Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 11 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
Like Tree1Likes
dqw
  1. #1
    Dost Üye Farazi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    36
    Mesajlar
    1.265

    Standart Antik çağ felsefesi

    ANTİK ÇAĞ FELSEFESİ


    Antik Çağ Felsefesi denildiğinde yaklaşık M.Ö. VUI'den M.S. V. yüzyıla kadar geçen 13 asırlık bir dönemde ortaya çıkıp gelişen felsefi düşünce ve akımlar söz konusu edilir. Bu 13 asırlık zaman dilimi fclsci'i düşüncenin ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi bakımından yakın*lıklar, benzerlikler, etkiler taşıdığı gibi, çatış*maları, aynı konu ve sorunların farklı, hatta karşıt açıklama ve yorumlarını da içerir. Ayrı*ca felsefi konu ve sorunların tek tek filozofla*ra göre açıklanıp yorumlandığı, birer felsefi ekol ve felsefi akımlar boyutu kazandığı da bir gerçektir.

    Felsefe tarihinin bu başlangıç dönemi "antik felsefe" şeklinde tanımlanmasına karşılık, bu felsefe içinde eski Yunan felsefesi ve aynı za*manda bilimi ve Roma felsefesi ele alınır. Fa*kat Roma felsefesi, Yunan felsefesinin ele alıp tartıştığı konu ve sorunlara temelde bağlı kalmış, hatta ondan biraz daha sönük kalmış, dolayısıyla bu konu ve sorunlara köklü yakla*şımlar getirememiştir.

    Bu bakımdan on üç asırlık zaman diliminin kendi içinde, felsefi konu ve sorunların ortaya konulup tartışılmasına göre, tasnif edilmesi mümkündür. Kuşkusuz Antik Çağ Felsefesi, değişik açılardan tasnif edilebilir. Sözgelimi genel olarak tarihi akışa göre şöyle bir tasnif yapılabilir:

    1- Sokrates öncesi filozoflar döne*mi. Sokrates'e kadar uzanan dönemde yaşa*yan bütün filozoflar buraya dahil edilir.

    2- Kla*sik felsefe dönemi: Bu dönemde Sokrates, Pla*ton ve Aristoteles gibi sistem kurmuş büyük fi*lozoflar yer almakladır;

    3- Hellcnistik dönem: Aristoteles'in ölümünden (M.Ö. 322) Hz.İ-sa'nın doğuşuna kadar geçen dönem;

    4- Ro*ma dönemi: Hz. İsa'nın doğumundan V. yüzyı*la kadarki dönem.

    Bu tarihi bakımdan yapılan ayrım için felse*fenin ele aldığı konulan şu şekilde belirlemek mümkündür:

    Birinci dönem tabiat felsefesi şeklinde nite-

    lendirilmiş olup bu dönemde ele alınan temel sorun, evrenin esasının ve doğanın ne olduğu ve nasıl meydana geldiği, varlıkların nereden ve nasıl meydana çıktıkları sorunudur.

    İkinci dönemde Sofistler ve özellikle Sokra*tes ile birlikle insan sorununa yöneliş başlar. "İnsan nedir?" sorusu çerçevesinde sorunlar üretilir ve tartışılır. Ayrıca bilgi ve ahlak alan*ları veya sorunları bağımsız konular olarak or*taya çıkarlar. Yani felsefenin inceleme alanı doğadan insana yönelirken, insan, insanın ha*yatı, mutluluğu, ahlak, erdem gibi konular tar*tışılır. Ancak bu dönemde Platon ve Aristote*les, insan sorununun yanında tabiatın incelen*mesine de eğilirler, yani bir sistem oluşturma*ya çalışırlar.

    Üçüncü dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Şüphecilik (septisizm) akımlarıyla felsefenin "ahlaklı ya da erdemli hayat nedir?", "İnsan na*sıl mutlu olabilir?", "İnsanın mutluluğu nere*dedir" soruları ortaya konulur.

    Dördüncü dönem olan Roma döneminde ise daha önceki dönemde veya dönemlerde İlerİ sürülmüş sorunların anlaşılmaya çalışıl*ması ve bunların tartışılması en önemli felsefi araştırmalar olarak ortaya çıkar. Ayrıca gide*rek daha belirleyici olarak felsefeyle Hıristi*yanlık esaslarının uzlaştırılmaya çalışıldığı gö*rülür.

    Felsefi düşüncenin gelişimi bakımından bel*li başlı temel ayrımlara bakmak Anıik Çağ fel*sefesinin incelediği konuları, alanları, bunla*rın incelenme yöntemlerinin ortaya çıkartılma*sı içindir. Antik felsefenin başlangıç yeri olan ve bu nedenle İyonya felsefesi olarak da adlan*dırılan evrede, felsefenin incelediği temel alan, "kosmos", daha dar anlamında doğadır. Fakat bu dönemde kosmos veya doğanın çeşit*li yönlerden araştırılarak bütünlüğe ulaşılma*sından çok, sözkonusu bütünlüğü açıklayacağı sanılan tek bir neden üzerinde durulduğu gö*rülmektedir. Başka söyleyişle, kosmos'un ken*dinde var olduğu kabul edilen düzen, uyum ve güzelliğin bütünlüğü meydana getiren asıl maddeyle aynı mahiyette olduğu varsayıldığın-dan bunun ne olduğu araştırıldı. Antik felsefe*nin ilk felsefi okulu olan Milct Okulu'nun üç filozofundan Thales, bu ana maddenin, yani arkhenin su olduğunu ileri sürdü. Thalcs'c gö*re su nasıl varlıkta canlılığa neden oluyorsa, aynı şekilde nitelik değis.imleriyle kosmoslaki varlık türlerinin çoğalmasını da sağlıyor olma*lıydı. Kosmos'un ana maddesi su canlı olduğu*na ve bütün varlıklarda değişik nitelikte su bu*lunduğuna göre her şey canlıdır. Bu bakım*dan Thales'İn felsefesi canlıcılık (Hylesoizm) olarak da adlandırılır. Su aynı zamanda son*suzdur ve yeryüzü bir levha gibi bu sonsuz su*yun, yani "Okyanus"un üzerinde durmaktadır. Depremler suyun dal gala nmasıyla oluşmakta*dır. Öle yandan bir bilim adamı da olan Tha*les matematik, astronomi, coğrafya vb. bilim alanlarında da araştırmalar yapmıştır. Onun, M.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden haber verdiğini Herodol bildirmekledir.

    Milet Okulu'nun öteki iki filozofundan Anaksimandros'a göre ana madde bilinmeyen ve sınırsız olması gereken şeydir ki, buna "a peiron" denir. Anaksimandros, canlı hayatın evrimini hatırlatır şekilde, hayatın önce deniz*lerde başladığını, daha sonra karaya çıkıldığı*nı ve denizde yaşarken sahip olunan yapının karada dönüşüme uğradığını belirtir. "Apei-ron"dakizıt nitelikler varlığın oluş ve yok olu*şunu hazırlar. Ayrıca Anaksimandros'un ilk kez yeryüzündeki kara parçalarının haritasını yaptığı bilinmekledir.

    Milet Okulu'nun diğer filozofu Anaksime-nes arkhe olarak "hava"yi ileri sürdü. Kosmos ile insan bedeni arasında bir karşılaştırma ya*pan Anaksimenes, insan bedeninin yaşaması*nı bu havaya dayandırır. O, ruhun varlığına da işaret etmiş ancak bunun maddi olduğunu be*lirtmiştir.

    Milet Okulu kosmos'un ana maddesinin ne olduğunu araştırırken bu ana madden in varlık*la "oluşu" nasıl hazırladığı konusunu karanlık bırakmıştı. Oluş sorunu başta Herakleitos ol*mak üzere Elea Okulu fitozoflarıyla Pythago-rascilar tarafından değişik görüşler ileri sürül*mek suretiyle tartışılmıştır. Herakleitos kos*mos'un ana maddesini "aleş" olarak nitelendi*rirken, aynı zamanda kosmostaki hareket, de*ğişim ve oluşu da buna dayanarak açıklama yo-

    luna gitti. Ona göre Kosmos'ta sürekli bir oluş sözkonusudur. Herşey akmaktadır, her nesne durmaksızın hareket etmekte ve değiş*mektedir. Fakat bu sürekli oluşu düzenleyen ve asla değişmeyen şey İse Logos (akıl, yasa, il-ke)lur.

    Buna karşılık Elea Okulu Kosmos'ta ve Var-lık'ta hiçbir hareketin, değişimin ve oluşun sözkonusu edilemeyceğİnİ ileri sürmüştür. Okulun kurucusu olan Parmcnidcs sadece "Bir" olan "Varlık"ın varolduğunu, bu nedenle bu varlıkta hareketin, değişimin ve oluşun söz*konusu edilmesinin mantık bakımından kabul edilemez bir çelişkiyi doğuracağını belirtir. Öğrencisi Zenon, bu "Bir" varlık önermesini temel alarak hareketin, değişimin ve oluşun, Hcraklcitos'un savunduğu gibi, kabul edileme*yeceğini, çeşitli örnekler ile tartıştı. Varlıkta hareket veya değişimin bulunduğunu kabul et*mek var olanın yok olacağını kabul etmek ya da yok olandan varlığın çıkacağını varsaymak anlamına geldiğini, bunun ise mantığın çeliş*mezlik ilkesine aykırı olacağını belirterek red*detti.

    Elea Okulu'nun Varlık anlayışı Kscnofanes tarafından Tek Tanrı inancının açıklanmasın*da temel alındı. Daha doğrusu Kscnofanes'İn Tek Tanrı kavramı, Elea Okulu'nun "Bir" Var*lık kavramına dönüştü. Parmenides'in varlık kavramı ve mantığı temel alan düşünce yönte*mi sonraki filozoflar, hatta Yeni Çağ filozofla*rı üzerinde de etkili oldu. (Örneğin Platon, Spinozavb.)

    Pythagoras ve Pythagorasçılar ise Kosmo-sun ve Kosmostaki düzen ve uyumun kavra*nıp açıklanmasında sayıları temel aldılar. On*lara göre her sayının bir değeri olması gere*kir; bu da nesnelerin mahiyetinin açıklanma*sında anahtar rolü oynar. Ayrıca Pytlıagorasçı-lar ilk gizli felsefe topluluğunu oluşturmuş ve ruh göçü (tenasüh) inanışı temeline dayanan bu gizli topluluk bazı ilkeler kabul ederek ara*larında uygulamıştır. Pythagorasçılar gizli dü*şünceleriyle ve dışa kapalı örgütlenme biçim-leriyle sonraki yüzyıllarda da varlıklarını sür*dürdüler ve düşünce tarihinde belli oranda et*kili oldular.

    M.Ö.V. yüzyılda Yunanlıların Persler tara*fından yenilgiye uğratılmaları ve İyonya kent*lerinin işgal edilmesi üzerine burada yaşayan halk ile birlikte filozof ve sanatçıların Batıya,ö-zellikle Güney İtalya ve Sicilya kentleriyle ku*zeyde Afrika ve Makedonya'ya göç ettikleri görüldü. Bunun sonucu olarak felsefe ve bi*lim İyonya'dan bu bölgelere taşındı. Gerçek*ten bu tarihten sonra Atina bir kültür kimliği*ne kavuşacak, ayru şekilde Güney italya'da ba*zı kentler de düşünce ve bilim alanında geliş*melere sahne olacaktır.

    Empedokles İyonya felsefeleriyle Elea Oku-lu'nun görüşlerini birleştirerek Kosmos'un ana maddesi ve nesnelerin hareket ve oluşları*nı açıklamaya yönelmiş, Kosmos'un ana mad*desi olarak Thales'in "su"yunu, Anaksİme-nes'in "hava"sını, Herakleİtos'un "ateş"ini ala*rak, dördüncü unsur olan toprağı da kendisi ekleyip, dört unsur (anastr-i eıbaa) Öğretisini ileri sürmüştür. Her varlığın veya nesnenin meydana gelmesi bu dört unsurun belli oran*larda birleşmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dört unsur Parmenides'in "Varlık"ı gibi değiş*mezdir. Ancak Kozmostaki nesnelerin meyda*na gelmesi için bu dört unsuru birleştirici baş*ka bir şeyin olması gerekir ki, Empodekles bu*na sevgi ve nefret der. Kosmostakİ hareketi, değişmeyi ve oluşu meydana getiren sevgi ve nefrettir. Fakat bu iki özellik dört unsurun dı*şında değerlendirilmiştir. Empedokles bir yan*dan kendinden önceki görüşleri belli bir sis*tem içinde birleştirip açıklamaya çalışırken, kendinden sonraki görüşleri de etkilemiştir.

    Nitekim Atomcu görüşün oluşmasında Em-pedokles'in felsefesi bir hareket noktası işlevi görecek, Anaksagoras dört unsur yerine sade*ce tek bi madde, "spermate", yani zerrecik kav*ramını, sevgi ve nefret yerine de "Nous" kavra*mını koyacaktır. Zerreciklere, nesneyi meyda*na getirmek üzere ilk hareketi veren Nous'tur ve daha sonra zerreciklerin denetimini sürdü*rür. Bu zerrecikler, kendi yapılarındaki özel*likler gereği bir araya gelerek nesneleri oluştu*rurlar ki, birleşen zerreciklerin amacı, meyda*na getirdikleri nesneler olmaktadır. Yani Em*pedokles dört unsurun bir araya gelmesini raslantıya bağlarken, Anaksagoras zerreciklerin hareketini belli bir amaca yönelmiş olarak açıklıyor, öyleyse evrende bir amaçlılık (tele-olojik) ilkesi hakimdir.

    Empedokles ve Anaksagoras'ın henüz pek açık olmasa da maddeyi temel alan açıklama*larını Leukippos, özellikle de Demokritos ge*liştirip ilk atom teorisini ileri sürmüşlerdir. Demokritos'a göre kosmos'un ve varlığın te*meli parçalanamayan en küçük şey, yani "ato-ma"dır. Atomların nicelik özellikleri bir araya gelerek nesnelerin meydana gelmesini sağla*maktadır. Sürekli hareket halinde olan atom*ların hareketlerini gerçekleştirdikleri bir orta*ma İhtiyaçları vardır ki, bu "boş mekan"dır. Boş mekan madde değildir, varlığı yoktur, ama atomun hareketi İçin gereklidir. Atomla*rın hareketleri sahip oldukları nicel özellikler dolayısıyla zorunlu ve mekaniktir. Böylece De*mokritos maddeyi temel alan atom teorisini bir sistem halinde ortaya koyar ve madde ayrı*mını da felsefeye yerleştirir. İnsanın bedeni gi*bi ruhu da atomların birleşmesinin bir sonucu*dur. Uyku gibi ölüm de atomların bu hareket*lerine bağlıdır.

    Sofistler İle Antik Çağ felsefesi yeni bir dö*neme adım atar. Sofistler kendilerine kadar gelen düşünceleri bir eleştiri süzgecinden geçi*rirler. Buna göre insan, Kosmos'un ana mad*desinin ne olduğunu araştırmadan önce, böy*le bir araştırmaya yönelen öznenin yetenek ve gücüne bakmalıdır. Üstelik aynı konuya he*men birbiriyle hiç benzerlik göstermeyen ce*vaplar verilmiştir. O halde Kosmos'un tümel bilgisini, yani tümel gerçekliği elde etmek mümkün olmamalıdır. Hatta tümel bir gerçek*liğin bulunup bulunmadığını bile bilmiyoruz, bilemeyiz. Çünkü insan sınırlı bir varlıktır, ye*tenekleri ve gücü de sınırlıdır. Kaldı ki, bilgi kaynağımız olan duyumlarımız değişen şartla*ra göre değişen bilgiler vermektedir. Bu ba*kımdan sofistler tümel gerçekliğin peşinde koşmak yerine, yararlı ve pratik bilgiler ile ye-tinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

    Sofistlerin ünlü temsilcisi Protagoras, "insan herşeyin ölçüsüdür" diyerek hakikatin birey olarak insana göre doğru olduğunu, izafi bir anlam ifade edeceğini ileri sürdü. Buna bağlı olarak herhangi bir konuda kesin bir yargıda bulunmamızın sözkonusu olamayacağını, bil*ginin de yarara dayandığını belirtir. Tanrıların ne var oldukları, ne de olmadıkları hususunda kesin bir ispatın mümkün olamayacağını söy*ler. Gorgias ise Protagoras'dan daha ileri gide*rek hiçbir şeyin var olmadığını; var olsa bile bi*linemeyeceğini; bilinse de bilginin başkaları*na aktarılamayacağını savunarak, şüphecilik ve agnostisizme kapı açar.

