Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Sayfa 3 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123
Toplam 27 adet sonuctan sayfa basi 21 ile 27 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #21
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Destani Edebiyat


    Karahanlılar devletinin kuruluşu Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden biridir. Çünkü bununla Türkler bu medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine gçdiyorlardı. Yani uzak doğu medeniyetini bırakıp yakın doğu veya islâm medeniyeti çerçevesine sokuluyorlardı. Bu büyük hâdise veya daha doğru bir tâbirler,hâdiseler silsilesi tabiîdir ki Türk cemiyetinde bir takım sarsıntılar,buhranlar doğurdu. Sonra yeni dini Türklere kabul ettirmek için uzun müddet çalışmalara,çarpışmalar oldu ve her büyük hâdise gibi bu da halkın zihninde büyüyüp süslenerek bir destan halini aldı. İslâmiyeti yaymak için yapılan savaşlar,didinmeler ve bu uğurda kahramanlar nihayet destani bir mahiyet aldılar. Bundan Manas Destanı doğdu.

    Manas Destanı


    Manas destanı,Türklerin İslâmiyeti kabulden sonra meydana getirdikleri ilk destan olduğu için Uygurların Göç destanının devamı sayılabilir. 11 - 12'nci asırlar arasında Yedisu havalisinde teşekkül etmiştir. İslâmiyeti yaymak için uğraşan Er Manas adındaki harikulâde bir kahramandan bahseden bu destan eskiden ,hiç şüphesiz bütün Türklerin müşterek destanı idi. Fakat daha sonraki büyük tarihi hadiseler bu destanı,Türklerin çoğuna unutturmuştu. Bugün yalnız Kırgız Türkleri arasında yaşayan bu destan 19'uncu asırda kağıda geçirilmiştir. Uzun bir destan olan Manasın mevzuu kısaca şudur:



    Er Manas dünyadaki kahramanların birincisiydi. Ak Boz adındaki atı da eşsiz bir at olup Manasın can yoldaşı idi. Manas arkadaşları ile dünyayı dolaşıyor;savaşlarda Çinliler,Sartları,Acemleri daima yeniyordu. Onun kılıcına yenilmeyen millet yoktu. Demir zırh giyen Manas'a ok işlemezdi. Ondan herkes,hâtâ babası ile anası bile korkardı. Dünyada Er Manasa denk olan biricik kahraman putperestlerin reisi Er Yulaydı. Onun atı Aç Budan da tıpkı Manasın atı gibi harikulade bir attı. Fakat Er Yulay da oburluğu yüzünden derin bir uykuya dalmış ve Manasa yenilmişti. Er Manasın karısı onun en sadık arkadaşı idi. Hâttâ Manas bir defa onun sözünü dinlemediği için ölmüş,fakat insanlığın üstünde bir şahsiyet olduğu için sonra tekrar dirilmişti. Manas tekrar ve ebedi olarak öldükten sonra oğlu 'Sımatay' gibi torunu 'Seytek'in başından da birçok maceralar geçti.



    Görülüyor ki bu destanda Türk destanlarının müşterek motifleri var : Esas kahramanlıktır. Kahramanların en büyük yardımcıları attır. Kadın erkekle müsavidir ve erkeğin vefakar arkadaşıdır. O, erkeğine daima iyi öğütler verir ve onun öğüdünü dinlememek bazan insanı ölüme kadar götürür.



    Karahanlılar devrinde Manas adında bir kahramanın hakikaten yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz. Belkı 'Manas' adında kimse yaşamamıştır. Fakat muhakkak ki Manas destanında olduğu gibi putperestlikle çarpışan müslüman Türk kahramanları yetişmiştir. İşte Manas bunlardan ve en ünlüsünün , yahut hepsinin birden millet hatırasında kalan edebi ve ebedi timsalidir.


    Halk Edebiyatı


    Karahanlılar çağında , Türk edebiyatının asıl yüzünü halk edebiyatı dediğimiz nevi gösterir. Hece vezni ile saf ve güzel Türkçe ile düzgün nazım şekilleri ile yazılan bu manzumeler Türk ruhunu aksettiren,bütün mânâsı ile milli bir edebiyattır. Kaşgarlı Mahmud adında bir Karahanlı Türk'ünün 1077 yılında Bağdatta bitirdiği mühim bir eser vardır ki adı 'Divanu Lûgât it-Türk'tür. İşte bu kitapta Türk halk edebiyatına ait birçok parçalar vardır.



    İlk Türk şairi: Çuçu



    Kaşgarlı Mahmud Türkler arasında şöhret kazanmış bir şair olarak 'Çuçu' adında birisini gösteriyor. Fakat kitabındaki şiirlerinden hangilerinin Çuçuya ait olduğunu bildirmiyor. Çuçunun ne zaman yaşadığı da söylemiyor. Kaşgarlı mahmud esere yazmak için Türkler arasında uzun müddet gez.p dolaştığı ve sonra Bağdat'a gelerek yerleştiği için Çuçuyu en geç olarak on birinci asrın ilk yarısına ait bir şair olarak kabul edebiliriz. Fakat bu tahminden ibarettir. Çuçu,onuncu asırda da yaşamış olabilir. Herhalde Türkler arasında ün kazanmış daha başka şairler de vardı. Fakat,Kaşgarlı Mahmud onların adını zikretmemiştir. Çünkü , kitabını yazarken Mahmudun güttüğü gaye edebi bir eser yazmak değil,Araplara Türkçeyi öğretecek bir kitap vücuda getirmekti. Bunun için o bir lûgat ve gramer kitabı yazmış,yalnız ara yerde , gerektikçe , Türk şiirlerine ait bazı örnekler de koymuştur.



    Bugünkü bilgimize göre Çuçu,Türklerin en eski şairidir.


    Halk Edebiyatında Vezin

    Türk edebiyatında veznin olgunlaşması Karahanlılar zamanındadır. Daha eski çağlarda,tam mânâsı ile veznin mevcut olduğunu gösteren deliller henüz yoktur. Türklerin milli vezni,mısralardaki hecelerin birbirine müsavi olması esasına dayanır. Onun için buna hece vezni denmiştir.



    Karahanlılar çağında,hece vezninin beş heceliden on beş heceliye kadar olmak üzere muhtelif çeşitleri vardı. Yalnız dokuz hecelisi yoktu. Hece sayısı fazla olan çeşitlerde duraklar bulunuyor,yani mısra teşkil eden heceler iki veya üç defa bölünüyordu. Durakların heceleri gayri müsavi olursa baştaki daha büyük oluyordu. Aşağıdaki liste Karahanlılar çağındaki vezin hakkında bir fikit verebilir.



    5 heceliler : Serbest

    5 heceliler : Serbest

    7 heceliler : Serbest

    8 heceliler : 4 + 4

    10 heceliler : 5 + 5

    11 heceliler : 7 + 4

    12 heceliler : 4 + 4 + 4 ; 6 + 6 + ; 7 + 5

    13 heceliler : 7 + 6 ; 8 + 5

    14 heceliler : 7 + 7

    15 heceliler : 8 + 7



    Halk Edebiyatının Nevileri



    Karahanlılar çağında halk edebiyatında vezin bolluğu olduğu gibi mevzularının nevileri bakımından da yine epey bolluk göze çarpar. Bu neviler arasında en önce göze çarpan savaş ve kahramanlık şiirleridir. Halk edebiyatı,Türk halkının bütün duygu ve düşüncesini aksettirdiği için,hayatları kahramanlıkla,savaşlar içinde geçen Türklerin en çok kahramanlık ve savaş şiirleri yazmalarının gayet tabiî olduğu derhal anlaşılırç Bundan sonra ölülerin hâtırasını anmak için yazılan mersiyeler gelir. Türkler mersiyeye 'Sagu' diyorlardı. Bunlardan başka av,aşk,şarap şiirleri ve hikem'i yani felsefi şiirler de bulunuyordu. Manzum darbımeseller bu hikemî şiir kısmına dahil olup bunların birçoğu eski şiirlerin halk hâtırasında kalmış mısralarından ibaretti.



