makaleleri, araştırma kitapları yayınlanıyor. Bunlar aslında bazı noktalarda buluşuyorlar, birbirlerinden faydalanıyorlar, görüşüyorlar. Zahirde de olsa ortak noktaları var, o da felsefî düşüncenin gelişmesine neden oluyor. Bu dindar ya da inançlı olanların felsefe yapmasını istemeyen insanlar da buna alışacaklardır. Batıda gördükleri gibi alışacaklardır. Takiyettin Mengüşoğlu gibi bazı kimselerin, “Felsefeye Giriş”te, dini yönü olan filozofların bu yönlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Yani Descartes’ın böyle Tanrının ispatı gibi görüşlerinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Bunu sistemden çıkarırsanız, sistem çöker. Adam, bilgi teorisini buna dayandırıyor. Bu temelde olan görüştür. Dolayısıyla dindar olan Batıdaki filozofların bizde tanıtımı da eksik ve yanlış, kasıtlı suretle yapılıyor. Onların o yönleri görülmezden geliniyor ve onların o yönü üzerinde durmak isteyenler de görülmezden geliniyor ya da önlenmeye çalışılıyor. Tabi bu da hem felsefî düşünceyi hem onu tanımayı hem de düşünceyi sınırlandırıyor, dogmatik bir davranış. Felsefenin tanımlarına da uygun olmayan bir davranış bu. Ama tabi, Cumhuriyetin başındaki gibi değil, 1950’li 60’lı yıllardaki gibi değil. 1980’den sonra yayınlarda büyük bir gelişme var. Bu hızla giderse daha da iyi olur.
3- İlk sorunun cevabı çerçevesinde Türkiye’de felsefeye ihtiyaç var mıdır?
Türkiye’de felsefeye ihtiyaç vardır. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de vardır. Hatta daha fazla ihtiyaç vardır. Bilim adamlarına bilim felsefesi anlatılması yönünden ihtiyaç vardır. Meselâ biyologun biyoloji felsefesi, matematikçinin matematik felsefesi, fizikçinin fizik felsefesi bilmesi lazım. Bunlar Batıda yüzyıllardır işlenen konulardır. Yani neden bir konuyu ele aldığında nasıl bunu derinlemesine gidiyor, bunun temellendirmesini yapabilmeli. Ya da birisi yaptığında anlayabilmesi lazım. Sadece bir iki deneysel sonuçla onunla yetinmek yanlış değilse bile eksik bir şey, eksik bir şey ufuk vermez. Max Planck gibi büyük bilim adamları aynı zamanda filozoftur. Onların makaleleri, kitapları var. Fizik felsefesi, bilgi felsefesi açısından fevkalade önemli. Onlar Türkçe’ye çevrilmiyor, çevrilse bile anlaşılmıyor, eksik çevriliyor, yanlış çevriliyor vs. İşte Max Planck, modern fiziğin istikametini değiştiren bir adam, 1901’de bulduğu, Planck Sabitesi denilen sayı ile, kuantum görüşleriyle. Bu adamın kitapları var. Makalelerini, konferanslarını toplamışları. Meselâ, “Modern Fizikte Evren Tasavvuru” diye bir kitabını çevirmişler. Ağzını yüzünü bulaştırmışlar. Her cümleye itiraz koymuşlar. Kitabın sonundaki “Din ile İlim” adlı makaleyi tercüme etmemişler. Bunlar dürüstlük değil, bunların aydınlıkla ilgisi yok. Bunlar ideolojik saplantılar. Bizde diğer kitaplarda da, felsefe, sosyoloji, psikoloji ile ilgili kitaplarda da din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi ile ilgili bölümler tercüme edilmez, hiç bahsedilemez. İlim ahlakı bakımından yanlıştır, felsefi ahlak açsından, meslek etiği açısından yanlıştır. Bu yönden de ihtiyaç vardır, ama dediğim gibi, derinlik kazanması bakımından da ve bilim dallarının birbirleriyle çekişmesinden kurtulması bakımından da faydası vardır. Bilimsel gelişmelerin üzerinde felsefe düşünce, onları derleyip toparlayıp muhakeme ederek yeni görüşler, yeni buluşlar getirmeye çalışan bir düşünce alanıdır. Dolayısıyla bütün bilimleri adeta bir bütün halinde insanların faydasına, zihnine vs.ye sunmaya çalışan bir faaliyet alanıdır. O bakımdan da önemlidir. Sanat felsefesi açısından da önemlidir; din felsefesi, ahlak