PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : KISSADAN HİSSE..!



Farazi
30-12-2008, 17:47
Kıssadan Hisse

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi

Mehmet Akif Ersoy

yaziklar_olsun
05-01-2009, 15:03
ÜÇ NASİHAT

Yillar önce, çok uzaklarda bir adam varmiş. Bu adam çalismak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.

Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.

Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağiriyormus. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat "Kaderde ne var ise o çıkar."

ve yoluna devam etmiş...

İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatıda satın almış. İkinci nasihat de:"Gönül kimi severse güzel odur" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş.

Tam sehrin çıkışında yine köşe başinda bir adam bir nasihati bin akceye satiyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihatte:"Hiç bir iş aceleye gelmez" Parasız yoluna devam etmiş.

Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış.

Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Asağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Simdi herkes korkuyor aşagı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.

Kuyuya İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymus ve "söyle bakalim hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat
gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demis. Bu cevap canavarın cok hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar kral'a götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.

Adamımız yoluna devam etmis ve nihayet evine varmış.

Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir iş aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormus. Kadın da:
"bey sen gittiginde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genc senin
oğlun" demis.


Siz ömrünüz boyunca hiç nasihat alıp hiç nasihat için akçe verdiniz mi?

AYSUN ASAR

flu
05-01-2009, 17:12
Ama ama şimdiki yetişkinlerin çoğu nasihat etmenin adabını bilmiyor sanki sadece en doğruyu kendilerinin bildiğini sanarak direktif veriyor sanki, aynı dili konuşmayı bilmek herkişinin seviyesine inmek önemli olan belkide..Güzel bir paylaşım sevdim ben çok teşekkürler Luziana..

yaziklar_olsun
05-01-2009, 17:28
Evet Sevgili flu..
Gençler nasihatı sevmez.Çocuklarıma ve çevremdeki gençlere nasihat vermek yerine; yaşadığım yada yaşanmış veya okuduğum olayları anlatırım.
Bunlardan pay çıkarıp yorumlamayı da onlara bırakırım...

Derviş
05-01-2009, 18:41
paylaşımın icin tesekkurler Luziana dogruyu yapmamız icin gercekten sabırlı olmak gerekir.

Her söz için doğruluk, her doğruluk için iş, her iş için de sabır gerekir. Hatim-i Esam

yaziklar_olsun
20-02-2009, 13:08
http://img231.imageshack.us/img231/1843/tilki11vb1.jpg (http://imageshack.us)
Tilkinin orucu

Tilki ormanda gezmektedir. bir agacin dalinda asili bir geyik budu görür.

Açtir ama süphelenir kontrol etmeye baslar ve görür ki bu bir tuzak.

Geyik budu bir iple bombaya baglidir.

Epeyce uzaga gider ve basini kollarinin üzerine koyarak yatar, biraz sonra kurt gelir, budu görür ve yatan tilkiyi de tabi…

Tilkiye sorar ‘ne yapiyorsun dostum’

Tilki cevap verir ‘hiç… yatiyorum’

-Burada bir but var

-Evet var

-Neden yemedin

Tilki sakince cevap verir ;

‘BU GÜN ORUCUM’

Kurt kendinden emin ;

‘Ben yiyeyim o zaman’

Tilki ‘Buyur afiyet olsun’ der.

Kurt but `a uzanir uzanmaz bir patlama ortalik toz duman kurt yarali

hareketsiz 10 metre uzakta perisan halde yatarken tilki sakince budu

yemeye

baslar.

Bunu gören kurt ;

‘LAN SEREFSIZ HANI ORUCTUN’

Tilki piskin piskin ;

‘Biraz önce top patladi duymadin mi ?’
( hayat hoştur, gerisi boştur )
(Hayat ileriye doğru yaşanır,
Ama geriye doğru anlaşılır.)

yaziklar_olsun
20-02-2009, 13:16
9. Cumhurbaşkanı Demirel’in anlattığı bir fıkra :

Kadının, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku
gelmiş.

Vitrinde, güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen
nefis bir ördek var. Kadı, fırıncıya ‘Ben bunu aldım’ demiş.

Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp
vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: ‘Hani bizim ördek?’

Fırıncı boynunu büküp ‘Uçtu’ deyince iş kavgaya dönüşmüş.
Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü
çıkarınca korkup kaçmaya başlamış…

Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir
kadının üstüne düşmüş.

Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının
peşine düşmüş.

Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir
vatandaş da kızıp peşlerine takılmış…

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak
kadının karşısına çıkarmışlar.
Kadı sırayla sormuş… Ördeğin sahibi, ‘Bu adam ördeğimi hiç
etti’ diye şikáyet etmiş.

Kadı, fırıncıya sormuş: ‘Ne yaptın bu adamın ördeğini?’

Fırıncı ‘Uçtu’ demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:

‘Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar ‘Uçar’ anlamına
gelir. O halde ördeğin uçması suç değil’ diyerek fırıncının beraatine
karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş… Onun şikáyetine de
kara kaplı defterden bir madde bulmuş: ‘Her kim, gayrimüslimin iki
gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla…’

Davacı ‘Ne olacak?’ diye sorunca kadı, ‘Şimdi’ demiş,
‘Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü
çıkaracağız.’

Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu
davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da kadı, ‘Tamam’ demiş,
‘Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.’