    Halk Edebiyatında Kafiye



    Kafiye, umumiyetle yarım kafiye idi. Yani kafiyeyi teşkil eden hecelerin sonlarındaki sessiz harfin birbirinin aynı olması ile iktifa edilirdi. Sessiz harflerden önceki sesli harflerin aynı olması şart değildi. Mesela :'öl' ve 'kal' heceleri kafiye sayılıyordu: 'i' den önce gelen 'ö' ve 'a' harflerinin birbirinin aynı olmaması kafiyeyi bozmuyordu. Bununla beraber bazan tam kafiyeler de kullanılıyordu. Yarım kafiye,şaire serbestlik verdiği için mânânın daha düzgün ve kuvvetli olmasına yardım ediyordu. Ara sıra redif kullanıldığı da oluyordu.


    Halk Edebiyatında Şekil


    Büyük şiir dörtlikleri birleşmesiyle doğuyordu. Her dörtlükte ilk üç mısra kendi aralarında kafiyeli oluyordu. Bütün dörtlüklerin dördüncü mısraları ise kendi aralarında kafiyeli idi. Aşağıdaki şema bunu daha iyi göstermektedir.



    .................................................. .a

    .................................................. .a

    .................................................. .a

    .................................................. .b



    .................................................. I

    .................................................. I

    .................................................. I

    .................................................. b


    .................................................. m

    .................................................. m

    .................................................. m

    .................................................. .b



    Aynı harfler,kafiyesi aynı olan mısraları göstermektedir.

  2. #22
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Halk Edebiyatından Örnekler


    Kaşgarlı Mahmud tarafından 1077'de yazılması bitirilen 'Divani Lügât it_Türk'te halk edebiyatına ait birçok örnekler verilmiştir. Bunlar üzerinde şimdiye kadar yapılan incelemeler azdır. Bizde oradan alarak burada bazı örnekler gösteriyoruz. Aşağıdaki parça milattam önce yedinci asırda ölen Alp Er Tunga için yazılmış bir sagudan parçalardır. Karahanlı hakanları kendilerini Alp Er Tunganın soyundan saydıkları için onların zamanında böyle şiirler çok yazılmış olsa gerektir. Karahanlılar çağındaki Türkçede bugünkü Türkçede olmayan bazı harfler vardı. Bu harfleri şimdiki harflerimizle göstermek imkânı yoktur. Onun için bunları söyleniş bakımından en yakın oldukları harfle değiştirdim. Mesela Karahanlılarda 'd' ile 'z' arasında ve peltek de denilen bir harf vardı. Bunları doğrudan doğruya 'd' ile gösterdim.



    Alp Er Tunga öldi mü?

    Isız ajun kaldı mu?

    Ödlek öçin aldı mu?

    Emdi yüek yırtılur.



    Isız (kötü). Ajun (dünya). Ödlek (zaman).Emdi (imdi=şimdi)



    Alp Er Tunga öldü mü?

    Kötü dünya kaldı mı?

    Zaman öcünü aldı mı?

    Şimdi yürek parçalanır.



    Ödlek kamuğ kevredi;

    Erdem arığ sevredi;

    Yunçığ,yavuz tavradı,

    Erdem beği çertilür.



    Kamuğ (kamu,hep bütün,tamaıyla). Kevremek (gevremek,incelmek,zayıflamak). Erdem (fazilet). Arığ (arı,temiz). Sevremek (seyrekleşmek,azalmak). Yunçığ (kuvvetsiz,fakir,sefil). Yavuz (kötü,fena). Tavramak (kuvvetlenmek) Erdem beği (fazilet beği yani Alp Er Tunga). Çertilmek (gözden kaybolmak)



    Zaman tamil zayıfladı;

    Temiz fazilet seyreldi,

    Safi(ler),kötü(ler) kuvvetlendi,

    Fazilet beği (Alp Er Tunga)

    Gözden kaybolur.



    Öğgreyükü mundağ ok

    Munda adın yik dağ ok

    Atsa ajun uğrap ok

    Tağkar başı kertilür.



    Ögreyük (âdet). Mundağ (böyle). Ok (işte, Tekid edatı olarak kullanılır). Munda (bunda) Adın (-den başka). Munda adın (bundan başka). Yık (hasta). Dağ (gibi) Uğrap (uğrayıp,fırlayıp) Tağ (dağ). Kertilmek (delinmek,yontulmak,kesilmek)



    (Zamanın) âdeti böyledir işte;

    Bundan başka hasta gibidir.

    Dünya,uğraşıp ok atsa

    Dağlar başı (bile) kertilir.



    Ulşıp eren börleyü,

    Yırtar yaka urlayı,

    Sıkrıp üni yorlayu

    Sığtap közi örtilit.



    Ulaşmak (uluşmak). Ulşıp 8uluşıp). Eren (er) Böri (kurt) Börlemek (kurtlaşmak,kurt gibi olmak) Börleyi (kurtlaşarak) Urlamak (bağırmak,feryad etmek) Sıkırmak (ıslık çalmak,düdük gibi ötüp) Ün (ses) Yor (şarkıcı,muganni) Yorlamak (şarkı söylemek) Sıığtap (ağlayıp) Köz (göz) Örtülmek (örtülmek,kararmak [göz için]).



    Uluşup er(leri) kurtlaşarak,

    Yırtar yaka bağırarak,

    Islık çalıp sesi şarkıcı gibi,

    Ağlayıp göz(ler)i kararır.



    Könglüm için örtedi,

    Yitmiş yuşığ kartadı,

    Keçmiş ödig irtedi,

    Tün,kün keçip irtelir



    Köngül (gönül) Ört (ateş) Örtemek (yakmak,tutuşturmak) Yitmek (kaybolmak) Yitmiş (kaybolmuş) Yuş (yara) Yuşığ 8yarayı) kartamak (yarmak,sertlikle açmak) Keçmiş (geçmiş) Öd (zaman) Ödig (zamanı) İrtemek (aramak) Tün 8tün,gece) Kün (gün,gündüz) Keçmek (geçmek) İrtelmek (aranmak,aranılmak)



    Gönlüm(ün) için(i) yaktı,

    Kaybolmuş yarayı sertlikle açtı,

    Geçmiş zamanı aradı

    Gece,gündüz geçip aranılır



    Beğler atın argurup

    Kadgu anı turgurup

    Mengzi,yüzi sargarıp

    Kürküm angar türtülür



    Argurmak (yormak) Kadgu (kaygı) Turgurmak (kaldırmak,durdurmak 9 Mengzi (benzi) Sargarmak (sararmak) Kürküm (safran) Angar (onlara) Tütülmek (sürülmek)



    Beğler at(lar)ını yorup

    (Ve) kaygı on(lar)ı durdurup,

    Beniz(ler)i,yüz(ler)i sararıp

    (Adeta) onlara safran sürülmüş (gibiydiler)



    Ödlek yarag közetti

    Uğru tuzak uzattı

    Beğler beğin azıttı

    Kaçsa kalı kurtulur.



    Ödlek (zaman) Yarağ (fırsat) Közetmek (gözetmek) Uğrı (hırsız,gizli,gzilice) Azıtmak (azdırmak,yolunu şaşırtmak) Kalı (nasıl)



    Zaman fırsat gözetti,

    Gizlice tuzak uzattı (tuzak kurdu)

    Beğler beğini şaşırttı.

    Kaçşa nasıl kurtulur?



    Karahanlılar çağındaki halk edebiyatının en güzel örnekleri savaşa ve kahramanlığa aittir. Kaşgarlı Mahmud'un kitabındaki örnekler ayrı ayrı yerlere serpilmiş ve şiir örneği vermek maksadı güdülmeyerek kelimelerin nerelerde kullanıldığı gösterilmiş olduğundan aynı şiirin muhtelif parçalarını bulup birleştirmek güçtür. Vezin ile ve dörtlüklerin dördüncü mısralarındaki kafiye benzerliği ile bir dereceye kadar birleştirmek kabilse de dörtlüklerin dörtlüklerden hangisinin önce,hangisinin sonra geleceğini kestirmek,çok defa imkansızdır. Şu aşağıdaki parça da aynı şiire ait olduğu muhakkak olan dörtlüklerdir:



    Öpken kelip uğradım

    Arslanlayu kükredim

    Alplar başın toğradım

    Emdi meni kim tutar



    Öpke(öfke) Arslanlayu (arslanlaşarak,arslan gibi) Alp (kahraman) Emdi (imdi,şimdi)



    Öfkem gelip uğradım,

    Arslan gibi kükredim,

    Kahramanların başını doğradım,

    Şimdi beni kim tutar*



    Tolkış içre uruştım

    Uluğ birle karıştım

    Töküz altın yarıştım

    Aydım:Emdi al Utar !