felsefesi, siyaset felsefesi, açısından da önemlidir. Bizde pek yapılmıyor. Bazı kitapların tercümesi ile kalınıyor. Ondan sonra bilhassa sanat felsefesi sahasında birkaç kitap var. Din felsefesi sahasında bazı gelişmeler oldu. Bugün çevre felsefesi gelişiyor, Türkiye’de birkaç kitap yazıldı. İletişim felsefesi var, gelişiyor, kitap yazıldı; spor felsefesi gelişti. En çok faaliyet gösteren, en önemli sahalardan birisi olan iktisadi sahadır.iktisat felsefesi ile ilgili bir tercüme kitap bir de yazma kitap var. Onun dışında benim bildiğim bir şey yok. Halbuki iktisat felsefesi önemlidir, ister ideolojik olsun ister olmasın. Meselâ Marks’ın emek felsefesi, sınıf felsefesi, toplum felsefesi, üretim felsefesi, çalışma felsefesi, iş felsefesi vs. liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi akımlarında temelinde iktisadi görüşler vardır. Toplumun iktisadi yönden refaha kavuşturma iddiası vardır. Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi Yolları farklıdır. Bu konuda dünya kadar tercüme kitap var, oturup da kimse iktisat felsefesi üzerine düşünmüyor. Bu yönden de ihtiyaç var. Felsefeye her yönden ihtiyaç vardır.
4- Felsefenin bizde tam olarak kabul görmemesinin nedenlerinden biri oluşan düşünce akımlarının kendi kültürel yapımıza dayanamamasından mıdır? (Türk düşünce tarihi ile ilişkili olarak...); bir diğeri de bir kısım felsefecilerin felsefe anlayışlarından mı ileri gelmektedir?
Felsefe belli bir ölçüde kabul görüyor. Bir çok yüksek seviyede felsefeyi çok soyut, ulaşılamaz, gökyüzünde asılı ama işte hayranlıkla seyredilen ahize gibi bir yıldızlar topluluğu gibi sunarsanız insanlar ona ulaşamayacaklarını düşünürler. Bu ne işe yara, gecenin karanlığında ışığı gelirse biraz işe yarar; yani birincisi takdim şekli. İkincisi oldukça geniş tabakalara ulaştırılabilecek bir tarzda felsefi eserlerin pek olmaması. Üçüncüsü bizdeki felsefi eserlerin tercüme, telif, büyük çoğunluğu toplumumuz ahlak yapısıyla, inanç yapısıyla uyuşmaz. Uyuşmaması bir noksanlık mıdır? Değildir. Felsefenin içerisinde böyle düşünenler, yazanlar da vardır, yazmayanlar da vardır. Ama esas bu işte topluma ters gitmek, toplumun zıddına gitmek, zıddına şeyler söylemek esas felsefedir, esas ilericiliktir dediğiniz zaman böyleyse ben burada yokum diyor, vatandaş. Benim hayat tarzımla, benim inancımla, benim ahlaki telakkimle uyuşmayan şeyler hatta onları (gelenek- görenek) yıkmaya çalışan bir anlayış ötede dursun diyor. Felsefeciler bunlarsa benim onlarla bir münasebetim olamaz diyebilir. Dolayısıyla hem aleyhte konuşulanlar, yazılanlar oluyor hem de aleyhte bir durumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Burada tabi, dindarların bir çok dindar ama bunların çoğu sığ dindar felsefeyi böyle görmelerinden dolayı böyle oluyor. Ama bunun da bir kısım kabahatini gene deminki ifade etmeye çalıştığım felsefecilerde aramak lazım. Çünkü en azından insanların inançlarına saygı göstermiyorlar. Öyle davransınlar ama ben de şöyle düşünüyorum demek ayrı, onlar yanlıştır, yıkılması lazımdır vs. demek ayrı bir şey. Çünkü o insanların hayat tarzı bununla temellenmiştir. Oralardan yeni bir felsefi görüş çıkarabilir miyiz, esas zor olan budur ve topluma da fayda getirecek olan budur. Bakın bugün Alman felsefesi dendiği zaman son 300 senede şekillenmiş bir felsefe vardır. Bu İngiliz felsefesinden ayrıldığı gibi komşusu Fransız felsefesinden ayrılır, özelliği itibariyle. Hepsi aynı mı düşünmüş? Hayır, hepsi, aynı düşünmemiş ama demek ki ortak bir şekilde gittikleri taraflar var. Fransız felsefesinde rasyonalist taraf ağırlıkta, İngiliz felsefesinde