    Sofistler ayrıca toplum, hukuk, siyaset, ada*let, ahlak gibi konulara karşın da eleştiriler yö*neltmişler ve bunların tartışılmasını sağlamış-lardır.Prodİkos dinin insanlarca pratik ihtiyaç*ları karşılamak amacıyla "ortaya konmuş oldu*ğunu"; Krİtİas, din ve ahlak kurallarının zeki ve kurnaz yöneticilerin kendi buyruklarına İta*at edilmeyi sağlamak için oluşturulduğunu; Thrasymakhos hukuk ve adalet denilen şeyin toplumda güçlü ve egemen olan kimselerin güç ve egemenliklerini korumak ve sürdür*mek için konulduğunu; buna karşılık Kallikles toplumdaki güçsüzlerin kendilerini korumak İçin hukuk, adalet, ahlak gibi kural ve değerle*ri oluşturduklarını ileri sürdüler. Böylece So*fistler "doğal olan" ve "İnsanlar tarafından ko*nulmuş olan", yani "doğal olmayan" ayrımını getirdiler ki, böylece doğal hukuk-pozİtif hu*kuk ayrımının temelini attılar.

    Sofistlerin felsefede açtıkları çığır, Antik Çağ Felsefesinin yeni yönünü de belirlemiş ol*du. Artık insan ve insana İlişkin sorunlar felse*fenin tartışma alanının temel konuları haline geldi. Nitekim insan, toplum, yönetim, din, ah*lak gibi konularda Sofistlerin yıkıcı olarak ni*telenen etkilerini ortadan kaldırmayı da amaç*layan Sokrates, Sofistlere karşı çıkar. Sofistle*rin İnsanın temel alan incelemeleri Sokrates tarafından da paylaşılmakla birlikte, tümel bir hakikatin olmadığı, insana göre hakikatin ve bilginin değiştiği gibi sonucu itibariyle yıkıcı olan görüşleri reddeden Sokrates, bütün in*sanların ortak ve tümel yetilere, yani akıla sa-hib olduklarını, dolayısıyla bilginin, ahlak ve iman gibi temel değerlerin tümel kavramların*da, insanların tümümün özelliklerini yansıtan

    yönler bulunduğunu ileri sürdü. Bunu ispatla*mak İçin de Sokrates kendine özgü "Mayötik" (Doğurtma) yöntemini uyguladı. Ancak Sok-rates'in üzerinde ısrarla ve önemle durduğu konu ahlak alanı oldu. Ona göre her insanda aynı olan akıl gözönünde tutulduğunda ahlaki kuralların ve davranışların da aynı olduğu yar*gısına varmak mümkündür. Yani ahlakın ama*cı olan iyi, bütün insanlarda akıl gibi ortaktır, iyinin kaynağı akıl olduğuna göre, insan iyi ve kötünün ne olduğunu bilebilir. Ancak bunun İçin düşüncenin yöntemli bir biçimde yürütül*mesi gerekir. Bu yapıldığında iyilik, kötülük, erdem gibi ahlaki değerlerin insanlara ya da toplumlara göre değişmediği anlaşılır. Çünkü bunlar, kaynağı akıl olmaları dolayısıyla insan*da gizli olarak bulunmaktadır. Önemli olan yöntemli düşünmek suretiyle bunu insanın ru*hunda ortaya çıkartabilmektir. İnsan ahlaklı, yani erdemli olabilmek için bilgili olmak duru*mundadır. Erdem ise mutluluğu sağlayan tek değerdir, dolayısıyla mutlu olmak da ancak bil*giyle mümkün olabilir. Onun için Sokrates ah*lakına "Eudaimonist", yani mutluluk ahlakı da denilir ki, hemen bütün Antik Çağ filozofları mutluluğu bu bağlamda ele almışlardır. Sokra*tes, yaşadığı dönemde, özellikle gençler üze*rinde ve sonraki felsefe okulları üzerinde etki*li oldu. Nitekim Sokrates'ten sonra Sokratesçi Okullar olarak bilinen akımlar, yani Antisthe-nes'in Kinikler Okulu, Aristippos'un Kyrene Okulu, Eukleides'inMegara Okulu ortaya çık*tı.

    Sokrates'İn Öğrencisi Platon, "idea" kavra*mından hareketle felsefi sistemini kurmaya yö*neldi. Antik Çağın ilk sistematik filozofu ola*rak tanınan Platon, felsefesini idea kavramı üzerine oturtmuş, tüm doğa ve İnsan dünyası*nı temellendirmek ve açıklamak amacını taşı*yan bir sistem olarak felsefe tarihine geçmiş*tir. Platon felsefesini dialoglar şeklinde ortaya koyarken kendi düşüncelerini hocası Sokra*tes'İn ağzından açıklamıştır.

    Platon'a göre gerçek varlık, duyular ile algı*lanan duyulur dünya değil, idealar dünyasıdır. İdealar dünyasında bulunan her ideanın duyu*lur dünyada bir gölgesi vardır. İşte duyulur

    dünyadaki maddi nesneler birer gölge varlık*tır. Dünyadaki her görünen varlığın, yani göl*ge varlığın idealar dünyasında aslı, gerçek ola*nı, ilk örneği (arketipi) bulunmaktadır. İdea*lar ancak akılla kavranır, duyumlarla idealan algılanması mümkün değildir. İdcaların akılla kavranmasında duyulur dünya bir "İşaret" gö*revi görür. Bu bakımdan İdealar duyuların ta*nıttığı değişme ve çokluk dünyasının değişme*yen ilkeleri, kaynaklan ve asılları olarak ta*nımlanabilir. İdealar çokluğa karşı birliği, de*ğişme ve sonluluğa karşı da değişmezliği ve ka*lıcılığı temsil ederler. Ayrıca İdealar maddi ve cismi olmayıp ruhsal veya manevi varlıklardır, dolayısıyla zaman ve mekan ile ilişkileri yok*tur. Kısacası idealar genel kavramlar ya da dü*şüncelerdir. Görülen maddi varlıkların kayna*ğı, özü bu genel ya da tümel (külli) kavramlar*dır. Yani, mesela gördüğümüz at'ın özü, zİhnİ-mizdeki at kavramı olmaktadır. Çünkü at kav*ramı zihnimizde, dolayısıyla gerçektir, gördü*ğümüz at ise duyumlarımızla algıladığımız bir nesnedir, dolayısıyla gölge varlıktır. Bunu da ünlü mağara benzetmesiyle ifade etmiştir. İde*alar belli bir hiyerarşi gözetirler, en üstte ve aynı zamanda cevher bakımından en saf ola*rak iyi İdeası bulunmaktadır. Tüm bilgilerin ve varlıkların kaynağı olan iyi ideası nesneleri de aydınlatan ışıktır. İdealar sonsuzdur.. İyi İdeası öteki idealan, yani nesneleri yönetir. Yani iyi, daha doğrusu en yüce iyi ideası Tan-rı'yla özdeş, hatta Tanrı'dır.

    Platon'a göre ruh, insan doğmadan önce var*dı, dolayısıyla idealar dünyasını tanır. Bilgi de zaten ruhun bu duyulur dünyada, daha önce tanıdığı idealan hatırlamasından başka bir şey değildir. Felsefenin görevi, bu hatırlamayı be*lirgin ve kesin bir duruma getirerek doğru bil*gilerin elde edilmesini sağlamaktır. Sokra-tes'İn yöntemi böylece Platon tarafından te-mellendirilmiş olmaktadır.

    Ahlak felsefesi bakımından Platon, Sokrates ve Sokratesçi okullarda olduğu gibi erdem ve mutluluk kavramlarından hareket eder. Fakat onlar gibi tek bir insanın erdem ve mutluluğu*nu hedef almaz. İnsan türünün erdemli ve mutlu olması İçin gerekli şartları gözönünde tutarak araştırmaya girişir. Bu bakımdan ah*lak ile devlet sistemleri ya da yönetim biçimle*ri arasında doğrudan bir ilişki kurar. Bu da ideal devlette, yani erdemli devlette gerçekle*şebilir. İdeal devlette halk, savaşçılar (koruyu*cular) ve yöneticiler arasında devletin gerçek*leşmesini sağlayıcı bir görev dağılımı yapılır. Bu devlette mal, mülk, çocuk ve kadın husu*sunda mülkiyetin ortak oluşu şeklinde bir gö*rüşün Platon tarafından ileri sürüldüğü söylen-mişse de, bunun Platon'un felsefesinde ger*çek temellerinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Fakat ideal devletinde Platon, eşitlik ve özgür*lüğe ağırlık vermeyerek totaliter bir devlet ta*nımı yapmış, adaletli ve erdemli devleti bu yönde açıklamaya çalışmıştır.

    Platon felsefesi, özellikle felsefesinin dayan*dığı idca öğretisi sonraki dönemlerde oldukça etkili olmuş, İskenderiye ve Plalinos aracılığıy*la bir yandan İslâm dünyasına, öte yandan da Hıristiyan felsefesine nüfuz etmiştir. Platon felsefesi Ycni-Platonculuk adı altında günü*müze kadar gelen yoğun bîr etkinin sürmesi*ne kaynaklık etmiştir. Felsefesini açıklamak ve öğrencileriyle tartışmak İçin "Akademia" adlı bir de okul kurmuştur. Platon'un "Akade-mia"sına karşılık, Antik Çağın ikinci, ama bazı yönlerde Platon'dan oldukça farklı, öğrencisi olma yanında felsefi bakımdan ona rakip olan Aristoteles Lykeion (lise) adını taşıyan okulu*nu kurmuştur. Aristoteles felsefesinde, Pla*ton'dan farklı olarak, madde ve form kavram*ları önemli yer tutar. Platon'dan farklı olarak, duyularla algılanan ve tanınan nesneler dünya*sına ağırlık verir. Aristoteles'e göre idealar, Platon'un savunduğu gibi nesnelerin dışında, zaman ve mekandan soyutlanmış şeyler olma*yıp varlıkların içinde bulunan, onlara içkin olan özler (cevher)dİr. Duyularla algıladığı*mız varlıkların mahiyetinde benzer bir öz ve formvardır. Varlıkların çokluğuna rağmen on*ların birliğini sağlayan ve temsil eden de bu öz ve formlardır. Form maddeye biçim kazandı*rır. Varlıkların tek tek ortaya çıkmalarını sağ*lar. Ona göre öz tek tek varlıklar olup, böyle*ce temelde bulunan gerçek, tek tek özlerdir. Form ve madde bu özde, fert olarak varlıkta. somut olarak varolan varlıkta kaynaşmış bir şekilde bulunmaktadır. Fakat form, maddesiz varolmaz, madde de var olmak için forma ihti*yaç duyar. Öz, böylece, madde ve formun bir*leşmesi değil, bu birleşmeyi ya da birliği gerek*li kılan şeydir. Bu bakımdan Aristoteles kendi*sine kadar gelen tartışmalarda birlik ve çok*luk, değişmezlik ve oluş, gerçektik ve görünüş sorunlarına yeni bir yorum ve çözüm getirir.

    Aristoteles'e göre madde potansiyel halde bulunan şeydir, form ise bu maddeye biçim ka*zandırarak onu fiil haline getirir. Sözgelimi yontulmamış bir mermer kütlesi, heykele oranla kuvve halindedir, heykel formuna göre biçimlendiğinde fiil haline geçer. İşte bütün varlıkların ortaya çıkması böyledir. Ancak var*lıktaki hareket, değişme, oluş dışardan gelen bir etkiyle ya da mekanik bir tarzda değil, di*namik bir şekilde olur, Formun, maddede ken*dini gerçekleştirmesi, harekettir. Evrendeki oluş ta böyledir. Oluşun ortaya çıkmasında maddi neden, formel neden, hareket ettirici neden ve erek neden olarak dört nedenin bu*lunduğunu ileri sürer. Evren, form ve madde bakımından hiyerarşik bir yapı arzeder. Yani bir alt derecede bulunan varlık, kendi üstün*deki derecede bulunan varlığın maddesi, ken*di altındakinin ise formudur. En altta, bütü*nüyle formsuz "ilk madde", en üstte de saf ve*ya mutlak form vardır. Mutlak formun madde*ye ihtiyacı yoktur, bu form maddeyi harekete geçiren şeydir. Platon'un 'en yüce İyi'sine ben*zer ki, bu Tanrı'dır. İşte hareketsiz olmasına rağmen bu mutlak form, yani Tanrı, evrenin amacı olduğundan ve tek tek varlıklar O'ıııı özleyip O'na yöneldiği için oluşmakta, hare*ket, değişme ve oluş meydana gelmektedir. Yani evren ve doğa Tann'ya yönelmekte, ona yükselmek İstemektedir.

    Aristoteles bilgi teorisini de öz, madde ve form bağlamında tememlendirir. Buna bağlı olarak mantığı (özellikte kıyası) ve tümevarım metodunu kurup geliştirmiştir. Tabiat felsefe*si, madde ve ruh ilişkisi de madde ve form kav*ramlarına dayandırılarak tcnıellendirilir. Öte yandan, Platon gibi İdeal devlet tasarımı yeri*ne, varolan devlet ve yönetimi inceleyerek toplum ve devlet felsefesini açıklar. En iyi devlet, vatandaşları, ahlaklı ve iyi yetişmiş kimseler olacak şekilde eğiten devlettir. Bu bakımdan Aristoteles eğitimin devlet tarafından gerçek*leştirilmesini önerir. Toplumun ahlaklı ve mutlu olması, yöneticilerin bu nitelikleri taşı-malarıyla mümkündür. Erdemli yaşamanın amacı mutluluktur, bu da akla uygun davran*makla sağlanır. Yani aşırılıklardan kaçınmak, ılımlı davranmak ve orta yolu benimsemek, er*demli ve mutlu olmak için gereken temel ilke*lerdir. Aristoteles'e göre sanat taklit etmektir. Sanatın amacı ahlakidir.

    Aristoteles'ten sonra Antik Çağ felsefesi ah*lak felsefesi alanında yoğunlaşmıştır. Bu dö*nemde Epikürcülükve Stoacılık Önemli yer tu*tarlar. Stoacıların ahlak felsefesindeki yorum*ları Hıristiyanlığın sonraki yorumları ve Yeni Çağda Rönesans filozofları ve yazarları üze*rinde etkili oldu. Keza Epikürcülük de, özel*likle Roma felsefesinde ve Yeni Çağda ilgi uyandırmıştır. Ayrıca Aristoteles sonrası felse*fede bilgi teorisi bakımından Pyrrhon ve öğ*rencisi Timon'un şüpheciliği de Önemlidir.

    Roma imparatorluğu döneminde Antik Çağ felsefesi hemen bütün akımları ve filozoflarıy-la tanınmaya çalışıldı, fakat pek orjinal görüş*ler ortaya sürütemedi. Roma döneminde felse*fe çalışmaları daha çok politika, retorik ve ah*lak alanında yoğunlaşmıştır.

    İsmail KILLIOĞLU

    Bk. Ahlak; Aristoculuk; Atomculuk; Elea Oku*lu; Epikürcülük; Felsefe; İyonya Okulu; Koz*mos; Pİsagorculuk; Plalonculttk; Plotinusçu-luk; Sofistler; Stoacılık.

  2. #2
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart Felsefenin evreleri, dönem dönem felsefe

    IV. RÖNESANS FELSEFESİ

    Rönesans yeniden doğuş anlamına gelir. Ortaçağın sonlarına doğru çağın özgür olmayan, belli sınırlar içine sıkıştırılmış bütüncül dünya görüşü çözülmeye başlamış; bu sayede bilgi problemi yeniden ele alınmaya çalışılmış, doğa gözlem ve deneyle yeniden incelenmiştir. Bilginin, insanoğlunun tabiata egemen kılan en güçlü araç olduğunun farkına varılmış ve bilimsel araştırmalar hız kazanmıştır. Antikçağın eserlerinin tercüme edilip incelenmesiyle bu gerçekleştirilmiştir.

    Rönesans ilk İtalya’da ortaya çıkmıştır. Bunun bir takım nedenleri vardır. Bunlar İtalya’nın coğrafi konumu, haçlı seferlerinde oynadığı rol (Hıristiyanlığın merkezi sayılan Vatikan’ın burada olması) ve ticari canlılığa sahip olması gibi nedenlerdir. Bu faktörler İtalya’da Hümanizm (insancı) denen akımın doğmasına neden olmuştur. 13 y.y.’un sonlarına doğru başlayan bu hareket, aklın her türlü otoriteden bağımsız olmasını temel almıştır.

    14.yy’da evrensel ortaçağ devleti ayrı ayrı ulusal devletlere bölünmeye başlamıştır. Orta sınıfın ekonomideki sıçramaları bazı dengelerin değişmesine neden olmuştur. Kilisenin maddi gücü sarsılmış ve derebeylik (feodalizm) zayıflamıştır. Şehirlinin yeni hayat görüşüyle kiliseye bağımlılıktan yavaş yavaş kopulmaya başlanmıştır. İşte bunlar eski ile yeninin çatışmasını doğurmuştur. Bir süre sonra yeni düşünce akımları, antikçağın eserlerinin incelenmesi sonucu doğmaya başlamıştır.