    Tokış (dokuş,savaş) Birle (ile) Tüküz at (alnı akıtmalı,makbul yarış atı) Aydın 8söyledim,dedim) Utar (bir erkek adı)



    Savaş içinde vuruştum,

    Ulu(lar) ile karıştım

    Tüküz atla yarıştım

    Dedim: Şimdi al Utar.



    ('Al,Utar demesi Utata ya bir ok attığına,yahut kılıç vurduğuna alamettir)



    Kanı akıp yuşuldı

    Kapı kamağ teşildi

    Ölüğ bile koşuldı

    Toğmış küni üş batar



    Yuşulmak (yaralanmak,yaradan kan boşanmak) Kap (kap,deri) Kamağ (tamamıyla) Teşilmek (deşilmek) Ölüğ (ölü) Bile (ile ) Koşulmak (koşulmak,yan yana olmak, beraber bulunmak) Toğmış (doğmuş) Kin (gün) Üş (işte)



    Kanı akıp boşando,

    Derisi tamamıyla deşildi;

    Ölü(ler) ile beraber oldu.

    Doğmuş günü işte batıyor.



    Karahanlılar çğının bu halk edebiyatı mahsulleri arasında darbımeseller büyük bir yer tutmaktadır. Darbımesellerin bir takımı manzumdur. Manzum darbımesellerden bazılarının eski şiirlerin halk hafızasında kalmış mısraları olması muhtemeldir. Kaşgarlı mahmudun kitabında bunlardan vardır. Mısraların darbımesel haline gelip halk tarafından kabul olunması için uzun zaman ister. Bu bakımdan bu darbımesellerden bir kısmının onuncu asra ait olduğu muhakkaktır. Kaşgarlı Mahmudun zikrettiği:



    Aç ne yemes

    Tok ne temes



    Darbımeselinin bugün 'Aç ne yemez,tok ne demez' şeklinde hâlâ mevdut oluşu bunların ne kadar uzun ömürlü olduklarını gösterir. On birinci asırdan yürmüncü asra doğru uzun ömürlü olan darbımesellerden bazılarının on birinci asırdan geriye doğru da uzun ömürlü oldukları muhakkaktır. Hikemî ve felsefi şiir demek olan darbımesellerden birkaç örnek koyuyoruz:



    Avçı nice al bilse aduğ ança yol bilir



    Avcı nice bile bilse ayı o kadar yol bilir



    Od Tese ağız köymes



    Od (ateş) dese ağız yanmaz



    Kutsız kuduğka kirse kum yağar



    Kutsuz (talihsiz) kuyuya girse kum yağar



    Tağ tağka kavışmas , kişi kişige kavışur



    Dağ dağa kavuşmaz, Kişi kişiye kavuşur



    Öd keçer kişi tuymas yalınuk oğlı mengü kalmas



    Zaman geçer kişi duymaz , çıplak (insan) oğlu ebedi kalmaz



    Yer basrıkı tağ , budun baskırı beğ



    Yer baskısı dağ , millet baskısı beğ(dir)



    Tatsız Türk bolmas , başsız börk bolmas



    Acemsiz Türk olmaz , başsız börk (başlık,kalpak) olmaz

  3. #23
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Klâsik Edebiyat



    Klâsik edebiyat diyerek,Karhanlılar çağında başlamış olan islâmi şekilde Türk edebiyatını anlatmak istiyoruz. Bu edebiyat,Arap ve Acem edebiyatlarını taklit eden,vezin ve şekil bakımınca hemen hemen tamamen onlara benzeyen bir edebiyattır. Bu bakımdan 'klâsik^tabiri pek de doğru sayılamaz. Çünkü 'klâsik' bu kaideler içinde olgunlaştığı için artık biz buna klâsik edebiyat diyoruz.



    Karahanlılar çağında Türkistan şehirlerinede kuvvetli medreseler kurulmuş,din bilgileri ile uğraşan bilginler yetişmiştir. Buhara,Semerkand,Özkend,Kaşgar,Balasagun gibi şehirler birer islâm medeniyeti merkezi olmuştu. Karahanlı silâlesi de İslâmiyeti yaymak için uğraşan bir hükümdar ailesi olduğu için İslâmiyet ve İslâmi ilimleri tabiî koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi müslüman oluşu bütün ülkeyi İslâm medeniyetinin unsurlarını kabule hazır bir hale getirmişti.



    Karahanlılar çağında , 'klâsik edebiyat örneği' olarak iki eser kalmıştır:Biri 'Has hâcib yusuf'un 'Kutadgu Bilig' adlı eseri,öteki de 'Ahmed'in 'Ayber ül-Hakayik'idir. Bu iki mühüm eserden başka bazı eserlerin daha yazılmış olması ihtimali varsa da onlar bizim elimize geçmemiştir. Türkistanın,daha sonraki asırlarda başından geçen büyük savaşlar,kargaşalıklar,yangınlar dolayısı ile kaybolmuştur.


    Has Hâcib Yusuf ve Kutadgu Bilig


    Yusuf, Balasagunlu bir Türk şairi olup eserini 1069-1070 arasında Karahanlı8lardan Tafgaç Buğra Kara Han adına yazmış,eserine mükâfat olarak kendisine Kaşgar sarayında Has Hâciblik rütbesi verilmiştir. 'Kutadgu Bilig' siyasetname veya şehname demektir. Zaten şehname vezni olan feûlün feûlün feûlün feul vezniyle yazılmıştır. 6500 beyitten fazla olup 73 bölüme ayrılmıştır. Eser,dört sembolik şahsın konuşmalarından ibaret olup bu şahıslar şunlardır.



    Adalet : 'Kün Toğdı' adında bir padişah;

    Devlet : 'Ay Toldı' adında bir vezir;

    Akıl : 'Ögdülmiş' adında , vezirin oğlu;

    Kanaat : 'Udgurmış' adında , vezirin kardeşidir.



    'Has Hâcib Yusuf' bu dört kişiyi konuşturarak hükümdar tarafından milletin türlü sınıflarına karşı tutulması gereken yolları ve yapılması gereken muameleleri anlatmakta,öğütler vermektedir. Şairin felsefi ve içtimai düşünveleri burada açıkça gözükmektedir. Yusuf , felsefi ve içtimai düşüncelerini 1038'te ölen büyük İslâm mütefekkiri ve bilgini İbnisînâdan almıştır. İbnisinâ bir cemiyet beğler,çiftçiler,askerler olmak üzere üç tabakaya ayırdığı gibi Yusufda hükümdar,memurlar ve halk olmak üzere üçe ayırmakta ve bu sınıflar arasında haksızlık olmaması için herşeyden önce yoksulların devlet tarafından korunmasını ve böylelikle bunların orta sınıfa geçmesini ve giderek bütün milletin bolluğa ermesini istemektedir.



    Karahanlılar çağının edebi lehçesi olan Hakanlı lehçesiyle yazılmış olan Kutadgu Bilig2de dil heniz saflığını muhafaza etmektedir. Eserde kuvvetli bir İslâm , İran fikir tesiri olmakla beraber Arapça,Acemce sözler pek azdır. Bu lehçenin Gök Türkçe ve Uygurcanın devamı olduğu derhal göze çarpmaktadır. Yalnız aruz vezniyle yazılan ilk Türkçe eserlerden birisi olduğu için vezin bozuklukları ve aksaklıkları görülmektedir. Eski Türklerde ve onların eserlerinde mesela Gök Türk yazıtlarında olduğu gibi kadına muhterem bir mevki verilmeyip aşağı ve kötü bir mahlûk diye bakılası İslâm ve İran fikriyatının tesiridir.



    Kutadgu Bilig mesnevi tarzında yazılmıştır. Fakat eserin arasında 173 tane dörtlük vardır ki birinci,ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli,üçüncüsü serbesttir. Bunlara eserde 'şiir' veya 'mâni'deniyor. İşte bu dörtlükler Kutadgu Biligdeki milli unsuru teşkil ediyor. Bugün dünyada Kutadgu Biligin ü yazma nushası malûmdur. bunlardan biri uygur harfleriyle , ikisi Arap harfleriyledir. Uygur harfleriyle olan nusha , Heratta,Arap harfleriyle olanlardan biri Kahirede,biri de Türkistanın Nemengân şehrinde bulunmuştur. Kahiredeki nusha her halde Kıpçaktan gelmiş olacaktır. Bu üç nüshanın,Türklerin hâkim bulunduğu muhtelif ülkelerde bulunması Kutadgu Biligin vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu göstermektedir. Bundan başka Yayık ırmağının Hazara döküldüğü yere yakın olan Saraycık adlı yerde 13'üncü asra ait topraktan bir çömlek bulunmuştur ki üzerinde Kutagdu Biligden alınmış bir beyit vardır. Bu da eserin Türkler arasında ün kazaındığını göstermektedir.



