Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 123 SonuncuSonuncu
Toplam 27 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Güzel Sanatlar

    İnsanların alelâde duygulardan ve düşüncelerden başka bir de bediî duygular ve yüksek düşünceler vardır. Güzel sanatlar dediğimiz bilgi şubeleri bu bediî duygulardan ve yüksek düşüncelerden doğar. Bediî duygu demek güzellikler ve iyilikler karşısında duyulan yahut güzellik ve iyilik yaratmak kabiliyetinde olan duygudur. Yüksek düşünce ve de günlük düşüncelerin üstüne iyiyi, doğruyu, güzeli yaratacak olan düşüncedir. Yani bediî duygu ve yüksek düşünce demek olan insan duygusunun ve düşüncesinin yaratıcı tarafı demektir.

    İşte bu bediî duygularla yüksek düşüncelerin söz ve yazı ile ifadesine heykeltıraşlık ve mimarlık deriz. Güzel sanatlar bu saydığımız beş bilgi şubesinden yani edebiyat, musiki, resim, hekeltıraşlık ve mimarlıktan ibarettir. Bununla beraber diğer sanatlardan bazılarının da güzel sanata kaçan tarafları vardır. Mesela marangozluk alelâde bir sanat olduğu halde marangozluğun ince ve ileri bir şekli olan oymacılık güzel sanatlardan sayılabilir.


    Edebiyat


    Bediî duygu ve yüksek düşüncenin söz ve yazı ile ifadesine edebiyat denir. Bu tarife göre edebiyat çerçevesine giren eserlerin pek az olması icap eder. Çünkü okuduğumuz pek çok şiir, hikaye ve romanın bedi'i duygudan, yüksek düşünceden mahrum olduğunu görüyoruz.Fakat buna rağmen böyle birçok eserler edebiyat çerçevesine girer. Çünkü bir milletteki halkın hepsi aynı seviyede değildir.Türlü seviyelerde ve türlü düşüncelere malik inan kümeleri vardır. Bazı eserler yüksek düşüncelerin ve bediî duyguların mahsülü olmamakla beraber bir sınıf halk tarafından sevilir, tutulur. Bu eser o sınıf için iyi,güzel ve yüksektir. Bundan dolayı muhtelif seviyelere hitap eden eserleri edebiyat adı altında toplarız. Fakat hiç şüphesiz asıl edebi eserler yüksek kültürlü ve milli seciyesi kuvvetli insanlara hitap eden edebiyattır. Ötekilerine ise 'sınıf edebiyatı' veya 'zümre edebiyatı' demek daha doğrudur.

    Edebiyat iki türlüdür: Sözlü edebiyat, yazılı edebiyat. Bir millet geri bir halde iken, daha yazısı yokken onun sözlü edebiyatı vardır. Bu edebiyat babadan oğula, ağızdan ağıza geçerek millet içinde yaşayan ve masallar,türküler,darbımesellerden ibaret olan bir edebiyattır. Yazılı edebiyat ise bir milletin yazıyı icat veya kabulünden sonra meydana getirdiği ve taşlara, kağıtlara yazdığı bir edebiyattır. Bununla beraber yazısı olan ilerlemiş bir millette de bir yandan sözlü edebiyat devam edebilir. Mesela Türkler ileri bir millet oldukları, asırlardan beri yazılı bir edebiyata malik bulundukları halde bir yandan da sözlü bir edebiyatları vardır. Darbımeseller, maniler, türküler, masallar, fıkralar vesaire... Fakat bu sözlü mahsulleri mütemadiyen yazıya geçirildiğinden ve içtimai hayatın değişmesi dolayısıyla yeni mahsül vermekte gitgide daha kısır davrandığından sözlü edebiyat günden güne küçülüp daralmaktadır.



    Edebiyat tarihi


    Edebiyat tarihi,tarihin bir koludur. Bir milletin edebi mahsullerini, yahut başka bir tarife duygu ve düşünce mahsullerini, tarih çerçevesi içinde,mütalea eder. Her edebi eser ve her şair bir milletin ve bir tarih devrinin yetiştirmesi olduğu için edebiyat tarihini de tarih umumi gidişi içinde görmek lazımdır.

    Bir ağacın yemiş verme şartlarını incelerken nasıl onun toprağını da göz önünde bulundurmak lazımsa, edebi mahsullerin nasıl meydana geldiğini anlamak için de o devrin tarihini bilmek icap eder. O halde Türk edebiyatı tarihi demek, Türklerin en eski çağlardan günümüze kadar meydana getirdikleri duygu ve düşünce mahsullerinin asır asır, o asrın tarihi içinde mütealeası demektir. Tabiîdir ki edebiyat tarihini iyi anlamak için bütün medeniyet unsurlarının da tarihini önceden bilmek şarttır. Böyle olmazsa edebi eserlerin doğuşundaki sebep ve neticeler iyi anlaşılamaz. Edebiyat tarihi medeniyet tarihinden pek az farklıdır. Türk tarihi üç büyük çağa ayrılır:



    1- Uzak doğu medeniyeti çerçevesinde (İslâmiyetten önceki) Türk tarihi;


    2- Yakın doğu medeniyeti çerçevesinde (İslâmi devirde) Türk tarihi;


    3- Batı medeniyeti çerçevesinde Türk tarihi.


    Birinci devir Türklerin İslâmiyeti kabulüne kadar yani onuncu milâdi asra kadar sürer.

    İkinci devir onuncu asırdan Tanzimata kadar yani 1839'dan sonraki zamandır.

    Türk edebiyatı da üç devreye göre üç büyük karakter gösteren üç bölüme ayrılır.

  2. #2
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK TARİHİ

    Anayurt



    Türklerin anayurdu Orta Asyanın batı bölümleridir.Tiyanşan yahut Tanrı dağları denilen sıradağ Türkelinin belkemiğidir.Türkistan'a hayat veren büyük ırkların çoğu buradan çıkar.Bugün Moğolsitan dediğimiz yer de eskiden Türk ülkesiydi.Türkelinin batı sınırı Edil ırmağıdır.Bu ülkenin iklimi umumiyetle sert olup büyük bozkırlarla doludur. Geniş mesafeler arasında az insanlar otururdu.Bu iklim ve yayla -bozkır hayatı Türklerin az konuşkan,ciddi,sert,kuvvetli ve cesur yapmıştır.Türklerin tarihini öğrenirken anayurtta oturan Türklerle anayurt dışına çıkıp kalabalık yabancılarla karışan ve yabancılar üzerinde hâkim ve azlık halinde kalan Türklerin tarihini ayırmak lazımdır. Biz,tabii anayurtta kalan Türklerden bahsedeceğiz. Anayurt Türklerinin tarihi aralıksız bir tarih silsilesidir. Anayurt dışı Türklerin tarihi ise kesik parçalardır.



    Türk Irkı


    Türk ırkı tarihten önceki zamanlarda teşekkül ettiği için onu meydana getiren unsurları iyice bilmiyoruz. Yalnız bu ırk esas itibarile brakisefaldir. Bir kısmı sarışın-açık renk gözlü,bir kısım kara saçlı-koyu renk gözlü olmakla beraber yüzün biçimi bakımından birbirlerine çok benzerler.Elmacık kemikleri biraz çıkık,gözler biraz çekiktir.Türk ırkı uzun veya orta boylu insanlardan mürekkeptir. Dilleri göz önüne bulundurulmak şartıyla Moğollar ve Mançularla akrabadırlar.Hatta Macar,Fin Estonlardan mürekkep olan 'Ural' veya 'Fin-Oğur' zümresi ile de akrabalıkları muhtemeldir. Bu takdirde Türklerin mensup bulunduğu 'Altay' veya 'Turan' zümresi ile Ural zümresinin yakınlığını şöyle bir şema ile gösterebiliriz:






    'Turan' adını altı millete birden vererek ' Ural - Altay' yerine ' Turan' kelimesini kullananlar da vardır.



    Sakalar


    Tarihte bilinen en eski Türkler Sakalardır. Bunların varlığı milattan önceki yedinci asırlardan başlar. Hiç şüphesiz bunlardan daha önce de Türkler,yani Türklerin ataları olan boylar vardı. Fakat onlar hakkındaki bilgimiz pek eksiktir ve tarihi sayılamaz. Sakalar orta Tiyanşanda yaşıyorlardı. Bunların daha batısında,yani Aral Gölü ve Hazar Denizi arasında da Sakalar büyük bir kolu sayılan Mesagetler bulunuyordu. Sakalar,İranlılarla durmaksızın çarpışmışlardır. Bunların bir kahraman milattan önce 624'te İranlılar tarafından hile ile öldürülmüştür. İran padişahı Kirus milattan önce 545-539 yıllarında Sakalarla çarpışarak Batı Türkistanın cenup bölümlerini zapetti. Sırderyaya kadar ilerledi.Fakat Masagetlerin kadın hükümdari 'Tamiris' yahut ' Demurus' la yaptığı savaşta yenilip öldü.



    Milattan önce 330-327 arasında Makedonyalı İskender kumandasındaki Yunanlılar batı Türkistan'a cenuptan saldırdılar. O zaman Türkistanın nüfusu pek azdı. Bununla beraber İskender pek sert bir müdafaa karşısında kaldığından birçok şehirlerin ahalisini kılıçtan geçirdi. İskenderin bu kıyıcılığı karşısında Türkistan halkının çoğu doğuya, Çin sınırlarına doğru kaçıştılar.



    Kunlar


    Bu kaçışanlar Çin'in şimalinde yerleşerek ve daha önceleri de bulunanlarla karışarak birkaç beğlik kurdular. Bu beğliklerden Kunlar ötekilerini ortadan kaldırarark bütün Türk ırkını bir bayrak altında birleştirdiler. Hakimiyetleri Koradan Edile kadar uzanıyordu. Bunlardan tarihinde mühüm rol oynayan ve edebiyata da geçen bi ünlü hükümdar vardır ki adı ' Mete' veya ' Motun' dur. Onun babası Tuman Yabgu milattan önce 220'den beri Kunların yabgusu yani hükümdarı idi. Mete veliaht idi.Fakat Tumanın başka bir karısı kendi oğlunu veliaht yapmak için plan kurdu:Tumanı kandırarak Meteyi cenup komşuları Yüeçi Türklerine rehin göndertti. O zamanın hukukunca rehin barış için bir teminattı. Barışı bozanın rehini öldürüldü. Üvey anası Meteyi rehin olarak yollattıktan sonra Tumanı yine kandırarak Yüeşçilere savaş açtırdı.Tabii Yüeşçiler de öldürmek için Meteyi aradılar. Mete Yüeşçilerin atlarına binerek kendi yurduna kaçabildi. Buna sevinen babası Meteye 10.000 çadır halkı tımar verdi. Fakat babasına ve üvey anasına karşı korkunç bir kin besleyen Mete onlardan öç almaktan başka birşey düşünmüyordu. 10.000 çadır halkından 10.000 asker seçerek bunları görülmemiş bir disiplinle yetiştirmeye koyuldu.Verdiği buyruklara baş eğmeyenin cezası ölümdü. Askerlerine en değerli malları olan atlarına ok atmalarını emrettiği zaman bir takım bunu yapamadılar. Bunlar acımaksızın öldürüldü. En sonra pek zalimane bir emir daha aldılar. Mete sevgilisini nişangâh yapıp ok attı ve askerlerine de karılarına ok atmalarını emretti. Dehşet içinde kalıp buyruğa baş eğmeyenler idam olundu. İşte Mete bu kadar sadık ve disiplinli bir ordu ile babasının üzerine yürüyerek onu mahvetti. Üvey anası ve üvey kardeşini,onların sol taraflarını da mahvederek yabgu oldu.(M.ö 209)

    Türk tarihinin harikulâde bir şahsiyeti olan Mete dahili bir savaş sonunda tahta çıktığı zaman doğu komşuları olan Tung - hular ( bugünkü Mançuryada oturuyorlardı) bundan istifade etmek istediler. Kurultayın vermek istememesine rağmen Mete atını verdi. Tung - hular bu sefer Metenin karısını istediler. Savaşa bahane arıyorlardı.Kurultay bu hareketi pek vicdansızca görerek reddetmek istediler. Mete şahsi sevgisinin milletini korkunç düşmanlarla savaşa sürükleyecek kadar fazla olmadığını söyleyerek reddetti. Karısını gönderdi. Tung -hular yeniden elçi göndererek iki devlet arasındaki çorak bir toprak parçasını istediler. Burası Kunlarındı. Fakat çorak olduğu için oradan askerlerini çekmişlerdi. Kurultay bu değersiz toprağı vermekte mahzur görmedi. Fakat Mete at ve karısını kendi şahsına ait olduğu için verdiğini,toprağın ise kimsenin malı olmayıp devletin temeli olduğunu söyledi. Vermek fikrinde olan beğleri idam ettirdi. Âni bir baskınla Tung - hular üzerine yürüyerek onları mahvetti. Bütün ülkelerini ele geçirdi. Bunlardan sonra Çin'i yenip vergiye bağladı. Edile kadar yürüyerek oralardaki bütün Türk beğliklerini birleştirdi. Sonra devletinde teşkilat yaptı. Decleti iki büyük parçaya ayırarak herbirine bir beğlerbeği koydu. Herbirini de tekrar 12 bölüma ayırdı. Bu suretle devlet 24 parçaya ayrılmış oluyordu. Her parçanın başında bir tümenbaşı bulunuyordu. Ordu 10,100,1000 kişilik kıt'alardan mürekkepti. Bunların başında onbaşı,yüzbaşı,binbaşılar vardı. Mete bugünkü Türk ordusuna kadar devam eden bir askeri teşkilatı yapmıştı. Mete Türk milletini yaratan insandır. Savaşta enerji,dahilde disiplin, milli bir itaat ruhu ve devletçilik gibi vasıflar Türk milletine Mete'den kalan yadigârlardır.



    Kun devleti Mete'den sonra miladi 216'ya kadar devam etti. Demek ki ömrü 436 yıldır. Bütün bu müddet zarfında hayatları Çin'le yapılan mücadele ile geçmiştir. Fakat edebiyat tarihini alâkadar eden bir ciheti olmadığı için bunu zikretmiyoruz.



    Siyenpiler

    Orta Asya hakimiyeti Kunlardan Siyenpilere geçti. Bunların hakimiyeti 216- 394 arasında sürmüş,ömürleri Çin'le çarpışarak geçmiştir. Edebiyat tarihi bakımından ehemmiyetleri olmadığı için tarihlerini söylemiyoruz.

    Aparlar

    394 tarihinde hakimiyet Aparlara geçti. Bunların meşhur hükümdarı Tolun,Orta Asya'nın Meteden sonra ikinci büyük ıslahatçısıdır. O zamana kadar Orta Asya hikimdarlarının lakâbı olan yabguyu küçük görerek kağan ünvanını aldı. Bundan sonra yabgu ikinci derecede bir ünvan oldu. Bunlar da Koradan Avrupaya kadar olan sahaya hakimdiler. Avrupalılar bunlara Avar derler. Edebiyat tarihi bakımından ehemmiyetleri yoktur.




    Gök Türkler


    Edebiyat tarihi bakımından gayet mühim olan Gök Türkler ilk önceleri Apar kağanlarına tâbiydiler. Altayda demircilikle uğraşarak kağanlarına silah yapıyorlardı. Apar kağanı,kendisine karşı yapılan bir isyanı bastırmasını, Gök Türklerin reisi olan Bumuna emretti. Bumun isyanı muvaffakiyetle bastırıldı ve mükâfat olarak Apar kağanının kızını istedi. Kağanın, bu teklifi hakaretle reddetmesi üzerine silâha sarılan Bumun savaşta Aparları yendi. Kağan intihar etti. Bu suretle 552 tarihinde Gök Türkler hanedanı intihar etti. Bumun Kağan ' İl Kağan' lakâbını aldı. Memleketin batı taraflarının idaresini kardeşi İstemi Kağan'a verdi. Bu suretle tarihte ilk defa Türk adı çıkmış oldu. Gök Türk kelimesindeki gök yani mavi kelimesi devletin büyüklüğünü göstermek için kullanılmıştır. Renk isimleri Türklerde büyüklük,çokluk,şöhret göstermek için kullanılır. (kara cahil, kara keder, ak soy, kızıl cehennem gibi.)

    Gök Türk devleti eski Türk devletlerinden daha iyi teşkilâtlı idi. Memleket esas itibariyla doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. İkisinde de bir kağan bulunuyordu. Hatta bazan devlette dört kağanın birden bulunduğu olurdu. Fakat biri büyük kağan sayılır,diğerleri üzerinde hakimiyet hakkı olurdu. Doğu ve batı diye ikiye ayrılan devletin herbirinde kağandan sonra en büyük rütbe olmak yabgu ve şadlar bulunur,bunlar memleketin büyük birer bölümünü idare ederlerdi. Kağanın hükümdar olmayan çocukları tigin lâkabını taşırdı. Yabgu ve şadlar çok defa tiginlerden tayin olunurdu. Devletin yüksek rütbeli memurlarına tarkan,buysuk, şadapıt denir,bütün tarkanlar,buyruklar,şadapıtlar ve boy resileri beğ ünvanını taşırdı. Ünvanlar çok defa ırsi idi. Teşkilat tamamıyla askeri idi. Kağan ölünce yerine oğlu yahut kardeşi veya amcası geçerdi.