    1. ORTAÇAĞ İLE RÖNESANS FELSEFESİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

    1- Ortaçağ düşüncesinin bir birliği vardır. Oysa Rönesans’ta bu birlik bozulmuştur. Artık doğruya ulaştıran yol bir tane değildir.
    2- Rönesans felsefesi antikçağ gibi insan ve evrene ilişkin bütün sorunları ele alır. Bunları çözmek için her türlü yolu dener. Bu yüzden birçok akım çıkar karşımıza.
    3- Rönesans’ın ana eğilimi her türlü otoriteden bağımsız olmak iken, ortaçağda dine (kiliseye) bağımlılık vardır.
    4- Ortaçağda doğru vahyin bildirdiği doğrudur. Rönesans’ta ise deneyin ve aklın sağladığıdır.
    5- Ortaçağda felsefeciler din adamları iken Rönesans da yazarlar, araştırmacılardır.
    6- Ortaçağda egemen dil Latince’dir. Rönesans da Latincenin yerini ulusal diller almıştır.
    7- Ortaçağ da doğrular hazır olarak verilmiş iken Rönesans’ta bu bilgiler hazır verilmemiştir.


    2. RÖNESANS DÖNEMİ FELSEFİ AKIMLARI
    Rönesans felsefesi üzerinde etkili olan akımlar şunlardır; Hümanizm, Plâtonizm, Aristotelizm, Septisizm, Atomizm, Reformation.

    Hümanizm akımı; modern insanın yeni hayat görüşünü dile getirir. Rönesans felsefesinin temelini hümanist dünya görüşü oluşturur. Rönesans hümanizmi (insancılığı) bireycidir. Kendi özgür iradesiyle evet veya hayır diyebilen bireydir. İnsanın değeri doğrudan doğruya kendisinden kaynaklanır. İnsan kendi hür iradesiyle kurduğu devlet düzeni içerisinde kendisini en son sınırlarına kadar geliştirebilen bireydir. Bu akımın en önemli temsilcisi İtalyan şair ve bilgin Petrarca’dır. Diğer temsilcileri Machiavelli ve Montaigne’dir.

    Plâtonizm; İtalya’da Platon akademisinin kurulmasıyla etkili olmaya başlamıştır. Bu okulun en önemli düşünürleri Bessarion, Ficinus ve Mirandola’dır. Mirandola Yunanlılık ve Yahudiliği kapsayıcı bir Hıristiyan felsefesi içinde birleşebileceğini savunur. Bu anlayışı aynı zamanda Natüralist ve Pozitivist bir yön taşır. İnsanın kendi alın yazısının özgür belirleyicisi olduğunu söyler. İnsan alınyazısının doğal bağlantılarına borçlu olduğunu söyler. Yıldızların insanın alınyazısı üzerinde bilinmeyen etkileri olmayacağını söyler.

    Aristotelizm; bu akımı İbni Rüşdcüler ve Alexandristler diye 2’ye ayırabiliriz. İki akım ruhun ölümsüzlüğü konusunda şu ortak görüşü sunarlar: Bireysel ruh ölümsüz olamaz.

    Septisizm; Montaigne otoritelere karşı tepki olarak şüpheciliği savunmuştur.

    Atomizm; Demokritos’un atomcu anlayışından çok Epiküros’un atomcu anlayışı benimsenmiştir. Aristotelesçi, ortaçağ skolâstiği, doğayı organizma olarak görürken, atomcu anlayış doğayı mekanist olarak görür. Yani doğa gerçeğini atomlarda ve bunların hareketlerinde buluyordu.

    Reformation; Rönesans’ın din konusundaki görüşleri Martin Luther’in başlattığı reform denilen din hareketinde somut gerçek olmuştur. (Protestan mezhebi ortaya çıkmıştır.) Reformun getirdiği dinsel yaşantının bağımsızlığı, akıl dini – doğal din denilen görüşte tam olarak gerçekleşir. Bu anlayışın temelinde Stoa felsefesi bulunur. Din tanrısal istencin kendini bildirmesi olan vahiy değil, aklın bir ürünüdür. Dinin temel inançlarını bize aklımız gösterir. Düşünce ile bunları buluruz. Çünkü bu tür inançlar bizim doğamızda yani aklımızda yerleşiktir. (Platon – Aristo’nun bilgiler doğuştan getirilir anlayışının etkisi ) Bu din akımının en önemli iki temsilcisi Jean Bodin ve Herbert Of Charbury’dir.



    3. RÖNESANSTA DEVLET VE HUKUK FELSEFESİ

    Rönesans’ta, ortaçağın dini kültürü yerine insanı ve özgürlüğü ön planda tutan bir anlayışın oluşturduğu kültürü görmekteyiz. Ortaçağ devleti, evrensel nitelikte bir devletti. Rönesans’ta insanlar, ulusal bilinçleri gelişmeye başlayınca, kendilerine engel olan ve engel olmaya çalışan kiliseye karşı çıkmışlardır. Bu gelişmeyle beraber bazı düşünürler çeşitli devlet modelleri geliştirmişler. Bu devleti teorileri ileride ulusal devlet şeklinde ortaya çıkacaktır. Bu devlet şekillerinin kiminde adalet kiminde özgürlük esas alınırken kiminde de iki ilke esas alınmıştır.

    MACHİAVELLİ (1467 – 1527)

    Rönesans’ta devlet konusunu işleyenlerin başında gelir. Ulusal devlet anlayışının temsilcisidir. Yaşadığı dönemin İtalya’sında küçük devletçikler vardır, bunlar sürekli olarak aralarında savaşarak çekişmektedir. Bu da yoksulluğa, açlığa neden olmaktadır. İşte bu durum, Machiavelli’yi ulusal devlet anlayışına sürüklemiştir. Onun ideal devlet anlayışı kuvvete dayanan mutlak otoritere şeklinde olan bir devlet anlayışıdır. Devlet gücünü halktan-ulustan almalı. Karşısında ve üstünde kiliseyi bulmamalı. Hukukta dini dogmalardan değil, devletin özünden üretilmelidir.

    Devlet başkanının amacı devleti güçlü kılmaktır. Bu amacı gerçekleştirebilmek için yapılacak her şey meşru sayılmalı, hoşgörü ile karşılanmalıdır. Devletin devamlı olabilmesi için öz ordusu da olmalıdır. Paralı askerle devleti savunmak olanaksızdır. Hukuk, ahlak devlet yüzünden vardır. Devletin sınırlarının bittiği yerde hukuk, ahlakta sona erer. Devlet, insanların doğal gereksinmelerinin bir yaratmasıdır.



    J.BODİN (1530 – 1596)

    Bodin mezhep kavgalarıyla bölünen Fransa’nın durumunu göz önünde bulundurarak mutlak monarşiyi savunmuştur. Devlet gücünün elde toplanmasını doğru bulur.



    HUHO GROTİUS (1583 – 1645)

    Liberal devlet anlayışının ve Liberalizmin kurucusudur. Görüşünü doğal hukuk üstüne kurar. Devlet hukuku korumak için oluşturulmuştur. Devletlerarası hukuktan bahseder. İnsanların özel mülkiyet hakkının olması gerektiğini savunmuştur.



    THOMAS MORE (1478 – 1535)

    Sosyalist devlet anlayışını savunmuştur. 1516 yılındaki Ütopya adlı eserinde İngiltere’nin o anki sosyal durumunu eleştirmiştir. Bu eserinde Platon’un Devlet adlı eserinden etkilenmiştir. Mal ve gücün sayıca az, zengin, işsiz, güçsüz sınıfın elinde toplanması nedeniyle halkın büyük kısmı maddi ve ahlaki yoksulluk içine düşmüştür. Bu durumdan kurtulmanın yolu özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Çünkü nerede özel mülkiyet varsa orada sosyal adaletten bahsedemeyiz. Herkesin mutluluğu için eşitlik ilkesi kullanılmalıdır.

    Bu ideal durum, Büyük Okyanusta bulunan Ütopya adlı adada kendini gerçekleştirmiştir. Ütopya devleti mülkiyet ortaklığına dayanır. Para yoktur. Onun yerine değiş – tokuş vardır. İnsanlar günde 6 saat çalışır. Diğer zamanlarında ruhlarını olgunlaştırmak için bilim ve sanatla uğraşırlar. Bu ada da 54 şehir vardır. Hepsinde de aynı dil konuşulur ve hepsinde aynı kanunlar geçerlidir.

    ÜTOPYA sınıfsız toplumdur. Fakat bu toplumda köleler vardır, bunlar savaş esirlerinden oluşur. Bunların hakları yoktur. Her türlü inanca ve dine hoşgörü vardır. Çoğunluk tek tanrıya inanır. Yöneticiler sıkı eleme ve eğitimden geçerek yetiştirilir.



    TOMMASO CAMPENALLA (1568 – 1639)

    Campenalla İtalyan rahip ve filozoftur. İspanyollara karşı isyan çıkarma suçundan 27 yıl hapse mahkûm olmuş ve Güneş ülkesi eserini burada yazmıştır. Bu eserinde ideal devlet anlayışını açıklamıştır. Bu devlette bilim ve felsefe egemendir. Devletin başında hem filozof hem de rahip olan hükümdar bulunur. Vatandaşlar sıkı denetim altında yetişirler ve burada tam ortaklık uygulanır. Her şey ortaktır. Bu sayede bencillik ortadan kaldırılır ve yurt sevgisi kazandırılır. Eğer böyle yapılmasa halk haksızlığa ve yoksulluğa düşecektir. (Bu gözlemlerini yaşadığı yer olan Napoli’den almıştır.) Özel mülkiyet yoktur. Günde 4 saat çalışılır. Diğer zamanlarda okumaya, bilgi edinmeye çalışılır. Bebekler doğar doğmaz anne babadan alınır ve devlet tarafından bakılır. Anne babalarını tanımaz. Aile yoktur. Devletin tek dini vardır ve herkes bu dine inanır.



    FRANCİS BACON (1561 – 1626)

    Yeni Atlantis adlı eserinde bilime dayalı devleti anlatır. Bu devlet “Ben Salem” adlı ada da tasarlanmıştır. Kendi dışındaki dünya ile hiçbir ilgisi olmayan bu adadan 12 yılda bir gemi dışarıya yollanarak, bilim ve teknik alanındaki gelişmeler öğrenilir. Bilimler hazinesi adındaki örgüt, her türlü bilimsel çalışma ve araştırmayı düzenleyen merkezdir. Ben Salem devleti yüksek kültürünü bu örgüte borçludur. Amaç toplumu, devleti bilgiye dayandırmak, onu bilimin verilerine göre düzenlemektir.



    THOMAS HOBBES (1588 – 1679)

    Devlet insanların bir araya gelmesiyle oluşturulan yapay bir kurumdur. İnsan kendi varlığını ayakta tutmaya ve korumaya çalışır. Bu onun bütün eylemlerini belirleyen güdüdür. Bu durumda herkes doğal nimetlerden elinden geldiğince yararlanmaya çalışacaktır. Bu yüzden herkes mecburi olarak birbirinin düşmanıdır. Bu nedenle herkes herkesle çatışarak varlığını ve çıkarını korumaya çalışacaktır. İnsandaki bu varlığını koruma güdüsü, bu durumdan kurtulup herkesin güvenliğini sağlayan bir durum bulmaya zorlamıştır. İnsanlar arasında anlaşmaya varılarak bir sözleşmeye gidilir. Böyle bu güvenliği sağlama hakkı insanların üstündeki bir güce devredilmiş olur. Bu güç işte devlettir. Yani devlet insanların kendi aralarındaki sözleşmesinden doğmuştur.



    4. RÖNESANSTA BİLİM GÖRÜŞLERİ

    Rönesans’taki görüşe göre insan büyük evrenin yansıması olan küçük evrendir. Evrendeki aynı kuvvetler, insanlarda da vardır. Bundan dolayı insanı araştırmak, doğayı araştırmaya götüren yoldur. Bu nedenle insan doğaya yönelip sırlarını kavramaya, ona egemen olmaya çalışır.

    Bu dönemde Antikçağın Batlamyus sistemindeki doğa tasarımı yıkılmıştır. Bu sisteme göre gökyüzü, yeryüzü yapı ve yasaca birbirinden ayrıdırlar ve evren sınırlıdır. Güneş dünya çevresinde döner. Bu anlayışı Kopernikus’un anlayışı yıkmıştır. Ve Galileo ile Kopernikus’un anlayışı ispatlanmıştır. Bu yeni anlayışta dünya güneşin çevresinde döner ve evren sonsuzdur.


    KOPERNİKUS (1473 – 1543)

    Güneşin dünya çevresinde değil de dünyanın güneş çevresinde döndüğünü ileri sürerek Aristo’dan beri gelen ve Batlamyus’la devam eden anlayışı kökünden yıkmıştır. Yerin merkez olmaktan çıkmasıyla insan merkezli görüşü ortadan kaldırdığı için kilise yeni öğretiye karşı çıkmıştır. Eski anlayışa göre, evren insan için vardır. Kopernikusun teorisiyle bu tam tersine dönmüştür. Ayrıca Kopernikus evrenin sonsuz olduğunu söylemiştir. Kopernikus’un bu düşüncesinin temeli, Pisagor ve bazı Müslüman astronomi bilgilerinin düşüncelerine dayanmaktadır.



    GİARDANO BRUNO (1548 – 1600)

    Kopernikus öğretisini benimsemiştir. Evrenin birliği olduğunu, yeryüzü ve gökyüzü yapıca ve yasaca ayrı olmadığını savunmuştur. Ona göre evren sonsuzdur. Sonsuz evren içinde kendi içlerine kapalı, sayısız sonlu dünyalar vardır. Doğa tanrının kendisidir. Doğa tanrı gibi sonsuz ve güzeldir.

    Evrenin kendisi hareketsizdir. Kendi dışında başka yer olmadığı için yer değiştiremez. Evrenin ne aşağısı ne yukarısı ne de merkezi vardır. Bunlar gözleyenin duruş noktasına göre değişir.



    JOHANNES KEPLER (1571 – 1630)

    Kopernikusun güneş merkezli sistemi Matematik terimlerle açıklayan ve kesin formül haline getiren 3 yasa teorimini geliştirmiştir.

    1- Gezegenlerin dönüşleri daire şeklinde değil de Elips (oval) şeklindedir ve güneş oval dönüşlerin odağındadır.
    2- Bir gezegen aynı hızla seyretmez. Güneşe yakın olduğunda hızı bir fazladır.
    3- Bir gezegenin güneş etrafında bir tur yaptığı süre onun yılı ve onun güneşten ortalama uzaklığıyla orantılıdır.

    Ayrıca doğanın her yanında geometrik orantılarla örülü olduğunu ileri sürer.
    GALİLEO (1564 – 1642)

    En önemli yaptığı şey yeni bir yöntem anlayışı sunmasıdır. Bu yöntem deney ile matematiksel düşünceyi birleştirmiş olmasıdır. Ona göre doğa olayları matematik ile çözümlenmelidir. Çünkü doğa matematik yapılıdır. Matematik ile yazılmış bir kitaptır, bu kitabın dilini biliyorsak bu kitabı okuyabiliriz.

    Galileo düşme yasasını bulmuştur. (Ağaçtan Elmanın düşmesiyle bulmuştur.)

    Aristo sebepleri araştırırken bu zinciri tanrıya kadar götürür. Eğer taş hareket ediyorsa onu hareket ettiren, hareket ettirici olması gerekir ve bu tanrıya kadar gider. Ancak Galileo tanrıyı evrenin dışına çıkarmıştır. Tanrı evreni yaratmıştır ama evrende olanlara karışmaz. Hareket ettiren kuvvet de, hareket eden de bu evrendedir. Yani sebep sonuç da evrendedir. İkisi arasında zorunlu bağ vardır.

    Ortaçağ da bilim niçin? sorusuna cevap ararken, Galileo Bilimin bir olayın neden ve nasıl olduğunu bilebileceğini söyler.



    FRANCİS BACON ( 1561 – 1626 )

    Bacon’a göre bilimin amacı, doğaya egemen olmaktır. Ama bunun içinde doğayı tanımak gerekir. İnsanın doğayı tanıyabilmesi ancak bilgiyle mümkündür. Bilgi güçtür. Tümevarım metodu kullanmalıdır. Bilim adamı öncelikle tümdengelim yöntemini bırakılmalıdır. Özgür olmayı öğrenilmelidir. Bunun için ilk atılacak adım önyargılardan kurtulmalı ve aklı bağımlı yapan putların (idollerin) kırılması gerekir. Yani putlardan zihnin arındırılmış olması gerekir.