    Hülasa bu büyük eser dil bakımından saf Türkçe olmak ve içinde 173 dörtlük bulunmakla beraber şeklinin mesnevi,vezninin şehnâme vezni ve fikriyatının islâm-iran fikriyatı olması bakımından yabancı tesirleri kuvvetle taşıyan bir eserdir.



    Aşağıdaki parçalar Kutadgu Bilig iki ayrı yerinden alınmıştır:



    Asıl metin



    İki türlü at oldu bu tilde yürür:



    Bir edgü,bir ısız ajunda kalır.



    Isızga söğüş,edgü ögdi bolur.



    Özünge baka-kör,kayusun kolur?



    Özin edgü bolsa,atın ögdilig;



    Kalı bolsa ısız sögüş ey silig



    Tercüme



    İki türlü ad bu dilde yürür;



    Bir iyi,bir kötü dünyada kalır.



    Kötüye sövüş,iyi(ye) övüş olur.



    Kendine bakagör,hangisini ister?



    Özün iyi ol(ur)sa adın övmeğe değer.



    Eğer ol(ur)sa kötü,hakaret (bulur) ey namuslu (adam)



    Asıl Metin



    Bu bir edgü erdi,anı ögdiler.



    Biri ısız erdi,anı sögdiler.



    Sögüşlüg nelüg boldı Zohhak utun



    Nelüg edgü boldu Feridun kutun?



    Tercüme



    Bu bir iyi idi,onu övdüler.



    Biri kötü idi,onu sövdüler.



    Hakarete lâyık (olan) nasıl oldu Dahhâk aybı ile?



    Nasıl iyi oldu Feridun şerefi ile?



    Asıl metin



    Körü-berse emdi bu Türk beğleri,



    Ajun beğlerinde bular yegleri.



    Bedük bilgi birle öküş edremi,



    Olar boldı körgin kişi ödrümi



    Bu Türk begleride atı belgülüg



    Tunga Alp Er erdi,atı belgülüg



    Tejikler ayur anı Afrasiyab



    Bu Afrasiyab.........................



    Tercüme



    Görüverse şimdi bu Türk beğleri,



    Dünya beğlerinden bunlar(dır) en iyileri.



    Büyük bilgi ile,çok(tur) fazileti,



    Onlar oldu güzellikle kişi(lerin) seçkini.



    Bu Türk beğlerinde adı belli (meşhur)



    Tunga Alp Er idi,adı belli (idi).



    Tacikler (Acemler) der onu Afrasiyab,



    Bu Afrasiyab......................................... .....



    Asıl metin



    Edi artuk erdem,kerek ög,bilig,



    Ajun tutkuga yetse utru elig.



    Tejikler bitigde bitimiş munı



    Bitigde yok erse kim okkay anı?



    Tercüme



    Çok fazlasıyla fazilet (ve) gerek(se) akıl,bilgi



    Dünya(yı) tutmaya (idare etmeye) yetse bundan dolayı eli,



    Tacikler kitapta yazmış bunu,



    Kitapta yok ise (olsa) kim zikreder onu?

  4. #24
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Yügnekli Ahmed ve Aybet ül - Hakayik


    Yügnek, Semerkand yakınındadır. Ahmed ve babası Mahmud oralıdır. Fakat Ahmed'in yaşadığı zamanı kât'i olarak tayin etmeye imkân yoktur. Dokuzuncu asrın sonlarında yaşamış olan 'Yügnekli Ahmed' adında bir bilgin varsa da bunun bizim Yügnekli Ahmed olması ihtimali zayıftır. Çünkü, Aybet ül - Hakayik'in dili bu eserin dokuzuncu asra ait olmadığını gösteriyor. Yügnekli Ahmed hakkındaki bilgilerimiz daha ziyade menkabe mahiyetindedir: Anadan doğma kör,fakat çok akıllı ve dindarmış. Bagdattan dört fersah uzakta oturur,her gün bu yolu yürüyerek imamı Âzamın dersini dinlemeye gelirmiş. En geride otururmuş. Bir gün İmamı Âzama en çok hangi talebesinden memnun olduğunu sormuşlar. O da hepsinin iyi olduğunu,fakat dört fersahlık yolundan gelen kör Türk'ün bütün talebelere örnek olduğunu söylemiş. Ahmed,öğüt gibi şiirler söylermiş ve bu şiirler Türkler arasında pek yaygın imiş.



    Bu rivayetlere bakılırsa Ahmedin pek eski olması icap etmektedir. Çünkü İmamı Âzam sekizinci asır ortalarında ölmüştür buna ise imkân yoktur.



    Fakat eserine göre Ahmedin medrese tahsili görmüş , Arapçayı ve İslâmi bilgileri bilen birisi olduğu muhakkaktır.



    Eserin dil hususiyetlerine bakılarak hüküm vermek icabederse Kutadgu Biligden biraz sonra yazıldığını kabul etmek icabeder. Çünkü Arapça- Acemce sözler oldukça çok ve eserde İslâm fikriyatı fazladır. Aybet ül- Hakayik,'Hakikatler heğbesi' demektir. 'Dâd Sipehsâlâr Mehmed Bek' adında bir Türk beğinin adına yazılmıştır. Şimdiye kadar ikisi de İstanbul'da Ayasofya kütüphanesinde olmak üzere iki yazması bulunmuştur. Biri 14552'te Semerkand'da,biri 1480'de İstanbul'da yazılmıştır. Ankarada hâkim İbrahim Efendi adında birisinde bulunan bir nüshada da Aybet ül - Hakayike ait bazı parçalar vardır. Semerkand nüshası daha orjinaldir. Öteki nushadaki birçok yabancı kelimelerin yerine burada Türkçeleri vardır.



    Aybet ül -Hakayik feûlün feûlün feul vezninde yazılmış didaktik bir eser olup şu bölümlerden ibarettir:



    1- Münacat yani Tanrıya yakarış 10 beyit gazel tarzında

    10 beyit gazel tarzında

    (Bu ikisi bir tek manzumedir.)



    2- Na't yani peygamber için öğici bir parça ve dört halife medhi



    3- Dâd İspehsalâr Mehmed Bek hakkında öğücü bir şiir 14 beyit gazel tarzında



    4- Kitabın yazılmasının sebebi hakkında 6 beyit gazel tarzında



    5- Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında 24 beyit dörtlüklerde



    6- Dilini tutmak ve bununla yolları hakkında 24 beyit dörtlüklerle



    7- Dünyanın değişkenliği hakkında 24 beyit dörtlüklerle



    8- Cömertlik ve pintilik hakkında 48 beyit dörtlüklerle



    9- Ahlâk yücelikleri hakkında 19 beyit dörtlüklerle



    10- Muhtelif beyitler 54 beyit dörtlüklerle



    11- İtizar ve sonuç 10 beyit dörtlüklerle

    +

    ______________________________________

    242 beyit dörtlüklerle



    Aybet ül - Hakayikteki milli unsur,eserin büyük bir kısmını dolduran dörtlüklerdir. Fikir bakımından bedbin ve dini bir eserdir. Kutadgu Biligdeki felsefenin karışık durumundan da ilham almış olabilir. Daha sonraki asırların bazı şairleri tarafından 'Edipler edibi' sayılmasına rağmen edip Ahmed iyi bir şair değildir. Aruz veznini iyi kullanmayışından,bir gazelde aynı kafiyeleri tekrar etmesinden başka lirizmden de tamamen mahrumdur.



    Eserin değeri dil bakımındandır. Hakanlı lehçesi dediğimiz Karahanlılar çağı edebi lehçesinin bize kalan tektük mahsullerinden olduğu için mühimdir. Bununla beraber Ahmed, Ttürkler arasında ün salıp evliya sayılmış ve öğüt vadisindeki manzum sözleri yayılmış olduğu için tesiri bakımından mühim bir şahsiyettir.


