Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 4 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 4 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Paylaşımcı Üye Fuzuli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2010
    Mesajlar
    2.381

    Standart Türk Basın Tarihi 1

    BASIN NEDİR?



    Tarihten gelen süreç içerisinde baktığımızda, toplumların aydınlanmasında, reaksiyon göstermesinde basının önemli bir rolü vardır. Bu reaksiyon gerek iktidara, gerekse muhalif olanlara yönelebilir. Ancak burada önemli olan basının büyük kitleler üzerindeki etkisidir.



    Peki basın nedir?

    Dar anlamıyla basın, sadece gazete ve dergileri kapsamaktayken geniş anlamda basının belirli zamanlarda basılıp, her çeşit haber ve fikirleri topluma ulaştıran tüm yayın ürünleridir. Genellikle günlük basın ürünlerine gazete, haftalık, onbeş günlük ve aylık basın ürünlerine de dergi denilmektedir.

    İnsan, çevresinde ve dünyada olup bitenleri öğrenmek ve öğrendiklerini veya düşündüklerini başkalarına duyurmak ihtiyacındadır. Bu ihtiyaç az veya çok her insanın doğasında vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi için girişilen çeşitli teşebbüsler sonunda bugün basın-yayın dediğimiz ve medeni toplumun dördüncü kuvveti saydığımız “basın müessesesi” doğmuştur.



    AVRUPA’DA BASININ ORTAYA ÇIKIŞI

    Yazının ve kağıdın bulunması, matbaanın icadı ile teknik olanaklar açısından kolaylıklar sağlanan basının gerçek anlamda ortaya çıkışı 17. yüzyılda Avrupa’dadır.

    Basın denilince aklımıza ilk gelen yayın gazeteler olmaktadır. Ki gazeteyi mümkün kılan matbaa olmuştur. 15. yüzyılda matbaa icat edilip Avrupa’da yayıldıktan sonra gazetelerin basımı için geniş imkanlar ortaya çıkmış bulunuyordu. İlk basit makinelerle basım yapılması, hem çok güçtü, hem de
    basılan eserler hayli pahalıya mal oluyordu. Bu yüzden basma kitaplarda ve basma haber mektuplarından ancak zenginler faydalanabiliyordu. Bu durum karşısında matbaacılar, haber mektuplarına, bir çok kimselere ilgilendirecek meraklı ve çeşitli haberler koymaya başladılar. Su baskınları, yanardağ patlamaları, deprem ve kuyruklu yıldız gibi doğal olaylar, yangınlar, büyük
    hırsızlıklar, esrarlı cinayetler gibi olaylar, askeri veya siyasi haberler ile hareketler birarada topluca basılınca bu yayınlar halkın ilgisini çekmiştir.

    15. yüzyılın sonlarında, dünyanın bilinmeyen topraklarının keşfe başlanması halkın merakını uyandırmış ve büyük kitleler bu keşiflerle ilgili haberleri aramaya koyulmuşlardır. Posta kolaylıkları sayesinde her türlü haberler, ülkeler arasında daha hızlı yayılma yoluna gitmiştir.

    Bu sıralarda Avrupa halkının haber alma merakına kapılmasının diğer bir sebebi de Türklerin kıta içerisine doğru ilerlemeleri idi. Osmanlı orduları, Avrupa’da sürekli olarak toprak kazanıyorlardı. Fethedilen topraklarda Osmanlı İmparatorluğu, bütün askeri ve sivil teşkilatıyla ve her türlü resmi ve dini
    müesseseleriyle yerleşiyordu. Avrupa halkı kendinden çok üstün bir medeniyete sahip olan Türklerin bu ileri hareketini, büyük bir endişe ve merakla takip ediyor, sınır boylarından her gün yeni haberler bekliyordu.

    Hıristiyan dininde girişilen esaslı reform hareketleri de bu dinin çeşitli mezhepleri arasında karşılıklı propagandalara yol açmış ve dini propaganda yapan çeşitli eserler yayınlanmaya başlamıştır.

    Avrupa’da sistemli bilim, sanat, kültür çalışmalarının yapılması ve bunların yayınlanması sonucu Avrupa’nın sosyal, kültürel ve ekonomik bünyesinde belirli değişmeler olmuştur. Rönesans hareketi sayesinde, skolastik düşünce yerine akıl, nakilcilik yerine deney, teokrasi yerine laiklik hakim olmuştur.