    5. RÖNESANS DÖNEMİ BİLİM FELSEFESİNİN ÖZELLİKLERİ

    1- Doğa sonsuz değişim içindedir. Bu nedenle doğada hiçbir şeyin yok olmayacağı fikri geçerli olmuştur.
    2- Doğru bilgi ancak deneyle elde edilir. Bu nedenle önyargılardan kaçınılması gerekir.
    3- Yeryüzü ve gökyüzü aynı yasalara bağlıdır.
    4- Bilmek egemen olmak demektir. Doğanın bilgisiyle, insan daha güçlü olacaktır.
    5- İnsan doğayı anlayabilir. Çünkü kendisi de doğanın parçasıdır.
    6- Yeni bilgilere tümevarım metodu ile ulaşırız. Tümdengelim metodu bırakılmalıdır.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  3. #3
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart YENİÇAĞ Felsefesi (17.yy)

    V. YENİÇAĞ FELSEFESİ

    A- 17.YY. FELSEFESİ


    1. 17. YY. FELSEFESİ İLE RÖNESANS FELSEFESİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

    1- 17.yy. dönemi bir durulma dönemidir. Rönesans ile antikçağın eserleri yeniden incelenerek bir uyanış devresi olmuştu ve felsefede çok çeşitlilik vardı.
    2- 17.yy. Rönesans’ın elde ettiği sonuçları derleyip düzenleyen, bunlarla birliği olan yeni bir dünya görüşü sunmaya çalışan yüzyıldır. Rönesans ise ortaçağdan yeniçağa ulaştıran geçitti.
    3- 17.yy. felsefesi formüllerinde tam bir sağlamlığa ulaşıldığı yüzyıldır. Rönesans’ta ana eğilim otoriteden kurtularak yeni bir dünya görüşünü sunmaktı.
    4- 17.yy. felsefesinin ana dayanağı ve metodu matematik fiziğidir. Bu nedenle bu yüzyılda Akılcılık akımı etkili olmuştur.

    Bu yüzyılda artık inanç özgürlüğü sayesinde birçok kafadan ses çıkabilmiş ve yeni mezhepler ortaya çıkmıştır ve bunlar aralarında bazen ters düşen yol çizmişlerdir. Bu dönemde ayrıca otoriteden kurtulmanın verdiği özgür düşünce ortamıyla birtakım yeni akımlar ortaya çıkmış. Gerek inanç özgürlüğü gerekse özgür düşüncenin doğurduğu bu kuşkucu-şüpheci ortamda neyin doğru neyin yanlış olduğu belirlenememiştir. İşte bu ortamda güvenilir bir bilgiye ulaştıracak, bir yöntem arayışı ortaya çıkmıştır. Bu arayışlarda Descartes güvenilir bilgi edebilmenin yegâne yolu olarak Matematik yöntemini savunmuştur.


    2. 17. YY. DÖNEMİ DÜŞÜNÜRLERİ

    RENE DESCARTES (1596 – 1650)

    17.yy. ilk büyük filozofudur. Felsefesini yöntem sorunları üzerine kurmuştur. Felsefenin bütün problemleri ile hesaplaşmış ve kendi kuramını, düşüncelerini son derece tutarlı ve kapalı bir sistem olacak şekilde geliştirmiştir. Kendi bilgi sistemini açık-seçik ve sarsılmaz doğrulukla temellendirecek bir bilgi anlayışı arayışına çalışmıştır. Onun bu arayışı Metodik şüphe diye adlandırılan yeni bir yöntem oluşturmasına neden olmuştur.

    Descartes şüpheyi doğru bilgiye ulaşmada bir araç olarak kullanmıştır. Amacı hiçbir şekilde kuşku içermeyecek kesin bilgiye ulaşmaktır. Olguların bilgisini vermede duyuların etkin rol oynadığını ve zaman zaman insanları yanıltabileceğini belirtir. Bu nedenle bilgi anlayışını oluşturmada ilk adımı her şeyden şüphe ederek başlatır. Bu şüphe deryasında Descartes öyle bir noktaya gelir ki kendi varlığından asla kuşku edemeyeceğini anlar. Bunu şöyle açıklar : “Mademki her şeyden şüpheleniyorum o halde kesin olarak bir şey, benim şüphe duyuyor olduğumdur. Şüphe duyduğum ne ölçüde kesinse, düşünüyor olduğum da o ölçüde kesindir. Çünkü şüphe duymak düşünmek demektir. Düşünemeden şüphe duymak da imkânsızdır. Demek ki düşündüğüm kesinse, düşünen bir varlık olarak varolduğum kesindir.”

    Descartes bu akıl yürütmesinden sonra ünlü çıkarımına varır ; “Düşünüyorum o halde varım.” Bu araçsız, doğrudan doğruya kavranan kesin bir bilgidir.

    Descartes kendi varlığını kanıtladıktan sonra ikinci adım olarak Tanrının varlığını kanıtlamaya girişir. Bunu da şu şekilde yapar : “Biz eksik varlığız, mükemmel bir varlık değiliz; Eksik varlığın kendi aklıyla mükemmel varlığı bilmesine olanak yoktur. Bildiğine göre Mükemmel varlıkla alakalı bilginin bize mükemmel varlık tarafından verilmiş olması gerekir. Yani Tanrı kendisiyle ilgili bilgileri bizim zihnimize yerleştirmiştir. Biz bu bilgileri doğuştan getiririz.” Descartes bu yönüyle rasyonalisttir.

    Descartes, tanrının varlığını kanıtladıktan sonra üçüncü adım olarak varlığın var olduğunu kanıtlamaya çalışır. Tanrı var olduğuna göre âleminde varlığı apaçık hale gelir. Çünkü bu bilgiyi bu mükemmel varlıktan yani aldatma imkânı olmayan bir varlıktan alıyorum. Descartes varlığı sonlu ve sonsuz diye 2’ye ayırır. Sonsuz varlık Tanrı, sonlu varlık ise Madde ve ruhtur. Madde yer kaplayan ruh ise düşünendir. Bu yönüyle Descartes varlık anlayışında Düalist – ikicidir. İnsanı da ruh ve beden gibi iki apayrı varlığın bir araya gelmesinden oluşan birleşim olarak görür. Ona göre hiçbir varlık kendiliğinden hareket etmez. Hareketin nedeni tanrıdır. Nesneler kendi başlarına bir hareketi başlatamaz ve yok edemez. Tanrı evreni yaratırken belli bir plana göre yaratmıştır. Tanrı evreni yarattıktan sonra evrene kendi yasalarını koymuştur. Evren makine gibi mekanik düzene sahiptir. Tanrı evreni yarattıktan sonra evrene müdahale etmez. Bu yönüyle Descartes Deisttir (Deizm). Doğanın yasaları zorunlu ve değişmezdir, bu nedenle doğanın bilgisi kesin ve değişmezdir. Bu nedenle biz açık –seçik bilgiye yani kesin bilgiye ulaşabiliriz.

    Descartes insan iradesiyle açık-seçik bilgilere ulaşabileceğini söyler ve bu bilgilerle insan, hayatını düzenlerse ancak o zaman mutluluğa ulaşabilecektir. Ona göre mutluluğu elde etmenin 3 yolu vardır:

    - Doğruyu açık – seçik olarak bilmek.
    - Doğruyu bütün gücü ile istemek.
    - Elde edilmesi imkânsız şeyleri yok saymak ve istememek.


    SPİNOZA (1632 – 1677)

    Felsefesini töz kavramı üstünde kurmuştur. Doğa ile özdeşleştirilen sonsuz töz tanrı veya doğanın kendisidir. Töz kendi kendinin nedenidir, varlığı başka şeyin varlığına bağlı değildir. Tanrı her şeyin ilk nedenidir. Tanrı kendi özünden evreni zorunlu sonuç olarak yaratandır. Doğa tanrının kendisinden ayrı bir şey değildir. Bu yönüyle Spinoza Panteisttir. Yani ona göre var olan her şeyi tanrı kendi özünden türetmiştir. Var olan her şey tanrısal özün çeşitli şekiller almasından başka bir şey değildir. Yani Spinoza tanrı ile evren arasındaki başkalığı kaldırmıştır. Tanrı ile evren aynı şeylerdir. Tanrı kendi yapıtı olan evrenin içindedir, onun kendisidir; evren tanrısal özün kendisini geliştirmesidir.


    Töz tektir. Bize töz gibi gözüken şeyler tanrının nitelikleri ve yüklemleridir. Tanrının sonsuz sayıda nitelikleri ve yüklemleri vardır.

    Bilgi kuramında bilgiyi 3 ayrı düzeyde sınıflandırır.
    1- İlk bilgi insanın varlıklarla etkileşimi sonucunda elde ettiği bilgileridir. İlk bilgiler yeterli değillerdir.
    2- İkinci bilgiler bilimsel bilgidir. Bunlar mantıksal çıkarımla sonucu elde edilen tümel önermelerdir.
    3- Üçüncü türden bilgiler ise sezgisel bilgidir. Bilimsel bilgiye dayanılarak elde edilen bilgidir. Tanrının bilgisi bu bilgiye örnek olarak gösterilebilir.


    Özgür olmak bilgiyle mümkündür. Varlığını koruma ve varlığını sürdürme güdüsü kişinin temel hakkı ve güdüsüdür. Bunu yapabilmesi için yetkin ve güçlü olmak zorundadır. Kişi özgürlüğünü ancak devletle sağlayabilir. Devlet yapay bir örgütlenmedir. Devletin amacı bireylerin özgürlüklerini sağlamak ve bireylerin barış içinde ve güvenli şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Devletin egemenlik biçimi demokrasi olmalıdır. Demokrasi akla dayalı sözleşmedir.



    LEİBNİZ (1644 – 1716)

    Alman felsefesinin kurucusudur. Yöntem anlayışı matematiğe dayanır. Ona göre 2 tür doğru bilgi vardır. Aklın ve olgunun doğrusu. Ona göre birtakım bilgiler doğuştan vardır. Tanrı düşüncesi bu bilgilerin başında gelir. Aklımızda ayrıca bir takım ilke ve doğrularda vardır. Özdeşlik ve Çelişmezlik ilkesi bunlardandır.

    Aklın kendisinde bulunan doğrulara “öncesiz-sonrasız zorunlu doğrular” adını verir. İkinci türden doğrular deneyden gelen olguların doğrularıdır. Bu yönüyle Leibniz Rasyonalizm ile Empirizmi uzlaştırmaya çalışır.

    Leibniz’e göre tanrı bütün varlıkları sürekli uyum içinde bulanacak şekilde düzenlemiştir. Evrende varolan her şey meydana geliş ve akışlarında mekanik bir zorunluluk vardır. Bu nedenle Tanrı evrenin düzenine müdahale etmek zorunda kalmaz. Bu yönüyle Leibniz Deisttir.



    THOMAS HOBBES (1588 – 1679)

    Hobbes’un felsefesi tutarlı materyalizmdir. Bilgi felsefesi ise Nominalizm ve Sensualizme (duyumculuk) dayanır. Bütün bilgimiz, nesnelerin duyu organlarımız üzerindeki etkilerden oluşur. Bu etkiler nesnelerin kendisinden başka bir şeydir. Duyularımız, dış hareketler yüzünden oluşan subjektif olaylardır. Renk, ses, sıcaklık dediğimiz şeyler subjektiftir.

    Hobbes’un töz anlayışı materyalisttir. Töz niteliğinden olan, ancak cisim olarak düşünülebilir. Töz niteliğinden olan şey bilinç dışındadır. Bu nedenle her töz cisimdir. Ruh bile cisimseldir.

    Devlet felsefesini de cisim anlayışına dayandırır. Devlet yapma bir cisimdir der. Devletin yapma olduğu gerçek olmadığından anlaşılır. Devlet bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmuş yapma bir kurumdur. Devlette gerçek olan bireylerdir.

    İnsan her şeyden önce kendi varlığını ayakta tutmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır. Bu da insanı doğadan daha fazla pay almaya sürükler. İnsanların sonsuz isteklerinin karşısında doğanın sınırlı kaynağı vardır. Bu durumda insan insanın düşmanı – kurdu kesilir. Bu birçok savaşları getirilebilir. Bu durumdan insan sözleşme yaparak uzaklaşır. Devlet bireylerin tek tek istekleri yerine birliği olan tek isteği yerine getirmektedir.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  4. #4
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart YENİÇAĞ (18.Yüzyıl) Felsefesi

    B- 18. YY. AYDINLANMA FELSEFESİ

    17.yy durulma dönemiydi. 18.yy ise yeniden hareketliliğin yaşandığı aydınlanma dönemidir. Bu dönemde insan kendi aklıyla dine ve geleneklere bağlı kalmadan kendi hayatını aydınlatmaya çalışmıştır. Bu anlayış aslında Rönesans’ta başlamıştır. Fakat 17.yy’da duraklamaya uğramış ve bu yüzyılda bu anlayış doruk noktasına ulaşmıştır.

    Aydınlanma ile insan, kendi aklı ile düştüğü bu durumdan yine kendi aklı ile kurtulacaktır. Aydınlanma felsefesi metafizik konularla şiddetle savaşır. Bu dönemde akla aşırı bir güven beslenerek, geleneklerden ve dinden kurtulup, insanın kendi kaderini yine kendisinin belirleyeceğine inanılır. Akla beslenen aşırı güvenle devlet, toplum, din ve eğitim yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır.


    1. 18.YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

     Akla aşırı bir güven duyulur. Bu nedenle tüm kurumlar aklın eleştirisinden geçirilir.
     Akla duyulan güven otoritelere karşı savaşımı gerekli kılmıştır.
     Doğa bilimlerinin yanında insan bilimlerine de önem verilir.
     Laik bir dünya görüşü benimsenir.
     Deneye önem verilmiştir. İnsan merkeze alınmıştır.


    2. 18.YY. DÖNEMİ DÜŞÜNÜRLERİ

    JOHNE LOCKE ( 1632 – 1704 )

    Locke göre; insanın doğuştan getirdiği bilgiler, idealar yoktur. Bilginin tek kaynağı duyumlarımız (algılarımız) yani deneyimlerimizdir. Bu anlayışı ile İngiltere’de empirizm’in yerleşmesini sağlayacaktır.

    Locke göre; insan aklı doğuştan üzerine yazılmayı bekleyen boş bir levhadır. (Tabula Rasa) Akla yazılanlar, yerleşenler hep doğduktan sonra, duyuların sağladığı deneyimlerle gelmiştir. Locke, doğuştan bir takım bilgilerin varlığını reddetmekle beraber doğuştan birtakım yetilerin geldiğini de kabul eder. Ancak fikirlerin (ideler’in) deneyden geldiğini savunmaktadır.


    İdeaların başlıca kaynağı olan deneyi 2’ye ayırır:

    1- İç Deney (düşünce)
    2- Dış Deney (duyumsama)

    İnsan ilk duyu izlenimlerini alır almaz, tasarımlara sahip olmaya başlar. Duyuların dıştan getirdiği sade işlenmemiş idealar, aklın işleyeceği malzemelerdir. Akıl ideaların getirilmesiyle çalışmaya başlar.

    Siyaset alanında da Locke; demokrasi, liberalizm ve bireyin özgürlüğünü savunur.


    GEORGE BERKELEY ( 1685 – 1753 )

    Berkeley Locke’un düşüncelerini daha da ileriye götürmek istemiştir. Berkeley’e göre bilincimizin dışında bağımsız bir varlığı kabul etmek bir çelişkidir. Çünkü kabul edildiği takdirde objelerin tasarlanmadan, düşünülmeden de var olduklarını ileri sürmek demektir. Dışarıdaki objelerin var oluşunu ne kadar uğraşırsak uğraşalım, incelediğimiz hep kendi idelerimizdir. Bundan dolayı varlık algılamadır. Gerçek olan algılardır. Algılanan şey var olan şeydir. Dış dünyada var diye saydığımız şeyler tasarımların ürünüdür. Varlık duyumsanandan, algılanandan başka bir şey değildir.


    DAVİD HUME ( 1711 – 1776 )

    Locke ve Berkeley gibi Hume’de bilginin deneyimden kaynaklandığını ve duyularla algılama sonucunda elde edildiğini savunur. Algılamayı 2’ye ayırır:

    1- İzlenimler
    2- Düşünceler (İdeler / İdealar )

    İzlenimler doğrudan doğruya duyularımızın getirdikleridir, duyumsamalarımızdır. (Sevgi, nefret, acı, istek) Düşünceler ise izlenimlerin bilince yerleşen anıları veya kopyalarıdır. Birinci aşama geçilmeden ikinci aşamaya geçilmez. İzlenimler olmadan, akılda ideler oluşmaz. İzlenimlerden bahsederken duyu ve duygulanımları anlar. İdeler ise hatırlama ve hayal gücü unsurlarıdır. Yani ideler, canlı olan izlenimlerin soluklaşmış yansılarıdır. Şu halde insanda bulunan her şeyin temeli sadece deneydir.

    Hume “var olma algılanmadır” der. Doğruluk, ancak algılar arasında doğru bağlantıların kurulmasıdır. Bu bağlantılarsa çağrışım yasalarına göre kurulur. Duyumlar bize sadece nitelikleri, durumları ve etkinlikleri gösterir. Bunları ortadan kaldırırsak geriye hiçbir şey kalmaz. Neden-etki bağlantısının kaynağı olabilecek izlenim yoktur. Bir nedensellik bağı olmadığını söyler. Algılayabildiğimiz iki olayın birbirinin ardından geldikleridir. O halde nedensellik algılanamaz, ancak düşünülebilir. Bu fikir bize bir b olayının a olayının ardından geldiğini birçok kere görünce bizde alışkanlık duygusu uyanıp yerleşir. Böylece izlenimden doğan fikri, bir zorunluluğu kavradığımızı sanarak A ve B olayları arasındaki ilgidir sanarız. Subjektif bir bağlantıyı objektifleştiririz. Bu anlayışıyla Hume empirizmi şüpheciliğe vardırır.