    Dinî Edebiyat


    Karahanlılar , müslümanlığı yeni kabul ettikleri için dinî heyecanla dolu idiler. Bu dinî heyecan halk arasında Manas destanının doğmasına sebep olmuştu. Okumuşlar arasında da bir takım eserin yazılmasına sebep olacağı tabiîydi. Bu günkü eksik bilgimize göre Karahanlılar çağında bize iki tane dinî eser kalmıştır: Türkiye tefsir ve Satuk Buğra Han tezkeresi.

    Türkçe Tefsir


    Kur'anı açıkça anlatıp mânâsının açan eserlere tefsir denir. Tefsir islâmi ilimlerin belli başlılarından biri haline gelmiştir. Tefsir bilginlerine müfessir derler. Bizim Türkçe tefsirin bir tek yazma nushası vardır ki Pprof. Zeki Velidi Togan tarafından Leningrada götürülmüştür. Tefsir tam değildir. Başından ve ortasından eksiktir. 18'inci surenin 4'üncü ayeti ile başlamaktadır. Eser asıl Arapça yazılarak satırları arasına Türkçe olarak peygamberin hayatına ve din tarihin ait hikâyeler konulmuştur.



    Tefsirin kimin tarafından,hangi tarihte ve nerede yazıldığı belli değildir. Eserin içinden çıkarılabilen mânâya göre tefsir on birinci asrın başlarında maveraünnehirde yazılmıştır.


    Satuk Buğra Han Tezkeresi

    'Argu =Argun' boyundan Sa'd oğlu Ahmed (Ahmed ibn-i Sa'd ül- Argunî) adlı birisinin eseri olan bu tezkere,Satuk Buğra Han ile çocuklarının menkabelerinden bahseden mensur bir eserdir ve on birinci asır mahsullerindendir. Satuk Buğra Han tezkeresinin eski bir yazması şimdiye kadar bulunamamıştır. Daha sonraki zamanlarda istinsah olunan yazmaları yazanlar,eserlere kendi zamana ait bazı şeyler ilâve ettiklerinden,o eserin orjinalliği azalır. Satuk Buğra Han tezkeresi de çok okunan ve bu yüzden çok istinsah olunan bir eser olduğundan müstensihler elinde değişip bozulmuştur ve Karahanlı sülâlesinin birçok hakanlarının tarihleri de buna ilâve olunarak adeta bir tarihi eser halini almıştır. Karahanlılar daima müslümanlığı korumak ve yaymak için çarpıştıklarından,bu uğurda müslüman olmayan Türk ve Moğollarla birçok savaşlar yaptıklarından bu eser adeta Karahanlıların milli bir eseri sayılabilir.

  5. #25
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    SELÇÜKLÜLER ÇAĞINDA TÜRK EDEBİYATI


    Oğuzlar


    Karahanlılardan sonra Türk dünyasının yüksek hâkimiyeti Oğuzlara geçmiştir. Oğuzların başındaki aile Selçük Beğin neslinden geldiği için bunların kurduğu devlet Selçüklüler adı ile anılır. Selçuk şekli Selçük kelimesinin Acmler ağzında bozulmuş şeklidir.



    Bu Oğuzların eski Dokuz Oğuzlarla olan yakınlığı üzerinde kesin bir söz söylemek mümkün değildir. Çünkü merkeleri bugünkü Moğolistan olan ve Dokuz boydan kurulmuş oldukları için Dokuz Oğuz adıyla anılan o eski Oğuzlardan Sırderya boyunda gördüğümüz bu yirmi dört boydan kurulmuş Oğuzları birbirine bağlamak için elimizde yeter derecede belgeler yoktur. Bildiğimiz şey eski Dokuz Oğuzların olsun,sonraki yirmi dört Oğuzların olsun,Kunlar neslinden geldiğidir. Gök Türkler çağında batı Gök Türklerine bağlı olan Oğuzlar,Kkarahanlılar devleti çağında da onlara tâbi idiler. Oğuzların Kınık boyundan olan Selçük,Karahanlılar devletinde subaşı yani kumandandı. Karahanlı tiginleri bu savaşçı Ttürklerden gerek Gaznelilere karşı,gerekse birbirine karşı istifade ettiler. Böylelikle Selçüklüler tarih sahnesine çıktı. Bunların pek fazla faal oluşu Gazneliler imparatorluğu için tehlikeli olduğundan Gazneli Sultan Mahmud 1025'te Selçük Beğin oğlu Arslan Beği hile ile tutturarak hapsettirdi. Gerek bu vak'a gerekse bir müddet sonra da Oğuz beğlerinden Yağmur beğin Gazneliler tarafından öldürülmesi Oğuzlarla Gaznelilerin arasını açtığından aralarında on yıllık çetin çarpışmalar oldu. Nnihayet Dendânekan meydan savaşında Gazneliler ordusu büyük bir bozguna uğradıktan sonra 1040 yılında Horasan'da Selçük devleti kuruldu ve sultanlığa da Tuğrul Beğ seçildi.


    Selçük Devleti


    Selçük devleti ile Türkler için tarihte yeni bir vatan ve yeni bir devlet kurulmuş oluyordu. Çünkü o zamana kadar yalnız Orta Asya'da bir tek Türk vatanı varken Selçüklülerin kurduğu bu yeni ve kuvvetli devletle ikinci bir Türk vatanı daha kurulmuş oluyordu. Bu yeni devlet 'Türkiye' dediğimiz Batı Türkelidir. İlk hükümdar olan Sultan Tuğrul Beğ çağında (1040-1063) Horasan'dan başka,Irak,İran ve Azerbaycan dahi fetholunarak 1048'de Pasin ovasında Bizans ordusuyla ilk büyük çarpışma yapşldı ve bu ordu yokedilerek kumandanı Liparit de esir edildi. 1055'te Halifenin çağırışı üzerine Bağdata giden Tuğrul Beğ İslâmiyetin fiili hâkimiyetini de eline aldı.



    Selçüklülerin ikinci hükümdarları olan Alp Arslan (1063-1072) Ermenistanı alıp Gürcistanı haraca bağladıktan sonra Anadoluya açmaya devam etti. 26 Ağustos 1071'de Mmalazgirtte Bizansın kuvvetli ordusunu,Bizans ordusundaki Oğuz ve Peçenek Türklerinin de yardımıyla bozup Bbizans imparatorunu esir ettikten sonra bütün Anadolu Türklere açılmış oldu. Bu zafer bütün dünyada öyle bir yankı uyandırdı ki Avrupalılar telaşlandılar ve Papa bütün Avrupayı Türkler aleyhine ayaklandırmaya teşebbüs etti.



    Melikşah çağı (1072-1092) Selçük devletinin altın çağıdır. Melikşahın imparatorluğu Tanrı dağlarından Adalar Denizine kadar uzanıyordu. Bu kadar geniş bir imparatorluğun tek elden idaresi güç olduğu için devlet eski Türklerde de olduğu gibademimerkesziyetle idare olunuyordu. Selçük imparatorluğu dört sultanlığa,yani dört krallığa ayrılmıştı:



    1- Horasan Sultanlığı : Horasan,Maveraünnehir, Azerbaycan yörelerine hakimdi. Merkezi Isfahan şehriydi.



    2- Kirman Sultanlığı : İranın cenup bölümlerine hakimdi. Merkezleri Kirman şehriydi.



    3- Suriye Sultanlığı : Suriyeye hâkim olup merkezleri Şam ve bazan Halep şehriydi.



    4- Anadolu Sultanlığı : Anadoluya hâkim olup merkezleri İznik sonra Konya idi.



    Bu dört sultanlıktan birincisi asıl devlet olup öteki üçü buna tâbi idiler. Bunun sultanlarına 'Büyük Sultan' denip imparator demektir. Ötekiler kral mertebesinde idiler. 1157'te Sancarın ölümünden sonra imparatorluğun bölümleri arasındaki bağlar koptu. Kirman Selçüklüleri iç savaşlarla ülkeyi karmakarışık ettikleri gibi Anadolu Selçüklülerde tamamıyla müstakil harekete başladılar. İmparatorluğun yeniden birleşmesi için,önceleri Horasan Sultanlığına bağlı büyük bir beğlik olan Harzemşahların yaptığı hareket bir aralık başarılıyor gibi olduysa da bu sırada Çingiz Han'ın çıkışı buna engel oldu. Bütün Türk dünyasında yüksek hâkimiyet Çingiz Han hanedanına geçti.