    Descartes, Kepler, Kopernic, Galile, Harvey, Bacon, Hobbes, Locke, Newton, Spinoza, Pascal bir çok eserler vererek insanlığın fikir ve düşünce hayatında ileriye dönük büyük atılımlar yapılmasını sağlamışlardır.

    17. yüzyılda sadece Avrupa’ya özgü siyasi koşullarda basının oluşumunu büyük ölçüde etkilemiştir.

    Bu yüzyılın başında (1609) Hollanda, İngiltere’den yardım görerek İspanya Kralı Philip’in egemenliğinden kurtulmuş ve bağımsızlığına kavuşarak, krallık halinde yönetilmeye başlanarak bir sömürge devleti haline gelmiştir.

    Fransa’da 14. Lois zamanında soylular, İngiltere’nin aksine kralı desteklerinden monarşik idare güçlenmiştir.

    Almanya otuzyıl savaşları (1618-1648) nedeniyle küçük devletler halinde bölünmek zorunda kalmıştır. Çünkü II. Ferdinand Katolik olduğundan Alman prenslerini Katolik olmaya zorlamaktaydı. Otuzyıl savaşları bu nedenle önce Almanya’da başlamış, giderek Danimarka, İsveç, Fransa, Hollanda, İspanya bu savaşlara katılmışlardır. Ekonomik koşullar aşırı derecede ağırlaşmış, geçim sıkıntısı çeken ve yarınından emin olmayan insanlar hem kendi ülkelerinde, hem de komşularında cereyan eden olayları öğrenmek ihtiyacını duymaya başlamışlardır. İşte bu siyasal ve ekonomik koşullar Almanya’da gazeteciliğin ortaya çıkmasında ve kökleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

    Avrupa’da ilk çıkan gazete hakkında bilgi veren “Ganmer” adlı bir İngiliz tarihçisidir. Bu zat 1588 tarihini taşıyan birkaç yapraktan ibaret bir gazete bulmuştur. Bu gazetenin adı “İngiliz Merküri” idi. Bunun manası “Haber Verici”’dir.

    Ancak 16. yüzyılda belirli aralıklarla basılmış olan eserlere gazete demeye imkan yoktur; bunlar gazeteye çok benzeyen yayın araçlarıdır. Bugünkü anlamda ilk gazete 1609’da Strasbourg’da haftalık olarak Almanca yayınlanan “Avisa, Relation, eder, Zeiturg”’dır. Johann Carolus tarafından satışa sunulan bu gazete gerek olarak dış politika ve savaşlarla ilgili haberler vermekteydi. Bu haberler herhangi bir ayırım, açıklama veya analize tabi tutulmadan gelişigüzel veriliyordu. Aynı başlığı taşıyan diğer bir gazete yine 1609’da Augsburg, Cnedenck Wurdiye Zeiturg adlı gazete ise 1610’da Köln’de
    yayınlanmıştır.

    Bundan sonra 1619’da Anvers’de “Nieu we Tijdirghe” adlı Hollanda gazetesi çıkmaya başlamıştır. 14 Mayıs 1622’de Londra’da ilk İngiliz gazetesi “The News Fran İtaly and Germany” ve 1631’de Paris’te ilk Fransız gazetesi “ La Gazette” adıyla haftalık yayınlanmış, bunları 1640’da Roma’da yayınlanan ilk İtalyan gazetesi “Gazetta Pulica” izlemiştir.

    Siyasi anlamda ilk gazetecilik örneği ise 18. yüzyılda kral-parlamento çekişmesinin yaşandığı İngiltere’de görülmüştür. Edebi gazetecilik de Almanya’da gelişmiştir. Siyasi bir içerik taşıyan gazeteler ilanla beslenmiş, edebi yazılarla süslenmiş, hükümetleri eleştirerek de halkın sevgi ve ilgisini
    toplamışlardır. Orta sınıfın doğuşu, kahvehanelerin çokluğu gazetelerin satışına yardım etmiştir.

    18. yüzyılda özellikle 1789 Fransız İhtilali’nden sonra basın, Avrupa’da bugünkü şeklini almaya başlayacaktır.