    Gök Türklerin diğer büyük bir ehemmiyeti de bunların kendileri hakkında ilk defa eser bırakmış olmalarıdır. Gök Türklerden önceki devirde atalarımız kendileri hakkında hiçbir yazı ve vesika bırakmadıkları için onlar hakkındaki malûmatı medeni komşularından alıyoruz. Bumun Kağandan sonra kağan olan İstemi Kağan zamanında devlet garbi Roma ve İran imparatorlukları ile siyasi ve iktisadi münasebetlere girdi. Fakat onların sözlerini tutmaması yüzünden her ikisiyle de harbolunarak topraklar alındı. 610 tarihine kadar az çok birliğini muhafaza ederek yaşayan ök Türk devleti bu tarihte doğu ve batı kağanlarının birbirini tanımaması yüzünden ikiye ayrıldı. Bundan istifade eden Çinliler 630 tarihinde doğu Gök Tükleri yenerek doğu hükümdarı Kara Kağan birkaç yüz bin Türkle beraber esir edip Çin'e götürdüler ve Çinlileştirmek için Çin'in ötesine berisine dağıttılar. 659'da da batı kağanlığını yıktılar.



    Esarette bulunan Gök Türkler birkaç defa isyan ettiler. Bilhassa 639'da Kür Şad'ın 40 kişi ile Çin payitahtında yaptığı ve Çin imparatorunu tevkif ederek ve Gök Türk prenslerinden birini Türkistan'a götürerek Türk kağanlığını diriltmek maksadını güttüğü ihtilâl pek şanlı oldu. Fakat bastırıldı. Nihayet 681'de İlteriş Kutluk Kağanın 17 kişi ile dağa çıkarak yaptığı ihtilâl muvaffak olundu. Etraftan koşuşanlarla 70'e yakın,biraz sonra 700'e çıkan ihtilâlciler istiklâllerini elde etmeye muvaffak oldular. Böylelikle Gök Türk devleti dirildi.



    İlteriş Kutluk Kağan 681- 693 yılları arasında kağanlık etmiştir. Kendisinin akılda eşi, şerefle yoldaşı olan ' Bilge Tonyukuk' ilk dağa çıkıştan beri yanında bulunuyordu. Ve devletin hem baş kumandanı,hem de baş veziri idi. Bu iki gayretli adam isyan etmiş olan Dokuz Oğuzları,Kırgız,Kurıkan,Otuz Tatar, Kıtay ve Tatabıları yenip itaata aldılar. Çinlileri yendiler. Gök Türkleri zengin ettiler. Bu devrede Gök Türklerin sayısı pek azdı.



    Kutluk Kağan öldüğü zaman oğulları sekiz ve yedi yaşında idiler. Onun için yerine kardeşi Kapağan Kağan geçti. (693-716). Bilge Tonyukuk yine devletin baş veziri idi. Kapağan Kağan zamanında da birçok seferler yapıldı. Batı Türkleri de itaata alındı. Çinliler yenildi. Fakat Kapağan Kağan ihtiyarlığında bazı yolsuzluklar yaptığından kendisine karşı isyanlar oldu ve bir suikasta kurban gitti.



    Oğlu Böğü Kağan yerine geçtiyse de Kutluk Kağanın oğulları Megren ve Kül Tigin bunu tanımadılar. İsyan edip Bögüyü öldürdüler. Kutluk Kağanın büyük oğlu Megren,' Bilge Kağan' ünvanıyla tahta geçti. 720'de Çinliler Gök Türkleri ortadan kaldırmak için 300.000 kişilik bir ordu ile savaş açtılar. Dokuz Oğu,Kırgız,Basmıl,Kıtay gibi tâbi boyları da isyana kışkırttılar. Fakat Gök Türkler bu müşterek hareketi karşılayıp Çinlileri bozguna uğrattılar. Çin,hediye adı altında ipek kumaş vergisi vermeye mecbur kaldı. Biraz sonra Bilge Tonyukuk öldü .( aşağı yukarı 720 yıllarında)



    Türk birliği için yıpranırcasına çalışan kahraman Kül Tigin 731'de Dokuz Oğuzlarla yapılan bir harpta karargâhı korumak için öldü. Bilge Kağan'da 734'te vezirlerinden biri tarafından zehirlenerek öldü. Bu üç mühim şahsiyetin ölümünden sonra Gök Türk devleti yavaş yavaş alçalmaya yüz tuttu. 742'te Dokuz Oğuz,Karluk ve Basmıllar birleşerek devlete karşı isyan ettiler. 745'te Gök Türk hanedanı yıkılarak yerine Dokuz Oğuzlar hâkim oldular.


    Dokuz Oğuz - On Uygurlar

    'Dokuz Oğuz' dokuz boy demektir. Ok kelimesi boy mânâsına gelirdi. Sonundaki 'z' ile yapılan çoğullar bugün de vardır. İkiz,üçüz gibi... Eski Türklerde siyasi zümrelerin adları ekseriya o birliği teşkil eden boyların sayısını gösterirdi. Dokuz Oğuz,On Uygur,Sekiz Oğuz,Üç Kurıkan,Otuz Tatar gibi. Dokuz Oğuzlarla On Uygurlar da sekizinci asırda Moğolistan'ın şimalinde yaşıyorlar ve birlikte hareket ediyorlardı. Gök Türklerin kitabelerinde bunlara Dokuz Oğuz ve bazan yalnızca Oğuz dendiği halde, Monyunçur Kağan kitabesinde Dokuz Oğuz- On Uygur denilmektedir. 840'tan sonra ise Dokuz Oğuz adı büsbütün kaybolarak yalnız Uygur adı kalmaktadır.



    Bunların ikinci kağanları olan Moyunçur Kağan (745-759) en ünlüleri olup fütuhatı ile meşhurdur. Kendi adına Orhun yazısı ile bir âbide diktirmiştir.Kendisinden sonra tahta geçen oğlu Bögü Kağan,yahut resmi ünvanı ile 'Alp Külüg Bilge Kağan' (759-780) ise 763 tarihinde manihaizmi devlet dini olarak kabul etmekle ün salmış bir kapandır. Moyunçur Kağan zamanında Dokuz Oğuz -Uygurların çoğu manihaist olduğu halde kağan şamanî idi. Bu devletin dayandığı unsur olan Dokuz Oğuz - On Uygurlar arasında en medeni olanları Uygurlardır. Uygurların bir kısmı,bugün Şarki Türkistan dediğimiz ülkede,sekizince asırdan birkaç asır önce medeni hayata geçmişlerdi.



    Bunların hakimiyeti 840 yılına kadar büyük imparatorluk halinde devam ettikten sonra sarsıldı. 840'taki büyük kıtlık ülkede isyanlar doğurdu. Şimalde yaşayan Kırgızların isyani pek yaman oldu. Bunlar Dokuz Oğuz - On Uygurları tamamıyla yendiler. Bu kırgın birkaç yıl sürdü. Uygurlar ikiye ayrılarak cenuba doğru göçtüler. Cenubi şarkiye göçenler açlıkla,cenuptan Çinlilerin,şimalden Kırgızların saldırması ile mahvoldular. Cenubi garbiye kaçanlar zaten kendilerine tâbi olan Şarki Türkistan ülkesine gelerek evvelce burada olan şehirlere yerleştiler.Kendilerine de yeni şehirler yaptılar. Bu şehirler kale ile korunan müstahkem şehirlerdi. Merkezleri Kocu şehri idi ki bugün Kara Hoca adını taşır. Beş balık,Can balık,Yeni balık,Sülmi gibi şehirleri de Uygurlar yaptılar. (Balık eski Türkçede şehir demektir) Bu bölgeye yerleştikten sonra artık Dokuz Oğuz adı silinip yalnız Uygur adı kaldı.



    Devlet böylece küçüldükten sonra Uygurlar kahramanlıklarını muhafaza etmekle beraber çok medeni bir hayat yaşamaya başladılar. Aralarında budizm,manihaizm ve biraz da micadelesi barış içinde oluyor,her din kendisini propaganda ile ileri sürmek istediğinden dini eserler yazılıyor,dini eserler yanında lâdinî eserler de meydana geliyordu.



    Uygur devleti 940 yıllarında Karahanlılar devleti kuruluncaya,yahut bir ihtimale göre zaten batı Gök Türklerinin en güçlü boyu olan Türgişlerin devamı olmak üzere mevcut olan Karahanlı devleti genişlemeye başlayıncaya kadar devam etti. Bu tarihten sonra ise Karahanlılar batıdan yaptıkları sıkıştırma ile küçülüp daha doğuya çekilen Uygurlar on dördüncü asra kadar küçük bir beğlik halinde devam ettiler. Sonra Çingiz Han imparatorluğu içinde siyasi varlıkları sona erdi. Bunların artıkları olan Sarı Uygurlarla Kara Uygurlar bugün hâlâ yaşıyorlar. Kara Uygurlar şimdi Moğollaşmış olup Moğolca konuşurlar. Sarı Uygurlar Türklüklerini ve eski âdetlerini saklıyorlar.Kendilerine ' Sarı Yoğur' diyorlar.Budisttirler.

  3. #3
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK MEDENİYETİ


    Din


    Sakalar zamanında Türklerin nasıl bir dine bağlandıklarını bilmiyoruz. Fakat bu,hiç şüphesiz bir tabiat dini idi. Yani gök,yer,ateş vesaire gibi tabiat kuvvetlerinden birine veya birkaçına tapıyorlardı. Kunların dini hakkında ise pek az da olsa bilgimiz vardır. Bu bilgiye göre Kunlar yılda bir defa gök ve yer Tanrılarına ve atalarının ruhuna kurban keserlerdi. Demek ki Türk dini o zaman iki tanrılı bir dindi. Gökte ve yerde iki tanrı tanıyan bu din Gök Türkler çağına kadar gelmişti. Gök Türklerde fazla olarak ' yer sub' ( yer su) da Tanrı olarak tanıtılmaktadır.Fakat Gök Türklerde 'Tengri' yani sema bütün dünyayı ve beşeriyeti yaratan bir Tanrı değil,bir Türk Tanrısıdır. Yine Gök Türklerde 'Umay' adında bir kadın Tanrı tanılıyor ki bu da iyilik ve acıma Tanrısı idi. İşte Türklerin bu milli dinine şamanizm diyoruz.



    Dokuz Oğuz - Uygurlar zamanında ise millet yavaş yavaş şamanizmi bırakıp manihaizme girmeye başladı. Daha sonra,840'tan sonra ise budizm ve hıristiyanlığın bir mezhebi olan nasturîlik de Uygurlar arasında yayıldı.



    Budizm Hindistan'da 'Buda'nın kurduğu bir dindir. Buda,millattan önce 477'de ölmüştü. Budanın dinine göre bu dünyada duyduğumuz sevinç, keder gibi şeyler bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin yanılmasından doğan kuruntulardır. Bu dünyada herşey gelip geçicidir. İstikrar yoktur. Fakat buna mukabil bir de ebedi âlem vardır ki ona Nirvanna derler. Orada ebedi bir değişmezlik vardır. Nirvanna âlemi bütün mahlûkatların nereden gelip nereye gittiğini bilen 'benlik' lerden ibarettir. Bu benlikler insanlara hulûl ederler. İnsan irade ile nefsini terbiye eder,ergin ve olgun bir insan olursa o benlik onu öldikten sonra Nirvannaya ulaştırır. Aksi takdirde bu benlik yüz binlerce yıl içinde daha birçok insan veya hayvanlara hulûl ederek ızdırap içinde yuvarlanıp gidecektir. Budanın dininde bizim anladığımız mânâda bir Tanrı yoktur. Buda dünyanın başlangıcı ve sonu hakkında da bir şey söylemiyor.

    Buda yalnız irdeyi kuvvetlendirecek talimat vermiştir. Buda dinine göre aşk ile nefret,şefkatle zulüm aynı derecede kötü şeylerdir. Doğru ve mutedil olmak,kendini yüksek görmemek,lüzumsuz yere söz süylememek budizmin esaslarıdır. Budizmde ibadet de yoktur.İhtimal ki bu sadeliği Türkler arasında yayılmasına sebep olmuştur.



    Manihaizm ise Babilli Mani (214 - 277) tarafından ortaya konmuştur. Mazdeizm yani Zerdüşt dini ile hıristiyanlığın karışmasından doğmuş bir dindir. Hıristiyanlığın tesirinde kalmış olmasına rağmen iki Tanrılı bir dindir. Asıl Tanrı iyiliği ve ışığı temsil eder. Bunun yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır ki aşk,iman,doğruluk,zekâ,bilgi,anlayış,sır saklama gibi faziletleri temsil ederler. Fenalık tarafının Tanrısı da ' Hümâme ' dir. Kadındır. Bunun da yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır.



    Manihaizme göre hayvan eti yemek,şarap içmek haramdır. İyilikle kötülük daimî bir savaş halindedir. Fakat günün birinde iyilik tarafı galip gelecek, o gün kıyamet kopacaktır. Ruhlar ebedi olduğu için kıyamette fenalar Cehennemde ceza göreceklerdir.



    Mani şair ve ressam olduğu için dinini yaymakta bu iki şeyden istifade etmiştir.




    Devlet


    Türklerde devlet pek eskiden beri teşekkül etmişti. Sakalar çağında Türklerin devlet kurduğunu bilmiyorsak da Kunların başlangıcından beri Türklerde devlet vardı. Türk devletleri aristokratk idiler. Devlet reisi Kunlar ve Siyenpiler devrinde yabgu derlerdi. Aparlar,Gök Türkler,Dokuz Oğuz - Uygurlar devrinde kağan denilmeğe başlandı. 'Hakan' ve 'han' kelimeleri 'kağan'ın sonradan aldığı şekillerdir. Devlet reisine kağan denilmeye başlayınca yabguluk ikinci derecede bir rütbe ve ünvan oldu. Devlet reisi öldüğü zaman yerine oğlu,kardeşi,yahut amcası geçerdi. Kimin geçeceğine ekseriyetle kurultay seçer,bazan da prenslerden birisi kendi gücü ile hükümdarlığı alırdı. Kunlar ve Gök Türkler devrinde devlet çok büyük olduğundan doğuda ve batıda olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Bu ayrılık bazab kökleşir,iki düşman devlet olurdu. Gök Türklerin bazı çağlarında doğudakilerle batıdakiler düşman olarak çarpışmışlardır. Bununla beraber çok defa biri ötekini metbu tanırdı.



    Devlet ademi merkeziyetle idare olunurdu. Yani Türk birliğine dahil olan muhtelif boylar kendi reisleri tarafından idare olunurdu. Bazı boylara,hükümdar kendi ailesinden prenslere reis olarak seçerdi. Umumiyetle bu boyları merkeze bağlayan şey muayyen zamanda vergi vermek,savaşta asker göndermekten ibaretti. Başka bütün işlerde serbesttiler. Hâttâ devleti teşkil eden boyların bazan birbirleriyle çarpışması bile devlet fikrine aykırı değildi. Kunlardan itibaren Türk hükümdarlarının komşu ülkelere,bilhassa Çin'e muntazaman elçi gönderdikleri tarihçe malûmdur. Gök Türkler devrinde İranlılar ve Bizanslılar ile de siyasi münasebetleri olmuştur.




    Aile



    Türk ailesi Kunlar devrinden beri babanın hâkimiyeti altında ana ve çcouklardan mürekkep bir ailedir. Araplarda,İranlılarda,Yunanlılarda,Romalılarda olduğu gibi kadın aşağı veya esir sayılmazdı. Kadın muhteremdi. Kapalı değildi. Fakat bilhassa yukarı tabaka ahalide birden fazla kadın alma âdeti ve hakkı vardı. Evlenmelerde iki tarafın birbiriyle denk seviyede olması şarttı. Ağabeyleri ölenler yengeleriyle evlendirlerdi. Bu bilhassa hükümdarlar arasında böyle idi. Bu âdet Anadoluda bugün bile vardır. Evlenme çağına gelen çocuk evlenince baba ocağından ayrılıp başka bir aile kurardı. Türklerde aile bu kadar eski ve muntazam olmakla beraber devlet fikri aile fikrinden üstündü.


    Yaşayış, ahlâk ve âdetler


    Türklerin büyük kalabalığı göçebe idi. Hayvanların eti,sütü ve derisiyle geçindikleri için otlaklar ararlar,öteye beriye göçerlerdi. Bununla beraber Kunlarda ve Gök Türklerde herkesin bir toprağı olurdu. Orayı ekerlerdi. Demek ki bunların göçebeliği herhangi bir şekilde olmayıp muntazam kaidelere tâbi,muntazam zamanlarda yapılan ve muntazama yerler arasında olan bir göçebeliktir. Türklerin küçük bir bölümü ise şehirlerde otururlardı. Moğolistan ve bilhassa Maveraünnehirde şehirleri daha çoktu. Herhalde İskenderin istilâsından sonra Türklerde şehircilik hayatı daha fazla ileri gitmiştir. Dokuz Oğuzların 840 felâketinden sonra ise Türk milleti artık şehirli millet haline girmiştir.



    Umumiyetle Türkler yüksek ahlâk sahibi insanlardı. Kunların düşmanları olan Çin'liler Kunlarda verilmiş bir sözün tutulmamasına imkân olmadığını kaydediyorlar. Hırsızlık eden on mislini verirdi. Evli bir kadına sataşmanın,savaştan kaçmanın,büyük hırsızlık yapmanın cezası ölümdü. Kunlar devrinde bir mahkûm hakkında en çok on günde karar verilirdi.