    Selçük Medeniyeti



    Selçük devleti eski İran gelenekleriyle İslâm dini esası üzerinde kurulmuş bir Türk devleti idi. Türk türesi ve gelenekleri halk arasında çok kuvvetli idi. Selçü,k sultanları pek yüksek ahlâklı,doğru duygulu kimselerdi. Oğuz boylarını parçalayıp dağıtarak yeni kurdukları Türkiyede boyculuk ve urukçuluk zihniyetinin yerleşmesine engel olmuşlardı. Alp Arslanın ve Melikşahın veziri olan İranlı Nizâm ül - Mülk memleketin birçok yerlerinde medreseler yani üniversiteler açarak ilmin ilerlemesine çalışmıştı. 1066'da Bagdatta kurduğu Nizâmiyye medresesi pek ünlü olup hem müderrsilerine yani profesörlerine,hem de öğrencilerine aylık bağlanmıştı. Koca Türkiyenin her tarafı,hükümdarların ve beğlerin yeptırdığı yol,köprü,kervansaray,hastane,medrese ve imaretlerle dolmuştu. Selçük hükümdarları ve şehzadeleri bilginleri,şairleri korurlardı. Selçük devleti bir Türk devleti olmakla beraber bunların çağı en çok İran edebiyatının gelişmesine yaramıştır. Melikşah ve diğer bazı Selçük prensleri de farsça şiirler yazmışlardı. Türk ırkından olan bir takım şairler de farsça şiirler yazarak Acem edebiyatına hizmet etmişlerdir.



    Selçüklüler çağında tarihi ve siyasi eserler de yaızlmıştır ki başlıcaları Nizâm ül , Mülk'ün oğulları tarafından kaleme alınna 'Siyasetnâme' ile meçhul bir müellif tarafından 1127'de yaızlmış olan ve Türk tarıhine ait değerli bilgiler veren Mücmel üt- Tevârih'tir.



    On birinci asrın başlarında yapılmış olan Râdkândaki türbe büyük bri kule şeklinde olup bozkırlardan gelen göçebe Türklerin ilk mimarlık eserlerindendir. Bu kule Türk çadırlarına benzemektedir. Tûs şehrindeki İmam Gazâli türbesi de Selçük mimarisinin belli başlı eserlerindendir.


    Oğuz Türkçesi



    Selçük devleti yani Türkiye kurulduğu zaman devletin kuruuları olan Ooğzular'ın dili henüz bir kültür dili olmamıştı. Oğuzları kültür seviyesi bakımından Karahanlı Türklerinden geri idiler. Selçük devleti kurulunca da birden bire işlenmiş iki kültür dilinin yani Arapça ile Acemce'nin tesirinde kaldılar. Bilhassa Farsça şiir ve edebiyat dili olarak çok incelmiş ve işlenmişti. Oğuz Türkleri zaten eskiden beri Farslarla sınırdaş oldukları için Farsçaya bazı kelimeler vermişlerdi. İranı zapedip de Fars kültürünün ve edebiyatının kuvvetle yaşadığı yerlere hükmedinde Farsçanın tesirinde kalmamaları mümkün değildi.



    Bununla beraber Oğuz Türkleri Selçük devleti gibi cihan ölçüsünde bir imparatorluk kurdukları için dilleri birden bire büyük bir önem kazandı. Karahnlılar ülkesinden gelen birçok medeni Türkler de Selçük ülkesinde yüksek Türk kültürünün gelişmesine hizmet ettiler ki bunların başlıcası Kaşgarlı Mahmud'dur. Bunlar sayesinde Türkçe öteki iki dile karşı başarı ile kendini korumuştur.



    Büyük Selçük imparatorluğunda Türklerin en kalabalık oldukları yer Anadolu idi. Bir takım tahminlere göre Selçük devletindeki bir milondan çok Türk'ün yarım milyonu Anadoluya yerleşmişti. Bu Türkler yalnız Oğuzlar olmayıp başta Karluklar olmak üzere başka Türkler de vardı. Fakat büyük çokluk daima Oğuzlarda idi. Anadoluda Türklerin daha kalabalık olması yüzünden burada Türkçe daha kuvvetle tutundu ve Azerbaycan,İran gibi yerlerde yabancı tesiriyle şehirlerde Türkçe'nin ses uyumu kaidesi bozluduğu halde Anadolu'da bilhassa Orta Anadoluda sapasağlam kaldı. Fakat Selçük imparatorluğu çağında Orta Asyada yazılan eserler daima medeni Türklerin yani Hakanlıların lehçesiyle yaızlmıştır.


  6. #26
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Selçüklüler Çağında Türk Tasavvufu


    Selçük çağı olan on ikinci asırda İslâmlaşma devam ediyordu. Türkler müslümanlığı daha ziyade şeklen kabul etmişlerdi. Araplar arasında çıkmış bir çöl dini olna müslümanlık,yayla ve bozkır milleti olan Türklere o kadar elverişli gelmiyordu. Hele milli geleneklerine kuvvetle bağlı olan Türkler,kanun dişida olarak İslâmiyetin gerektirdiği zaruretleri kabul edemiyorlardı. İşte bu hal dini heyecanla dolu bir takım Türk mütefekkirlerini harekete getirdi. Bunlar,Türklerin arasında müslümanlık propagandası yapmaya bir yandan da eski Türk geleneklerini kuvvetle yaşatarak Türk ve İslâm fikirlerini kaynaştırmaya başladılar. Bu hareket muvaffak oldu. O zamana kadar yalnız şeklen müslüman olmuş olan Türkleri müslümanlığa daha kuvvetle bağlandığı gibi eski dinlerinde kalmış olan Türkleri de müslümanlığa çekmeye başladı. Bu hareket bir Türk tasavvufu idi. Tasavvuf dinin felsefesidir. Fakat Türklerde doğrudan doğruya din haline gelmişti. Müslümanlıkla Şamanizm kısmen manihaizmin ve milli Türk gelenekleri karışmış bundan Türk tasavvufu doğmuştu. Bu Türk tasavvufu her şeyden önce yüksek bir ahlâka dayanıyor, kadınların da erkeklerle birlikte bulundukları ayin meclisleri İslâmiyete aykırı bir hareket teşkil ediyordu. Fakat artık bütün bu hareketlere İslâmlık adı veriliyordu. Eski Türk şairleri olan ozanlar şimdi 'ata' yahut 'bab' adı altında Türklere şiirle hitap ediyorlabir yandan da böylelikle müslümanlığı telkin ediyorlardı. Fakat babların telkin ettiği bu müslümanlık tamamıyla bir Türk müslümanlığı idi.

    Selçüklüler Çağında Yazılan Eserler


    Selçükler çağının iki karakteri vardı. Biri geniş bir islâmlaşma ve onunla at başı giden Türk tasavvuf hareketi,ikincisi de Selçüklülerin bir cihan imparatorluğu kurarak İslâm dünyasının hâkimiyetini ellerine almalarıydı. Bu iki karakter Selçük çağında yazılan eserlerde de kendisini gösterdi. Selçük çağında iki türlü eser ortaya çıktı. Biri tasavvufa ait eserler biri İslâm dünyasının başı olan Türklerin diline ait olan eserler.



    Tasavvufa ait eserlerin iki mühim şahsiyeti vardır: Hoca Ahmed Yesevi ile Hâkim Süleyman Ata Türk diline ait eserler de Kaşgarlı Mahmudun 'Divânü Lûgat it - Türk'ü ile Zemahşerînin 'Mukaddemet ül - Edeb'i ve Kays oğlu Şemseddin Mehmedin 'Kanklı Lûgati'dir.


    Selçüklüler Çağında Tasavvuf Şairleri ve Tasavvufi Eserler


    Türklükle Müslümanlığı bağdaştırmak kaygısından doğan Türk tasavvufu başlangıçta pek basit bir fikri hareket gibi görünüyordu. Mutasavvıflar Türklere hitap edebilmek içim tesirli bir dil aramışlar ve bunu şiirler bulmuşlardır. Şiirin esrarlı âhengine bürünen fikir daha büyük bir ibham ile hitap edince saf Türkler üzerindeki tesiri de o kadar fazla oluyordu. İşte bu propaganda şiirleri daha sonra Türkler arasında pek kuvvetli bir edebiyatın gelişmesine sebep olacaktır.

    Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmet Divanı


    On ikinci asrın en önemli şairi Hoca Ahmed Yesevî'dir. Bir adı da 'Türkistan' olan Yese şehrinde yaşadığı için Yyesevi adını almıştır. Yesev'i Arapça 'Yeseli' demektir. Ahmen Yesevî o zamanın büyük bir ilim merkezi olan Buharada yüksek tahsilini yaptıktan sonra o zamanın ünlü şeyhlerinden olan 'Hemedanlı Şeyh Yusuf'intisap etti. Onun üçüncü halifesi oldu. Sonra Yeseve gelerek saf Türkleri aydınlatmaya başladı. Bunun için bir tarikat kurdu. Bu tarikata,kendi Yesevi adından dolayı 'Yesevilik' denir. 'Tarikat' , ahlâk nizamı üzerine kurulmuş bir cemiyet demektir. Tarikatların bazı ayinleri olur. Yesevilik tarikatınında bazı ayinleri vardı ki bunlar İslâmiyetten önceki çağlardan,Türklerin tabiata taptıkları zamanlardan kalmıştı. Ahmed Yesevî,binlerce mürid yani çırak veya talebe toplamıştı. Bunlara tesirli bir şekilde hitap edebilmek için şiiri bir vasıta olarak kullandı. İşte Ahmed Yesevînin bu şiirlerine 'Hikmet' denir. Hikmet, 'Felsefi söz' , 'Derin söz' anlamlarına gelir. Hakikatte Hoca Ahmed Yesev3inin hikmetleri pek de derin şeyler değildi. İslâmiyetin ve Peygamberin propagandasından, dervişlikten,cennet ve cehennemden bahseden bu manzumeler tamamıyla basit ve ahlakı değerleri yoktur. Türkler'i kıyamet günü ve cehennemle korkutmaktan maksadı onları İslâmiyetin günah kıldığı şeyleri yapmaktan alıkoymaktı.



    Yesevînin 'Hikmet' adı verilen bu öğüt kılıklı manzumeler sonradan toplayarak 'Hikmet Divanı' adını almıştır. Hikmet Divanındaki manzumelerın çoğu hece ile hecenin 4+4+4 vezni ile yazılmıştır. Manzumeler klasik Türk nazım şekli olan dörtliklerle meydana getirilmiştir. Aruzla yazdışı şiirler azdır. Şiir bakımından değerli olmadığı halde dil bakımından bu hikmetlerin değeri vardır. İçinde yabancı kelimeler epey olduğu halde yine bu maznumeler temiz Türkçenin güzel örneklerinden dir Karahanlılar çağındaki Hakanlı lehçesinden pek az farklı bir lehçe ile yazılmışlardır. Bu da aradaki zamanın ve Oğuz lehçesi tesirinin neticesi olsa gerektir.



    Ahmed Yesevî 1167 deki ölümüne kadar dini telkinlere ve hikmetler yazmaya devam etti. Hayatı ile de Türklere örnek olmaya çalışıyordu. Peygamber 63 yaşında ikne ölmüş olduğu için Ahmed Yesevî de 63 yaşında iken yer altında kazdırdığı bir odada yaşamış,İsl.3amiyete bağlı canlı bir örneğini Türklere göstermek istemişti. Onun bu feragati hiç te tesirsiz kalmadı. Daha hayatında iken geniş bir sahaya yayılan Yesev'ilik,kendisinin ölümünden sonra hemen bütün Türk dünyasına yayıldı. Sonraları 'Yesevîlik'ten 'Bektaşilik' çıktı ki bunun da Türk fikir hayatındaki tesiri pek büyüktür.



    Ahmed Yesevî,Türk hayatında pek fazla tesir bırakmamıştır. Yesevîlik tarikatinde onun gibi hikmetler yazmak gelenek olmuştu. Yesevîlik zahidane bir tarikat yani yalnız suç ve günah işlememek esaslarına dayanan bir cemiyet olduğu halde bir asır sonra,Anadoluda büyük bir aşk felsefesi haline geldi. Bu da daha çok bir 'kendi kendine olgunlaşma' ile oldu.



    Ahmed Yesevî'nin şair olarak değeri azdır. Fakat Türkler arasında ahlâk çığırı açmak,Şamanizmi bırakıp İslâmiyeti almaktan doğan buhranın önüne geçmek ve 13'üncü asrın büyük Türk şairi Yunuz Emre'ye zemin hazırlamak bakımından o bütün Türk tarihinin birinci sınıf şahsiyetlerinden biridir.



    Örnek olmak üzere Ahmed Yesevînin hikmetlerinden birini ve onun bugünkü Türkiye Türkçesine tercümesini veriyoruz.



    Metin



    Ol kadirim kudret bilen pazar kıldı,



    Hurrem bolı yer astıga kirdim mene!



    Garig benden bu dünyadın güzer kıldı.



    Mahrem bolıp yer astıga kirdim mene!



    Zâkir bolıp,şâkir bolıp Haknı taptım,



    Şeydâ bolıp,rüsvâ bolıp candın öttim,



    Andan sonra vahdet meydin katra tattım,



    Hemden bolıp yer astıga kiridm mene



    Altmış üçke yaşım yetti,bir künçe yok,



    Vâ dirîga Haknı tapmay,könklüm sınuk,



    Yer üstide sultanmen tip boldum ulug



    Pür gam bolıp yer astıga kirdim mene!



    Başım tofrak,cismin tpfrak,özim tofrak;



    Küydim,yandı bolalmadım hergiz apak;



    Hak vaslıga yetermen tip ruhum müştak,



    Zemzem bolıp yer astıga kirdim mene !



    Tercüme



    O kadirim (Tanrım) kudret ile nazar kıldı (baktı)



    Bahtıyat olup yer altına girdim işte !



    Garip kulun bu dünyadan geçti,



    Mehrem olup yer altına girdim işte!



    Zikredici olup,şükredici olup Hakkı buldum,



    Deli olup,rüsvâ olup candan geçtim,



    Ondan sonra vahdet mey(in)den damla tattım,



    (Peygambere) arkadaş olup yer altına girdim işte !



    Altmış üçe yaşım yetti,bir gün gibi değil,



    Eyvah,yazık Hakkı bulmaz,gönlüm kırık



    Yer üstünde (ben) sultanım diyip oldum ulu



    Gamlı olup yer altına giridm işte!



    Başım toprak,cismim toprak,özüm toprak;



    Yıkıldım,yandım olamadım asla apak;



    Hak vaslına yeteceğim (erişeceğim) diyip ruhum müştak,



    Zemzem olup yer altına giridm işte !

  7. #27
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    63
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ

    Hakîm Süleyman Ata



    Hoca Ahmed Yesevînin üçüncü halifesi olan Hakîm Süleyman Ata,onun tarafından Harzeme gönderilmişti. Vazifesi Harzemi doğru yolu getirmek,yani Yeseviliği orada yaymaktı. Hakim Süleyman Ata bu vazifesini başarı ile yaptı. 1187'te ölerek 'Ak Kurgab'a gömülünceye kadar Yesevilipi harzemdeki göçebe Türkler arasında yaydı. O da tıpkı şeyhi Ahmed Yesevi gibi, Yeseviliği yaymak için hikmetler yazmıştır. Böylelikle hikmet yazman yeseviliğin mühim vir geleneği oldu. Türkler arasında asırlarca değerini kaybetmeden okunan eserin başında Ahmed Yesevi ile Süleyman Ata'nın hikmetleri gelir. Süleyman Ata'nın eserleri 'Bakırgan kitabı' 'Meryem kitabı' ve 'Âhır zaman kitabı'dır. Kendisine 'Bakırgan' lâkabı verilmiş olduğu için hikmetlerinin toplandığı kitap Bakırgan Kitabı adını almıştır. Bunun da şiir sanatı bakımından değeri yoktur. O da tıpkı üstadı Ahmed Yesevî gibi,manzumeyi bir vasıta olarak kullanmış,asla sanat gayesiyle hareket etmemiş,bu yüzden hikmetler kuru didaktik parçalar olmaktan ileri gitmemişti.



    Hoca Ahmed Yesevî ile Hâkîm Süleyman Ata iki büyük halk adamıdır.



    Selçüklüler Çağında Dil Eserleri


    Selçüklüler İslâm dünyasında hâkimiyeti ele almaları ve cihan ölçüsünde bir devlet kurmaları, Türklere olduğu gibi onların diline de büyük bir ehemmiyet kazandırmıştı. Bu yüzden Türk diline ait bir takım eserlerin de yazılacağı tabiî idi. Nitekim bu çağda Türk olan veya olmayan bir takım müellifler tarafından Türkçeye ait pek önemli ve değerli eserler bazılarının yalnız adını biliyoruz;eserlerin kendileri Orta Asyanın büyük savaşlar ve kargaşalıklarla sarsıldığı daha sonraki asırlarda kaybolmuştur.