    19. yüzyıl Batı’da, yasama, yargı ve yürütme kuvvetlerinin birbirinden bağımsız hale getirilerek, insanlara daha adil ve özgürlükçü bir toplum düzeni sağlayacak ortamın hedef alındığı dönemdir. Artık devlet bunlara dayalı olmadıkça modern sayılmıyordu. Bunun gerçek amacı, devleti bireylerin üzerinde
    yer alan konumundan çıkarıp, bireylerin hizmetine sokmaktı. Bireyin ve bireylerin oluşturduğu kitlelerden istemlermi yansıtacak bir araca gereksinimleri vardı. İşte basın bu görevi üstlenmiş ve bu sebepten “Dördüncü Kuvvet” olarak nitelendirilmiştir.

    19. ve 20. yüzyıllarda gerek teknik gelişmeler gerekse yukarıda bahsettiğimiz sosyal ve siyasi gelişmeler basının geniş kitlelere ulaşarak toplumsal bir kurum olarak kamuoyunu yaratmakta ve yönlendirmekte en önemli araç haline gelmesine sebep olmuştur.




    1. BÖLÜM



    1.1. Tanzimat Döneminde ve Gelişimi

    Basım sanatının 1729 yılında Osmanlı ülkesine girmiş olmasına ve İbrahim Mütefferrika tarafından kitapların basılıp satılmasına rağmen, ilk gazetelerin yayınlanması için bir süre daha beklenmesi gerekli olmuştur.

    Ülkede egemen olan aşırı taassup nedeniyle Türkçe gazetelerin ortaya çıkması yüz yıl daha gecikmiş, ilk gazeteler tıpkı kitaplarda olduğu gibi yabancı dilde ve genellikle Fransızca olarak yayınlanmıştır.

    Türkiye’de ilk gazeteyi, Fransız Devrimi’ni izleyen yıllarda Fransızlar çıkarmışlardır. İstanbul’da Fransız elçiliği basımevinde basılan ve 1795 yılında Fransızca olarak yayınlanmakta olan bu gazetenin adı (Bulletin des Nouvelles) haberler bültenidir. Büyük Fransız Devrimi’nin heyecanını yansıtan ve tüm
    dünyanın kazanmak amacıyla devrimin amaçlarını anlatan bir gazetedir. 7 Mart 1796’da Fransa büyükelçisi Vesnirac’ın görevinden ayrılmasından sonra gazetenin basımına son verilmiş ancak kısa bir süre sonra Fransız yeni bir gazete “Gazette Francaise de Constantıraple” adıyla aylık bir gazete Ekim
    1796’dan itibaren yayına başlamış ve yayın hayatı iki yıl kadar devam etmiştir.

    Yine İstanbul’un yanısıra o tarihlerde canlı bir ticaret merkezi olan İzmir’de Fransızlar tarafından fazeteler yayınlanıyordu.

    Charles Trican tarafından Ocak 1924’te “Smyrneen” adlı gazete çıkarılmıştır. Bir süre sonra Roux isimli bir Fransız tüccarına devredilen gazete Türkiye menfaatlerine aykırı yayın yapınca Reisülkütap tarafından Fransız konsolosluğuna şikayet edilmiş ve ihtarda bulunulmuştur. Ekim 1824’te, “Le
    Spectateur Oriental” adını almış gazete matbaacı Vigoreux tarafından haftalık olarak cumartesi günleri yayına başlamıştır. Batı ülkelerinin politikalarını eleştiren gazete daha sonra bir Türk dostu olan Alexadre Blacgue’nın yönetimine geçmiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan, Yunan isyası sırasında Osmanlı lehine yayınlar yapan bu gazetenin özellikle siyasal alanda yaptığı yayınlar basın tarihimizde önemli bir aşama olmuştur. Yabancı devletlerin baskısı üzerine hükümet gazeteyi bir ay süreyle kapatmak zorunda
    kalmıştır. Basın tarihimizdeki ilk gazete kapatma olayı budur. Bununla da yetinilmemiş, Fransa’nın doğu siyasetini eleştiren yazılardan dolayı, Fransız konsolosu gazete idaresine giderek matbaa malzemelerine el koymuştur. Bu olay basın tarihimizde ilk gazete baskınıdır. 1827 tarihinde bu gazete kapatıldıktan sonra, Alexadre Blacgue İzmir’de Osmanlıların haklarını yabancılara karşı korumaya devam etmiştir. O’nun bu fikirlerinden çalışmalarından II. Mahmut fikirlerini çok beğenip, takdir ettiğinden İstanbul’da
    resmi nitelikli bir gazete çıkarmasını teklif etmiş, bu teklifi kabul eden A. Blacgue 1831’de gazetesini satmış ve İstanbul’a gelmiştir. Satın alan tarafından gazetenin adı değiştirilmiş ve Journal de Smyrne olmuştur.