    Asker millet oldukları için çocuklar milletin menfaatine uygun olarak yetiştirilirlerdi. Kunlarda çocuklar küçükken koyunlara binerek biniciliği öğrenmeye başlarlar, pek usta biniciler olurlardı. Eli silâh tutan herkes askerdi. Savaşta ölmek şeref,evde ölmek ayıptı. Kişi çadırda doğar, çayırda ölürdü.



    Türklerde erkeklerin saçları uzun olurdu. Galiba Sakalar devrinden beri Türkler uzun saçlı millet olarak tanınmıştı. Kısrak sütünden yapılmış olan kımız milli içkileri idi. Pek besleyici bir içki idi.



    Gök Türkler zamanında Türklerde balbal dikmek âdeti vardı. Bir kahramanın,bilhassa kağanların mezarına hayatta iken öldürdüğü veya yendiği en ünlü düşmanın heykeli dikilirdi. Bu heykele balbal derlerdi..

  4. #4
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK DESTANI



    Türk edebiyatı destanlarla başlar. Destan,bir milletin eski zamanlarda başından geçen büyük hadiselerin halk dilinde edebir bir şekil almasıdır. Bir milletin henüz yazısı yokken yaptığı büyük savaşlar,ün alan kahramanlar bütün milletçe tanınırdı. Sonra bunlar babadan oğula geçe geçe bir takım eklentiler daha alarak büyür. İçine şiir ve hayal unusrlaru da karışır. Birkaç nesil sonra artık destan bütün milletin malı olmuştur. Böylece teşekkül eden ve her asır geçtikçe az çok değişikliklere uğrayan destan günün birinde,yazının icat veya kabulünden sonra yazılır ve değişimez bir hal alırdı. Fakat uğradığı bütün değişmelere rağmen teşekkül ettiği zamanın umumi seciyesini taşır.



    Destanlar babadana oğula anlatıla anlatıla zaman geçtikçe bazan o milletin ilerki isteklerine,ülküsüne ait unsurlarla da süslenir. Böylelikle edebî değeri yükselen destan âdeta birçok nesillerin müşterek edebî mahsulü halini alır.



    Bir destan,teşekkül ettiği asırdan ne kadar sonra kağıda geçirilirse geçirilsin,yine teşekkül ettiği asrın mahsulü sayılır. Çünkü onun temeli,esas fikirleri,esas unsurları teşekkül ettiği asra aittir. Aradan geçen uzun asırlar o destanın mevzuunda,dilinde büyük değişiklikler yapsa bile bunlar nihayet sathîdir.



    Bir millet yazıyı kabul ettikten sonra bile bir takım destanlar yaratabilir. Çünkü asıl halk yığını henüz okuyup yazmayı öğrenmemiştir ve edebî zevklerini bilhassa destanlarla doyuracak seviyededir. Nitekim kurtuluş savaşına ait bir takım destanlar bile teşekkül etmeğe başlamıştır.



    İslâmiyetten önceki Türk destanı bugünkü bilgimize göre,birbirinin devamı olan altı bölümden ibarettir. Bunlar Türk tarihinin gidişine uygurn olarak şunlardır:




    1- Yaradılış destanı

    2- Saka destanı

    3- Kun - Oğuz destanı

    4 - Siyenpi destanı

    5- GökTürk destanı

    6- Uygur destanı



    Yaratılış Destanı

    Yaratılış destanı dünyanın nasıl yaratıldığını,insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu,Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir. Destan şöyledir:



    Daha hiçbir şey yokken 'Tanrı Kara Han' la 'su' vardı. Kara Handan başka gören,sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. 'Ak Ana' çıktı. Kara Han'a 'yarat' diyip yine suya daldı. Bunun üzerine Kara Han 'kişi'yi yarattı. Kara Hanla kişi ebedi suyun üstünde iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi halinden memnun değildi. Kara Handan daha yüksekte uçmak istiyordu. Onun bu dileğini sezen Kara Han kişiden uçmak kabiliyetini aldı. Kişi sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığına pişman olarak Tanrı Kara Handan bağışlanmasını diledi. Tanrı Kara Han kişiye sudan yükselmesini buyurdu. Denizden bir yıldız yükseltti. Kişi bunun üstüne oturarak batmaktan kurtluacaktı. Kişi artık uçamayacağı için Tanrı Kara Han dünyayı yaratmak istedi. Suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını kişiye buyurdu. Kötü düşünceden hâlâ vazgeçmeyen kişi denizin dibinden toprak çıkarırken kendisi içinde gizli bir dünya yaratmak istediğinden ağzına biraz toprak sakladı. Kişi avucundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı Kara Han toprağa 'büyü' diye buyruk verdi. Bu büyüyen toprak dünya oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprakta büyümeye başlayıp onu boğacak hâle geldi. Tanrı Kara Han 'tükür' diye buyruk vermeseydi boğulup gidecekti. Kara Han'ın yarattığı dünya dümdüzdü. Kişi tükürünce ağzından çıkan topraklar bu dümdüz dümyaya fırlayarak üzerinde bataklık, tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Kara han bu itaatsiz kişiye 'Erlig' (Şeytan) adını verdi ve onu kendi ışık âleminden kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında bir adam yarattı. Bunlar dokuz insan ırkının ataları oldular. Erlig bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce Kara Handan onları kendisine vermesini istedi. Kara Han vermedi. Fakat Erlig onları kötülüğe sürükleyerek kendisine çekebiliyordu. Kara Han insanların bu akılsızlığına,Erliği kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliği yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına kovdu. Kendisi için de on yedinci kat göğü yaratarak oraya yerleşti. İnsanları korumak için de meleklerden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görince o da kendisine bir gök yaratmak için Kara Han'dan izin aldı. Kendi göğüne tebaasını,yani kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğin tebaası Kara Hanınkilerden daha iyi yaşadıkları için Tanrı Kara Hanın canı sıkıldı. Meleklerinden birini göndererek Erliğin göğünü yıktırdı. Bu gök yıkılıp dünyaya düşünce yıkıntılarından dağlar,boğazlar,ormanlar meydana geldi. Kara Han,Erliği dünyanın en derin katına sürdü. Bu güneşsiz, aysız yıldızsız yerde dünyanın sonuna değin oturmasını buyurdu. Tanrı Kara Han on yedinci kat gökten kâinatı idare etmektedir. On altıncı kat gökte 'Bay Ölkün', Altın dağda,altından bir tahtta oturur. Yedinci katta 'Gün Ana',altıncı katta 'Ay Ata' oturmaktadır.



    Yaratılış destanı bugün Altay Türklerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri,Türklerin en geri kalan bölümüdür. Onlardaki bu destan,tabii,en eski şekideln değişmiş bir halde bize gelmiştir. Çünkü ancak on dokuzuncu asırda tesbit olunmuştur. Fakat buna rağmen Türklerin orjinal düşüncelerini göstermek bakımından çok değerlidir. Burada dikkate alınacak noktalar şunlardır:



    1- Türklere göre kâinatı yaratan bir tek kuvvet vardır. Kâinat sudan ve topraktan yapılmıştır.

    2- Kadın hayatta mühüm unsurdur. Tanrı Kara Han'a yaratmak ilhamını bir kadın olan 'Ak Ana' verdiği gibi ikinci derecede iki Tanrı olan 'Gün' ve 'Ay' dan daha üstün olan 'Gün' de kadındır.

    3- Şeytan çok büyük kudretlere malik olmakla beraber esas itibari ile insandır. Hiç bir zaman Tanrı Kara Han'a denk kuvette değildir.

    4- İnsanlar bir ana babadan üremiş değildir. Dokuz ayrı ırk vardır ki ataları ayrı insanlardır.




    Saka Destanı


    Sakalar en eski Türkler olduğu için bunlara ait destanlar,en eski Türk tarihinin izlerini taşımaktadır. Saka destanı milâddan önceki 7 -4 'üncü asrıların vukuatına aittir ve iki parçadır: 'Alp Er Tunga ' ve 'Şu' parçaları.





  5. #5
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Alp Er Tunga Destanı


    Türklerin 'Alp Er Tunga' veya 'Buku Han' yahut 'Buka Han' dediği bir destan kahramanları vardır. Fakat bu destanın Türkler tarafından yazılmış şekli daha ele geçmemiştir. Kaşgarlı Mahmudun kitabında bazı manzum parçalar vardır ama bunlar Alp Er Tunga vukuatına ait olmayıp onun hakkında yazılmış sagu yani mersiyelerdir. Fakat Alp Er Tunga destanının İranlılar tarafından tesbit edilen parçaları elimizdedir. İranlılar bu Türk kahramanına Afrâsiyâb derler. Acem şairi Firdevsi, İran'ın destanı tarihi olan Şehnâme adlı büyük eserini yazarken Afrâsiyâb'tan çok bahsetmiştir. Afrâsiyâb'a ait parçaları yazarken Firdevsi yalnız İranlılar arasındaki rivayetleri değil, Türkler arasındaki rivayetleri de görmüştür. Çünkü Firdevsi,Türk padişahı olan Gazneli Mahmudun sarayında ve bir Türk muhitinde bulunuyordur. Zaten Şehnâmede Türk kahramanlarına ait isimlerden bir takımının halis Türkçe olması da bunu isbat eder. Bunula beraber Alp Er Tungaya ait rivayetler, Türklerle Acemler arasında,hiç şüphesiz,birbirinden farklı şekilde yaşıyordu. Hele Türklere ait isimlerin çoğu İran rivayetlerinde acemleştirilimişti. Mesela Türk rivayetlerindeki 'Alp Er Tunga' Acem rivayetlerinde Afrâsiyâb olduğu gibi,Alp Er Tunganın kızının adı 'Kaz' dır. Acem rivayetlerindeki iki kızının adı ise 'Ferengis' ve 'Menije' dir. Buna mukabil İran rivayetinde Alp Er Tunga oğullarından birinin adı Kara Han,bir kahramanın adı da Demürdür. Yani halis Türkçe isimlerdir. Asırlarca birbiriyle çarpışmış iki milletin destanlarının da birbirine tesir etmesi gayet tabiidir. Aşağıda hülâsasını verdiğimiz Alp Er Tunga destanı Şehnâmeden alınmıştır. Yalnız Afrâsiyâb ve Agrîres isimleri yerine Türkçeleri olan Alp Er Tunga ve Alp Arız konmuştur.



    İran padişahı 'Minûçehyr'in ölümünü haber alan Turan padişahı Peşeng, İran aleyhinde savaş açmak için Türk ulularını topladı: İranlıların bize yaptıklarını biliyorsunuz. Türk'ün öç alma zamanı gelmiştir dedi. Oğlu 'Alp Er Tunga'nın içinde öç duyguları kaynadı. Babasına : 'Ben arslanlarla çarpışabilecek kişiyim, İrandan öç almalıyım ' dedi. Boyu selvi gibi,göğsü ve kolları gibi idi. Fil kadar güçlü idi. Dili yırtıcı kılıç gibi.idi.



    Savaş hazırlıkları yapılırken Türk padişahının öteki oğlu 'Alp Arız' saraya gelip babasına: 'Baba! Sen Türklerin en büyüğüsün.Mînûçehr öldü ama İran ordusunun büyük kahramanları var. İsyan etmeyelim. Edersek ülkemiz yıkılıp gider' dedi. Peşeng, oğluna şöyle cevap verdi: 'Alp Er Tunga avda arslan,savaşta savaş filidir.Bahadır bir timsahtır. Atalarının öcünü almadır. Sen onunla birlikte ol. Ovalarda otlar yeşerince ordunuzu 'Amul'a yürütün. İranı atlarınıza çiğnetin. Suları kana boyayın...



    Baharda Türk ordusu Alp Er Tunganın buyruğunda İran üzerine yürüdü. Dehistan'a geldi. İki ordu karşılaştı. Türk kahramanlarından Barman İrnalılara doğru ilerleyip er diledi. İran kumandanı ordusuna baktı. Gençlerden kimse kıyışamadı. Yalnız kumandanın kardeşi Kubâd atıldı. Fakat yaşlıydı. Kardeşi ona dedi ki: 'Barman genç,arslan yürekli bir atlıdır.Boynu güneşe kadar uzanmıştır. Sen yaşlısın.Kan,ak saçlarını kızartırsa yiğitlerimiz ürker'. Fakat Kubâd dinlemedi: 'İnsan av,ölüm onun avcısıdır' diyerek savaşa çıktı. Barman ona: ' Başını bana veriyorsunuz.Biraz daha bekleseydin daha iyiydi. Çünküz zaman zaten senin hayatına kasdetmiştir.' dedi. Kubâd: 'Ben zaten dünyadan payımı almış bulunuyorum'diye karşılık vererek atını saldırdı. Sabahtan akşama kadar uğraştılar. Sonun da Barman kargı ile Kubâd'ı devirerek zaferle Alp Er Tunganın yanına döndü. Bunu görünce İran ordusu ilerledi. İki ordu birbirine girdi. Cihanın görmediği bir savaş oldu. Alp Er Tunga üstün geldi. İranlılar dikiş tutturamayıp dağıldılar. İran padişahı iki oğlunu memlekete göndererek kadınları Zâve yollattı.



    Türk ve İran orduları iki gün dinledikten sonra üçüncü gün Alp Er Tunga yeniden saldırdı. İran büyükleri ölü ve yaralı olarak savaş alanını doldurdular. Geceleyin İranlılar bozuldu. Buna görünce iran padişahı ve başkumandanı Dehistan kalesine sığındılar. Alp Er Tunga kaleyi kuşattı. İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen Alp Er Tunga kaleyi kuşattı. İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen Alp Er Tunga onu tutsak etti.



    İran'a tâbi Kâbil ülkesinin padişahı olan 'Zâl' İranlıların yardımına geldi. Büyük savaşlar yaparak Türk ordularını bozdu. Bundan öfkelenen Alp Er Tunga,tutsak bulunan İran padişahını kılıçla öldürdü. Öteki tutsakları da öldürecekti. Fakat kardeşi Alp Arız onu vazgeçirdi. Tutsakları 'Sarı'ya göndererek hapsettirdi. Kendisi de Dehistanda 'Rey'e gelerek İran tacını giydi. İran ülkesinde padişah oldu. Fakat Sarıdaki tutsakların kaçmasına sebep olduğu için kardeşi Alp Arızı öldürdü.



    İran tahtına Zev geçtiği zaman iki ordu yine karşı karşıya gelip beş ay vuruştular. Ortalıkta kıtlık oldu. Sonunda insanlık bitmesin diye barış yaptılar. İranın şimal ülkeleri Turanın oldu.



    Fakat Zev ölünce Alp Er Tunga yine İran'a saldırdı. Kardeşi Alp Arızın öldürdüğü için babası kendisine dargındı. Fakat yeni İran padişahı da ölüp İran tahtı yine boş kalınca Turan padişahı Peşeng,oğlu Alp Er Tungaya yine haber yolladı. Ceyhunu geçerek İran tahtına oturmasını bildirdi. İranlılar Türk ordusunun geleceğini duyunca korkup Zâle başvurdular.Zâl artık kocadığını söyleyerek oğlu Rüstam'i yolladı. İki ordunun öncüleri arasındaki çarpışmada Rüstem Türkleri yenerek Keykubâdı İran tahtına çıkardı. Asıl orduların çarpışmasında ise Rüstem, Alp Er Tunga ile karşı karşıya geldi. Alp Er Tungayı yenecekken Türk bahadırları onu kurtardılar. Rüstem bir hamlede 1160 Türk kahramanını öldürdüğü için Türkler yenildiler. Ceyhunu geçtiler. Alp Er Tunga babasının yanına döndü. Babasını barışa kandırdılar. Barış yaptılar.



    İran tahtına Keykâvus geçtikten sonra Araplar isyan ettiler. Fakat galip gelen Keykâvus bir ziyafette sarhoş edilerek bağlandı. Bu haber iran'ı karma karışık etti. Alp Er Tunga büyük bir orduyla Arapların üzerine atılarak onları yendi. Türk ordusu İran'a yayılarak herkesi tutsak etmeye başladı. İranlılar yine Zâlden yardım istediler. Zâl,Araplarda tutsak olan Keykâvusu kurtarıp onların ordusuna kattıktan sonra Türklere yöneldi. Kanlı bir savaşta Turanlıların yarısı öldü. Alp Er Tunga yenilerek kaçtı.



    Bir gün İranın yedi ünlü pehlivanı Rüstem'e,Turan'a giderek Alp Er Tunganın avlağında avlanmayı teklif ettiler. Sirahs civarındaki bu avlağa gidip yedi gün kaldılar. Alp Er Tunga bunu duyunca ordusuyla geldi. Teke tek dövüşlerde Türk pehlivanları İranlılara üstün geldilerse de işe Rüstem karışınca yedi pehlivan ile birlikte Türk ordusunu dağıttı. Hâttâ az kalsın Alp Er Tunga da tutsak oluyordu.



    Keykâvus İranda eülenceler,aşk oyunları ile uğraşırken Alp Er Tunga Türk atlılarıyla ilerledi. Bu haber Keykâvus'a geldi. Oğlu Siyâvuş ile Rüstemi Türklere karşı yolladı. Türk öncülerini yenerek Belk kalesini aldılar. Bu sırada kötü bir rüya görüp bunu tabir ettiren Alp Er Tunga,beğlerin fikrini de alarak İranlılarla barış yaptı. Onlara rehineler verdi. Buhara, Semerkand ve Çaç şehirlerini bırakıp 'Gang' şehrine çekildi. Fakat bu barışı istemeyen Keykâvus,Rüstem'e ve Siyâvuşa kızıp kötü muamele ettiğinden Rüstem kendi ülkesine çekildi. Siyâvuş da Alp Er Tungaya sığındı. Türklerin payıtahtı alan Gang şehrine kadar büyük saygı görerek geldi. Kendini çok severdi. Hâttâ Türk kahramanlarından 'Piran' ın kızı ile ve biraz sonra da Alp Er Tunganın büyük kızı olan güzel 'Ferengis' ile evlendi. Piranın kızından bir oğlu oldu. Adını Keyhüsrev koydular.