Böyle olunca fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş
Yahudi’ye: ‘Senin şikáyetin ne?’

Yahudi ellerini açmış, ‘Ne diyeyim kadı efendi’ demiş,
‘Adaletinle bin yaşa sen e mi?’

Kıssadan hisse: Ananı öpen kadı ise kime şikáyet edeceksin?

Fairy
20-02-2009, 13:37
tşkler ablacım, güzellermiş:)

tutankhamun
07-03-2009, 16:01
Amerikan üniversitelerinin bir âdeti var. Her yıl, her üniversite kendi
alanında çok sivrilmiş bir önemli ismi mezuniyet konuşması yapmak üzere
davet ediyor. Aşağıda, bu yıl, Yale Üniversitesi mezuniyet törenine davet
edilen Oracle bilgisayar şirketinin kurucusu ve genel müdürü Larry
Ellison’un şaşırtıcı, hatta şok edici konuşması var.

’Yale Üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir giriş görmediğiniz için
özür dilerim ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. Lütfen, etrafınıza
iyi bir bakın. Solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. Sonra sağınızdaki
sınıf arkadaşınıza bir bakın. Ve şimdi şunu aklınıza koyun: Bundan beş yıl
sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi
başaramamış olacak. Sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış
olacak. Ve siz, ortadaki? Ne bekliyorsunuz? Siz de başaramayacaksınız.
Aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak gelecek için yüzlerce
umut ışığı göremiyorum. Yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak
kişiler de göremiyorum. Görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka
bir şey olmayacak yüzlerce insan. O kadar.

Sinirlendiniz. Bu anlaşılabilir bir şey. Ben, Lawrence ’Larry’ Ellison
üniversite terk, kim oluyorum ve bu yetkiyi nerden alıyorum ki, ülkenin en
prestijli yükseköğrenim kurumunun bu yılki mezunlarına böyle şeyler
söyleyebiliyorum? Bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: Çünkü ben,
üniversite terk ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. Siz değilsiniz.

Çünkü Bill Gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin
adamı. Siz değilsiniz. Çünkü Paul Allen, o da üniversite terk ve dünyanın en
zengin üçüncü adamı. Siz değilsiniz. Başka örnekler de var. Mesela Michael
Dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor, o da üniversite
terk. Ve siz o listede hâlâ yoksunuz.

Şimdi çok kızdınız. Bu da anlaşılabilir. O halde biraz da egolarınızı
okşamama izin verin. Pekçoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz.
Önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pekçok
şeyi öğrendiniz. İyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. Burada size o
önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla
bağlantı kurdunuz. Ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle
güçlü bir ilişkiniz oldu burada: Terapi. Bunların hepsi güzel şeyler. Ama
gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız
olacak. O çalışma alışkanlığına ve ’terapi’ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat
boyu. İhtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. Dolayısıyla
asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.

Elbette, belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, Microsoft yöneticisi Steve
Ballmer gibi, girebilirsiniz. Ama herhalde onun kimin için çalıştığını
söylememe gerek yok, değil mi? Sadece kayda geçsin diye söylüyorum, o da
zaten master sınıfından terk. Biraz geç kalmış anlayacağınız. Son olarak,
herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz kendi
kendinize soruyorsunuz: ’Yapabileceğim bir şey var mı? Bir umudum var mı?’
Maalesef hayır. Çok geç kaldınız. İçinize çok şey dolduruldu, siz onlara
bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. Artık 19 yaşında değilsiniz.

Eveeet, şimdi gerçekten çok kızdınız. Bu anlaşılabilir bir şey. Belki de şu
an, size bir umut ışığı vermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır.
Hayır, 2000 mezunları size değil. Siz kaybettiniz. Sizi, yılda 200 bin
dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. Üstelik o maaş
çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terketmiş birinin imzası
olacağını söyleyerek. Öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara. Size
söylüyorum: Hemen ayrılın. Daha güçlü söyleyemem: Ayrılın. Hemen toplayın
eşyalarınızı ve fikirlerinizi ve bir daha geri dönmeyin. Terkedin. Her şeye
yeniden başlayın. Size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve
kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği
gibi...’

pedalisa
05-03-2011, 12:42
Bu hikaye daha önce paylaşıldı mı bilmiyorum ama ben yeni gördüm sitenin tamamını da inceleyemedim. Affınıza sığınarak paylaşıyorum.

Üç Heykel

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.
Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama
aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan
öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul
değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır

flu
05-03-2011, 17:54
Sevgili pedalisa manidar hikaye paylaştığın için teşekkürler..Forumda yok sanırım ben denk gelmedim ilk kez okudum.

pedalisa
08-03-2011, 18:47
Adam yeni kamyonuna bakmak için evden çıktığında üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış.Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle:
"Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?"

Elfida
15-05-2012, 20:22
Birinci ve de en önemli ders.
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum.Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama
adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu." Tabii dahil" dedi,hocamız.." İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba'
demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da.. Dorothy idi.

İkinci önemli ders.. Yağmurda otostop!...
Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm.
Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi;Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Allah bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi affetsin!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."


Üçüncü önemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çikolatalı pasta kaç para?" "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma
alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu..

Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.

Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü,bügun dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."

Beşinci önemli ders.. Önemli olan vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken,ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış,ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.