    II. Mahmut’un isteğiyle İstanbul’a gelen A. Blacgue Türkiye’de Takvim-i Vakayi gazetesinden önce “Monitör Ottoman” adlı Fransızca resmi bir gazete çıkarmıştır.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, Mısır’da resmi bir gazete yayınlatması, Avrupa kamuoyunu etkilemek istemesi, II. Mahmut’u harekete geçirerek gazetenin devletin menfaatleri açısından önemli bir araç olduğuna inandırmış, Avrupa’ya Türk haklarını anlatmak amacıyla A. Blacgue’ye Fransızca olan Monitör Ottoman’ı çıkarttırmıştır. Takvim-i Vakayi’de yayınlanan birçok eser bu gazetede yayınlanmış, genellikle hükümetin görüşlerine yer verilmiştir. Ancak Fransızca yayınlandığı için bunu ilk Türk gazetesi olarak kabul etmek doğru değildir.

    20 Kasım 1828’de Kahire’de, yarısı Türkçe, yarısı Arapça ilk yerli gazete Vakayi el Mısrıye isimli gazete yayına başlamıştır. Bu gazete bağımsızlığını ilan edip Osmanlı devletiyle ilişkisini kestiğini bildiren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın menfaatlerini temsil ediyordu. Ancak bu gazeteyi Türkiye’de çıkan
    bir Türk gazetesi olarak kabul etmek zordur.

    Türk basın tarihinin başlangış noktası Takvim-i Vakayi’dir.



    İLK RESMİ GAZETELER

    Türkiye’de gazete ve gazetecilik yolunda atılan ilk adım Takvim-i Vakayi’nin çıkarılması olmuştur. Niyazi Berkeş her ne kadar basın hareketinin Takvim-i Vakayi ile başlamadığını ifade etse de bu konuda araştırma yapmış olan isimlerin büyük çoğunluğu basın tarihini Takvim-i Vakayi’nin çıkarılması ile
    başlatmaktadır. Bu nedenle ilk olarak Takvim-i Vakayi’nin incelenmesi gerekmektedir.



    Takvim-i Vakayi:

    Basın tarihimizi 1 Kasım 1831’de “Takvim-i Vakayi”’nin çıkması ile başlamıştır. Ancak bu gazete devletin resmi organı olup diğer ülkelerde olduğu gibi meydana gelmiş bir milli fikir hareketinin gereği olarak ortaya çıkmamıştır.

    O tarihlerde memleketin kültürel seviyesi şahısların gazete çıkarması için müsait değildir, hatta özel matbaalar bile yoktur.

    Takvim-i Vakayi’nin çıkarılmasından önce, II. Mahmut döneminde ülkede iç ve dış siyasette büyük karışıklıklar yaşanıyor olup, var olan düzenin yenilenmesi için çabalar sarfedilmekteydi. Osmanlı-Rus savaşları, Osmanlı-Fransız ilişkileri, Sırp ile Rum isyanları, Yeniçeri ocağının kaldırılması, askeri alanda yenilik girişimleri vb. olaylar ülkeyi yıpratmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu karışık devresinde II. Mahmut, devletin düzenlenmesinde kamuoyunun görüşlerinin öneminin farkındaydı ve araç olarak basının öneminin farkındaydı.