    Bir müdet sonra,Siyâvuşu çekemeyenler Alp Er Tungaya aleyhinde sözler söyleyerek aralarını açtılar. Siyâvuş öldürüldü. Bunun üzerine Rüstem yine ortaya çıktı. İlk çarpışmada Alp Er Tunganın oğlu 'Sarka' yı öldürdüler. Alp Er Tunga bunun öcünü almak için bizaat yürüdü. Fakat savaşı İranlılar kazanarak onu Çin denizine kadar kaçırdılar. Turanlıları nerde bulduysa öldürüp altı yıl Turanda kaldıktan sonra çekilip yurduna geldi.



    Alp Er Tunga Turanın yakıldığını,Türklerin öldürüldüğünü görünce kan ağladı. Öç almaya and içti. Ordu toplayarak İran'a girdi. Ekinleri yaktı. İran'a hâkim oldu. Kıtlık çıkarak İranlılar yedi yıl açlıktan kırıldılar. Bunun önüne geçip İran'ı kurtarmak için Keyhüsrev'i Turandan kaçırdılar. Keykâvus,torunu Keyhüsrev'e tahtı bıraktı. Keyhüsrev, Alp Er Tungadan öç almak için ordusunu hazırladı. Fakat bu ordu daha Alp Er Tunga ile karşılaşmadan bozuldu. Keyhüsrev yine ordu yolladı. Türklerden Bazur adında birisi büyü yaparak dağlara kar yağdırdı. İranlıların elleri tutmaz oldu. Böylelikle İran ordusunu doğradılar. İranlılar yine Rüstem'i yolladılar. Harikulâde savaşlardan sonra Rüstem Türk ordusunu bozup Türk ordusunda bulunan Çin hakanını da tutsak etti.



    Alp Er Tunga bu haberi alınca pek üzüldü. Uluları toplayıp danıştı. Bunlar: ' Ne yapalım! Çin,Saklap orduları bozulduysa Turan ordusuna bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu.' dediler. Alp Er Tunga hazırlığa başladı. Oğlu 'Şide' onun maneviyatını yükseltti. Bu savaşa Turan ordusun tarafından,Çin dağlarında oturan 'Pûlâdvend' adında bir cin de ordusuyla iştirak etti. İran pehlivanlarını yendiyse de sonunda Rüstem'e yenildi. Bunun üzerine Turan ve İran orduları çarpıştı. İranlılar kazandı. Alp Er Tunga kaçtı. Bundan sonra Keyhüsrev dünyanın üçte ikisine hâkim oldu. Bir gün sarayda şarap içerken Turan sınırından İranlılar gelip Turanlıların kendilerine zarar verdiğini söylediler. Keyhüsrev bu işi halletmek için İran kahramanlarından 'Bijen' i gönderdi. Bijen sınırda ve Turan tarafındaki bir ormanda,yanındaki güzel kızlarla eğlenen 'Menije' yi gördü. Menije,Alp Er Tunganın kızıydı,birbirlerini sevdiler. Menije onu Turana,sarayına götürdü. Alp Er Tunga bunu duyunca çok öfkelendi. Bijeni kuyuya hapsetti. Kızınıda kovdu. İran padişahı,genç kumandanının gelmediğini görünce yine Rüstemin yolladı. Rüstem tüccar kılığında Türk payitahtına kadar gitti. Bijeni kurtardığı gibi Alp Er Tunganın da sarayını basarak onu kaçırdı. Menije'yi İran'a gönderdi. Alp Er Tunga ise yeniden ordu yığarak yürüdü. İran ordusunun arkasında 'Bîsütun' dağı vardı. Yine Rüstemin sayesinde İranlılar bu savaşı kazandılar. Alp Er Tunga, Karluğa kadar kaçtı. Beğlerine dedi ki: 'Ben dünyaya buyruğumu geçiriyorum. Mînûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı. Fakat bugün İranlıları hayatını sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi bir öç almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla yürüyelim. ' Toplanmaya başladılar. Fakat bizzat Alp Er Tunganın iştirak etmediği ilk savaşı İranlılar kazandılar. İran padişahı asıl Alp Er Tungayı yok etmek istiyordu. Yeniden her yandan ordular toplayarak ilerledi. Alp Er Tunga bin kere bin ordusunun üçte ikisini toplamıştı: 'Beykend' şehrinde oturuyordu. Karargahında pars derisinden çadirlar vardı. Kendisi altınlı ve mücevherli bir taht üzerinde idi.Karargahın önünde birçok kahramanların bayrakları dikili idi. İleriye gönderdiği ordunun bozulduğunu duyunca başı döndü. Öç almadan dönmemeye and içti. Oğlu 'Kara Han' a ordusunun yarısını vererek Buharaya gönderdi. Oğullarından Şide (ki asıl adı Peşeng idi),Cehen,Afrâsiyâb,Girdegir ve oğlu 'İlâ' nın oğlu Güheylâ bu orduda idiler. Çiğil,Taraz,Oğuz,Karluk ve Türkmenler çerisini teşkil ediyordu. İki ordu karşılaşınca ilk önce İran padişahı Keyhüsrevle Alp Er Tunganın oğlu Şide teketek dövüştüler. Şide öldü. Alp Er Tunga duyunca saçlarını yoldu. Ertesi gün iki ordu akşama kadar savaşıp ayrıldılar. Daha ertesi gün yine çarpıştırıldı. Alp Er Tunga kükremiş gibi saldırıyordu. İranın büyük pehlivanlarından birkaçını öldürdü. Keyhüsrevle Alp Er Tunga karşı karşıya geldiler. Fakat Turan pehlivanları onun İran padişahıyla dövüşmesini istemeyerek atının dizgininden tutup geri götürdüler. O gece Alp Er Tunga ordusuyla alıp Ceyhunun ötesine geçti. Kara Han'ın ordusuyla birleşip Buharaya geldi. Biraz dinlendiler. Sonra payıtahtı olan Ganga geldi. Bu şehir cennet gibiydi. Toprağı mis,tuğlaları altındı. Her yerden ordular çağırdı. Bu sırada casusları Keyhüsrev Ceyhunu geçti diye bildirdiler. Keyhüsrev ilk önce Suğda geldi. Biary kalıp itaate aldı. Yine ilerledi. Türkler İranlılara su vermiyorlar,ordunun arkasında yalnız kalmış İranlı bulurlarsa öldürüyorlardı. Keyhüsrev de önüne çıkan saray,kal,erkek,kadın ne bulursa yok ediyordu. İki ordu 'Gülzariyun' ırmağı kıyısında karşılaştılar. Birbirine girdiler. Alp Er Tunganın ordusundan Keyhüsrev'e korku gelmişti. Ordunun arkasına çekilip Tanrıya yalvardı. Derhal bir fırtına kopup tozları Turan ordusuna doğru akmaya başladı. Türkler bozuldular. Fakat Alp ErTunga kaçmak isteyenleri öldürerek ordusunu durdurdu. Dönüp yine savaştılar. Gece çökünce iki ordu ayrıldı. Alp Er Tunga ertesi günü yine çarpışacaktı. Fakat kendisine gelen bir haberci Kara Han'ın ordusundan yalnız Kara Han'ın sağ kaldığını bildirdi. Bunun üzerine ağırlıkları bile toplamadan hızla ordusu ile çöle atıldı. Rüstem'i vurmak istiyordu. Keyhüsrev bunu Rüsteme bildirdiği gibi kendisi de onun ardına düştü. Alp Er Tunga,Ganga gelip Rüsteme baskın yapmak istediyse de onun tetikte olduğunu görerek vazgeçti. Şehre girdi. Bu kalabalık şehrin kalesi o kadar yüksekti ki üstünden kartal bile uçamazdı. İçinde yiyecek boldu. Her köşesinde kaynaklar,havuzlar vardı. Havuzlar bir ok atımı boyunda ve eninde idi. Güzel bahçeleri,saraylarıyla bir cennetti. Alp Er Tunga ordusuyla Ganga kapandı. Çin padişahına mektup yazıp yardım diledi. Keyhüsrev de ordusuyla gelerek Rüstemle birleşti. Kalenin çevresine hendek kazdırdı. Odunlar yığıp katranla ateş verdiler. Duvarlar yıkıldı. Şehire hücumla girdiler. Herkesi öldürdüler. Alp Er Tunga sarayının altındaki gizli yoldan 200 beği ile kaçarak kurtuldu. Çin padişahının yanına gitti. Çin hakanı büyük bir ordu hazırlamıştı. Bunu duyan Türkler her taraftan Alp Er Tunganın yanına gidiyorlardı. Keyhüsrev Ganga bir kumandan bırakıp Alp Er Tunganın üzerine yürüdü. Karşılaştılar. Alp Er Tunga ona bir mektup yazarak insanlardan uzak ve kendisinin beğeneceği bir yerde teke tek dövüşmeyi teklif etti. Keyhüsrev kabul etmedi. O gün iki ordu akşama kadara çarpıştı. Gece olunca Keyhüsrev ordusunun önüne hendekler kazdırdı. Bir kısmı kuvvetlerini Türk ordusunun gerisine gönderdi. Türkler gece baskını yapıp hendeğe düştüler. Aarkalarındaki kuvvetlerde pusudan çıktı. Türk ordusunu yendiler. Alp Er Tunga kalan çerisiyle çöle çekildi. Keyhüsrev Ganga döndü. Çin padişahı da Keyhüsrevden korkarak ona elçi gönderdi. Keyhüsrev,Alp Er Tungayı bir daha yanına almamak şartıyla onunla barıştı. Alp Er Tunga bunu işitince perişan bir halde çöle çekildi. Zere denizine geldi. Bu,ucu bucağı olmayan bir denizdi. Orada bir gemici vardı. 'Ey padişah! Bu derin denizi geçemezsin. 78 yaşımdayım. Bunu bir geminin geçtiğini görmedim.'dedi. Alp Er Tunga, 'Tutsak olmaktansa ölmek yektir' diye cevap verdi. Bir gemi yüzdürttü. Binip yelken açtılar. ' Gangidiz' şehrine vardılar. Alp Er Tunga orada 'geçmişi düşünmeyelim.Talih yine buna döner.' diyerek yatıp uyudu. Keyhüsrev, Alp Er Tunganın suyu geçtiğini haber aldı. Hazırlıklar yaparak bir takım ülkleri aldıktan sonra Zere denizinin kıyısına geldi. Yedi ayda denizi geçtiler. Gangidizi aldılar. Bulduklarını kestilere de Alp Er Tunga gizlice kaçtı. Keyhüsrev buradan Turanın payıtahtı olan Ganga geldi. Alp Er Tungayı coşturdu. Kimse bilmiyordu. Halbuki bu sıralarda o yiyeceksiz,içeceksiz dolaşıyordu. Kayalık bir dağın tepesindeki bir mağarayı kendine ev yapmıştı. Bu mağarada insanlardan uzak yaşayan 'Hûm' adında biri vardı. Bir gün mağarada bir ses işitti. Alp Er Tunga kendi kendine talkihine yanıyordu. Bu sözlerin Türkçe almasından yabancının kim olduğunu anlayana Hûm ona hucüm ederek tutsak etti. Fakat o yine kaçarak suya atıldı. Keyhüsrev bu işi duydu. Hile ile Alp Er Tungayı sudan çıkararak öldürdüler.



    İranlıların görüüşüne göre yazılmış olan ve Firdevsinin kaleminden büsbütün mübelagalı bir şekil alan bu destan,tabii Türklerin aleyhindedir. Böyle olduğu halde birçok yerlerinde Türk kahramanlığı itiraf olunmuştur. İranlılar çok defa harikulade bir şekilde galip gelmektedir.



    Alp Er Tunganın bir de tarihi şahisyeti vardır. Uzun zaman İranlılar en büyük düşmanı olarak kalan, hâttâ bir iki defa İranı zapederek sonunda ancak hile ile öldürülen Alp Er Tunga, Sakalar tarihinde, millattan önce 624'te İranlılar atarafından hile ile öldürülen Saka kahramanının destanda aldığı şekilden başka birşey değildir. Onun destandaki şahsiyetine daha sonraki çağlarda,mesela Gök Türkler çağında yaşamış olan bir takım Türk kahramanlarının hatırıları da eklenmiş olmakla beraber esas sunsurlar Saka çağına aittir.


  6. #6
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Şu destanı


    İskenderin batı Türkistan'a geldiği zamana,yani milattan önce 330-327 yıllarına aittir. Destan şudur: Zülkarneyn (İskender) Semerkandı geçipte Türk ellerini almak istediği zaman Türk padişahı 'Şu' adında bir gençti. Bunun büyük bir ordusu vardı. Balasagun yanındaki Şu kalesini yaptıran bu adamdır. Şu kalesinde her gün beğleri için 360 nöbet çalınırdı. O zaman bu padişaha denildi ki: 'Zülkarneyn' yaklaştı. Bu adamla savaşalım mı ne yapalım? Bize ne buyurursunuz?... Halbuki 'Şu' Hucend vadisinin kıyısına kumandanlarından 40 kişi göndermişti. Bunlar öncü olacak ve İskenderin geçtiğini haber verecekti. Bu gönderilen takım,İskenderin çerisinden hiç kimse farkına varmayarak geçmişti. Bunun bir gümüş havuzu vardı. Bu havuzu seferberlikte bile taşıttır,su ile doldurtarak içine kazlar,ördekler salıverirdi. Kendisine 'ne yapalım? Savaşalım mı? ' diye sorulduğu zaman bunu soranlara şöyle dedi: ' Şu kazlara,ördeklere bakın. Havuzda nasıl yüzüyorlar?' Onun bu sözü üzerine halkın yüreğine od düştü. Sandılar ki hükümdar savaş için hazırlanmış olmadığı gibi bir tarafa çekilmek için de hazırlanmış değildir. Derken Zülkarneyn ırmağı geçti. Hükümdarın gönderdiği öncüler geceleyin ona geldiler. Zülkarneynin ırmağı geçtiğini söylediler. Bunun üzerine hükümdar geceleyin davul çaldırdı. Doğuya doğru yürüdü. Önce hazırlık olmayarak hükümdarın yürümesinden halk arasına bir ürküntü düştü. Binecek bir hayvan bulanlar kendisini o hayvanın üzerine bıraktı ve hükümdarla birlikte gitti. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olunca düz bir ovada ordu kuruldu. O zaman Türkistanda Taraz, İspicab, Balasagun hepsi sonradan yapıldı. Ahali çadır içinde yaşıyordu. Hükümdar ve ordu böyle gidince orada aileleriyle birlikte 22 kişi kaldı. Bunlar geceleyin yüklerini yükletecek hayvan bulupta gidememişlerdi. Oğuz boyları bunlardan doğmuştur. Bu 2 kişi yayan olarak gitmek yahut bulundukları yerde kalmak için düşünüyorlardı. Derken bunlara iki kişi rasladı. Bu iki kişi eşyalarını sırtlarına yüklemişler,ailelerini de beraberce almışlar,ordusunun izini tutarak gidiyorlardı. Halbuki yorulmuşlar,yük taşımada terlemişler ve bu sırada bu 22 kişiye raslamışlardı. Bu iki kişi o adamlarla konuşup danıştılar, 22 kişi şöyle dediler: 'Erler,şu herif (yani İskender) gelip geçici bir adamdır. Bir yerde duramaz. Nasıl olsa buradan geçer gider. Bizde yurdumuzda kalırız'. Ve o o iki kişiye Türkçe şunu dediler: ' Kal,aç'. Bunun mânâsı 'bekleyin,durun,eğlenin'dir. Sonra bunların çocuklarına 'Kalaç' denildi. İşte 'Kalcı'ların kökleri bunlardır ki iki boydur. Derken Zülkarneyn geldi. O 22 kişiyi gördü. Baktı ki bunlar saçlı insanlardır. (uzun saçlı olacak) ve üzerlerinde Türk âlâmetleri var;bunları görünce kimseye sormadan bunlar 'Türk mânend' dedi ki mânâsı 'Türk'e benziyorlar' (1) demektir. Bu ad o adamlar için bugüne kadar kaldı. Bu Türkmenler esasen 24 boydur. Fakat Kalaç boyu olan iki boy bazı şeylerle bunlardan ayrılmışlardır. Onun için bu iki boy bunlardan sayılmaz. İşte Türkmenlerin aslı budur. Hükümdara gelince o Çin tarafına geçti. Zülkarneyn de bunların ardına düştü. Zülkarneyn Çin'e yaklaştığı,yani Uygur yakınında bulunduğu zaman Türk hükümdarı bununla arpışmak üzere bir kuvvet gönderdi. Bunların hepsi gençti. Veziri hükümdara ' Sen İskendere karşı gençleri gönderdin. Onlarla birlikte yaşlı ve savaşta denenmiş birisininde bulunması gerektir.' dedi. Hükümdar çok yaşlı mânâsına gelen 'üge' dedi. Vezir 'evet' dedi ve yaşlı bir adam gönderdi. İskender de bir öncü kolu göndermişti. Türk kolu Zülkarneynın öncilerine gece baskını yaparak bozguna uğrattılar. Türklerden biri Zülkarneynin çerilerinden birini kılıçla beline kadar ikiye böldü. Ölü,beline altın dolu bir kemer bağlamıştı. Kemer kırıldı. Altınlar kana bulaşık döküldü. Ertesi gün Türk çerileri kanla bulaşık altınları gördüler. Birbirine 'altın,kan' dediler. O civarda bulunan büyük bir dağ bu adla adlandırıldı. Bugün oraya 'Altın Han' deniliyor. Sonra Zülkarneyn,hükümdar ile barıştı. Uygur şehirlerini Zülkarneyn yaptı. Bir müddet oralarda kaldı. Zülkarneyn çekilince 'Şu' döndü. Balasaguna gelip şimdi Şu denilen bu şehri yaptı. Oraya bir de tılsım koydurdu. Bugün leylekler o şehrin karşısına kadar gelir fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın tesiri bugüne kadar sürmektedir.