amprist taraf ağırlıktadır, ön plana çıkmaktadır. Ona bağlı olarak da bir pragmatik felsefe şimdi Amerika’da ve tüm dünyada hakim vaziyette, devletler de onu benimsemiş olduğu için bizde de bilhassa 1980’lerden sonra pragmatik felsefe gelişti. Zaten İstiklal Harbinden sonra o zaman ki bir takım felsefeciler pragmatik felsefeyi tercih etmişlerdir, Fransız felsefesine filan. Çünkü pratik hayatta uygulamaya yönelik olması lazım felsefenin. İstiklal harbinde biz hayatın acılarıyla, gerçekleriyle yüz yüze geldik, gençliğimizde, yaşlılığımızda bu çemberden geçtiler, dolayısıyla onların tecrübesini fiiliyata dökmek lazım, diyorlardı. Şimdi dünyada o şey var, başarı esasına dayalı, çocuklarımızda onun peşinden koşturuluyor, başarı getiren her şey iyidir, başarı getirmeyen hiçbir şey değildir, anlayışı var. Tabi bu anlayışla felsefeyi benimsetmek kolay değil. Felsefeyi, felsefi esasları benimsetmek için ona göre değişik programlar yapmak lazım. Milli Eğitimde programlarda değişiklik yapmak lazım. Bugün iletişim vasıtalarında, programlarında değişiklik yapmak lazım vs. o zaman belki daha çok kimse bunu faydasına inanı ve faydası üzerinde düşünmeye başlar veya benimser.
5- Türkçe, bir felsefe ve bilim dili olmaya uygun mudur? Türkçe’nin yapısından kaynaklanan bir sorun var mıdır?
Türkçe felsefe yapmaya uygundur tabi, bana göre. Bunu sırf ben söylemiyorum. İşte Mermi Uygur’un araştırmaları, makaleleri var, hatta kitapları var. Türkçe ile Almanca’yı karşılaştırıyor. Türkçe’nin felsefe yapmak ve düşünme açısından Almanca’dan daha iyi olduğunu söylüyor. Benzeri araştırmalar Ömer Naci Soykan tarafından da yapılmıştır. İşte onun bu konu hakkında altı- yedi makalesi var, kitap halinde de çıktı, “Arayışlar” kitabında var. O da benzeri şeyleri söylüyor. Ama tabi bugün kısırlaştırılmış olan dille bunu yapmak mümkün değil. Zenginleştirmek lazım dili. O da Batıdan kavram aktarmakla değil, o kavramların mümkün mertebe Türkçe karşılıklarını bulmak suretiyle, bir de bizim bundan 30- 40 sene önceki veya daha evvelki dönemlerde sadece Cumhuriyet döneminde olsa bile kullandığımız felsefî terimler var, atılan veya atılmak istenen, bunları da kullanmak lazım. Bunlar hem bizim daha önceki düşünce hayatımızla bağımız kurar hem de bunların bir çoğu aklı gibi, zeka gibi efendim fikir gibi bir takım kavramlar günlük dilimizde de kullanıldığı için hâlâ, çoluk- çocuk da anladığı için, sıradan, kültürü olmayan, okuma yazma bilmeyenlerin de anladığı için bu bağlantıyı koparmamak lazım. Yunanca ve Latince kavramlarla, İngilizce ve Almanca kavramlarla doldurarak felsefeyi siz tesirli veya ergin hale getirmekte güçlü çekersiniz. Bir de burada dili zenginleştirmek lazım dedik, bugün Türkî Cumhuriyetlerde felsefî faaliyetler var. Onların kullandıkları bir takım terimler var. Onlar bir takım şeylere karşılık bulmuşlar. Güzel Türkçe olarak karşılık bulmuşlar. Onlardan istifade etmek lazım. Böyle bir şey başka dillerde yok. Yani Batı dillerinde İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın vs.nin filan bizim Türk dünyasındaki kaynaklarımız gibi, dilin şivelerinin kullandığı bir takım kelimelerden gelen zenginlikler pek yok onlarda. Belki İspanyolca’da Güney Amerika’daki kullanımlardan gelen bazı farklılıklar vardır veya Portekizce’de ama Almanca’da vs. de bunu olduğunu zannetmiyorum. Almanlar ile Avusturyalılar bu dili kullanıyorlar, sömürgeleri de yok fazla, diğerlerinin olmakla beraber, dolayısıyla bu Türk dünyasında kullanılan terminolojiyle zenginleştirmek lazımdır. Yerine göre aslı değiştirilmeden de kullanılabilir. Ama çoğunun karşılığını bulmak lazım.