    Bütün Osmanlı vatandaşlarının yurt içinde ve dünyada olanları öğrenmesi, yabancıların Osmanlı yönetiminin resmi görüşünü öğrenmesi, yanlış haberlerin engelleyerek iç huzurun bozulmasını önlemek, fen, sanat, sanayi ve ticarete dair bilgilerin yaygınlaştırılıp halkın yararına sunulması, devletin icraatının
    herkesçe bilinip buna uyulması sayesinde devlette birliğin sağlanması gibi amaçlarla 1 Kasım 1831 tarihinde Takvim-i Vakayi yayınlanmaya başlamıştır.

    Bu amaçlarda özellikle iki yön dikkat çekmektedir. Birincisi geleneksel yaklaşımla padişaha bağlı devlet yönetimi görüşüyle olayları yansıtmak, bu görüşle toplumu eğitmek ve tartışmalara son vermek, ikincisi ise tartışmayı düşünmemeye karşılık batı anlamında çok geniş kapsamlı (ticari, fen, kültür
    vb.dahil) bir kamuoyu eğitilmesi söz konusudur.

    İlk Türkçe gazete olan Takvim-i Vakayi’nin çıkarılması için “Takvimhane-i Amire” adıyla yeni bir matbaa ve idare etmek üzere de “Takvimhane Nezareti” kurulmuştur. Nazırlığına ve gazetenin çıkarılmasına bakmak üzere tarihçi “Esat Efendi” görevlendirildi. Haber toplamak üzere iki muhabir görevlendirilmiş olup gazetenin çıkarılması için hiçbir fedakarlıktan çekinilmemiştir.

    Çıkarılacak olan gazetenin adının anlamlı, dikkatli ve söylenişi kolay bir isim olması gerekiyordu. Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesine verilen Takvim-i Vakayi adı konusunda ilk kayıt dönemin vakanüvisti Lütfi’nin tarihinde bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili çalışmalar yapanlar Lütfi tarihine dayanarak, Takvim-i Vakayi adının bizzat II. Mahmut tarafından bulunup gazeteye verildiğini tekrarlamışlardır. Ancak Takvim-i Vakayi adı şu şekilde seçilmiştir: Serasker Hüsrev Paşa bir lahiya hazırlamış ve bunu Bab-ı Ali’ye sunmuştur.

    Paşa bu layiha sırada yayınlanacak evrakın genel adının gazete olmakla birlikte bunun Osmanlı Devleti’nde layik bir isimle değiştirilmesi gerektiğini belirtmiş ve layihasına Avrupa’da çıkan gazetelerin isimlerini ve verilebilecek Türkçe isimleri de eklemiştir. Bab-ı Ali’de çıkacak gazete ile ilgili olarak ileri gelenlerin katıldığı bir toplantı yapılmış ve burada diğer kurullarla ilgili olarak isim konusu da ele
    alınmıştır. Hem bütün ülke ahalisinin hem de Avrupalılar tarafından beğenilebilecek bir ismin bulunması vurgulanarak paşanın bulduğu isimlere yeni ilaveler yapılarak padişaha sunulmuştur. II. Mahmut bu kanunun yeniden görüşülmesini istemiştir. Bunun üzerine Serasker Paşa, Sedaret Kev makamına
    gönderdiği tezkerede “Havadisname” adının verilebileceğini, ayrıca da Esat Efendi’nin tesbit ettiği isimler pusulasını göndermiş ve Padişah Esat Efendi’nin pusulasındakı “Usul-i Hayriye” ve Takvim-i Vakayi isimlerinden birinin seçilmesini istemiştir. Bunun üzerine “Takvim-i Vakayi” adı saçilerek II. Mahmut’un, “Çünkü Takvim-i Vakayi tabir olunması her ne tarafa müteallik ise münasebet olacağından tensib olunmuş bu suretde al vechile tesmiye olunsun” ibaresini taşıyan hatt-ı hümayunu ile Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesinin ismi belirlenmiştir.