    Kaşgarlı Mahmut ve Divânü Lûgat it-Türk


    Selçüklüler çağının en önemli dil eseri 'Divânü Lûgat it - Türk'tür. 'Türk Lehçeleri Kamusu' demek olan bu eser 1077'te Bağdatta bitirilmiştir. Karahanlı Türkmenlerinden asil bir aileye mensup olan Kaşgarlı Mahmud, Arap dilini de çok iyi bilen bir bilgindir. Türk uruk ve boylarından hemen hepsinin arasında dolaşarak (Oğuz,Türkmen,Çiğil,Yağma,Tuhsı,Kırgız) Türk lehçeleri üzerinde geniş ve sağlam bilgi edinmiş,böylelikle eserini yazmıştır. Eser,Türkçe bilmeyenlere bu büyük dili öğretmek için yazılmış bir dl kitabıdır. Türkçe kelimeler Arap harfleriyle yazılmış,yanlarına Arapça karşılıkları konarak Arapça izahat verilmiştir. Bir çok kelimelere örnek verilmek için de bunların geçtiği manzumeler ve darbımeseller zikredilmiş,böylelikle eset Türk edebiyat bakımından zengin bir hale gelmiştir. Fakat eserin değeri yalnız edebiyat bakımından değildir. Yer yer getirdiği örnekler ve verdiği izahatla 'Divânü Lûgat it - Türk',Türk destanları,halkiyatı,tarihi,coğrafyası için eşsiz bir hazine olmuştur. Eserde bir de renkli harita vardır ki Türkelini dünyanın merkezi olarak gösteren bu renkli harita,bugünkü bilgimize göre,Türklerin ilk haritasıdır.



    Büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmudun aynı zamanda kuvvetli bir Türkçü olduğu da anlaşılmaktadır. Kitabına yazdığı şu önünç bunu göstermektedir.



    'Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verip yer yüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi. Kendilerini hak üzre kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı,onlardan yaan olanları aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. okları dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen şey,bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek,Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur,bu adamla birlikte başkalarıo da sığınabilir'



    Bu satırların,halifelik merkezi olan Bağdatta yazıldığı düşünülürse Kasgarlı Mahmudun Türkçülüğü daha iyi anlaşılır. Müellif bu eseri yazmaya 25 kânunusani 1072'de başlamış,10 Şubat 1074'te bitirmiştir. Sonra 1076-1077 yıllarında düzelterek bitirmiş ve Halife El - Muktedi Billâh'a takdim etmiştir.



    Kaşgarlı Mahmudun babasının adı Hüseyin Beherkin Beğ olup Isık göl kıyısındaki Barsgan şehrindendi. Beherkin Beğ,Samanlılar ülkesini zapeden Karahanlı ordularının veya bu ordulardan birinin başında bulunmuş olan bir kumandandır. Kaşgarlı Mahmudun kendisinin de ilk önce asker olmuş olması muhtemeldir. Barsgan ve yüreleri ötedenberi medeni ve doğrudan doğruya 'Türk' adını taşıyan Türklerin oturduğu yer olduğu için Kaşgarlı Mahmudun eski Türk geleneklerini iyi bilmesi tabiidir. Bundan dolatı kitabında kendisini 'Kendim de Türklerin dilce en fasihlerinden,ifadesi es açık olanlarından,silahı en iyi kullananlarındanım' demektir.



    Kaşgarlı Mahmudun eseri Besim Atalay Beğin himmetiyle dilimize çevrilmiş olup yapılan birçok düzeltmelerle daha istifadeli bir hale getirilmiştir.



    Kaşgarlı Mahmud,'Divânü Lûgat it - Türk'ten başka 'Kitâbü cevâhir ün - Nahv fi Lûgat it - Türk' (Türk lehçelerinde Nahiv Esasları) adında bir eser daha yazılmışsa da Türk dili ve edebiyatı pek değerli olan bu eser daha ele geçmemiştir.



    Zemahşeri ve Mukaddemet ül-Edeb



    Selçüklüler devleti feodal bir devlet olduğu için ülkenin bazı bölümleri yarı müstakil hanedanlar elinde bulunuyordu. Bu hanedanlardan biri de Harzemdeki Harzemşahlar ailesi idi. Aral gölünün güney yöreleri olan Harzeme Türkler karzum derlerdi. Burası Harzem (Hvârezm) adında İranlılara yakın eski bir milletin vatanı olduğu için bu adı almıştır. Selçüklülere tâbi olan Türk Harzemşahlar ailesi Oğuzlardandı. Fakat idare ettikleri Türklerin büyük çokluğu Kanklılardı. Kanklılar da Oğuzlar gibi batı Türklerinden oldukları için dilleri Oğuzlarınkine çok yakındı. Büyük Selçüklülerin bir nevi irsî valileri olan Harzemşahlar sülâlesi 1077 yıllarında 'Anuş Tegin' le başlamıştır. Bunun torunu Atsız (1128-1156) zamanında Harzemde ilim ve edebiyat gelişmiş ve o zaman yazılan Türk diline ait eserlerinden biri günümüze kalmıştır. Bu eser Zemahmeri'nin 'Mukaddemet ül- Edeb'idir.



    Büyük İslâm bilginlerinden olan Zemahşeri (1075-1144) Keşşâf adında çok ünlü bir tefsir kitabının sahibidir. Dil ve gramere ait bazı eserleri de vardır. Mukaddemet ül- Edeb aslında Arapça yazılmış ve satırların üzerine Türkçe,Farsça ve Harzemce tercümeleri kaldırmıştır. Türkçe tercümeleri sayesinde 12'nci asır başında Harzemdeki Türkçe hakkındaki geniş bilgiye sahip olabiliyoruz. Bu kitap medreselerde yani eski zaman üniversitelerinde ders kitabı olarak talebe tarafından kullanılıyordu. Onun için bütün İslâm ülkelerinde bu eserin yazma nushaları vardır. Batı Türk lehçeleri üzerinde verdiği bilgi ile Kaşgarlı Mahmudun eserini tamamlayan Mukademet ül - Edeb henüz basılmamıştır. Kitap 1138'den önce yazılmış olup Harzemşah Atsız'a ithaf olunmuştur.



    Kaya Oğlu Mehmed ve Kanklı Lûgati



    Selçüklüler çağında yazıan dile ait eserlerin sonuncusu yine Harzemşahlar ülkesinde yazılan ve Harzemşahların sonuncusu olan Celâleddin Mengüberti (1220-1231)ye sunulan bir Kanklı lûgatidir. Lûgatin adı 'Tibyân ül Lûgat üt Türki alâ Lisan İlkanklı'dir. 'Kanklı lehçesine göre Türk dili'demektir. Fakat bu eser,bugün ortada yoktur. Ancak onu kaynak olarak kullanan daha sonraki zamana ait bazı eserler kalmıştır. Celâleddin Mengübertiye böyle bir Kanklı lûgati sunulması Harzemşahların son çağlarında Kanklıların çok ehemmiyet kazandıklarını gösterir.



    Belki de bu eser yalnız bir lûgat ve gramer kitabı olmakla kalmayıp,tıpkı Kaşgarlı Mahmudun kitabı gibi,Türklerin tarih,coğrafya ve etnoğrafyasına ait de geniş malûmat veren bir kitaptı.




    - SON -

Benzer Konular

  1. TrabzonSpor TARİHİ
    Konu Sahibi ArJEST Forum Trabzonspor
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 03.Şubat.2015, 18:34
  2. TARİHİ Hikayeler
    Konu Sahibi gogeselam Forum Tarih
    Cevap: 91
    Son Mesaj : 01.Mart.2012, 13:34
  3. 20. YÜZYIL TARİHİ ( Kronoloji )
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum Yirminci Yüzyıl Tarihi
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 29.Nisan.2009, 17:48
  4. YENİ ÇAĞ AVRUPA TARİHİ..
    Konu Sahibi LiLaS Forum Siyasi Tarih ve İzm'ler Sözlüğü
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 29.Ocak.2009, 22:14
  5. Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Ocak.2009, 01:14

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
dini sohbet, islami forum, muhabbet.org, ingilizce kursu, kapadokya balayı sesli chat, yakın tatil yerleri, Egepen Ankara