6- Türkiye’de felsefenin yerleşmemesinin başka nedenleri neler olabilir?
Bunların belli başlılarını saydık. Felsefenin çok soyut bir alan olarak gösterilmesi, sadece düşünce sahasında kalmış gibi gösterilmesi, işte geniş tabakalar iyi sunulmaması, dilinin ağır olarak gösterilmesi, bir de mümkün mertebe çoğunluğunun anlayabileceği güzel Türkçe’yle yazılmış olmaması gibi sebepler ve bunu yanında işaret ettiğimiz gibi milletin değerler dünyasına sırt çeviren veya karşı çıkan, onu yıkmayı hedefleyen anlayışlara dayanması, böyle bir anlayışla takdim edilirse, o zaman tabi tutunamama, gelişemem gibi durumlarla karşılaşır. Bunun dışında da, tabi esas olarak şu vardır: Bizim maziyle bağımız kesildi. Yani, Meşrutiyet Dönemini yeniş araştırmalarla biraz bilmeye başladık. Tanzimat Dönemini iyi bilmiyoruz. Yani Tanzimat Döneminin düşünürü olarak Namık Kemal ‘i vs.yi görüyoruz ama bunlar esas felsefeci değildir. Bunlar edebiyatçıdır. Meselâ o dönemde klasik mantık çalışmaları yanalar var, tasavvuf çalışmaları yapanlar var veya siyasi görüş getirenler var devlet idaresinde, hukukta görüşler getirenler var veya anlam felsefesi, dil felsefesi, mantık felsefesi ile uğraşanlar var yahut kelam felsefesi ile uğraşanlar var, bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz birkaç isim, onları işte tekrar ediyoruz. Halbuki bilmediğimiz, kitapları yazılı halde kütüphanelerde bulunan bir takım insanlar var. Bilmediğimiz için, uğraşmadığımız için bunların değerlerini de bilmiyoruz. Belki de onlar içinde çok değerlileri vardır. Bu sebeple bunlarla da bağlantı kurmalıyız. Oralardan güç almak lazımdır. Bugün meselâ Almanya’da bir Kant’ın ortaya çıkması için bir Leibniz’in gelmesi lazımdı, bir Descartes’ın gelmesi lazımdı yani Kant sadece Alman düşüncesinin geleneğine bağlı, oradan yetişmiş birisi değildir. İşte İngiliz düşüncesi, “Hume beni dogmatik uykumdan uyandırdı” diyor. Hume’u okumuş. Ondan sonra işte ona benzer diğer bir takım insanları okumuş. Alman mistisizmi olmasaydı, Eckhard olmasaydı, Luthercilik onun etkisiyle çıkıyor, Luther var, bunlar olmasaydı Kant diye bir adam olmazdı. Demek ki Kant hem Alman düşünce tarihinin geleneğini biliyor, onu hazmetmiş hem Batı düşünce tarihinin (İngiliz, Fransız gibi) büyük simalarını biliyor, ondan istifade etmiş ve oradan bir sentez çıkarmış adam. Diğerleri de böyledir. Biz bunlardan mahrumuz. Bizde Ziya gökalp var, onu da çok iyi bildiğimizi sanmıyorum. Bir kısmı baştan reddediyor, bir kısmı da işte milliyetçi olduğu için sadece o yönüyle ilgileniyor. Halbuki, bunlar doğru olsa bile, esas fikri yönünün esas değeri fikri yönünün esas değeri ortaya konmalıdır, yeniden yorumlanması lazımdır. Yani yakın dönem düşünce tarihi ile uzak dönem düşünce tarihiyle bağlarımızın kurulması, kuvvetlendirilmesi lazımdır. Oradan da bizim köklerimizin