    Takvim-i Vakayi ilk defa 1831’de, daha sonra 1891’de ve son olarak da II. Meşrutiyet döneminde yayınlanmıştır. Gazete resmi ve gayr-ı resmi olmak üzere iki kısımdan oluşmaktaydı. Resmi kısım devletin iç işlerinden, gayr-ı resmi olan kısım ise duyulan haberler, endüstri ve ticarete ait haberlerden oluşmaktaydı. Gazete için bir abone kayıt defteri düzenlenmiş olup buna göre; merkezdeki yüksek devlet memurlarıyla, askerler, ulema ve diğer ileri gelenlere birer, taşralarda merkez kazaların ileri gelenlerine ve memurlara verilmek üzere onar, diğer kazalarda hakim ve ayan-ı memlekete verilmek üzere ikişer gazete gönderilecektir. Bir senelik abone ücreti peşin alınacak olup, ayrıca kendiliğinden isteyenlerde ücreti ile abone edileceklerdir. Gazete bütün ülkede devlet haberleşmesini temin amacıyla görev yapan tatarlar vasıtasıyla taşınmıştır. Ancak düzensiz çıkış, gazetenin postaya intikalini ve dolayısıyla ülke içindeki dağılımını olumsuz etkilemiştir.

    Takvim-i Vakayi’nin yayımına memur edilen kimseler, özellikle ilk zamanlarda, medreseden yetişmiş oldukları için, gazeteye konulan yazılar ve ağdalı ve anlaşılması güç cümlelerle dolu idi. II. Mahmut ise gazetedeki dilin sadeliğine önem vermiş, gazetenin yöneticisi konumunda olan Vaknüvis Esat Efendi yaptığı bir gezinin notlarını gazeteye basılmadan önce kendisine sunulduğunda ondan şöyle bir cevap almıştır:

    “Vakıa pek güzel ve sanatlı kaleme alındığına diyecek yok ise de bu misüllü umuma neşr olunacak şeylerde yazılacak elfazın (sözler) herkesin anlayabileceği surette olmak lazımdır” demiştir.

    Takvim-i Vakayi’nin yayınlanma amacı dikkate alındığında, devletin yaptıklarının, yapacaklarının, hatta düşüncelerinin neden ve niçinleriyle birlikte topluma aktarılabilmek için Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak da yayınlanmıştır.

    Fransızca olan gazetede ki amaç Avrupa konumuna ve etkili güçlere ulaşmak amacını taşırken, öteki dillerde yayınlanan gazeteler ise Osmanlı içerisinde yaşanan ve yaygın olan diğer tebaaya ulaşmak hedefini gütmektedir.

    Bu dillerde çıkan Takvim-i Vakayiler her zaman Türkçe nüshanın aynısı olmayıp hitap edilen gruba göre haberlerin içeriği ve sırası değiştirilmiştir.

    1839’da “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” adı altında okunan Tanzimat Fermanı, Takvim-i Vakayi ilave olarak “Varakai-i Mahsusa” adıyla basmıştır. Sadrazam olan Mustafa Reşit Paşa gazetenin haftada bir yayınlanması için bir irade çıkarmıştır.

    Tanzimat devrinde yabancı gazetelerden tercümeler, fizike ait bilgiler konulan gazete Ali Paşa’nın sadaretinde önemini kaybetmiştir. Kırım Savaşı sırasında 18 sayı çıkarabilen gazete bu savaşa dair haberleri Varaka-i Mahsusa adı ile ilave olarak verebiliyordu.

    1860’a kadar yayını bu şekilde sürdüren gazete tamamen resmi bir niteliğe bürünmüş ve sadece devletle ilgili belgelerin, tüzüklerin yayınlandığı resmi bir gazete haline gelmiştir. 1879 ve 1892 yıllarında gazetede ki dizgi yanlışlığından dolayı kapanan gazete II. Meşrutiyet döneminde yeniden çıkmaya başlamış ve Kasım 1922 yılında 4609 sayı ile yayını sona ermiştir.

    Ankara’da kurulan T.B.M.M. Hükümetinin resmi gazetesi olarak 07.10.1920 tarihinde yayınlanmaya başlanan Ceride-i Resmiye, Takvim-i Vakayi’nin devamı olarak kabul edilmektedir. Ceridei Resmiye adı 02.11.1922’de Resmi Ceride olmuştur. Resmi Ceride adı da 02.01.1928 tarihinde Resmi Gazete olmuş ve o tarihten beri bu ad ile yayınlanmaktadır.



    Ceride-i Havadis

    Basın tarihimizde Takvim-i Vakayi’den sonra çıkarılan ikinci gazete Ceride-i Havadis olmuştur.