    LA METTRİE ( 1709 – 1751 )

    18.yy Fransız materyalizmin kurucusudur. Descartes’in mekanist doğa felsefesini benimser. Descartes’in hayvanları otomat saymasını doğru bulur ve onun bu anlayışını insanlara da uygular. İnsan ve hayvan arasında derece farkının olduğunu ileri sürer. Ona göre Ruh da bulunan her şey, bir şekilde bedenden geçmiştir. Duyular bize canlı hareket halindeki maddeyi bildirir. Duyan, düşünen ruh da maddenin bir parçasıdır. Ruh bedenin fonksiyonudur ve bu görevin organı da beyindir. İnsanın düşünebilmesi, onu hayvanlar arasında üstün kılmıştır.



    ETİENNE CONDİLLAC ( 1715 – 1780 )

    Condillac’a göre; fikirlerimizin tek kaynağı duyumlardır. (Bu yönüyle Sensualisttir – Duyumcudur) Madde duyumsayamaz, düşünemez. Madde bölünebilen ve yer kaplayan bir şeydir. Ruhunsa, bir birliği vardır. Duyumsayabilmek ve düşünebilmek için bu birlik şarttır. Duyumların işlenebileceği cevher ruhtur, madde değildir.

    Condillac bu düşüncelerini heykel örneğiyle açıklar; Heykelden koku engelini sağlayan unsurlar ortadan kaldırıldığında koku alma özelliği yeniden başlar. Heykelin eline gül verildiğinde gülün kokusuyla ilgili bilgiyi elde edecektir. Aynı şekilde heykelin görme engelini ortadan kaldırdığımızda heykel gülü görecek ve gülün görüntü bilgisini elde edecektir. Gülü kaldırdığımızda duyumlanan kokunun ve görmenin izi kalır. Bu ise hafızadır. İşte duyumların işlenip bilgiye dönüştüğü yer ruhtur. Duyumlar ile biz bu bilgileri elde ederiz.



    IMMANUEL KANT ( 1724 – 1804 )

    Kant’ın felsefesi 2’ye ayrılır: kritik öncesi ve kritik sonrası. Kritik öncesi Leibniz – Wolf felsefesi içinde düşünmektedir. Doğa bilimleri ve metafizik sorunlar üzerinde durmuştur. Daha sonradan Leibniz ve Wolf’un etkisinden kurtularak kendi felsefesini kurmuştur. Felsefesine bilgi konusunun incelenmesi ve eleştirilmesiyle başlar. Bu nedenle Kant’ın felsefesine eleştirici (kritik felsefe – kritisizm ) felsefe denir.

    Kant, yalnız başına deneyin ve aklın bilgi edinmede yetersiz olduğunu söyler. Kendinden önceki rasyonalistleri ve empiristleri (David Hume hariç) eleştirmiştir. Çünkü bilgilerimiz 2 ayrı kaynaktan doğar. Suje ve obje. Suje bilgi edinen, obje ise bilgi edinilendir. Yani obje hammadde, Suje hammaddeyi işleyendir. Öyleyse dış dünya olmasaydı, bilginin hammaddesi olmayacaktı. Akıl olmasaydı dış dünyaya ait tüm algılarımız bilgi halini almayacaktı. Kant’a göre bilgi deneyle başlar. Ama deneyden doğmaz.


    Kant’a göre 2 tür bilgi vardır:

    1- Deneye Dayalı Bilgi (Aposteriori)
    2- Akla Dayalı Bilgi (Apriori)

    Apriori bilgi deneme yapılmadan önce orada bulunurlar. Yani doğuştan oradadırlar. Bunlar herkesi aynı hükme vardıran, herkeste aynı cümleyi söyleten ilkelerdir. Bunlar insanların tümü için geçerli bilgidir. Bu bilgilerle önermeler kurulur. Bunlara Kategori denir. 12 Kategori vardır. Bunlar zorunludur, şahıslara göre değişmezler yani sabittirler. Onun için insanlar ancak 12 türlü önerme kurabilirler. İçleri boş olan bu kategoriler, ancak duyu organlarımızla getirmiş olduğumuz birtakım verilerle dolarlar. Duyu organlarından gelen verilerin kendileri de herkeste ortaktır. Bunlar zaman ve mekân kategorileridir. Biz her şeyi bu kategoriler içinde algılarız. Bütün insanlarda bulundukları için sağladıkları bilgide kesin ve zorunludur.

    Aposteriori bilgi ise deneyle mümkün olabilen, gözlemlerle düzeltilebilen bilgidir.

    Kant’a göre 2 türlü yasa vardır. Biri doğa yasaları diğeri de ahlak yasaları. Doğa yasaları zorunluluğu, ahlak yasaları ise gerekliliği ifade eder. Ahlak yasaları apriori olarak, birey tarafından konur. Deneyle elde edilemez. Birey pratik aklın koyduğu bu yasaları onaylar ve özgürce onlara uyar. Kant’a göre ahlakın herkes için geçerli olması gerekir. Bunun için ahlak deney öncesi (apriori) temeller üzerine kurulmalıdır ve ahlaki yargılar koşulsuz olmalıdır. Kant’a göre öyle hareket edilmeli ki yapılan yasa niteliği taşımalı. Hiçbir çıkar gözetilmemelidir. Kant buna “Ödev Ahlaki” der. Ödev ahlaki bireyin hiçbir koşula bağlanmadan sadece iyiyi istemesidir. Kişi ahlaki eylemlerinde bulunurken hiçbir çıkar gözetmeksizin sırf iyi veya kötü olduğuna inandığı için yapıyor ve yapmıyorsa yaptığı eylem ahlakidir. Çıkar gözeterek yapıyorsa eylem ahlaki değildir.



    HEGEL (1770 – 1831)

    Kant metafiziğin olanaksız olduğunu söyler. Çünkü Kant’a göre insan bilgisi fenomenlerle sınırlıdır, gerçekliğin bizzat kendisini bilemez. Hegel ise rasyonel olanın gerçek, gerçek olanında rasyonel olduğunu söyleyerek, her şeyin bilinebilir olduğunu savunmuştur. Onda aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir ve aynıdır. Bilginin formları kadar içeriklerinin de zihnin bir ürünü olduğunu savunur. Bilginin tüm öğeleri zihnin eseridir.
    Ona göre doğal dünya tamamen zihnin eseridir. Fakat biz insan zihinlerinin eseri değildir. Bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bütün her şey, mutlak öznenin veya mutlak zihnin ürünüdür. Hegel bu mutlak zihine GEİST adını verir. Mutlak zihin kendini doğada ve insan aklında ifade eder. Düşünce ile varlık, mantık ile metafizik bir ve gerçekliğin iki farklı yüzüdür. Hegel’e göre mutlak zihin diyalektik adını verdiği 3’lü adımdan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. Her şey mutlak zihnin 3 adım (Tez - Antitez - Sentez) şeklinde olan diyalektik hareketlerinden oluşur.
    1- Tez: Diyalektiğin birinci aşamasında mutlak zihin kendisindedir. Kendini bilmesi, tanıması için, Geistin kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.
    2- Antitez: Geist kendini tanıma ve bilme amacıyla ilk kendini doğada gerçekleştirir. Doğa; farklılaşmış halde bulunan Geist’in tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. Mutlak zihin doğada kendisine yabancılaşmış, kendisiyle çelişik duruma düşmüştür.
    3- Sentez: Geistin düştüğü bu çelişki kültür dünyasında ortadan kalkar. Bununla Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüğe kavuşmuş durumdadır.

    Mutlak zihin başlangıçta kendinde varlıktı. Amaç gerçek değildi, gerçekleşmemişti. Güçleri ortaya çıkmamıştı. Sonra doğada objektif zihin haline geldi. İnsan dünyasında kendini buldu. Artık kendisini gerçekleştirmiştir. Kendisi için varlık olmuştur.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  5. #5
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart 19. Yüzyıl Felsefesi

    C- 19. YÜZYIL FELSEFESİ

    19.yy’ın en belirgin özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır. Bu duruma Fransız devriminin beklenen sonuçları vermemesi ve endüstrinin gelişmesiyle oluşan ekonomik dengesizlik sebep olmuştur.

    18.yy’da sadece dine, geleneğe baş kaldırma olmamış, aynı zamanda siyasi otoriteye de baş kaldırma gerçekleştirilerek devletin gücünü azaltıp, bireyin gücünü arttırmak amaçlanmıştır. Bu nedenle 18. yy’da liberalizm ortaya çıkmış, fakat istenen eşitlik, özgürlük gene sağlanamamış, bu nedenle liberalizme bir tepki olarak 19.yy’da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem verilmiştir. Bu nedenle 19.yy’u biz Liberalizm ile Sosyalizm’in çekiştiği ideolojiler çağı olarak görebiliriz. Bu dönemde Sosyalizm’in temsilci olarak Saint Simon’u görürüz.

    Bilimsel gelişmeler 18.yy ve 19.yy’un ilk çeyreğinde devam etmiştir. Daha sonraki zamanda yapılanlar bir önceki yapılanların geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Bu dönemde yaşama uygulanabilir çeşitli teknolojilerle yeni buluşlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda Buhar enerjisi ile çalışan Buhar makinesi bulunmuş, Lokomotif ve telgraf icat edilmiştir.

    1. 19. YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

    - Bu çağın en önemli özelliği ideolojilerin çekiştiği (Liberalizm – Sosyalizm) bir çağ olmasıdır.
    - Siyasal ve sosyal sorunlara önem verilmiştir. (Bunda Sosyalizmin etkisi görülür.)
    - Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelme vardır. (Bunda da Sosyalizmin etkisi vardır.)
    - Din ve geleneğe karşı olan tutum yaygınlaşmıştır.
    - Olgulara dayalı bilim anlayışı geliştirilmiştir. (Pozitivizmin etkisi vardır.)
    - Bu dönemde 5 akım karşımıza çıkar. Bu akımlar: İdealizm (Fichte - Hegel), Pozitivizm (Auguste Comte), Romantizm (Schelling – Hegel), Nihilizm (Nietzsche), Diyalektik Materyalizm (Karl Marx)


    2. 19. YY’DAKİ FELSEFİ AKIMLAR

    a-) İdealizm (Fichte – Hegel): İdealizmin kurucusu Platon’dur. İdealizm düşünceyi esas alır. Felsefi problemleri düşünceyle açıklarlar. Metafiziğe yer verirler. Empirizm ve Pozitivizme karşıdır. 19.yy temsilcileri Fichte ve Hegel’dir.

    b-) Pozitivizm (Auguste Comte): Çıkış noktası Kant’ın “Metafizik bilim olamaz” düşüncesidir. Buna bağlı olarak Comte, felsefenin metafiziği bırakıp olgulara dayanmasını savunur. Felsefenin alanı gözlenebilen ve ölçülebilen somut varlıklarla sınırlıdır. Metafiziği tamamen reddederler. Her şeyi maddesel olarak görürler. Pozitivizm bilimlerin gelişmesiyle beraber ortaya çıkmıştır. Kurucusu Auguste Comte’dur.

    c-) Romantizm (Schelling - Hegel): Çıkış noktası Kant’tır. Varlık, insan aklının ve duygularının dışarı vurumudur. Aydınlanma dönemi olan 18.yy’ın salt akılcı görüşlerine tepki olarak doğmuştur. Bilimin insan ruhunu sınırladığını ve daralttığını söylerler. Temsilcisi Schelling, Hegel ve Musset’tir.




    HEGEL (1770 – 1831) VE İDEALİZM

    Hegel bilimin yöntemi ne olmalıdır? sorusuna takılıp kalınmamasını söyler. Çünkü felsefenin konusu olan varlığın bütününe yönelince yöntemin ne olacağı kendiliğinden belli olur. Bu yol da diyalektiğin yoludur. En tümeli (varlığı) düşünmeye çalıştığımızda karşımızda diyalektiği buluruz.

    Ona göre her objenin arkasında bir ide saklıdır. İşte düşünce, objenin arkasındaki ideyi kavramaktır. Her obje akılsaldır. Böylece her akli olan gerçektir. Her gerçek olanda akılsaldır. Aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir ve aynıdır. Bu nedenle felsefi düşüncede dışarıdan gelecek araca gerek yoktur. Düşünme kendi kendisinden beslenir. Hegel’e göre akıl dışında herhangi bir bilgi edinme yetisi yoktur.


    Hegel’e göre nesnelerin tümü 3 evreye ayrılır. Bu da 3 bilgi türüne karşılık gelir.

    1-) Salt Matematik – Salt mantık bilimi düşüncenin formlarıyla ilgilidir. Zaman ve uzay içinde değildirler. İdeal olan şeylerdir. Gerçek nesnelerdir. Bu ilk aşama tez’dir.

    2-) Doğa bilimler objelerle uğraşır. Salt form olan uzay ve cisimler dünyasının temelini oluşturur. Bu aşama anti sentez’dir.

    3-) İde (Ruh – Geist) üzerindeki bilgi kavramlar ve nesneler dünyasındaki karşı olan şeyler, bu ruh alanında birbirleriyle uzlaşır. Bu aşama da sentez’dir.



    AUGUSTE COMTE (1798 – 1857) VE POZİTİVİZM

    Comte felsefesinin amacı toplumun yeniden düzenlenmesidir. Bunun için toplumu yöneten yasaların bilgisini, toplumu konu edinen bir bilimi gerektirir. Bu bilim içinde yeni bir bakış açısı, yeni bir felsefe anlayışı zorunludur. Yani bilimsel düşünce ve toplum yeniden düzenlenmelidir. Comte bu felsefi anlayışına pozitif felsefe adını verir.

    Comte göre, bilimin amacı olgular arasında var olan sabit ilişkileri belirlemek değil, doğal yasaları bulmaktır. Bu amaç yalnızca deney ve gözlem yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu yolla ulaşılan bilgi pozitif bilgidir. Pozitif bilgi ile gelecekteki olayları önceden bilmek mümkün olacaktır. “Bilmek önceden görebilmek içindir, önceden görebilmek de düzenlemek içindir” sözü Comte’un felsefesini özetler.

    Comte kurucusu olduğu Pozitivizm ile gözlenebilen olgulardan hareket eder. Pozitif felsefe insan zihninin tarih sürecinde geçirdiği 3 evrimsel aşamayı ifade eder. Buna göre bu felsefenin temelinde 3 yasa vardır. Teolojik, Metafizik ve Pozitif aşama.

    - İlk dönem olan teolojik dönemde; insan her fenomeni doğaüstü nedenlere, kutsal güçlerin işi olarak açıklama girişiminde bulunur. Tüm doğa olayları ve evren, doğaüstü güçlerin veya tanrıların işi olarak görülürdü. Comte bu dönemi insandaki çocukluk dönemine benzetir.
    - İkinci dönem olan metafizik dönem; teolojinin (dinin) düşsel aşırılığıyla pozitif aşamanın bilimsel akılcılığı arasında bir geçiş dönemidir.
    - Üçüncü dönem olan pozitif dönemde; fenomenler arasındaki sürekli ilişkiler üzerinde durmuştur. Amaç her şeyi kapsayan tek yasayı bulabilmektir. Bu aşamada akıl, metafizik ile ilgili hiçbir düşünceye değer vermez. Sadece fiziksel bilimin yöntemini izler.

    Toplumsal yapının gelişebilmesi için metafiziğin bırakılması ve gelişmeyi engelleyen bu aşamanın aşılması ve pozitif bilim safhasına geçilmesi gerekir. İşte evrene bilimsel açıdan bakıldığı zaman toplum yeniden düzenlenebilir ve toplumun ilerlemesi mümkün olabilir.

    Comte aslında bir tür insanlık dini kurmak istemiştir. O bu dinde Tanrı yerine insanlığı, din adamları yerine bilginleri koymuştur. Ayrıca Comte Sosyolojinin temellerini atarak bu bilimin kurucusu sayılmıştır.


    KARL MARX (1818 – 1883) VE DİYALEKTİK MATERYALİZM

    Karl Marx’ın diyalektik materyalizmi tarihin ekonomik yorumuna dayanır. Onun bu yorumuna determinizm denir. Marx’ın determinizmi maddecidir, metafiziği kabul etmez. Bu yorumunda tarihin seyrini belirleyen ekonomik değişimler ve dönüşümler olduğunu söyler. Bu yorumunu da Marx, Hegel’in metafizik diyalektiğini maddeciğe dönüştürerek yapar. Tarihi işçi ve işveren kesimin çatışması olarak görür.

    Marx’a göre, varlık bilincin dışında ve bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak vardır. Bize düşünceyi veren maddedir. Düşünce beynin bir ürünüdür. Madde değiştiği için düşünceler de değişir. Maddenin var oluşu harekettir. Hareket olmadan madde olamaz. Madde olmadan da hareket düşünülemez.