    Bu destanda göze çarpan esaslar şunlardır:



    1- İskender Türkistan'a geldiği zaman Türklerin çoğu doğuya çekilmişler,Türkmenler yani Oğuzlar kalmışlardır.

    2- İskenerdin Türkistan'da sonuna kadar ilerleyememesi,mukavemet görmesinden dolayıdır.

    3- Türkistan'da büyük şehircilik hayatını ilerleten iskender olmuştur.



    (1) Burada acemce bir cinas vardır. 'Türk mânend' Türk'e benizyor demektir. Fakat bu söz 'Türkmân end' şeklinde yaızlıyorsa 'Türkmendirler' demek olur. Divânü Lûgat it - Türk'te İskender acemce konuşuyor gösterilmektedir.



    Kun - Oğuz destanı



    Bugün Oğuz destanının ,elimizde birbirinden farklı nushaları vardır. Bu fark, halk arasında anlatılmakta olan bu destanın muhtelif zamanlarda ve yerlerde kağıta geçirilmiş olmasından ileri geliyor. Türklerin İslâmiyeti kabulünden önceki Oğuz destanı arasında bazı ayrılıklar olması peki tabiidir. Çünkü Türkler müslüman olduktan sonra bu destanda müslümanlığın hazmedemeyeceği bir takım noktaları silmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bundan başka Oğuz'u bir müslüman gibi göstererek onu bir nevi evliya mertebesine çıkarmışlardır. Zamanla bir destanının nasıl değişikliklere uğradığını göstermek için bu destanın iki şeklini de buraya alacağız.


  7. #7
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    İslâmiyetten önceki şekil



    Bu şeklin baş tarafından eksiklik vardır. Fakat ne kadar eksik olduğunu bilmiyoruz. Arkası şöyle devam ediyor:



    ......Yine günlerden bir gün Ay Kağanın gözü parlayıp yavruladı. Erkek çocuk doğurdu. Bu oğlanın yüzünün rengi gök idi. Ağızı ateş kızıl idi. Gözleri ala, saçları kara idiler. Güzel perilerden daha güzeldi. Bu oğlan anasının göğüsünden ağızı içip bundan sonra bir daha içmedi. Çiğ et, aş, şarap diledi. Dile gelmeye başladı. Kırk günden sonra büyüdü. Yürüdü. Oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi,beli kurt beli gibi,omzu samur omuzu gibi,göğsü ayı göğsü gibi idi.



    Gövdesinin bütünü tüptüylü idi. At sürüleri güdedururdu. Atlara binedururdu. Geyik,av avlayadururdu. Günlerden sonra,gecelerden sonra yiğit oldu. Bu çağda bu yerde bir ulu orman vardı. Birçok çaylar,ırmaklar vardı. Buraya gelen geyikler (dört ayaklı av hayvanları) çok çok , burada uçan kuşlar çok çok idi. Bu orman içinde büyük bir canavar vardı. Atları,insanları yerdi. Büyük,yaman bir hayvandı. Zahmet vererek halkı basardı. Oğuz Kağan birer, kahraman kişi idi. Bu canavarı avlamak diledi. Günlerden bir gün ava çıktı. Cıda ile,yay ve ok ile,kılıç ile,kalkan ile atlandı. Bir buğu (erkek geyik) aldı. Bu buğuyu söğüt çubuğu ile ağaca bağladı. Gitti. Bundan sonra ertesi gün oldu. Tan attığı çağda geldi. Gördü ki canavar buğuyu almış. Yine o ağacın dibinde durdu. Canavar gelip başı ile başına vurdu. Onu öldürdü. Kılıç ile başını kesti. Aldı,gitti. Yüne gelip gördü ki bir sungur canavarın içini yemketedir. Yay ile,ok ile sunguru öldürdü. Başını kesti. Ondan sonra dedi ki : 'Buğuyu yedi. Ayıyı yedi. Cıdam öldürdü. Demir olduğu için canavarı sungur yedi.' dedi. Yay,okum öldürdü. 'Bakır olduğu için' dedi. Gitti. Yine günlerden bir gün Oğuz Kapan bir yerde Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık oldu. Gökten bir ışık düştü. Güneşte,aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan yürüdü. Gördü ki:' Bu ışığın arasında bır kız vardı. Onun başında ateşli ,ışıklı bir beni vardı. Altın kazık (Kutup yıldızı) gibi idi. Bu kız öyle güzeldi ki gülse Gök Tanrı (mavi gök) gülüyor,ağlasa Gök Tanrı ağlıyorduç Oğuz Kağan onu gördükte usu (aklı) kalmadı. Gitti. Sevdi,aldı. Onun ile yattı. Dileğini aldı. Kız gebe kaldı. Günlerden sonra,gecelerden sonra üç oğul doğurdu. Birincisine 'Gün'ad koydular. İkincisine 'Ay' adı koydular. Üçüncüsüne 'Yıldız' ad koydular. Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Bir göl arasında karşıdan bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız gördü. Onun saçı ırmak akışı gibi,onun dişi inci gibi idi. Öyle güzeldi ki yer yüzünün halkı onu görse 'ay,ay,ah,ah,ölüyoruz' diyip sütten kımız oladururlardı. Oğuz Kağan onu gördükte usu gitti. Yüreğine ateş düştü. Onu sevdi,aldı. Onun ile yattı. Dileğini aldı. Kız gebe kaldı. Günlerden sonra,gecelerden sonra üç oğul doğurdu. Birincisine 'Gök' ad koydular. İkincisine 'Dağ' ad koydular. Üçüncüsüne 'Deniz' ad koydular. Ondan sonra Oğuz kağan büyük toy (ziyafet) verdi. Halka yarlık gönderip .........(1) yarlıgayıp konuştular. Geldiler. Kırk masa,kırk sıra yaptırdı. Türlü aşlar,türlü şaraplar,tatlılar,kımızlar yediler,içtiler. Toydan sonra Oğuz Kağan beğlere,halka yarlık verdi ve dedi ki:



    Ben sizlere oldum kağan;

    Alalım yay ile kalkan.

    Damga bize olsun buyan.

    Gök kurt ise olsun uran (savaş parolası),

    Demir cıdalar! Ol orman!

    Avlakta yürüsün kulan (yabani eşek)

    Hme de deniz,hem de muran (ırmak)

    Güneş tuğ ol,gök kurıkan (çadır)



    (1) Noktalarla gösterilen yerler aslında eksiktir.



    Dedi. Yine ondan sonra Oğuz Kağan dört yana yarlık yolladı. Bildirgilik yazdı. Elçilerine verip gönderdi. İş bu bildirgilikte bildirmiş idi ki: ' Ben Uygurların Kağanı oluyorum ki yeryüzünün dört tarafının Kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim. Her kim benim ağzıma bakmazsa (buyruğumu dinlemezse) ceza çekip düşman tutarım. Hemen basıp astırıp yok olsun deyip öyle de yaparım ' dedi. Yine bu çağda sağ yanda Altın Kağan dene bir kağan vardı. İş bu Altın Kağan Oğuz Kağan'a elçi tayin edip gönderdi. Pek çok altın,gümüş yolladı. Pek çok kız,yakut taşı alıp,pek çok inciler gönderip Oğuz Kağana saygı iler verdi. İtaat etti. Yahşı hediyelerle dostluk kıldı. Onunla dost oldu. Sol yanda Urum denen bir Kağan vardı. İş bu Urum Kağan, Oğuz Kağanın yarlığını dinlemezdi. Yanına varmazdı. Ben bu sözü tutmayacağım deyip yarlığa bakmadı,Oğuz Kağan kızıp onun üstüne atla yürümek diledi. Çeri ile atlanıp tuğlarını tutup gitti. Kırk günden sonra Muz Tağ (Buz Dağ) denen dağın ayağına geldi. Çadırını kurdurdu. Rahat olup uyuyakaldı. Tan attıktan sonra Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü,gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. O kurt Oğuz Kağana söz söyleyip durdu ve dedi ki: 'Ey,ey Oğuz!Urum üstüne atlanı oluyorsun. Ey,ey Oğuz' Önünde ben yürüyeceğim' dedi. Yine ondan sonra Oğuz Kağan çadırı dürdürdü. Gitti, gördü ki: Çerinin önlerindeki gök yeleli bu büyük erkek kurt yürümektedir. O kurtun ardına düşüp yürümekte idiler. Bir nice günlerden sonra gök tüylü,gök yeleli bu büyük erkek kurt durdu. Oğuz dahi çeri ile durup durdu. Burada İtil Müren denen bir deniz vardı. İtil Mürenün kıyısında bir kara dağın önünde savaş tutuldu. Ok ile, cıda ile ,kılıç ile vuruştular. Çerilerin arasında savaş pek çok,halkın gönlünde kaygu pek çok oldu. Tutuşma,vuruşma öyle yaman oldu ki iti Mürenin suyu kıpkızıl damar gibi oldu. Oğuz Kağan üstün geldi. Urum Kağan kaçtı. Oğuz Kağan,Urum Kağanın kağanlığını aldı. Halkını aldı. Ordusuna çok büyük ölü (cansız) mal,pek çok diri mal ganimet düştü. Urum Kağanın bir karındaşı vardı. Uruz beğ denirdi. O Uruz beğ oğlunu dağ başında, derin ırmak arasında güzel,sarp bir şehre yolladı ve dedi ki : 'Şeheri korumak gerektir. Sen de vuruşlardan sonra şehri bize saklayıp gel' dedi. Oğuz Kağan o şehre doğru atlandı. Uruz beğin oğlu ona çok altın,gümüş gönderdi ve dedi ki : ' Ey benim kağanımsın' Bana babam bu şehri vermiştir' ve dedi ki: ' Şehri korumak gerektir. Sen de vuruşlardan sonra şehri bana saklayıp gel,dedi Babam sana kızdı ve benim suçum olur mu? Senden yarlık,buyruk alıyorum. Bizim kutumuz senin kutun olmuş,bizim uruğumuz (tohumumuz) olmuştır. Tanrı sana yer verip buyurmuştur. Ben sana başımı ve kutumu veriyorum.' Vergi verip dostluktan çıkmam.' dedi. Oğuz Kağan yüğüdün sözünü yahşı gördü. Sevindi güldü ve dedi ki: 'Bana çok altın yolaldın. Şehri iyi sakla' dedi. Onun için onu aklap ad koydu. Dostluk kıldı. Yine çeri ile Oğuz Kağan İtil dene ırmağa geldi. İtil denen büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördüve dedi ki : 'İtilin suyundan nasıl geçeceğiz'dedi. Orduda bir iyi beğ vardı. Onun adı Uluğ Ordu Beğ idi. Uslı (akıllı) .... Bir erdi. Gördü ki bu yerde pek çok dallar,pek çok ağaçlar var. O ağaçları kesti. Ağaçlar yattı,geçti,Oğuz Kağan sevindi,güldü ve dedi ki: 'Ey ey,sen burada beğ ol. Sana Kıpçak densin. Beğ ol'dedi. Tan attıkta Oğuz Kağan bir aygıra binerdi. O aygırı pek çok severdi. Yolda aygır gözden yitip gitti. Burada ulu bir dağ vardı. Een üstte don ve buz vardır. Onun başı soğuktan apaktır. Onun için adı Buz Dağdır. Oğuz Kağanın atı Buz Dağın içinde kaçıp gitti. Oğuz Kağan bundan çok eziyet ve sıkıntı çekti. Orduda bir büyük kahramana beğ vardı. Hiç birşeyden korkmazdı. Yürümeye,soğuya dayanıklı bir erdi. İşte o beğ dağlara girdi,yürüdü. Dokuz günden sonra Oğuz Kağan'a aygırı getirdi. Buz dağlarda çok soğuk olduğundan o beğ karla sarınmıştı. Apak idi. Oğuz Kağan sevinçle güldü. Dedi ki:' Ey,sen burada beğlere baş ol,Karluk sana ebedi yen ad olsun' dedi. Çok mücevher bağışladı. İleri gitti. Yine yolda büyük bir ev gördü. Bu evin damı altından idi. Pencereleri dahi gümüşten,çatıları demirden idiler. Kapalı idi. Açgıç (anahtar) yoktu. Çeride bir iyi,becerikli er vardı. Onun adı Tümürtü Kağul idi. Ona yarlık kıldı ki: ' Sen burada kal,aç! Kalıp açtıktan sonra orduya gel' dedi. Bundan dolayı ona Kalaç ad koydu. İleri gitti. Yine bir gün gök tüylü,gök yeleli erkek kurt yürümeyip durdu. Oğuz Kağan dahi durdu. Çadır kurdu. Tarlasız bir yazı (Ova) yer idi. Buraya Çürçet derlerdi. Büyük bir yurt ve halk idi. At sürüleri çok;öküz,buzağıları çok;altın,gümüşleri çok;mücevherleri çok idiler. Burada Çürçet Kağanı,halkı Oğuz Kağana karşı geldiler. Vuruş,dokuş başladı. Oklarla,kılıçlarla vuruştular. Oğuz Kağan üstün geldi. Çürçet kağanı bastı. Öldürdü. Başını kesti. Çürçet halkını kendi ağzına bakındırdı. (kendine tâbi etti). Vuruştan sonra Oğuz Kağanın çerisine,nökerlerine,halkına o kadar büyük mal düştü ki yüklemekle,getirmekte at,katır,öküz azlık oldu. Burada Oğuz Kağanın çerisinde uslu (akıllı),iyi bir becerikli kişi vardı. Onun adı Barmaklığ Çosun Billiğ idi. Bu becerikli,bir kağnı yaptı. Kağnı üstüne malları koydu. Kağnının başına hayvanları koydu. Çektiler,gittiler. Nökerlerin halkın hepsi bunu gördüler. Şaştılar. Kağnılar dahi yaptılar. Bunlar yürümekte iken kanga kanga diye ses veredurdururlardı. Güldü ve dedi ki : ' Kanga kanga ile cansızı canlı yürütsün.Kangaluk (kanklı) sana ad olacak. Bunu kanga belli etsin' dedi,gitti. Ondan sonra yine bu gök tüylü,gök yeleli erkek kurt ile Sındu (Sind?) Tangut ve Şagam )Sam?) tarafından atlanıp gitti. Çok vuruştan,çok dokuştan sonra oraları aldı. Kendi yurduna ekledi. Yendi. Bastı. Yine dışarı kalmasın,belli olsun ki cenup tarafında Barkan denen bir yer vardır. Ulu varlıklı bir yurttur. Çok sıcak bir yerdir. Buranın çok geyikleri (dört ayaklı av hayvanları) çok kuşları vardır. Altını çok,gümüşü çok,mücevherleri çoktur. Halkının yüzü kapkaradır. İşte bu yerin kağanı Masar denen bir kağandı. Oğuz Kağan onu yendi. Yurdunu aldı. Gitti. Onun dostları çok kaygu buldular. Oğuz Kağan üstün geldi. Sayısız nesneler,at sürüleri aldı. Yurduna,evine indi,gitti. Yine dışarı kalmasın ki,belli olsun ki Oğuz Kağanın yanında ak sakallı,bez saçlı,uzun akıllı bir kart kişi vardı. Anlayışlı,doğru bir erdi. Tüşimel (nazır ,vekil) idi. Onun adı Uluğ Türk idi. Günlerden bir gün uykuda bir altın yay gördü ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusundan tâ gün batısınacak uzanmamıştı. Bu üç gümüş ok şimale gidiyordu. Uykudan sonra düşte gördüğünü Oğuz Kağana bildirdi ve dedi ki: 'Ey Kağanım! Sana hayat hayırlı olsun! Ey Kağanım sana ömür hayırlı olsun! Gök Tanrı düşümde verdiğini getirsin. Dilediği yeri uruğuna verdirsin.' dedi. Oğuz Kağan,Uluğ Türkün sözünü yahşı gördü. Öğüdünü diledi. Öğüdüne göre kıldı. Ondan sonra ertesi gün oldukta ağaları (büyük kardeşler) ,inileri (küçük kardeşleri) buyruk verip getirdi ve dedi ki: 'Ey ! Benin gönlüm av diliyor. Kocamış olduğumdan benim cesaretim yoktur. Gün,Ay,Yıldız doğu tarafına siz varın. Gök,Dağ,Deniz batı tarafına siz varın' dedi. Ondan sonra üçü doğu tarafına vardılar ve üçü batı tarafına vardılar. Gün,Ay,Yıldız çok geyikler (dört ayaklı av hayvanları) ,çok kuşlar avladıktan sonra yolda bir altın yay buldular. Aldılar. Atalarına verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Güldü ve yayı üç parça etti ve dedi ki:'Ey ağalar (büyük kardeşler) ! Yay sizin olsun. Yay gibi okları göğecek atın' dedi. Yine ondan sonra Gök,Dğ,Deniz çok (dört ayaklı av hayvanları),çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç gümüş ok buldular. Aldılar. Atalarına verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Güldü ve okları üçüne üleştirdi ve dedi ki: 'Ey iniler (küçük kardeşler)! Oklar sizin olsun. Yay oku attı. Siz oklar gibi olun'dedi. Yine ondan sonra Oğuz Kağan ulu kurultayı çağırdı. Nökerlerini,halkını buyruk verip çağırdı. Gelip meşveret edip oturdular. Oğuz Kağan büyük ordu ................(1) sağ yanda kırk kulaçlık ağaç (direk) diktirdi. Onun başına bir altın tavuk koydu. Ayağına bir ak koyun bağladı. Sol yanına kırk kulaçlık ağaç (direk) diktirdi. Onun başına bir gümüş tavuk koydu. Ayağına bir kara koyunu bağladı. Sağ yanda Boz Oklar oturdu. Sol yanda Üç Oklar oturdu. Kırk gün,kırk gece yediler,içtiler. Sevinç buldular. Ondan sonra Oğuz Kağan oğullarına yurdunu üleştirip verdi ve dedi ki :'Ey oğullar! Ben çok yaşadım. Çok savaşlar gördüm. Cıda ile çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrıya borcunu gördüm. Sizlere de yurdumu veriyorum' dedi.