    William Churchill adında İngiliz bir tüccar, Kadıköy’de avlanırken, Defterhane katiplerinden Necati Efendi’nin oğlunun yaralanmasına sebep olmuş ve hapsedilmiştir. Ancak ülkedeki yabancılara geniş haklar ve dokunulmazlıklar tanındığından, İngiliz elçisinin müsadesiyle Churchill hapisten kurtarılmış,
    Hariciye Nazırı Akif Paşa görevinden alınmıştır. Bunların yanısıra Churchill’e pırlantalı bir nişan, on bin kantarlık bir zeytinyağı fermanı ve bir de Türkçe gazete çıkarma izni verilmiştir.

    Olay 1836 yılında olmuş ancak Churchill gazete çıkarma iznini kullanmakta acele etmemiştir. Çünkü Hariciye Nezaretinden alınan Akif Paşa, Dahiliye Nazırlığına getirilmiştir. Bu nedenle gazete 1840 yılında gazetesinin adını “Ceride-i Havadis” olarak çıkarmaya başlamıştır.

    Ceride-i Havadis ilk nüshasında; “Tevarih aşina olanların malumları olduğu üzere alelumun hüner ve maarifin tezayüt ve tekessürüne, nüsahı gayrı adidesi afaka müneşir olan ve güne gün ihbarat ve hadisatı nafrayı cami bulunan gazete evrakının dahi medarı küllisi olduğu cayi iştibah değildir ve herkes bu makule gazeteleri okudukça sair memalikte vuku bulan ahval ve keyfiyata kesbi vukuf ve malumat ederek eshercihet faidement olurlar” diye hem gazeteyi hem de gazetenin faydalarını anlatmaya çalıştı.

    Biraz içeriğinin kuvvetsizliği, biraz Takvim-i Vakayi’nin bıraktığı etkiyle ve biraz da eski idarenin bilerek uyuşturduğpu halkın kültür seviyesindeki düşüklüğü nedeniyle bu gazete ilk yıllarında pek rağbet görmedi. Bu durumda gazeteyi kapamak zorunda kalan Churchill, hükümetten ayda 2500 kuruş tutarında
    yardım yapılmasını sağlamış ve tekrar yayınlanan gazetenin durumu iyiye gitmeye başlamıştır. O tarihten sonra Ceride-i Havadis yirmi yıl süre ile devletin yarı resmi organı haline gelmiştir.

    Gazetedeki yazılar Avrupa’daki olayları, Amerika, Hint ve Çin’de meydana gelen garip olaylara aitti. Okuyucuları o zamanın İstanbul aydın sınıfı, devlet memurları ve valilerdi.

    Gazete dışarıdan ilan kabul edip, dış ülkelerde muhabirleri de vardı. İskenderiye’den havadis gönderen gazeteci gazetecilik tarihimizdeki ilk muhabirdir. Haberler iç ve dış olarak iki bölüme ayrılmıştı.

    Dış haberler Avrupa olaylarının tercümeleri idi. Ceride-i Havadis haftalık gazete olup, şekli, basılış tarzı, yazısı ve içeriği bakımından Takvim-i Vakayi’ye benzemekteydi.

    Bu gazetede diğeri gibi düzenli olarak basılamıyordu. Ancak Kırım Savaşı gazeteye yaramış W. Churchill İngiliz gazetelerinin muhabiri sıfatı ile savaş meydanlarından gönderdiği haberler Ruzname-i Ceride-i Havadis veya sadece Ruzname isimli ilaveler şeklinde basılmıştır.

    W. Churchill, 1864 yılında ölmüş gazetesi oğlu Alfred Churchill’e geçmiştir. A. Churchill Ceride-i Havadis’i 1864 tarihinde kapatarak daha önce ilave olarak verilen Rüzname-i Ceride-i Havadis’i günlük hale getirmiştir. Bir İngilize ait olmakla beraber Ceride-i Havadis ve Ruzname’nin yayınları Türkiye aleyhine olmamıştır. Türkiye’de yayınlanan ikinci gazete olması bakımından önemli olan bu gazete yukarıda bahsettiğimiz özelliklerinden dolayı yarı resmi gazetelerdir.
    "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

  2. #2
    Paylaşımcı Üye Fuzuli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2010
    Mesajlar
    2.381

    Standart Türk Basın Tarihi II

    SİVİL BASININ ORTAYA ÇIKIŞI

    Türk basınında ilk gazeteler devletin resmi organı olarak yer almış, ilk özel gazete olan “Tercüman-ı Ahval” ilk resmi gazete olan “Takvim-i Vakayi”’den yaklaşık yirmi yıl kadar sonra çıkmıştır.