    Evrenin gelişmesinin de diyalektik biçimde olduğunu söyler. Bunu Tez-antitez-Sentez ile açıklar. Fakat bu gelişmeler Hegel’in söylediği gibi ruhta değil de madde de oluşur. Evren olmuş bitmiş bir şey değildir. Diyalektik biçimde sürekli ilerleyen bir süreçtir. Olaylar arasındaki bağlantılar zorunlu yasalardır ve özü hareket olan maddenin zorunlu değişim yasasını kurar. Değişme her zaman karşıtlıkların çatışmasından doğar. Karşıtlar bir arada bulunur ve birbirlerine dönüşürler.

    Diyalektik materyalizm evrenin ve onun yasalarının bilinebileceğini savunur. Evrende bilinemeyecek bir şey yoktur. Yalnızca henüz bilinmeyen şeyler vardır. Bunlar da bilim ve teknik ile bilinebilecektir. Bu görüş ile idealizme karşı bir görüş sergilemiştir. İdealizm evren ve yasalarının bilinemeyeceğini söyler.


    NİETZSCHE (1844 – 1900) VE NİHİLİZM

    Nietzsche felsefesi kendi çağına egemen olan tarih anlayışına ve bütün değerlere karşı bir çıkışı ifade eder. Onun amacı bütün insanlığı kurtarmak, onun akılcı uygarlıktan uzaklaştırıp, kendisinin ne olduğu üzerinde düşündürmektir. Örnek alınması gereken, Sokrates öncesi Yunan felsefesi ve kültürüdür. Özellikle Sokrates’in akılcılığına ve Hıristiyanlığın bütün değerlerine karşı çıkar. Bu karşı çıkmayı erdemli insanın vasfı olarak görür. İnsanlığın amacının, gücünün sonuna varmak değil, daha yüksek değerlere erişmek olduğunu söyler. Ulaşılması gereken en yüksek değer de yaşamsal değerlerdir. Büyük insan bu değerleri yaratandır. İnsan kendisini yok ederek bu değerleri yaratabilir.

    Kısacası Nietzsche; insanlara yeni değerler, yeni amaçlar getirmeye çalışmıştır. Bu aşama da var olan değerlere özellikle Hıristiyanlığın bütün değerlerine karşı çıkar. Çünkü bu değerler yaşamı ortadan kaldırır. Bu değerlerin arkasında güçlü ve bağımsız olanlara karşı güçsüz olan yığınların kendilerini koruma içgüdüleri vardır. Ona göre insanlıkta ilerleme olabilmesi için güçlü bağımsız insanların egemenliğinde bir topluluk olması gerekir. İnsan kendisini yenileyecek ve aşacaktır. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratacaktır. Fakat insanın üstün insana ulaşabilmesi için kendisini yok etmesi gerekir.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  6. #6
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart 20. Yüzyıl Felsefesi

    D- 20. YÜZYIL FELSEFESİ

    1. 20.YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ


    1-) Bu yüzyıl felsefesinin çıkış noktası Kant’tır. 20.yy felsefelerini çoğu Kant’la hesaplaşmaya girişir. Kant’ın gerçekliğin bilgisiyle ilgili görüşleri ve yalnızca akla dayanan metafiziği eleştirisi bu yüzyılın dönüm noktası olmuştur.

    2-) 20.yy’da metafiziğe karşı bir eğilim vardır. Deneyciliğin etkili olduğu dönemdir. Bu anlayışa göre, gerçekliğin ancak deney yoluyla bir bilgisi olur ve bilgiyi de doğa bilimleri sağlar bu nedenle felsefenin araştırmaları ve konusu mantık ve bilim kuramı ile sınırlanmalıdır.
    3-) Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Kültür bunalımı denen sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle din, ahlak, sanat, toplum gibi kültür alanlarını temellendirme çalışmalarına gidilmiştir.
    4-) 20.yy felsefesi ayrımlaşma ve uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Geçmişte felsefe tüm alanları kuşatırken, 20.yy’da bu alanlar tek tek bilimlerin bağımsızlığını kazanmasıyla ayrımlaşmıştır. (Siyaset felsefesi, varlık felsefesi vb.)
    5-) 20.yy’da insanın, varlığı doğru kavrayabilme yeterliliğine ve gücünün olduğuna inanmaktadır. Nesnel gerçeklik yaygınlık kazanmıştır. 20.yy’da ilgi insanın varlığı üzerine çevrilmiştir. Çağdaş felsefe insanın gerçek varlığına kendinden önce gelen felsefelerden daha çok yakındır.



    2. 20.YÜZYIL DÜŞÜNÜRLERİ VE AKIMLARI

    MANTIKSAL POZİTİVİZM VE WİTTENGENSTEİN (1889 – 1951)

    Mantıkçı pozitivistlere göre, matematik ve mantık ile doğru olarak tanımlanamayan, deney ve gözlem ile doğrulanamayan her bilgi değersiz, boş laftan başka bir şey değildir. Bilim sadece açık, mantıklı veya akılsal değil duyu deneyimi ile de incelenebilir ve kanıtlanabilir olandır. Metafizik bilimin ve felsefenin konusu olamaz. Çünkü metafizik açık ve mantıklı değildir. Bu akımın özelliklerine gelince;

    - Deney ve gözleme öncelik verilir
    - Metafiziğe karşıdır. Metafiziksel şeyleri gereksiz ve yararsız sayarlar.
    - Dış dünyayı deneyle tanınabileceğini savunurlar. Bilgiyi de akılla analiz ederiz.

    En önemli temsilcisi Wittengenstein’dir. Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirger. Ona göre gerçeklik dil ve düşünce arasında birebir uygunluktur. Düşünce dediğimiz şey anlamlı cümledir. Deney dil olarak ortaya konur. Bu nedenle dil hem düşüncenin hem dış dünyanın ortak görüntüsüdür. Dil dünyayı resimleyerek açıklar. Önermeler olguların resimleri ve tasvirleridir. Yani cümle, şeyi (durumu) ifade eder. Her resim mantıklı resimdir. Resmin anlamı ve göndergesi arasında uyum varsa resmedilen şey (yani cümle) doğru olur.

    Mesela “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.” cümlesinde anlam ve onun göndergesi uyumlu olduğu için bu cümle doğrudur. Eğer “Türkiye’nin başkenti İstanbul’dur.” deseydik cümlede anlam ile göndergesi uyuşmadığı için yanlıştır diyecektik. Bu nedenle cümle şey-durumların var olması veya var olmamasını tasvir eder. Cümle doğruysa vardır, değilse şey durumu yoktur.


    Önermelerin doğrulanmaları, duyu gözlemi ve gözleme dayalı olarak üretilen bilgilerle olur. Doğa bilimlerine ait önermeler dışındaki önermelerin doğrulanması imkânsızdır. Mesela matematik, mantık, din, ahlak ve metafiziğe ait önermelerin olgulara dayalı olmadıklarından doğrulanamayacaklarını söylerler. Mesela “Çalmak kötüdür” , “Tanrı vardır” gibi önermeler bir şeyin veya durumun görüntüsünü veremezler yani olgulara dayalı değildir. Bu nedenle doğrulanamazlar.


    EGZİSTANYALİZM (VAROLUŞÇULUK) VE JEAN PAUL SARTRE (1905 – 1980)

    Bilim ve teknolojinin insanlığı hizmet ettiği anlayışı zamanla yoğun eleştirilmeye başlandı. Bilim ve teknoloji insanlara mutluluk ve özgürlük götürecekti. Fakat insanlar endüstrinin temposuna uymakta, insanları zorlayarak insancıl değerleri yıkmış, haliyle insanların mutsuzluklarını arttırmıştır. Bu da, insanların kişiliklerini ve insanlıklarını yitirmelerine neden olmuştur.

    Geleneksel inanç ve değerlerin yitirilmesiyle insanlar kendilerini boşlukta hissetmeye başlamıştır. Bu durum yitirilmiş ve boşlukta bırakmış gördüğü her şey karşısında, bireyin kendi içine dönmesi ve onu boşluktan kurtaracak değerleri orada arama düşüncesine itmiştir.

    İşte Varoluşculuk, bu duygular içinde olan insanın, yeni değerler bulma zorunluluğunu görmesiyle başlamıştır. Varoluşçuluk; bu duygular içinde olan insanın, birey olarak kenara itilmişliğine tepkiyi, bilim ve teknolojinin insanın özgürlüğüne tehlike oluşturduğuna dair bir başkaldırışı ifade eder.

    Varoluşculuk akımının özelliklerini saymak gerekirse;

    - Hiçbir gelişme ve değişme, insanın özgürlüğünü engellememelidir.
    - Hayata anlam veren insandır ve kendisine yol gösterecek başka kimse yoktur.
    - İnsan kendi bilinciyle, kendi davranışlarını yönlendirebilecek, irade ve karar gücüne sahip özgür bir varlıktır.
    - İnsan kendi varlığını kendisi yaratmıştır.
    - Yaptığı işin şu veya bu olması onu ahlaksız yapmaz. Ancak bu işi özgür yaptıktan sonra pişmanlık duyarsa ahlaksız olur. Çünkü o zaman kendi özüne ihanet etmiş olur.

    Bu akımın ilk temsilcisi Kierkegaard’dır. En önemli temsilcisi ise J.P.Sartre’dir. Karl Jespers varoluşculuğu daha sistematik hale getirmiştir.

    Sartre felsefesini, insan varlığıyla diğer nesnelerin varlığı arasındaki farkı inceleyerek oluşturmuştur. Herhangi bir araç yapacak olsak önce bu aracın nasıl olacağını tasarlarız. Zihnimizdeki bu taslak o aracın özüdür.

    Önceden belirlenir. Araç da buna göre var olur. Ama insanın var oluşu böyle değildir. İnsan da öz var oluştan önce gelmez. Var oluş özden önce gelir. İnsan kendisini ne yaparsa o olur.

    Doğuşunda insan ne iyidir ne de kötüdür. Ne dürüsttür ne de suçludur. Kendi özünü kendi eylemleriyle yaratır. Bu özgürlüğü içinde insan kaderini sürekli kendisi seçer. İnsanın geleneklerle, ahlaki yasalarla hiçbir bağı yoktur. Çünkü evrensel ahlak yasası yoktur. Ahlaki değerler ise mutlak değildir. İnsanın hangi koşullar altında olursa olsun, özgür olduğunu ve yaşamamızı kendi kararlarıyla meydana getirdiğini söyler. İnsanın özgür olduğu için sorumlu olduğunu ama yalnızca kendisine karşı sorumlu olduğunu belirtir.

    Sartre, nesnel – mutlak doğruluk tanımaz. Çünkü böyle bir şey insan özgürlüğünü engeller. İnsan için mutlak değer özgürlüktür. Özgürce yapılan her şey ahlakça uygundur. Kendi yaptığından pişmanlık duyan kişi, kendi özgürlüğüne, dolayısıyla kendi özüne ihanet ediyor demektir. Bu da ahlaksızlıktır.



    FENOMENOLOJİ (GÖRÜNEN / ÖZBİLİM) VE EDMUND HUSSERL (1859 -1938)

    Fenomen kelime anlamı olarak “Görünen” demektir. Kurucusu Edmund Husserl’dir. Kant’tan etkilenmiştir. Diğer temsilcisi Max Scheler’dir. Husserl, felsefeyi kesin bilim haline getirmek istemiştir. Ona göre felsefenin görevi, özlerin niteliğini ve işlevlerini araştırmaktır. Bu öze ulaşılmak için yapılan çalışmalara “fenomenoloji” adını verir. Ona göre fenomenoloji “bir felsefi sistemi değil, olayın özüne ulaşmak için kullanılan bir yöntemdir.” Bu akım, fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır. Bu anlayışa göre öz fenomenin içindedir ve bilinç bu özü sezgi yoluyla kavrayabilir. Yani fenomenoloji varlıkların özlerine ulaşmayı ve söz konusu özleri tasvir etmeyi amaçlar.

    Doğa bilimleri, batı insanında, dünyanın nasıl bir şey olduğuna ve en iyi nasıl bilinebileceğine ilişkin yanlış bir tutum geliştirmiştir. Doğa bilimleri, doğanın temelde fiziksel olduğu, tin veya ruh alanın temelinde de maddesellik bulunduğu yanılgısını peşinen savunuyordu. Bu nedenle ruha ilişkin konuları yadsımışlar ve kenara itmişlerdir. Doğa bilimleri sergilediği bu anlayışı nedeniyle ruh alanını da fiziksel bilimlerinkine uygun yöntemle inceleme yanılgısına düşmüşlerdir. Bu yanılgıya düşmelerindeki ana neden fiziksel doğanın dışında hiçbir şeyin olamayacağı inancıdır.

    Bu inanç bilginin ve doğrunun nesnel olduğu, insanın dışında bulunan bir gerçeğe dayanmaktadır. İşte bu nedenlerden dolayı 20.yy’da ortaya çıkan fenomenoloji empirizm ve pozitivizm’e karşıdır.

    Husserl’ göre; bir nesnenin özelliklerini kavrayabilmek için; onun özüne ait olmayan tüm tesadüfî özelliklerin, ilgisiz görüşlerin ve önyargıların bir kenara bırakılması, parantez içine alınması gerekir. Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen, öze ait olmayan öğeler, kısa bir süre için yok sayılır.

    Aslında varlıkları belirleyen, bir takım önemsiz özellikler değil de onları meydana getiren özelliklerdir. Bunları yalnızca bilinç ortaya çıkarabilir.

    Husserl empirik yolla algılanan nesneyi reddetmez, onu şartsız kabul eder ve her türlü kuşku ve önyargıların üzerinde var olarak, dünyayı bu biçimde kabul ederek doğal bir tavır sergiler. Bu tavırı ile empirizm ve pozitivizm ile birleşir. Bu tavrı aşmak için, “Fenomenoloji indirgeme” dediği “parantez içine alma, dışarıda bırakma” diye adlandırdığı bir tavır daha geliştirir. Bu yolla özneyi paranteze alarak özneye yönelir. Yani fenomenoloji yöntemiyle varlığın özünü meydana getirmeyen somut özellikleri ayıklar. Varlığın somut özellikleri parantez içine alınarak ayıklanınca, bireysel yanı ortadan kaldırılmış olur, bu onun özüne varılması manasına gelir. Özler, duyularla kavranan nesnelerden ayrı bir alan oluşturur, ama duyulara dayanır. Yapılması gereken şey, onların duyusal yaşantılardan, olgulardan parantez içine alma işlemiyle ayıklanmalarıdır. Bu paranteze alma işlemleri sonucunda yalnızca “Mutlak ben veya Aşkın bilinç” kalacaktır. Bu bilinçteki her şey araştırılır ve böylece bulunan özler kesin ve genel geçer bilimin temelini oluşturur. Felsefe de bu sayede kesin bilim olur.

    Kısacası fenomenoloji ile Husserl’in amacı dünyanın özünü, onun rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır. Böylece nesneler dünyası için “salt öz, salt varlık” düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.

    Fenomonoloji’ye göre nesne, öznenin dış dünya ile girdiği ilişkiler sonucunda duyu organlarıyla algıladığı bir durum, daha doğrusu deney verileriydi. Bu bakımdan Empirizm ve Pozitivizm ile aynı noktadaydı. Husserl’e göre nesneler dünyada ancak rastlantı kategorisi ile kavranabilirdi. Diğer iki akım gibi nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan yasalar yani doğa yasaları egemen değildiler. Bu da fenomenolojiyi diğer iki akımdan ayırıcı özelliğiydi. Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları Husserl’e göre belirli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri taşıyordu. Koşullar değiştiğinde ise farklı sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olmayacaktı. Bu nedenle nesneler dünyası ancak rastlantı kategorisiyle kavranabilirdi.

    Husserl’e göre; insan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan varlık alanı vardır. İnsan bu varlık alanını bilinciyle bilir. İnsan bilinci tarafından belirlenen bu varlık alanına Fenomenler denir. Fenomen bizim zihnimizin olanakları çerçevesinde var olur. O halde fenomenler zihnimizin belirlediği ve var ettiği varlıklardır.


    PRAGMATİZM VE WİLLİAM JAMES (1842 – 1910)

    Pragmatizm bir hayat felsefesidir. Çünkü pragmatizm her şeyi insana göre değerlendirir. Bu nedenle bazıları pragmatizm’e hümanizm dahi demiştir. Pragmatizm’in Amerika da ortaya çıkması rastlantısal değildir. Çünkü Amerika’da, teorik ve akademik araştırmalardan daha çok, her şeyde fayda ve işe yararlılık önemli yer tutar.


    Pragmatizm’in özelliklerini söylemek gerekirse;
    - Her düşünce, yaşamımız için elverişli olduğu sürece doğrudur.
    - İnsan için tek gerçeklik, uygulama alanında, işe yarayan gerçekliktir.
    - İnsan hiçbir şey anlamaksızın bu dünyada, çıkarlarına bakmalıdır.
    - Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.

    Temsilcisi W. James’e göre, sonu yarar getirmeyen her eylem anlamsızdır. İnsan için tek gerçeklik, uygulama alanında işe yarayan gerçekliktir. Her düşünce, yaşamamız için elverişli olduğu sürece doğrudur. Doğru düşünceler yararlı olmadıkça gerçek olamaz. Bir bilgi bir sorunu pratikte çözüyorsa o bilgi doğrudur.