    Kun - Oğuz destanının,yukarıya aldığımız,islâmiyetten önceki şekli aşağı yukarı 13'üncü asırda,müslüman olmayan Türkler arasında kağıda geçirilmiştir. Fakat bu da herhalde bu destanın es eski şekli değildir. İçinde Urum Kağan adı altında Rumlardan yani Romalılardan bahsolunması,keza Uruz ve Saklap adı ile Rus ve İslavların zikredilmesi bu destan parçasının dahi epeyce değişikliklere uğradığını gösteriyor. Bununla berbaer şimdi göstereceğimiz islâmiyetten sonraki şekle bakılırsa daha az bozulmuştur. Bilhassa boz kurtun orduya rehberlik etmesi ve gökten mavi ışığın inmesi gibi motifleri taşıması bakımından bu destan,aslına oldukça yakın sayılabilir.


  8. #8
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    İslâmiyetten sonraki şekil



    İslâmiyetten sonraki şekil de 13'üncü asırda tesbit olunmuştur.Fakat müslüman Oğuz Türkleri arasında okunan Oğuznâmelerden alındığı için az çok değişmiştir. Bununla beraber bazı yerleri,İslâmiyetten önceki şekle göre,tarihe daha çok benzerlik gösteriyor. Her halde bu Oğuz destanı Türkler arasında çok tanınmıştı. Geniş ülkelerde otutan Türkler arasında çok tanınmıştı. Geniş ülkelerde oturan Türkler arasında okunup söylendiği için birbirinden farklı muhtelif şekilleri meydana gelmişti.



    İslâmiyetten sonraki şekil şudur:



    Yeryüzünde büyük tufan olduktan sonra Nuh'un gemisi Musul civarındaki Cûdî dağının üstüne oturdu. İçindekilerin hepsi hastalanıp öldüler. Yalnız Nuh,üç oğlu ile üç gelini sağ kaldılar. Nuh,üç oğlundan 'Hâm'ı Hindistana'a,'Sâm'ı İran'a,'Yafes'i de şimal'e gönderdi. Yafes şimale varıp Edil ve Yayık ırmakları yakalarında 250 yıl oturdu. Öldüğü zaman büyük oğlu Türk,yerine geçti. Türk pek bilgili,pek uslu idi. Babasının ölümünden sonra birçok yerleri dolaştı. Sonunda Isık Göl civarını beğenip orada yerleşti. İlk önce çadırı yapan padişah budur. Türk ölürken padişahlığı büyük oğlu Tutuğa bıraktı. Tutuk akıllı,kudretli,adaletli padişahtı. Bir gün avda bir geyik vurdu. Kızartıp yerken bir et parçası yere düştü. O eti yerden alıp yerken pek lezzetli buldu. Meğer orası tuzlakmış. Ondans onra yemeklere tuz koynağı icat etti. 240 yıl yaşadıktan sonra öldü. Yerine oğlu İlçe Han geçti. O da çok yıllar padişahlık ettikten sonra ölüp yerine Dib Bakuy (Dib Yavkuy) geçti. Çok yıllar güzel günler görerek padişahlık etti. Ondan sonra oğlu Kuyuk Han, ondan sonra da onun oğlu Alınca Han tahta geçti. Alınca Han zamanında oğlu,kızı veya bir kıymetlisi ölse onun heykelini yapıp saklardı. Ara sıra o heykeli öpüp sevip okşayarak bu falanın heykelidir derdi. Bu bebeğin önüne yemeğinin ilk lokmalarını koyarlardı. Yüzlerini gölerini bebeğe sürüp önünde yere eğilirlerdi. İşte böylelikler haberleri olmaksızın puta tapar oldular. Alınca Han'ın ikiz oğulları vardı. Büyüğünün adı Tatar, küçüğünün adı Moğol idi. Alınca Han kocayınca ülkesini bu iki oğluna üleştirdi. Büyük oğlu Tatar Han kendi ülkesinde bir çok yıl hanlık ettikten sonra öldü. Yerine kendi neslinden yedi kişi sırasıyla geçtiler. Bunlar sırası ile Buka Han, Yalınca Han,Adlı Han,Atsız Han,ordu Han,Baydu Han,Sevinç Han idiler. Baydu Han zamanına kadar Tatar Hanları ile Moğol Hanları arasında savaş olmazdı. Düşüncesiz bir genç olan Baydu, Moğol hanlarına savaç açtı fakat öldü. Yerine geçen Sevinç Han zamanında savaşlar kızıştı. Alınca Hanın küçük oğlu olan Moğol han'a gelince: Uzun yıllar hanlık etti. Dört oğlu vardı:Kara Han, Uz han , Küz Han, Kür Han. Uz Han,Uun oğul Han ölürken yerine büyük oğlu Kara Han'ı bıraktı.



    Kara Han zamanında bütün Moğollar kâfir olmuşlardı. Kara Hanın büyük karısından bir oğlu oldu. Aydan,güneşten güzeldi. Üç gün,üç gece anasının memesini emmedi. Her gece anasının düşüne girer,'hak dine gelmezsen,sütünü emmem'derdi. Anası,Tanrı'nın birliğine iman getitince zıplama İNSAF!... meme emmeğe başladı. Anası ne düşünü,ne de hak dini kabul ettiğini kimseye söyleyemedi. Çünkü Kara Han çağında halk o kadar kâfir olmuştu ki baba oğulun hak dine girdiğini işitse hemen öldürürdü. O zaman Moğollarda oğul bir yaşına varmayınca ad koymazlardı. Oğlu bir yaşını bitirince Kara Han ülkeye haber saldı. Ziyafet yaptı. Çocuğu meclise getirip beğlerine:'Oğlum bir yaşına geldi;ne ad koyacaksınız'diye sordu. Beğler cevap vermeden çocuk söze gelip:'Benim adım Oğuzdur'dedi. Bunun üzerine herkes şaşıp:'Madem ki bu çocuk kendi adını kendi koydu.ona bundan güzel ad olamaz'dediler. Onu Oğuz adı ile tanıdılar. Çocuk Allah,Allah diye bağırıyordu. İşitenler:'Bu çocuk ne dediğini bilmez'dediler. Çünkü Allah kelimesi Arapça olup Moğollar bu kelimeyi işitmemişlerdi. Tanrı Oğuzu evliya yaratmış adını onun diline ve gönlüne koymuştu. Oğuz büyüyünce Kara Han, Uz Han'ın kızını ona zevce olarak aldı. Oğuz Han,karısına yalnız iken :'Seni beni yaratan Allahtır. Onu var bil,bir bil,onun buyruğundan çıkma'dedi. Kız kabul etmedi. Ooğuz da ondan ayrı yaşadı. Hiç konuşmadı. Bir zaman sonra Kara Han'a dediler ki:'Oğlun karısını sevmez. Evlendiğinden beri de bir yerde yatmaz' Bunun üzerine ona Küz Han'ın kızını verdi. Oğuz ona hak olan Tanrıya tapınmasını teklif etti. O da kabul etmedi. Oğuz ondan da ayrı yaşadı. Bir kaç yıl sonra çıkmıştı. Dönüp gelirken bir su kıyısına uğradı. Orada çamaşır yıkayan bir takım kadınlar gördü. Onların arasında amcası Kür Han'ın kızını da gördü. Birisini gönderse sırrı ortaya çıkar diye korkup kızı bir köşeye çağırdı. And verdikten sonra 'Babam bana iki kız alıverdi. Fakat ben onları sevmedim. Sebebi: Ben hak yolundayım. Onlar kâfirdir. Hak din'e gelin dedim,kabul etmediler. Sen kabul etsen seni alırdım'dedi. Kız :' Sen ne yolda olursan ben de o yolda olurum' dedi. Bunun üzerine Oğuz babasına söyledi. O da bu kızı büyük bir düğün yaparak oğluna verdi. Oğuz onu pek çok severdi. Böylece pek çok yıllar geçti. Bir gün Oğuz uzak bir yere ava gitti. Kara Han bütün karılarını,gelinlerini çağırmış,yemek yiyiyorlardı. Konuşurlarken karısına Oğuz Han'ın ilk karıları sevmeyip sonuncusunu sevdiğinin sebebini sordu. Karısı:'Ben bilmem,gelinler bilir'dedi. Han gelinlerinden sordu. Büyük gelini:'Oğlunuz bir Tanrı var dedi . Bizi de o yola götürmek istedi. Biz kabul etmedik. Üçüncü gelin kabul etti. Onun için oğlunuz onu çok sever'dedi. Bunu üzerine Kara Han beğleri çağırıp bir meclis kurarak konuşup danıştı. Oğuzun avda tutulup öldürülmesine karar verdi. Kara han adamlar gönderip ava çıkacağını,çabuk gelmelerini hizmetçilere bildirdi. Oğuz'un küçük karısı da bu sözü işitmişti. Hemen emin bir adam saldırıp işi Oğzuz'a bildirdi.



    Oğuz hemen yurda adamlar gönderip:' Bama çeri topluyor.Üzerime gelip beni öldürecekler . Beni seven bana gelsin,onu seven ona gitsin' diye haber saldı. Ahalinin çoğu Kara Han tarafına gitti. Azı Oğuz Han tarafına geçti. Kara Hanın ini (küçük kardeş) lerinin bir çok oğulları vardı. Hepsi Oğuz tarafına geçti. Bu kimsenin usuna (aklına) gelmezdi. Oğuz Han bunlara Uygur adını verdi. Ötekiler kaçtılar. Savaşta Kara Han'a bilinmeyen bir taraftan bir ok gelip onu öldürdü. Oğuz han babasının tahtına oturdu. Milleti hak dine çağırdı. Gelenleri bıraktı. Gelmeyenleri öldürüdüp çocuklarını tutsak etti. Kara Han tâbi bir çok boyları vardı. Bunların küçükleri bir büyük boyun çevresinde toplanırlardı. Kara Han'ın hak dini kabul eden boyları Oğuz Han'a koşuldu. Kâfirlikte kalanlar başka hanlara koşuldular. Oğuz Han her yıl Moğol elindeki hanlarla vuruşur,yenerdi. Sonunda hepsini zaptetti. Oradan kaçıp kurtulanlar Tatarlar hanına sığındılar. Tatarlar o zaman Cürcüt yakınlarında otururlardı. Cürcit denen yer büyük bir yer olup köyleri, şehirleri vardı. Hatayın şimalinde idi. Hintliler ve Acemler oraya Çin derler. Oğuz Han bu yurdun üzerine yürürdü. Tatar hanı da büyük bir çeri ile Oğuz hanı karşıladı. Oğuz Han yendi. O kadar ganimet aldı ki yükletecek hayvan bulamadı. Orada bir hünerli kimse vardı. Bir araba yaptı. Herkes de onun gibi arabalar yapıp malları yüklettiler. Arabaya Kank(kağnı) dediler. Önce arabanın ne kendisi, ne de adı yoktu. Kank denmesinin sebebi yürüken kank,kank etmesidir. İcat eden adama da Kanklı adını verdi. Kanklı boyu bunun neslindendir.



    Oğuz han yetmiş iki yıl Moğollar ve Tatarlarla vuruştular. Yetmiş üçüncü yıl hepsini hak dine getirip itaata aldı. Bundan sonra Hıtay(Hatay),Cürcit,Tangut ve Kara Hıtayı aldı. Kara Hıtay geniş bir ülke olup ahalisi Hintliler gibi karadır. Moğolistandan başlayıp Hindistanla Hıtay arasında cenuba doğru uzanıp Büyük denize (Okyanusa) dayanır. Bu deniz kıyısındaki yüksek dağlarda bir çok boylar vardı. Bunların padişahının adı İt Barak idi. Oğuz Han, İt Barak han üzerine yürüdü. Fakat İt Barak Han üstün geldi. Oğuz Han kaçtı. Savaş alanından beri yanda akan iki büyük ırmağın arasına sığınıp kaçan ordusunu topladı. O zamanlar büyük padişahlarca âdet idi ki uzak bir savaşa giderlerken karılarını da birlikte alırlardı. Nökerleri de böyle yapardı. Oğuz Han'ın bir beğide karısını alıp gelmişti. Savaşta öldü. Fakat karısı kaçıp ordugâha geldi. Gebeliğin sonunda olduğundan gelir gelmez ağrısı tuttu. Ortalık pek soğuktu. Barınacak bir yer yoktu. Çürük bir ağacın içine bir girip oğlan doğurdu. Oğuza haber verdiler. Oğuz:'Bunun babası bizim hizmetimizde öldü. Tasacısı yoktur. Benim oğlum olsun'dedi. Adını Kıpçak koydu. Eski Türk dilinde Kıpçak içi boş ağaç demekti. Kıpçak,Oğuzun yanında büyüdü. Genç bir yiğit olduğu zaman Uruslar,Ulaklar,Macarlar,Bbaşkurtlar henüz hüküm altına alınmamışlardı. Oğuz han Kıpçağa yetecek kadar çeri ve nöker verip Tin (Don) ve Edil ırmakları tarafına yolladı. Kıpçak orada üç yüz yıl hüküm sürdü. Bütün Kıpçak Eli onun neslindendir.



    Oğuz Han , İt Barağa yenildikten on yedi yıl sonra yine üzerine varıp vuruştu. Yenip İt Barak Han'ı öldürdü. Yurdunu aldı. Halkını hak dine getirdi. Gelmeyenleri kesip çocuklarını tutsak ederek yurduna döndü. Sonra Moğollar ve Tatar çerisini toplayıp Talas ve Sayrama geldi. Taşkent , Semerkand ve Buhara padişahları saf düzüp vuruşmağa kıyışamadıklarından büyük şehirlerle sarp kalelere sığındılar. Sayram ve Taşkenti Oğuz Han bizzat kuşatıp aldı. Türkistana,Aandıcana oğullarını yolladı. Oonlar da altı ayda oralarını alıp koyduktan sonra Oğuz han Buharayıı ,Belhi, Semerkandı aldı. Oralara da valiler tayin etti. Sonra Gur ülkesine yürüdü. Bu son yürüyüş kışın olmuştu. Dağlar karlarla örtülü idi. Çeriler güçlükler yürüyorlardı. Han,kimsenin arkada kalmaması için buyruk verdi. Böylelikler ilerleyip oraları da aldı. Yaz gelince çerisini saydı. Eksikti. Sebebini sordu. Bilen yoktu. Eksikler bir zaman sonra gelip hanın huzuruna çıktılar. Han nerede olduklarını sordu. ' Arkadan geliyorduk. Bir gece çok kar yağdı. Geçemeyip orada kaldık. Aatlarımız develerimiz öldü. Bahar olunca yaya olarak geldik' dediler. Oğuz Han buyurdu: ' Onlara Karluk adını verdiler. Karluk boyu bunların neslidir. Bundan sonra Kâbil ve Gazneyi aldı. Sonra Keşmir üzerine yürüdü. O sırada Keşmirde padişahlık eden kimsenin adı Yağma idi. Keşmirin büyük ırmakları,yüce dağları çok olduğundan onlara arka verip baş eğmedi. Bir yıl savaş oldu. İki yandan da çok kimseler öldü. Sonunda Oğuz Han, Keşmiri de alıp Yağmay,ı öldürdü. Çerisini kılıçtan geçrid. Bir zaman orada oturduktan Bedahşan üzerinden Semerkanda geldi. Oradan Moğolistana dönerek varıp evine girdi. Bir yıl yurdunda durduktan sonra,milletine İran üzerinden yürüyeceğini ,bir kaç yıl sürecek bir hazırlık görmelerini buyurdu. ikinci yıl yola çıkıp Talas şehrine vardı. Ordusunun sonuna kadar adamlar koymuştu ki yorgun,aç ve yolunu şaşırmış olanları orduya getirdiler. Bir gün bunlar ailesi ile birlikte buldukları bir adamı alıp bana getirmilerdi. Han ondan niçin arkaya kaldığını sordu. O da şöyle cevap verdi. :'Azığımın azlığından çerinin gerisinden geliyordum. Karım gebe idi doğurdu. Açlıktan anasının sütü çocuğa yetmiyordu. Böylece yürüyorduk. Bir çayın kıyısında gördüm ki bir çakal bir süğlüğü yakaladı. Çakala bir ağaçla vurdum. Süğlünü bırakıp kaçtı. Süğlünü alıp kebap edip kadına veriyordum. Arkada koduğumuz kişiler raslayıp beni size getirdiler'. Han ona at,azık ve mal verip ordu ile gelmesini söyledi ve ona 'kal,aç' dedi. Şimdi Kalkaç denilen boy onun neslindendir. Oğuz Han Talastan Semerkanda ve Buharaya gelip Amu suyundan geçip Horasan'a vardı.