beslenmesi lazımdır; aynı zamanda İslam düşüncesinden beslenmesi lazımdır. Hatta bugün Türkiye’de de yaygınlaşmaya başlayan Budist görüşler, propagandalar vs. Batılılar, bir Schopenhauer Budizm’den, Hinduizm’den azami ölçüde faydalanmış, kendisi söylüyor bunu; Nietzsche de faydalanmış, kendisi söylüyor bunu. Hegel bunların hepsini okumuş, bütün dünya dinlerini tetkik etmiş, bütün dünya tarihini tetkik etmiş oradan tarih felsefesi çıkarmış, üç ciltlik din felsefesi kitabı var, estetikleri tetkik etmiş, iki büyük cilt estetik kitabı var. Mevlana’ya hayranlık duyuyor, kitaplarında ismen yer veriyor. Bizde de böyle olması lazım. Şimdi onla uğraşmayın onda din vardır, İslâm’da din vardır, İran’da in vardır, Çin’de din vardır, elin adamı bundan istifade ediyor. Böyle kapıları kapatmakla olmaz ki, yani sadece Batıdakini getiriyoruz. 150 senedir, hâlâ bir filozofumuz yok. Yani bugün Batıdaki gibi büyük bildiğimiz filozof dediğimiz adamalardan kaç tane var bizde ?
7- Türkiye’de neden filozof yetişmiyor?
Türkiye’de neden filozof yetişmiyor? sorusunun cevabı zor tabi. Eskiden deniliyordu ki işte İslam mani oluyor, o bizi engelliyor. Peki Tanzimat’tan beri düşüncede İslam’ın baskısı var mı? Yok! Laiklik gittikçe gelişiyor, Cumhuriyetin başında laiklik kabul edildi, 80 senedir laiklik var, dinin tesiri ortadan kalkmaya başladı neredeyse. Ateist de kitabını rahatça yazabiliyor materyalist de kitabını rahatça yazabiliyor hatta televizyonda söylüyor. Peki düşüncenin önünde bir engel yok, bunların bir çoğu Kant’ı da biliyor, Comte’u da biliyor, sadece okuyup anlatıyorlar; anlatsınlar, biz de öyle yapıyoruz. Farklı bir şey neden söylemeyelim? Ve bize uygun bir şey... Derinleşemiyoruz, zannediyorum esas mesele de bu. Bir dil meselesi bir de bu tarihi bağ meselesi zannediyorum. Taklitle ve nakille uğraşıyoruz hâlâ. Yani Kant’ı da öğrenelim, nakledelim fakat Kant’ı aşalım, Fichte’yi aşalım, Hegel’i aşalım, Heidegger’i aşalım, Husserl’i aşalım, Bergson’u aşalım, Boutroux’u aşalım çeşitli görüşler açısından. Bu aşmak da zor bir şey, bunun temeli lazım. Felsefî geleneğin de iyi kurulması lazım. Onlarda bu felsefe geleneği 300- 400 senedir var, daha öncesini hesaba katmasak bile. Bizde öyle bir şey yok tabi. Tanzimat Döneminden başlatsak bile orada bu tarz bir gelenek yok. Cumhuriyetin başından, 1920’lerden başlatmış olsak bile, 80 senelik bir gelenek bir filozof çıkmasına yeter mi? Yetmesi lazım aslında. Bugün filozof diyebileceğimiz, cumhuriyet döneminde yetişmiş diyebileceğimiz adamlar varsa, işte Hilmi Ziya Ülken, bence bir filozof denebilir; Mehmet İzzet’e o zaten filozof diyor; Mengüşoğluna deniyor. Ama bunlar Cumhuriyet çocuğu değil, Osmanlı çocuğu, 1900 doğumlu, 1908 doğumlu, Osmanlı eğitimi almışlar, kültürünü almışlar, Batıda okumuşlar. Ama onlar da çok bir şey yapamamışlar.