    ENTÜİSYONİZM (SEZGİCİLİK) VE H. BERGSON (1859 -1941)

    Sezgi (intuition) aklın doğrudan doğruya, yani araçsız olarak bir şeyin algısını elde etmesi manasına gelir. Aklın bir hamlede algılaması bir sezgidir. Biz sezgiyi, günlük dilde bir olayı olmadan önce sezmek olarak biliriz. Bazı filozoflar, bilginin elde edilmesi ve kaynağı olarak, ne aklı ne de duyumu kabul etmezler. Yani sezgiciler akıl ve duyumu gerçeği bulma ve bilme aracı olarak kabul etmez. Çünkü bunlar, bulmak ve bilmek için araçlara muhtaçtırlar. Oysa gerçek biliş, öz biliş, hiçbir araç olmaksızın, doğrudan doğruya sezgi gücüyle bilmekle mümkündür.

    Sezgiciliğin özelliklerine gelince;
    - Sezgi içgüdüye benzeyen bir yaşantıyı kavramanın yoludur.
    - Varlığı oluşturan süredir. Bergson süreyi sezginin temeline koymuştur.
    - Mantıkçı Empirizmin savunduğu, en doğru bilgi, bilimsel bilgidir görüşüne karşı çıkar.
    - Asıl amacı, yaşamı anlamak ve kavramaktır.
    - Gerçek bilgi, bilimleri aşan bir anlayışla elde edilebilir.

    Sezgicilik ilk kez sistematik şekilde Fransız Henri Bergson tarafından ortaya konulmuştur. O, gerçekliğin, yani varlıkların temel doğasının bilimin varsaydığı gibi, madde olmadığını göstermeye çalışır. Ona göre insanlar genellikle mekânla düşünmeye alıştıklarından maddeciliğe eğilimlidirler. Oysa zaman da, mekân kadar temeldir. Hatta yaşamın, belki de tüm gerçekliğin özü zamandır. Anlaşılması gereken şey, zamanın bir birikim, bir süre olduğudur. Bilimsel bilgi önemli olsa da yeterli olamaz. Çünkü bilim gerçekliğe ulaşamaz, çünkü nesnelerle doğrudan ve aracısız temas kuramaz. Gerçekliği bize verecek olan sezgidir.

    Bergson’a göre, var olan şey madde, cansız varlık değildir; gerçeklik süredir ve bunu yalnızca sezgiyle kavrayabiliriz. Aklın gerçekliği kavramada yetersiz olduğunu söyler. Gerçeklik ancak süreyle kavranabilir. Ona göre yaşam, zaman içinde kavranan bir niteliktir. İçgüdüye benzeyen yaşamı kavramanın yolu sezgidir.


    ANARŞİZM ve GODWİN

    Bu yüzyıl anarşizmin en önemli temsilcilerinden biri Fransız Godwin’dir. Godwin göre yasalar; tutkuların, korkaklıkların, alışkanlıkların ve hırsların bir ürünüdür. Devletin ortadan kaldırılmasını, aşırı bireyciliği ve özgürlüğü savunmuştur. Topluluklar küçük ve bütünüyle özerk oldukları takdirde, yönetim olmadan yetkin olabileceklerini söyler.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  7. #7
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart İlk Çağ İnsan Felsefesi ve Düşünürleri

    4. İLKÇAĞ İNSAN FELSEFESİ

    SOFİSTLER (Protogaras – Gorgias)

    5.yy’da Atinada’ki demokratik gelişmeler, belli bazı gereksinmeleri doğurmuştur. Atina’da eğitim alanında bir eksiklik duyuluyordu. Herkes yeni demokratik duruma ayak uydurabilmek için daha çok şey bilmek istiyordu. Bu gereksinimi karşılamak üzere Sofist adını taşıyan kişiler ortaya çıktı. Sofistler şehir şehir dolaşarak para karşılığı ders veren kişilerdir. Sofist bilen – bilgili kişi demektir. Sofistler önce siyaset üzerine daha sonra ise söz söyleme sanatı üzerine ders veren kişilerdir.

    Ayrıca sofistler kendinden önceki doğa filozoflarına karşı bir tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Sofistler, doğa filozoflarının sadece doğa–evrenle ilgili görüş sunmalarına (Demokritos hariç) tepki göstererek felsefelerini oluşturmuşlardır. Kendileri insan, ahlak, siyaset, toplum gibi kültürel etkinlikler ile ilgilenmişlerdir. Doğa - varlık konuları ile de hiç ilgilenmemişlerdir.

    Sofistlerin özellikleri;
    - İnsanla ilgili konulara değinmişler, doğa- evrenle ilgili konularda görüş sunmamışlardır.
    - Bilgide Relativizmi (Göreceliği) savunmuşlardır. Bu nedenle ilk septiklerdir. (Şüphecidirler)
    - Pragmatiklerdir. (Faydacıdırlar)
    - İndüvidüalist’tirler. (Bireycidirler) Bu yönleriyle Liberalizmin temelini atmışlardır.
    - Pozitif hukuka karşıdırlar. Doğa hukukunu benimsemişlerdir.
    - Dil konusunda çalışmışlardır.

    Bilinen iki sofist düşünür vardır. Bunlar Protogaras ve Gorgias’dır.


    1- PROTOGARAS (M.Ö 480- 410)

    Ona göre herkes için geçerli mutlak bir bilgi yoktur. Algılar, kişinin o andaki durumuna bağlıdır. İnsan için doğru, ancak gördüğü, duyduğu ve hissettiğidir. Algılar kişiden kişiye değiştiğinden ne kadar kişi varsa o kadar da hakikat (doğru – gerçek) vardır. Yani doğrunun ölçütü insandır. Bundan dolayı bütün insanlar için geçerli prensipler ve evrensel hakikatler yoktur. Bu görüşlerini “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyerek belirtir.

    Uyarı: Protogaras algılar kişiden kişiye değişir diyerek Rölativizm akımının ilk temsilcisi ve kurucusu olmuştur.



    2- GORGİAS (M.Ö 483 – 376)

    Gorgias sadece bilginin imkânsızlığını reddetmekle kalmaz, varlığın kendisini de inkâr eder. Ona göre varlık yoktur ve bilinecek bir şey yoktur. Bu doğrultuda göreceliği aşırı biçimde geliştirerek görüşlerini Nihilizm’e (Hiççilik) kaydırmıştır. Bu görüşlerini de şu sözlerle belirtir;

    - Hiçbir şey yoktur (Nihilizm)
    - Olsaydı da bilemezdik. (Agnostisizm)
    - Bilseydik de başkalarına aktaramazdık.

    Uyarı: Nihilizm varlığın olmadığını yani varlığı inkâr edem akımdır. Agnostisizm ise varlığın bilinemeyeceğini, bilginin mümkün olmadığını savunan akımdır. Gorgias görüşleri doğrultusunda hem Nihilizm hem de Agnostisizm akımının ilk temsilcisidir.

    Uyarı: Sofistler septik düşüncenin ilk temellerini atması bakımından ilk septik düşünürler olarak sayılmaktadır.


    SOKRATES (M.Ö 469 – 399)


    Sofistlerin bilgi anlayışı kişileri Rölativizme götürmüştür. Sokrates ise herkes için geçerliliği olan bir bilgiye ulaşmayı amaçlamıştır. Sokrates’e göre bilgilerimiz doğuştan gelir. Bu düşüncesini ıspatlamak içinde hiç geometri bilmeyen köleye, yöneltmiş olduğu sorularla bir problemi çözdürmüştür. Bu sayede insanların başkalarına yeni bir şeyler öğretmediğini; ancak onun aklında var olan bilgileri gün ışığına çıkardığını göstermek istemiştir.


    Sokrates öğretiminde karşısındakine yeni bir şey vermediğini, insan ruhunda tohum halinde olanı uyandırmaktan başka bir şey yapmadığını söyler. Sokrates bilgilerimizin doğuştan var olduğuna inandığı için diyalektik adı verilen karşılıklı konuşma sanatı geliştirmiştir. Bu konuşma sanatı 2 aşamadan meydana gelmektedir. İroni (Alay) ve maiotik (düşünce doğurtma)

    İroni ile bir şeyler bildiğini iddia eden kişiyi sorgulayarak ona aslında bir şeyler bilmediğini göstermeye çalışırdı. Maiotik ile de bir şeyler bilmediğini sanan kişiye çeşitli sorular sorarak o konuda aslında ne kadar bilgili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Maiotik yöntemiyle ruhta saklı olan ve herkes için geçerli olan doğruları çıkartmaya çalışır. Sokrates, bunu yaparken aklı kullandığından Rasyonalist (akılcıdır) sayılmıştır.

    Sokrates mutluluk için “ancak kendisiyle uyum içinde olan insan gerçekten mutlu olabilir” der. Sokrates’e göre hiç kimse bilerek kötülük yapmaz. Kötülük bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Gerçek değerlerin yerine yabancı değerleri koymaktan kaynaklanır. İnsanın erdemli olması bilgili olmasından kaynaklanır. Çünkü bilgiyle insan doğru eyleme ulaşabilir.



    PLATON (M.Ö 427 – 347)

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon’a göre de zorunlu, kesin, genel-geçer doğru bilgi mümkündür ve doğuştan bilgilerimiz vardır. Duyular bize doğru bilgiyi vermez. Duyular dünyasının nesneleri hakkında yargıda bulunamayız. Çünkü duyularımız ile elde ettiğimiz bilgiler, sürekli değişebilen yok olabilen evrene ait bilgilerimizdir. Sokrates’e göre gerçek bilgi aklın bilgisidir. Algılarımız bize, sadece akılda daha önceden var olanları anımsamamızı sağlar.

    Platon doğru bilginin varlığını İDEALAR kuramı ile açıklar. Bu kurama göre 2 evren vardır. Nesneler Dünyası (Görünüşler) ve İdealar Dünyası.

    Nesneler Dünyası; sürekli oluşan, değişen, yok olan objelerin dünyasıdır. Bunlar algılanabilir, görülür şeylerdir. Zaman içerisinde değişirler.

    İdealar Dünyası; öncesiz ve sonsuz olan nesnelerin asıl özlerinin dünyasıdır. Bunlar ancak akılla kavranabilirler. Asıl bilgi, bu idealar dünyasına ait olan bilgilerdir.

    Nesneler dünyasındaki her şey idealar dünyasındakinin bir kopyası, görüntüsü veya gölgesidir. Duyular evrenindeki varlıkların her birinin idealar evreninde gerçek bir ideası vardır. Yani gerçek olan idealar dünyasındakidir. Örneğin evimizdeki odamızdaki sandalye, masa gerçek değildir; sadece gerçek olan o sandalye ve masa ideasının bir kopyası veya gölgesidir.

    Uyarı: Platon idealar kuramı nedeniyle ilk İdealist (idealizm) ve düalist (ikici) düşünür olarak sayılmıştır.

    Platon’a göre gerçek bilgi, düşünceyle elde edilen bilgidir. Çünkü ideaların bilgisini ancak düşünceyle kavrayabiliriz. Bu bilgi değişmez. Duyular dünyasının bilgisi ise duyulara dayandığından güvenilemez. Bu bilgiler genel - geçer değildir. Platon, duyuların bilgisine güvenmediği için Empirizm ve Sensualizm (Duyumculuk) akımının görüşlerine karşıdır.

    Platon tek tek insanların mutluluğunun önemli olmadığını, önemli olanın toplumun mutluluğu olduğunu belirtir. Bu mutlulukta, en iyi, devlette ulaşılır.

    Platon’a göre devletin doğal nedeni; hiçbir insanın kendi kendine yetmemesi, bu nedenle pek çok ihtiyaçları gidermek için başkalarının yardımına muhtaç olmasıdır. Ona göre devletin amacı insanların ortaklaşa yaşamalarını sağlamak ve mutlu olmalarını sağlamaktır. Platon’a göre devlet tek tek bireylerin oluşturduğu canlı bir organizmadır.

    Platon devlet sorunuyla ilgili 2 eser yazmıştır. Devlet ve Yasalar (Nomoi). Devlet adlı eserinde Aristokrasiyi savunur. Devleti 3 kısma ayırır. Yöneticiler (filozoflar – kanunları koyanlar), Bekçiler (Polis – Ordu gibi iç ve dış güvenliği sağlayan ve filozofların kanunlarının uygulanmasını sağlayanlar) ve Halk. Yasalar adlı eserinde ise en iyi ve en bilgeli kişilerin değil, yasaların üstünlüğünü savunmuştur. Aristokrasi yerine Monarşi – Demokrasi karışımı modeli savunmuştur.



    ARİSTOTELES (M.Ö 384 – 322)

    Platonun öğrencisidir. Hocasından farklı varlık anlayışı sergilemiştir. Platon evreni 2’ye ayırarak Düalist (İkici) görüş sergilerken Aristo bu ayrılığı ortadan kaldırmıştır. Ona göre idealar ayrı evren değildir. Aristoteles’e göre idealar nesnelerden bağımsız olamaz, çünkü içeriklerini duyusal dünyadan alır. İdealar, duyular evreninde bulunan varlıkların içinde bulunan özlerdir. Bu öze Form adını verir. Form maddeye biçim kazandırıp varlıkların ortaya çıkmasını sağlar. Madde taslaktır, eksik olan şeydir. Form mükemmelliktir, tamamlanmadır.

    Yani Aristo’ya göre var olan her şey form ve maddeden oluşmuştur. Her şey form kazanmış maddedir. Mesela beden madde ruh da formdur. Ruh bedenin biçimlenme, hareketini amaca doğru yönelten nedendir. Her varlığın madde ve form olması zorunludur. Tek istisna vardır o da yetkin varlıktır, yani Tanrıdır.


    O en yüksek varlık salt formdur ve maddesizdir. Bütün var olanların, özlerin en yükseğidir. Tanrı evrenden ayrıdır, aşkındır. Doğadaki formlar ne kadar salt formun (Tanrıdan) niteliklerine yaklaşırsalar o kadar değer kazanırlar.

    Kısacası Aristo’ya göre var olanlar madde ile formun (şekil) arasındaki etkileşimini sonucudur. Çünkü her varlık, varlık olmaklılık özünü kendi içinde taşır ve maddeye gerçeklik kazanmasını sağlar. Öz gerçek varlıktır. Bu madde ile form arasındaki etkileşim sonucu olarak oluş amaçsız değildir.

    Aristo’ya göre bütün çabalarımızın amacı mutluluktur. İnsan kendi etkinliği ile mutluluğu elde edebilir. İnsanın özü akıl olduğuna göre ancak aklı ile mutlu olabilir. Aristo’ya göre Erdemin özü “Orta yolu” bulmaktır. İnsan ancak bu şekilde mutlu olabilir.

    Aristo’ya göre en iyi yönetim şekli yoktur. Çünkü bu toplumlara ve zamana göre değişir. Önemli olan yönetim şekli değil, uygulamasıdır.

    Aristo’ya göre Sanat taklittir. Sanatçı doğayı taklit eder. Sanat doğadaki eksikliğin tamamlanmasıdır. Sanatçının zihninde doğanın oluşturulmasıdır. Sanatçı olanları oldukları gibi değil de olmaları gerektiği gibi yansıtabilmelidir. Bu yanıyla sanat ahlaki amaç taşır. Çünkü insan sanat yapıtları karşısında yoğun duygular yaşayarak ruhlarını arındırırlar.


    Uyarı: Rasyonalist olmasına karşın bilginin doğuştan geldiği görüşüne karşı çıkar. Ona göre doğuştan akılda bilgi olamaz fakat duyu organlarınca elde edilenleri işleme ve kavramlar oluşturma yeteneğine sahiptir. Yani akıl bilgiyi taşıyan değil, akıl bilgiyi üreten güçtür.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  8. #8
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart HELLEN ve ROMA FELSEFESİ

    II. HELLENİZM - ROMA FELSEFESİ

    Bu çağdaki felsefe Büyük İskender’in M.Ö. 334–224 yıllarında Pers İmparatorluğunu ele geçirmesiyle başlar. Büyük İskender’in fethiyle topraklar Ortadoğu’ya kadar yayılmış ve artık yunan kültürü doğunun mistik kültürü ile tanışmıştır. İşte bu dönemdeki felsefe yunan kültürü ile doğunun mistik kültürünün kaynaşmasıyla meydana gelmiştir.

    Aristo’dan sonra felsefe ahlak felsefesi şekline dönüşmüştür ve daha çok bilimsel araştırmalara önem verilmiştir. Bu dönemde Ahlaklı Yaşam nedir? ve İnsanın Mutluluğu Nerededir? Sorularına cevap aranmıştır.

    Yunan felsefesi, dinden ve mitolojiden kopuşla başlamıştır. Oysa hellen felsefesi ve roma felsefesi giderek dine yaklaşma eğilimi göstermiştir. Hellen döneminde kişinin mutluluğunu sağlamak amaç olmuş, felsefenin amacı bireyin mutluluğunu sağlamak olmuştur. Bu yönüyle bu dönemdeki felsefe ahlak ve pragmatik bir felsefe haline gelmiştir.