    O sırada İranda büyük bir padişah yoktu. Keyûmers ölmüştü. Hûşengi henüz padişah etmemişlerdi. Oğuz,Horasanı aldı. Ondan sonra Irağı,Azerbaycan'ı,Ermenistan'ı,Şam'ı.Mısır'ı aldı. Bu ülkelerin kimini savaşla aldı;kimi savaşsız baş eğdiler. Oğuz Han Sureyede iken bir gün gizlice nökerine bir altın yayla üç ok verdi. 'Doğruca git! Çölde insan ayağı basmamış bir yere yayı göm. Fakat bir ucunu dışarda bırak. Sonra batıya göm. Yayı gömdüğün gibi oklarıda orada göm.'dedi. O nöker,buyruğu yerine getirip geldi. Bir yıl sonra üç büyük oğul Gün,Ay ve Yıldızı çağırıp dedi ki:'Bir yabancı yurda geldik. İşim çok. Av avlamaya vaktim yok. Doğudaki çölde av çokmuş. Nökerlerinizi alıp oraya gidin. Avlanıp gelinç' Bunlardan sonra adları Gök,Dağ ve Deniz olan üç küçük oğlunu çağırtıp onlara da aynı sözleri söyledi ve batıya yolladı. Bir nice günden sonra büyük oğulloarı bir altın yay ve bir çok av ile,küçükleri de üç ok ve bir çok av ile geldiler. Oğuz Han bu av etlerine daha bir çok etler katıp halka bir ziyafet verdi. Yay ve okların bulunmasını tabir ettirdi. Onları oğullarına verdi. Üç büyük oğlu yayı bölüp birer bölümünü aldılar. Küçüklerin her biri de bir ok aldılar. Oğuz Han, aldığı ülkelerde bir çok yıllar oturup düşmanlarını yok edip dostlarını sevindirdikten sonra bu ülkelere valiler koyup yurduna döndü. Oğulları ve ordusu ile sağesen düdüğünden büyük bir toy hazırlamalarını buyurdu. Büyük bir çadır yaptırıp her direğinin başına altın kaplattı. Kıymetli taşlarla süslendi. Altı oğluna çok öğütler verip yarar bilgiler öğretti. Şehirler ve ülkeler verdi. Oğulları ona gerçekten oğulluk yapmışlar,savaşlarda kuvvetli olmuşlardı. Bundan sonra nökerlerinin yararlık götermiş olanlarına , köyler,çehirler,sığırlar verdi. Oğuz Han oğullarına dedi ki :'Siz üç büyük oğlum,altın yay bulup getirdiniz. Kırıp bozularak paylaştınız. Sizin adınız Bozok olsun. Neslinize de paylaştınız. Siz adınız Bozok olsun. Neslinize de Bozok desinler. Siz küçükler ,üç ok buldunuz. Sizin adınız neslinizin adı da Üç ok olsun. Bu ok ve yayın blunması insandan değil,Tanrıdandır. Öyle buyurdu. Bizden önce geçen milletler yayı padilah alâmeti bilirler,okları da padişahın elçisi sayarlardı. Çünkü yay oku hangi tarafa yollarsa o tarafa gider. Yani padişahın elçisi gibidir. Size buyuruyorum. : Ben ölünce yerime büyük oğlum Gün geçsin. Onun da yerine geçecek olanlar içlerinde tahta lâyık biri bulundukça daima ve dünya durdukça Bozoklardan seçilsin. Öteki Bozoklar onun sağında otursun. Üç oklar da sol olsunlar ve kıyamet gününe kadar nökerliğe razı olsunlar' Oğuz Han yüz on altı yıl padişahlık edip Tanrı rahmetine gitti. Oğuz Han'ın veziri Uygur aksakallarından birinin oğlu, Irkıl Hoca adında biri idi. Oğuz Han ölünceye kadar veziri hep Irkıl Hoca idi. Akıllı,çok bilgili idi. Gün Han da onu vezir yaptı. Ölünceye kadar Irkıl Hocanın sözünden çıkmadı. Irkıl Hhoca uzun ömür sürdü. Bir gün Gün Han ile yalnızdı. Ona dedi ki: ' Baban yüz on altı yıl hüküm sürdü. Hiçbir yazın sıcağında gölge altında, hiçbir kışın soğunda evinde uyumadı. Kılıç çalıp nice yurtlar açıp sizin hükmünüz altına koydu. Siz altınız ve sizden doğacak olanlar hep bir ağız olup iyi geçinirseniz bu ülkeler daima elinizde kalır. Aranızda anlaşmazlık çıkarsa,değil bu alınan yerler,atadan kalıp duran yurtlar elden çıkar. Malınızda,canınızda gider.' Gün Han ona:'Babama öğütler ,akıllar verirdiniz. Siz benim babam yerindesiniz. Neyi hoş görürseniz onu yaparım'dedi. Bunun üzerine Irkıl Hoca dedi ki:' Babanız size çok şeyler bıraktı. Siz altısınız. Her birirnizin dört oğlu var. Demek hepiniz otuz şehzadeesiniz. Beni korkutan birşey var ki dünya malı aranıza fesat sokmasın. Ben sürü,mal bütün serveti onlara vereceğim. Ad,lâkap ve mühüre malik olarak onlar da mümtaz olsunlar. Paylarını alınca aralarında kavga çıkmaz. Aranızda savaş ve haksızlık olmaz. Nesilleri de daima hak yolunda yürürler'. Gün Han,Irkıl Hocanın sözünü kabul etti. Büyük,küük herkes toplandılar. Oğuz Hanın bıraktığı serveti,ülkeleri büyüklere çok,küçüklere az olmak üzere şehzadelere üleştirdi. Nikâhlı kadınlardan doğan bu yirmidört şehzadeden başka odalıklardan olma bir çok çocuklar da vardı. Onlara da yakışır şeyler verdi. Sonra Oğuz Han'ın yaptırdığı altın evi diktirdi. Bunun sağ ve soluna da altışar ak çadır kurdurdu. Sağ tarafta kırk kulaç boyunda bir ağaç diktirdi. Bunun başına bir altın tavuk taktırdı. Hanın buyruğu ile Bozoklar ve adamları dolu dizgin atlarını sürerken ok ile altın tavuğa,Üç Oklar da aynı ile gümüş tavuğa nişan attılar. Vuranlara ödüller verdi. Gün Han da babası gibi dokuz yüz deve ve dokuz yüz koyun kesip dokuz havuza rakı,doksan havuza kımız doldururtup büyük bir toy çekti. Kırk gün kırk gece eğlendiler. Gün Han yetmiş yıl hükümet ettikten sonra Ay Han'ı yerine oturtup öldü. Ay Han iyi,adil,bilgin ve sert bir padişahtı. Babasının ve ağabeyinin öğütleriyle ve onların yollarından yürüdü. Kendisinden sonra Yıldız Han padişah oldu. Bu Yıldız Han,öncekinin küçüğü olan Yıldız Han değildir. Bbunun Ay Hanın nesi olduğu bilinmiyor. Bir çok yıl padişahlıktan sonra tahtını oğlu Mengliye verdi. Bu da bir çok yıllar yaşayıp nice et yedi, kımız içti. Nice kürkler giydi. Ay gibi,gün gübü güzelliklerle yattı. Yel gibi uçan atlara binip gönlünün istediği yerlerde gezdikten sonra öldü. Mengli Han'ın yerine Deniz Han geçti. Bu da çok yıl padişahlık etti. Uzun ömür sürdü. Kocadığında tahtını oğlu İl Han'a verip kendisi Tanrıya tapınmakla gün geçirdi.



    Kun - Oğuz destanının iki şekil arasındaki en büyük ayrılık İslâmiyetten sonrakinin daha tafsilatlı olmasıdır. Aradaki farkların mühim bir sebebide herhalde ayrı ayrı yerlerde kağıda geçirilmesidir. Tarihçe Türklerin en büyük fütuhat devirleri Kunların ilk çağlarıdır. Destandaki Oğuz Hanla babası Kara Han Kun tarihinde gördüğümüz Mete ( Motun) ile babası Tuman Yabgu'dan başkası olamaz. Metenin babası ile çarpışmasına bir kadın sebep olmuştu. Destanda da bu çarpışmaya kadınlar sebep oluyor. Kara Han'ı, Oğuz ordusu öldürmüştü. Mete, Hazar denizinin şimaline kadar gitmişti. Oğuz Han da hemen bütün Asyayı zapediyor. Mete,ülkesini yirmi dört bölüme ayırmıştı. Oğuz Hanın ülkesi yirmi dört torunu arasında bölüşülmüştür. Bütün bu benzeyişler bu destanın Kunlar devrine ait olduğunu açıkça gösteriyor. Gerçi Mete ( Motun) ve Tuman adları ile Oğuz Hhan ve Kara Han adları birbirine hiç benzemiyor. Fakat millâttan önce 3-2'inci asırların vukuatı millâttan sonra 13'üncü asra kadar,yani kağıda geçirilinceye kadar aradan 15 asırlık bir zaman geçmiştir ki bu kadar uzun bir çağda bir takım has isimlerin büsbütün değişmesini gayet tabiî görmek icap eder. Herhalde Oğuz Han veya Oğuz Kağan yani ' Oğuzların hanı veya kağanı' şeklinde anlamak daha doğru olur. Nitekim Orhun abidelerinde de 'Türk kağan' demek 'Türk kağanı' demektir. Bbununla beraber Mete ( Motun) ve Ttumanın adları tamamıyla unutulmuştur da denilemez. Mesela 15'inci asırda Türkiyede Enveri tarafından yazılan Düsturnâme adlı manzul tarihte Osmanlıların en büyük atasının adı Oğuz Tümen Handır. Demek ki Tumanın adı 15'inci asra kadar Türkiye Türklerinde saklı kalmış fakat oğlunun hatırası ile karıştırılmıştır. Keza 11'inci asrın ilk yarısında ölen büyük islâm bilgini Elbîr3uni de El- Cemâhir adlı basılmamış eserinde, Keşmir yanındaki Türklerden bahsederken, Hindistanda fütuhat yapan Metli adlı bir padişaha ait rivayetlerin bu Türklerde saklandığını söylüyor. Destanlara Oğuz Han diye geçen bu kahraman asıl adının ne olduğunu iyi bilmiyoruz. Çinliler tarafından şüphesiz az veya çok değişik olarak tesbit edilen ve Avrupa bilginleri tarafından Mete ise,Kâbil Türklerinin Meti dedikleri padişahın bu olduğuna hükmetmek yablış olmaz. Çünkü Oğuz Han dediğimiz kahraman fütuhatına iştirak eden veya iştirak eden Türklerin herhangi bir suretle olursa olsun tesirinde kalan Türklerde bu isim pek âlâ on birinci asır başlarına kadar kalmış olabilir.


  9. #9
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Siyenpi Destanı



    İkinci asrın ortasında büyük bir ün kazanmış bir Siyenpi kahramanı olan ve adı Çin tarihlerinde Ta-şe-hoay diye geçen Siyenpi yabgusu hakkında şu kısa destan vardır:



    Mo-lo-heu adında bir Siyenpi,cenup Kkunlarının ordusunda üç yıl askerlik yaptı. Bu müddet arfında karısı bir çocuk doğurarak adını Tan-şe-hoay koydu. Mon-lo-heu yurduna dönüp çocuğu görünce büyük bir öfkeye kapılarak kadını da ,çocuğu da öldürmeye kalktı. Kadın ise bir gün büyük bir gök gürültüsünden korkarak göğe bakınca ağzına bir dolu tanesi dütüğünü ve bundan gebe kalarak on ayda bu çocuğu doğurduğunu söyledi. Mo-lo-heu bu harikalı işe inanmış görünmekle beraber çocuğun yüzünğ görmek istemedi. Anası da onu gizlice büyüttü. Çocuk on beş yaşlarına geldiği zaman bir gün kendi sürülerini yağmaya gelen haydutlarla o kadar kahramanca çarpıştı ki hemen büyük bir ün kazandı. Yanına bir çok yiğit toplandı.



    Siyenpilerin tarihi bir şahsiyeti olan Tan-şe-hoey için söylenen bu destanda öteki destanlara göre bir zayıflık göze çarpmaktadır. Burada Siyenpi kahramanına harikulade bir doğuş isnad olunmaktadır. Destanın fakir olmasının bir sebebi de teşekkülünden hemen biraz sonra Çin tarihçileri tarafından tesbit olunmuş olmasıdır. Bu yüzden destan zenginleşmeden kağıda geçirilmiştir. Bununla beraber bu destan bu şekliyle bugünkü Altay Türklerinin Töles ve Mundus uruklarında yaşamaktadır.



    Gök Türk Destanı



    Gök Türk destanının da bugün birbirinden farklı üç şeklini birliyoruz. İlk ikisinde bize Çin tarihlerini bildiriyor. Üçüncü şekil ise Ergene Kon adını taşımaktadır ve Kun - Oğuz destanının son kısmı olarak 13'üncü asırda tesbit edilmiş bulunmaktadır. Bu üç şekil şunlardır:



    1- Kunlarla aynı soydan olana Türkler Kun ülkesininin şimalindeki So ülkesinden çıkmışlardır. Başbuğları 'Kapangu'nun on altı kardeşi vardı ki bunlardan birsinin anası bir kurttu. Kurttan doğmuş olan 'I-uhe-ni-şuay-tu' rüzgarlara ve yağmurlara hükmediyordu. Düşmanları kardeşlerini yok ettiler. Fakat o,harikuladelik sayesinde ölümden kurtuldu. İki zevcesi vardı. Biri yaz Tanrısının,biri Kış Tanrısının kızı idi. Bunlardan ikişer oğlu olmuştu. Millet bu çocukların en büyüğü olan 'No-tu-lu-şe'yi hükümdar yaptı. O zaman 'Türk' adını aldı. Bunun on zevcesi vardı. Çocuklarından her biri analarının adını almıştı. 'A-hien-şe' bu çocuklardan biri olup anasının adı olan 'Kurt=Asena'adını almıştı.



    2- Türkler ilk önce batı denizinin (ihtimal ki Hazar denizinin) batı kıyılarında oturuyorlardı. Komşu bir millet bunların hepsini yok etti. Yalnız bir genç sağ kaldı. Onu öldürmeye kıyışamayarak ellerini ayaklarını kesip büyük bir bataklığa bıraktılar. Burada bir dişi kurt ona baktı. Yiyecek getirdi. Bu sırada dişi kurt ondan gebe kaldı. Komşu milletin hükümdarı bu son kalan genci de öldürmek için bir asker yolladı. Asker gittiği zaman kurtu gencin yanında gördü. Kurt,bir Tanrı kendisine yardım ediyorum gibi,genci alarak denizin tarafına geçirip bir daha üstüne indi. Bu dağ Kau-çang ülkesinin şimal batısında idi. Dağın eteğinde bir mağara vardı. Kurt oraya girdi. Orada yeşilliklerle dolu ve iki yüzlü(1) genişliğinde bir yer buldu. Orada on oğlan doğurdu. Bunlardan biri aile adı olan A-se-na adını aldı. Öteki kardeşlerin en akıllısı olduğu için biraz biraz sonra hükümdar oldu. Milletini oradan çıkararak Cücenlerin(yani Arapların) tabiiyesine girdi.