    1. HELEN FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

    1-) Doğu ile batı kültürü kaynaşmıştır.
    2-) Bu dönemdeki felsefenin amacı; yaşamın anlamı nedir ve bireyin mutluluğu nasıl sağlanır? gibi sorulara cevap aranmıştır. Bu yönüyle ahlak felsefesi özelliğini taşır.
    3-) Bu dönem felsefesinin amacı bireyin mutluluğunu sağlamak olduğu için pratik şeylere yönelme olmuştur. Bu da bilimlerin tek tek gelişmesini sağlamıştır. (Özellikle geometri, matematik ve astronomi ) Bu yönüyle bu dönemdeki felsefe ayrıca pragmatik felsefedir.
    4-) Bilimlerin gelişmesiyle metafiziksel problemlere ilgi azalmıştır.


    2. ROMA FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

    1-) Yunan felsefesi incelenmiştir. Bu nedenle yunan felsefesinin çoğu özelliğini taşır.
    2-) Felsefeye özgün bir şey katmamışlardır.
    3-) Ahlak felsefesine ağırlık verilmiştir.
    4-) Kaderci bir yaklaşımları vardır. (Stoacılardan etkilenmiştir.)

    Bu dönemde etkili olan 4 akım vardır. Bunlar septisizm, epikürosculuk, stoacılık ve yeni plâtonculuktur.


    3. HELLEN-ROMA DÖNEMİ FELSEFİ AKIMLARI

    SEPTİSİZM

    Bilginin olanakları ve sınırı nedir? sorusuyla ortaya çıkmıştır. İlk septikler sofistlerdir. (Protogaras ve Gorgias) Fakat bilgi sorununu sistematik şekilde (şüpheyi sisteme dönüştüren) inceleyen ilk Pyrrhon’dur. (M.Ö. 365–275)

    Pyrrhon, her sav için birbirinin karşıtı olan ve eşit güce sahip 2 kanıt ileri sürülebilir. Mesela tanrıların varlığı hem vardır hem yoktur diyebiliriz. Bu iki yargının da doğruluğu

    veya yanlışlığı aynı eşit güce sahiptir. Bu yargıların doğruluğunu bilemeyiz. Çünkü akıl ve duyularımız nesneleri bize oldukları gibi değil de göründükleri gibi gösterir. Bunun için her türlü yargıdan kaçınmalıyız (Epokhe). Epokhe ne kadar tam uygulanırsa ruh huzursuzluktan o kadar uzaklaşır ve ruh huzuruna o kadar varır ve mutluluğu o ölçüde yaşar.

    Timon, hocası Pyrrhon’un öğretilerini 3 soruyla özetler
    - Nesnelerin gerçek yapısı nedir? Kavranamaz
    - Nesneler karşısındaki tavrımız ne olmalıdır? Her türlü yargıdan kaçınmalıyız
    - Nesneler karşısındaki doğru duruştan ne kazanırız? Ruh dinginliğine ulaşırız.

    Karneades, diğer bir şüpheci filozoftur. Ona göre doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edebilecek güvenilir bir ölçüt veya bir belirti elimizde yoktur. Yani güvenilir doğruluk ölçüsü yoktur. Bu ölçü duyularda ve akılda aranabilir. Bunlar da görecelidir. Karneades’e göre bir önerme aynı anda doğru ve yanlış olabilir. Stoacılar ise bir önerme ya doğrudur ya yanlıştır der. Karneades stoacıların bu doğruluk anlayışını eleştirerek felsefesini oluşturmuştur.



    EPİKÜROSCULUK

    Ahlak felsefesi olan Epikürosculuğun amacı mutluluktur. Bu dönemdeki felsefenin başlıca amacı mutluluğu sağlamaktır. Bu da ancak insanı tanrı ve ölüm korkusundan kurtarmakla yapılabilir. İnsan aklın hazlarını tatmaktan başka dünyanın sunduğu nimetlerden de yararlanmalı ve bu sayede mutlu olmalıdır.

    Epiküros’a (M.Ö. 341 -270) göre en yüksek iyi (mutluluk) acıdan kurtulmuş olmadır. Acıdan kurtulmuş olan ruhun huzursuzluktan kurtulmasıdır.(Ataraxia) Ruh huzurluğu isteklerin bastırılmasına bağlıdır. Fakat mutluluk için esas olan dengeli gitme yani ölçülü olmaktır. Mutluluk için esas olan aklın ve bedenin isteklerinde denge kurmadır. Önemli olan acıdan uzaklaşmadır. En çok acı veren şey korku özellikle ölüm ve tanrı korkusudur.

    Epiküros, Demokritos’un maddeci (Atomcu) anlayışını benimsemiştir. Ona göre Atomların ilişkilerini kendiliğinden olan yasalar belirler. Yazgı bu kör zorunluluğun ve hesaplanamayan rastlantının sonucudur. Mademki insan yazgısını kendiliğinden olan zorunluluk ve önceden görülemeyen rastlantılar belirler, o halde insan yaşam ve ölüm karşısında ilgisiz kalarak ve akıllı davranarak çevresinde mutluluk verecek şeyleri ayırt etmelidir. O halde temelsiz korkular mutluluğumuza engel olmamalıdır. Epiküros tanrının varlığını reddetmez, fakat tanrıların insan hayatlarına karışmadıklarını söyler. Bu nedenle tanrıdan korkulmaması gerektiğini söyler.

    Kısacası mutlu olmak için ölçülü yaşamak, insanı ruhen sürekli haz içinde bulunduracak şeylere yönelmek gerekir. Yani dünyevi mutluluklar sağlayacak (şan, şeref, statü gibi) şeylerden uzak durup, ruh huzuru sağlayacak şeylere yönelmek gerekir. Ancak bu sayede mutluluğa ulaşabiliriz.

    Ona göre toplum, devlet gibi bireyüstü kurumlar bireyin yalnızca mutluluğunu sağlamak için olan araçlardır. Devlet ona göre bireylerin karşılıklı korunma gereğinden, düşünüp taşınmalarından doğmuş olan sözleşmeye dayana bağdır, kurumdur. Bu nedenle devletin yapısı ve amacı herkese yarar sağlamak olmalıdır.



    STOACILIK

    Kurucusu Kıbrıslı Elalı Zenon’dur. Zenon da bireyin mutluluğuna dönük bir başka felsefe ortaya çıkarmıştır. Zenon da Platon gibi her şeyin zorunlu olarak var olduğunu, evrende rastlantıya yer olmadığını söyler. Ayrıca tanrının evrenden ayrı olmadığını, evrenin her yerinde olduğunu söyler. O evrene yayılan kutsal ruh-akıldır. Yani başka bir ifadeyle LOGOS’tur.

    Her insanın kaçınamayacağı, yaşamına hâkim olan bir yazgısı vardır. Yasamın şekli insan için önceden belirlenmiştir. Bunun için insan yazgısını olduğu gibi kabul etmelidir. İnsan yazgısından şikâyet etmemelidir. Şikâyet ederek yazgısını değiştiremez. İnsan yazgısını kabul etmediği zaman elden bir şey gelemeyeceği için kendisini üzüntü ve sıkıntıya verecektir.

    İnsanın görevi doğaya göre yaşamaktır. Doğaya, akla uygun yaşamak ödevdir, erdemliliktir. Erdem insanın iradesinde yatar. Onun olaylar karşısındaki tutumuna bağlıdır. Bu nedenle mutluluk bireyin kendi elindedir. Bireylerin olaylar karşısında korkmaları onların olmalarını önlemeyecek. Bu nedenle olaylar karşısında korkmanın hiçbir yararı yoktur. Hiçbir duygu karşısında güçsüz olmamak, onlara yenilmemeyi ilke edinmek özgürlüğün ve mutluluğun koşuludur.

    Olaylar karşısında korkuya kapılmayan, hiç bir şeye fazla değer vermeyen kişi erdemliliğe ulaşır. Çünkü insan tutkuların kölesi olmaz. Erdem insanın tutkularına tam anlamıyla egemen olmasıdır.


    Stoa Felsefesinin özelliklerine gelince;
    1-) Bireyci (individüalizm) ahlak anlayışına sahiptir.
    2-) Yaşamda ölçülü olmayı temel alır.
    3-) Panteist (tümtanrıcılık) bir tanrı anlayışları vardır.
    4-) Kaderci bir anlayışa sahiptirler. (İnsan kaderine boyun eğmelidir.)
    5-) Roma felsefesini etkilemiştir.



    YENİ PLÂTONCULUK

    Plotinos’un felsefesi platon felsefesine bağımlılığından dolayı bu adı almıştır. Platon ve stoacıların oluşturduğu soyut Tanrı anlayışı, LOGOS, o dönemde somut tanrı anlayışına alışmış olan kafalarda soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştur. Plotinos, bu noktayı Platonun idealizm ile doğunun mistisizmi özellikle de Hinduizm arasında sentez kurarak çözmeye çalışmıştır.


    Plotinos’a (M.Ö. 270–204) göre değişmeyen bir şey gerçekten var olabilir. Dolayısıyla bu değişmeyen gerçeklik, maddi dünyadan farklı ve ayrı olmalıdır. Bu varlık ise tanrıdır. Madde, ruh ve zihinden her biri değiştiği için, Tanrı ne madde, ne ruh ne de zihindir. Tanrı zihin düşünceleriyle sınırlanamayacağından, insan diliyle ifade edilemez. Duyularımızla da ona ulaşamayız. Tanrıya ulaşmanın tek yolu mistik bir vecd haline girmektir.

    Plotinos, platonun idealarının en yücesi olan iyiyi tanrı olarak gördü ve ona BİR adını verdi. BİR’in değişmediğini, onun yaratılmadığını ve bölünemez olduğunu gösterir. Tanımlanamaz ve aklın ötesindedir. Zira BİR değişseydi, bölünebilseydi veya yaratılmış olsaydı birliğini kaybederdi. Plotinos’a göre bu evrendeki her şey tanrıdan zorunlu olarak çıkmıştır. BİR’den çıkan ilk varlık NOUS’tur. Nous akıldır. BİR’e en çok benzeyen varlıktır. Nous tümel akıldır.(Evrensel akıl –ruh) O kendisinde tikel şeylerin idealarını taşır. Ondan da bireysel akıllar çıkar. BİR, nasıl aklı saçtıysa, akılda ruhu saçar ve ruh her şeyin içinde var olarak çoklaşır. BİR’den ayrılan her şey kaynağından ayrılır ve ondan farklı olur ve bu ayrılmayla beraber ona dönmek için özlem duyar. Tanrıya dönmek ve onunla birleşmek ister. Bu da ancak Tefekkürle yani ruhun düşünceyi aşarak vecd haline girmesiyle gerçekleşebilir.

    Plotinosun varlık anlayışında en yüksek basamak BİR, daha sonra sırasıyla NOUS, RUH, MADDE (BİR’den en uzak olan) dir.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  9. #9
    Dost Üye SongüL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kasım.2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    5.788

    Standart ORTAÇAĞ FELSEFESİ ve Skolastik Dönem

    III. ORTAÇAĞ FELSEFESİ

    Orta çağda, antik çağın özgür felsefesiyle bir Hıristiyanlık düşüncesi oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönemdeki felsefenin amacı araştırmak değil, eğitmek ve öğretmektedir.



    1. ORTAÇAĞ FELSEFESİNİN ÖZELLİKLERİ

    1-) Bu dönemdeki düşünürler daha çok din adamlarıydı. Bunlar gerçeğe zaten sahip olduklarından dolayı ayrıca gerçeğe ulaşma çabasında olmamışlardır. Bunlara göre gerçek “dinin dogmalarında” belirlenmiştir. Bu nedenle bu dönemde yapılan şey, dinin dogmalarını sistem halinde düzenlemek yani aklın kavrayabileceği duruma getirmektir. Sistemleştirilen bu bilgiler de okullarda bilgi olarak aktarılır. Bu nedenle bu döneme okul felsefesi de denir.

    2-) Bu dönemde gerçeğe ulaşma çabası olmadığı için yeni bir şey ortaya koymamışlardır. Bundan dolayı bu zamandaki felsefe statik felsefedir. Bu dönemde yapılan öğretileni öğretmektir.

    3-) Bu dönemde Platon ve Aristo’dan etkilenilmiştir.

    4-) Bu dönemde çok tanrılı dine sahip olan antikçağın kültüründen Hıristiyanlığın etkisinde gelişen tek tanrılı bir anlayış vardır.

    5-) Bu dönemin en önemli bir özelliği, var olan düşünceleri çelişkisiz bir sistem içinde toplama girişimleridir.



    2. ORTAÇAĞ FELSEFESİ DÖNEMLERİ

    Biz Ortaçağ felsefesini 2’ye ayırabiliriz.

    1- Patristik Felsefe (2.yy-8.yy)
    2- Skolâstik Felsefe (8.yy-16.yy)

    1 - Patristik Felsefe: Ortaçağ felsefesinin 8.yy’a kadar olan birinci dönemidir. Bu dönem felsefesinin amacı Hıristiyanlığı yaymak ve diğer inançlara karşı savunmaktır. Bu yapılırken de Platon ve Plotinus’un görüşlerinden yararlanılmıştır.

    Bu dönemde yapılan en önemli şey Hıristiyan dinin öğretilerinin oluşturulmasıdır.

    Bu felsefenin Kurucusu ve en önemli temsilcisi Augustinos’dur. (354–430) ona göre inanç zekâdan önce gelir. Bir şeyi anlamak için önceden onu kabul etmek gerekir. Bunu “Anlayabilmek için inanıyorum” sözüyle belirtir. Ona göre aklın görevi; inanç yoluyla bilinen şeyleri açıklamaktır. Augustinus vahiy yoluyla indirilmiş olan dinin dogmalarını peşinen doğru kabul eder ve Tanrının iyi diye buyurduğu şeyleri tartışılmayacağını söyler.


    Augustinus Tanrı ve ruh kavramları üstünde durur. Bunların dışında kalan hiçbir şeyin başlı başına değeri olmadığını söyler. Gerçeğe sahip olan insanın mutlu olacağını söyler. Gerçeğe ulaşabilmek için bu gerçekliğe inanması gerekir. İnsanın kendisini ve Tanrıyı tanıması en önemli gerçekliktir. Bunları bilmek insanı mutlu eder. Erdemlilik, insanın iradesinin Tanrının iradesine sunmasıdır.

    Augustinus tarih felsefesinin kurucusudur. Ona göre tarih; bir defa olan ve tekrarlanmayan olaylardan oluşan bir süreçtir.


    2 – Skolâstik Felsefe: Bu dönem 9.yy’dan 15.yy’a kadar olan dönemdir. Patristik felsefe Hıristiyanlık inancına felsefi bir nitelik kazandırmayı hedeflerken, Skolâstik felsefe bu öğretiyi sistematik hale getirme çabasındadır. Yöntem olarak, aklı vahiy doğrularıyla uzlaştırarak, Hıristiyanlık anlayışını anlaşılabilir kılmaktır. Bu dönemde amaç yeni bir şey bulmak değildir.
    Bu dönem kendisine Aristo’yu rehber seçmiştir. Bu dönemin felsefesi öğretmek ve öğrenmek için işlenmiş sistemleştirilmiş bir teolojidir. Bu dönem bir okul öğretisidir.

    Bu dönemde gerçek, otoritelerde ve kitaplar da aranır. Gerçeğin doğrudan yapılacak gözlemlerle bulunacağını kabul etmez.

    Bu dönemin en önemli 2 düşünürü Anselmus (1033–1009) ve Aquino’lu Thomas’tır.

    Anselmus Augustinus’dan etkilenmiştir. Anselmus inancı akıl ile temellendirmiştir. Ona göre insan Tanrıya yönelerek ve inanarak gerçeğin bilgisine akıl ile ulaşabilir.
    edebiyatci likes this.
    Elif: En çok neyimi özlerdin?
    Polat: Sana sarıldıgım anları.
    Elif: Ben, galiba sırf bu yuzden baska bir erkege sarılamicam.
    Polat: Sarılma zaten kıskanırım!

  10. #10
    Üye Sindirella - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2019
    Mesajlar
    16

    Standart Cevap: Felsefenin evreleri, dönem dönem felsefe

    Felsefe ile ilgili hiç bir konuyu atlamamışsınız tebrik ederim.

Benzer Konular

  1. Klasik Dönem Yunan Heykel Sanatı
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Kültür Sanat Rehberi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 16:55
  2. Helenistik Dönem Yunan Heykel Sanatı
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Kültür Sanat Rehberi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 16:53
  3. Benmerkezci dönem: 2-3 yaş
    Konu Sahibi NefeS Forum Bebeğim ve Ben
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 03.Ocak.2010, 20:02

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
dini sohbet, islami forum, muhabbet.org, ingilizce kursu, kapadokya balayı sesli chat, yakın tatil yerleri, Egepen Ankara