    3- Moğol eline 'İl Han' padişah olmuştu. Tatar ülkesinde de Tatar hanlarının dokuzuncusu olan Sevinç Han birçok hediyelerle Kırgız hanına adamlar gönderip türlü adaklar adayarak onu kendi tarafına çekti. O zaman oradaki uruklar arasınfa en kalabalığı Moğollar olduğundan her savaşta düşmanlarını yenerlerdi. Türk ellerinde Moğolun oku ötmeyen,kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bundan dolayı bütün boylar Moğolu kötülerlerdi. Hepsi birlerşip Moğollardan öç almak için üzerlerine yürürdüler. Moğollar çadır ve sürülerini bir yere yığıp çevresine hendek kazdılar,beklediler. Sevinç Han geldi. Vuruş başladı. On gün savaş oldu. On günde de Moğollar üstün geldi. Bunun üzerine Sevinç Han bütün han ve beğleri toplayıp gizlice konuşup danıştı. 'Biz bunlara hile yapmazsak işimiz bitiktir' dedi. Ertesi gün tanla çadırlarını kaldırıp,kötü malların,bir takım ağırlıklarını bırakıp kaçtı. Moğollar bunları güçsüz kaldırlar da onun için kaçıyorlar sanarak arkalarına düştüler. Tatarlar dönüp çarpıştılar. Bu yol Moğollar yenildiler. Ordugâhları gelinceye kadar onları kestiler. Malları ile birlikte ordugâhı da zaptettiler. Moğolların çadırlarının hepsi orada olduğundan Moğollardan bir aile bile kurtulmadı. Büyüklerini kılıçtan geçirdiler. Küçüklerin her birini bir kişi tutsak olarak aldı. Sevinç Han ,Moğolu yağma ettikten sonra ülkesine dönmüştü. İl Hanın oğulları bu savaşta ölmüşlerdi. Ancak en küçüğü olan Kayan=(Kıyan) kalmıştı. O yıl evlenmişti. Bunların ikisi aynı bölükten olan iki kişinin tutsağı olmuşlardı. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen deve,at,öküz ve koyunları buldular. Konuşup dediler ki:' Burada kalsak ,bir gün olur,düşmanlarımız bizi bulur. Bir boy'a gitsek çevremiz hep düşman boylardır. En iyiysi dağlar arasındaki kimsenin daha yolu düşmemiş olan bir yere gidip oturalım'. Sürülerinin sürüp dağlara doğru yürüdüler. Yabani koyunların yürüdüğü bir yolu tutup tırmanarak yüksek bir dağın boğazına vardılar. Oradan tepeye çıkıp öte yanına indiler. Oraları iyice gizden geçirdiler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka yol yoktur yolda öyle bir yol ki bir deve,bir keçi bin güçlükle yürüyebilir,ayağı biraz sürçse düşüp parçalanır. Vardıkları yer geniş bir ülke idi. İçinde akar sular,kaynaklar,türlü otlar,çayırlar,meyvalı ağaçlar,türlü türlü avlar vardı. Bunu göründe Tanrıya şükürler kıldılar. Kışın mal(at,koyun,deve,sığır)ların etini yer,derisini giyer;yazın sütünü içelerdi. Oraya Ergenekon adını verdiler. Burada Kayan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara sığmadılar. Bunu üzerine konuştular. Dediler ki:'Atalarımızdan işitirdik ki Ergenekon dışında geniş ve güzeş bir ülke varmış. Atalarınız orada otururlarmış. Tatarlar baş olup başka boylar bizim uruğumuzu kırıp yurdumuzu almışlar. Artık Tanrıya şükür düşmandan korkup dağda kapanarak kalacak halde değiliz. Bir yol bularak bu dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşüdüşman olanla güreşiriz'. Herkes bu düşünceyi beğenip yollar aradılar. Bir türlü bir yol bulamadılar. Bir demiri:'Ben bir yer gördüm. Orada demir madeni var. Onu eriterek yol buluruz'dedi. Millete odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Bir sıra odun,bir sıra kömür olmak üzere dağın böğüründeki çatlağa dizdiler. Dağın tepesine ve öteki yanlarına da odun,kömür yığdıktan sonra deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yere kurdular. Ateşleyip hepsini birden körüklediler. Tanrının gücü ile demir eriyip bir deve geçecek kadar bir yol açıldı. O ayı, o günü,o saati belleyip dışarı çıktılar. İşte o gün Moğollarca bayram sayıldı. Ergenekondan çıktıkları zaman Moğolların padişahı Kayan (Kıyan) neslinden Börte Çine idi. Bütün boylara elçiler göndererek Ergenekondan çıkıp geldiğini bildirdi. Boyların kimi sevindi,kimi yerindi. Hele Tatarlar bunların üzerine yürüdler. Saf bağlanıp savaşıldı. Moğollar yenip Tatarların büyüklerini kılıçtan geçirdiler. Küçükleri tutsak ettiler. Dört yüz yıl sonra böylece kanlarını aldılar. Mallarını zaptedip ana yurtlarında oturdular. O zamandan beri Ergenekondan çıktıkları kurtuluş gününü bayram yaptılar. O gün bir demiri ateşte kızdırdılar. Önce han bu demiri örsün üstüne koyarak çekiçle vurur. Sonra beğler de öyle yaparlar.



    Gök Türk destanının üç rivayetinde göze çarpan müşterek motif 'Kurt' tur. Ergenekon rivayetinde kurt doğrudan gözükmüyorsa da hikimdarlarının adının Bört Çin'e yani Bok Kurt olması,kurt fikrinin islâmiyetten sonra bile unutulmadığını gösterir. Çünkü Ergenekon rivayeti islâmiyetteb yani 13'üncü asroda tesbit olunan Gök Türk destanıdır.



    İkinci rivayette ise Ergenelon yani Kapalı Yurt açıkça gözükmektedir. Kurt,Gök Türklerde bir ongun sayılıyordu. Yani Gök Türkler kurt neslinden geldiklerine inanıyorlardı. Bu rivayetlerin tarihle olan ilgisini şöylece hulâsa edebiliriz: Kunlar Şimalî ve cenubî olarak ayrıldıktan sonra 93 yılında şimalî Kunlar,cenûp Kunların müttefikleri olan Çinlilerin başka boyların müşterek hücumu karşısında mahvoldular. Bir kısmı Cenup Kunlarına koşuldu. Bir bölümü batıya çekilerek sonradan Atilla'nın kumandasında Avrupayı zartetti. Bir bölümü de Altay dağların civarında saklandılar. İşte Gök Türkleri teşkil eden boylardan bazıları bu Altay dağlarında kalan Kunların neslindendir. Miladi 93'ten sonra Gök Türklerin kurtuluş tarihi olan 552'ye kadar 459 yıl geçmiştir. Ergenekonda geçtiği söylenen dört üz yıl bu 459 yılın destandaki aksinden başka şey değildir. Gök Türklerin bir kısmı doğrudan doğruya Sakaların neslinden geldiği için onlar Ergenekonda yaşamamışlardır. Nitekim Gök Türk destanının birinci rivayetinde kapalı Vatandan söz geçmiyor. Sonra demilerin erimesi,demir dağın yol vermesi ise Gök Türklerin,Aparlara silah yaptıkları zamanların bir hatırasıdır.



    (1) . 'Li' aşagı yukarı 500 metrelik bir Çin ölçüsüdür.

  10. #10
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Dokuz Oğuz - Uygur destanı


    Dokuz Oğuz - Uygur destanı üç parçadan mürekkeptir. Türeyiş,Manihaizmin kabulü,göç. Bunlardan birincisi Dokuz Oğuz -Uygurlarının nasıl teşekkül ettiklerini,ikincisi de Moğolistandaki anayurtlarının bırakarak cenuba, Doğu Türkistana çekilmelerini anlatmaktadır. İçindeki efsane unsurlarının çıkarırsak üçü de tarihi hadiselere uygun düşmektedir. Bu üç parça sırasıyla şunlardır:

    Türeyiş




    Eski Kun yabgularından birinin o kadar güzel iki kızı vardı ki Tanrının bunları insanlardan evlenmek için yaratmış olduğuna bir türlü inanamıyordu. Bunların kocası ancak bir Tanrı olabilir sanıyordu. Bu düşüncesi ile kızlarını Tanrıya vermek için ülkesinin şimal taraflarında yüksek bir kule yaptırdı. İki güzel hanım buraya kapatıldı. Yabggu,gelip kızlarla birleşmesi için Tanrıya yalvarıp yakardı. İhtiyar bir kurt kulenın çevresinde gece gündüz dolaşıyor,korkunç korkunç uluyarak kuleyi gözetliyordu. En sonra kulenin dibinde kendisine bir in yaptı. Küçük kız,uzun zamandan beri kuleyi gözetleyen bu kurtun,babalarının kendilerini verdiği Tanrıdan başka birşey olamyacagını söyleyerek birlikte aşağıya inmeye ablasını kandrırd. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi. Şarkı söyledikleri zaman kurtların haykırışlarının taklit ederlerdi.



    Dokuz Oğuz - Uygur destanının başlangıcı rivayetindeki tarihi hakikat bunların eski Kunlardan inmiş olmasıdır. 'Kurt' motifi burada da göze çarpmaktadır. Gök Türkler dişi bir kurttan türemişlerdi. Bunlar ise erkek bir kurttan türemiş oluyorlar. Burada çok güzel iki kızın insanlara layık görülmeyip Tanrı ile evlenmeleri de Türk deatanlarının bedi'i unsurlarından biridir.



    Manihaizmin Kabulü


    Kağan dedi' Ben Tanrıyım. Sizin ile Tanrı yerine doğru varacağım'. Dindar (büyük manihaist rahipleri)lar şöyle cevap verdiler:'Biz pak'ız. Dindarız. Tanrının söylediğini tamamıyla işliyoruz. Eğer vücusumuz birakırsa biz Tanrı yerine doğru gideceğiz. Niçin denilirse biz Tanrın varlığını ayrı yapmayız. Yüzümüze karşı büyük sıkıntı ve zahmetlerdir. Onun için Tanrı yerini bulacağız. Siz kanunsuz olarak insanlara zulmettiğiniz için bütün ülkeniz karışacak. Bütün Türk milleti Tanrıya karşı günah kılıcı olacaktır. Her nerde dindarları bulurlarsa basacak,öldürecekler. Dört arzudan dolayı büyük tehlike ve sıkıntı olacak. Nerede rahipleri,tüccarları bulurlarsa hepsini öldürecekler' Tengri İliğ (yani Kağan) dindarlarla iki gün,ükü gece bunları konuştular. Ondan sonra Tengri İliğ Börü Han, dindarların yanlarına doğru geldi. Diz çöküp baş eğerek rica etti,af diledi. Şöyle rica etti:'Size zahmet verdim. Siz beni yargılacak,noma tutacak dindar yapacaksınız. Bundan sonra vücut ebediliği,kuvvet gözümde değersiz oldu. Bundan sonra sizin sözünüz ve isteklerinizce hareket edeceğim' Tengri İliğ Börü Han böyle dediği için dindarlar ve bütün millet çok sevindiler. On binlerce halk toplandı. Ertesi güne kadar büyük oyunlarla eğlendiler. Tan atınca Tengri İliğ Börü Han ve bütün dindarlar bibiri ardınca atlandılar. Konçuylar, tayşılar,büyükler başta olarak bütün millet sevinç ve oyunla büyük şehir kapısına kadar geldiler. Tengri İliğ şehire girip tacını başına giydi. Kendi al elbise giyip altınlı tahtı üzerine oturdu. Beğlere,halka iyi yarlıklar çıkardı. Millete bir nutuk vererek dindarlara da baş eğerek sevinçlerini arzettiler. Ve Kağan halka iyilik yapmalarını öğütledi.



    Bu destanda tarihi unsur pek fazladır. Buna doğrudan doğruya 'tarih' demekı bile yanlış olmaz. Böğü Han manihaizmi nasıl kabul ettiğini anlatmaktadır. Tengri İliğ Böğü Han diye adı geçen hükümdar 763'te manihaizm'i kabul eden Böğü Kağandır.




    Göç


    Dokuz Oğuz - Uygur destanının son parçası olan göç destanının bugün elimizde iki şekli vardır. Birbirine çok benzeyen bu şekillerden birisi Çin kaynaklarında ,birisi de Acem kaynaklarında bulunmuştur. Herhalde bu iki millet bu destanı ya ağızdan olarak Türklerden işitmişler,yahut yazılı Türk kaynaklarından öğrenmişlerdir.



    Çin kaynaklarındaki şekil


    Uygur elinde Hulin adında bir dağ vardı. Ondan Tuğla ve Selenge adında iki ırmak çıkardı Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilahi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatler takip ettiler. Ağacın gövdesinde gebe bir kadına benzeyen bir şişkinlik peyda oldu. O ışık dokuz ay,on gün o şişkinlik üzerinde durdu. Bu müddetin sonunda o şişkinlik yarıldı. İçinden beş çocuk çıktı. O ülkenin ahalisi bunları alıp büyütütler. Bunların en küçüğünün adı Buğu Han'dı. Büyüynce herkesi hükmüne alaraka hükümdar oldu. Otuz göbekten fazla bir zaman geçtikten sonra Yulug Tiğin padişah oldu. Çinlilerle birçok savaşlarda bulundu. Nihayet bu hale bir son vermek için oğlu Gali Tiğini Çin hükğmdar ailesinden Kiü-lien adlı bir kızla evlendirmeye karar verdi. Bu prenses sarayını Hatun Dağında kurdu. Bu civarda Tanrı Dağı adında bir dağ,cenup tarafında da küçük dağ şeklinde ve Kutlu dağ adını taşıyan bir kaya vardı. Hatun Dağına Çin elçileri bakıcıları ile birlikte geldiler. Onlar kendi aralarında dediler ki:'Hatun Dağının saadeti bu kayaya bağlıdır. Bu hükümeti zayıflatmak için onu yok etmeli'. Bunun üzerine Tiğini bularak Çinli prensesle yaptığı bu evlenmenin karşılığı olarak o kaya parçasının kendilerine verilmesini istediler. Tiğin razı oldu. Fakat kayanın büyüklüğü yerinden kımıldatılmasına engel oluyordu. Kayanın çevresini odunlarla doldurarak ateş verdiler.Kaya iyice kızdırdıktan sonra üzerine keskin sirke dökerek parçaladılar. Sonra o parçaları arabalara koyarak Çin'e götüdüler. Bu büyük bir hadise oldu. Memleketteki bütün kuşlar,hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Tiğin öldü. Ondan sonra bu memleket felaketten kurtulmadı. Halk rahat yüzü görmedi. Yulug Tiğinden sonraki hükümdarlardan bir çoğı çabuk öldüler. Bunun üzerine hükimdarlar payitahtlarını Hoçuya göçürmeye mecbur oldular. Hakimiyetlerini oradan Beş balığa kadar uzattılar.



    Acem kaynaklarındaki şekil


    Kaynağını Karakurum'dan alan Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği Kumlançuda bir fındık ağacı ile bir kayın ağacı vardır. Bunların arasında bir dağ peyda oldu. bir gece o dağın üzerine gökten bir ışık indi. Bu dağ günden güne büyüdü. Uygurlar bu hale şaştılar. Edep ve tevazu ile o tarafa doğru gittiler. Oradan güzel musiki sesleri geliyor ve geceleri otuz adım çevresinde bir ışık gürünüyordu. Nihayet doğum vakti geldi. Dağda bir kapı açıldı. İçinde birbirinden ayrı beş daire ve onlarla beç çocuk vardı. Ağızları üstünde asılı birer emzikli süt emiyorlardı. Halk ve beğ onları çok saygıladılar. Büyükten küçüğe doğru çocukların adları Sungur Tiğin,Kutur Tiğin,Tükek Tiğin,Ur Tiğin,Buku Tiğindi. Bunların Tanrı tarafından geldiğini sana Uygurlar içlerinden birini kağan yağmaya niyet ettiler. Buku akıl,ehliyet ve güzelliğiyle ötekilerden üstün olduğundan onu müttefikan kağan seçmeğe karar verdiler. Büyük bir şölen yaparak onu usülü dairesinde hanlık tahtına oturttular. Tanrı ona üç karga karga vermişti ki ülkede olup biteni kendine haber verirlerdi. Bir gece Buku Han uyurken penceresinden bir kız girdi. Buku Han korktu.Fakat seslenmedi. Kız ikinci gece yine geldi. Buku yine korktu. Fakat yine sustu. Üçüncü gece,rüyasını anlattığı vezirin teşviki ile kızla görüştü. Her gece beraber Ak Dağa giderek orada konuşuyorlardı. Bir gece ak sakallı ve ak değnekli bir ihtiyar Buku Hanın rüyasına girdi. Ona ıstık şeklinde bir taş vererek bu taşı sakladığınız müddetçe dünyanın dört bucağına hakim olacaksınız dedi. Buku Han'a yıllardan sonra çocuklarından biri halef oldu. Bu zamanda bütün hayvanların ve çocukların göç,göç diye bağırdıkları işitildi. Bu manevi işaretlerin tesiriyle yurtlarını bırakıp göçtüler. Nerede durmak istedilerde bu sesleri duydular. Nihayet Beş başığın bulunduğu yere gelince sesler kesildi. Onlar da orada durdular ve beş mahalle yaparak Beş Balık adını verdiler.



    Birbirni tamalayan bu iki parça 840 yılında Kırgızların hucümü ile yenilerek cenuba göçmeye mecbur kalan Dokuz Oğuz - Uygurların hayatını anlatmaktadır. Çin rivayetinde Buğu Han,Acem rivayetinde ise Buku Tiğin adı ile anılan hükümdar hakikatte manihaizmi kabul eden Böğü Kağandır. Uygurların hayatında din değiştirmek gibi değiştirmek gibi pek mühim bir rol sahibi olduğu için halk arasında unutulmamış, göç destanına dahi karıştırılmıştır. Gökten ışığın inmesi,çocukların harikulade bir şekilde doğması,geceleri gelip hükümdara talimat veren ilahi kız ve memlekette olup bitenleri haber veren üç karga ise masal unsurlarıdır. Karganın haber vermesi motifi bugüne kadar kalmıştır. Annlere,yaptıkları suçların kargalar tarafından haber verileceğini söyleyerek çocuklarını korkuturlar.

Benzer Konular

  1. TrabzonSpor TARİHİ
    Konu Sahibi ArJEST Forum Trabzonspor
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 03.Şubat.2015, 18:34
  2. TARİHİ Hikayeler
    Konu Sahibi gogeselam Forum Tarih
    Cevap: 91
    Son Mesaj : 01.Mart.2012, 13:34
  3. 20. YÜZYIL TARİHİ ( Kronoloji )
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Yirminci Yüzyıl Tarihi
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 29.Nisan.2009, 17:48
  4. YENİ ÇAĞ AVRUPA TARİHİ..
    Konu Sahibi LiLaS Forum Siyasi Tarih ve İzm'ler Sözlüğü
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 29.Ocak.2009, 22:14
  5. Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Ocak.2009, 01:14

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
instakip.com, dini sohbet, islami forum, muhabbet.org, ingilizce kursu, filmizle88, kapadokya balayı euromedya.com , hakseverdugme.com.tr