    Halkın gazete kavramına alıştırılmamış olması, fikir gazeteciliğine başlanamaması, doğu kültürünün yerine batı kültürünü bırakmaması ve okuma yazma bilenlerin sayısının oldukça az olması bunun nedenleri arasında gösterilebilir. Ülkedeki siyasi bunalım, II. Mahmut’tan sonra Abdülmecit
    döneminde basına gösterilen ilginin azalması, zamanın beklediği yazarların yetişmesini de geciktirmiştir.

    Halk için gazetenin pek önemli olmadığı bir devirde ilk özel gazetemiz olan Tercüman-ı Ahval’in çıkması basın tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Tercüman-ı Ahval’in açtığı yolu diğer gazeteler izlemiş ve sivil basının gelişmesinde, halkın fikir seviyesinin yükselmesinde, demokrasi yönünde atılan adımlarda etkili olmuşlardır.

    Tercüman-ı Ahval:

    Türkiye’de şahsi girişimle çıkarılan ilk gazete olan Tercüman-ı Ahval Agah efendi tarafından çıkarılmış olup gazetenin çıkarılmasında Şinasi’nin rolü büyük olmuştur.

    Agah Efendi, Tıbbıye mektebinde yedi sene okuyup, eğitimini yarıda bırakarak Bab-ı Ali’nin Tercüme Odasına girmiş ve bir süre sonra elçi katibi olarak Paris’e gitmiştir. Avrupa’nın birçok şehrini gören Agah Efendi ilk Türk gazetesini çıkarmak için Maarif Nezaretine; “Çeşitli bilgilere dair konular iç ve dış olaylara dair havadislerin uygun olanlarını yayınlamak için birkaç günde bir Türkçe olarak bir gazete neşretmek istiyorum. Devletimizin ve yabancı devlet uyruklularının bazılarının Arapça, Türkçe ve diğer dillerde nizamlara uygun olarak yaptıkları yayınlar gibi, her türlü masrafı ve hasılatı kendime ait olmak
    üzere devlet ve milletimizin siyasetini ve özel menfaatlerini korumak şartıyla söz konusu gazetenin yayınlanması için bana da resmi ruhsat verilmesi hususunda yüksek müsaadelerinizin esirgenmemesi...” şeklinde bir dilekçe vermiştir.

    Agah Efendi’nin Maarif Nezaretine yaptığı bu müraacat Meclis-i Maarif tarafından incelenerek istenilen ruhsat verilmiştir.

    Tercüman-ı Ahval gerek içeriği, gerek basım şekli konularında kendilerinden öncekilere benzemez. Öncekiler kendisinden çok geri olup, sonrakilerde ondan ilerdedir. Bu gazete hem sivil, hem fikir gazeteciliğimizin başlaması açısından önemlidir.

    Gazetenin birinci sayısında Şinasi’nin yazdığı önsözde şöyle demektedir:
    “Değilmi ki, bir toplumsal toplulukta yaşayan halk bunca yasal görevlerle yükümlüdür; elbette ki söz ve yazı ile yurdunun çıkarlarına değçin olarak düşüncelerini bildirmeyi kazanılmış haklardan sayar.

    Eğer bu aydınlanmış sava kanıtlayıcı bir belgit aranacak olursa, bilgi gücüyle zihni aydınlanmış uygar ulusların siyasi gazetelerini göstermek yeter”

    Yukarıdaki yazı gazetenin çıkarılış amacını göstermesi bakımından önemlidir. Gazetenin ilk sayısında “Tefrika”nın ne olduğunu anlatan soru-cevaplı bir yazı yayınlanmıştır. Yabancı memleket gazeteleri ile karşı gazetelerden tercüme ve alıntı siyasi makale ve haberlere gazetede yer verilmiştir. Hatt-ı hümayunlar, muhtelif meseleler hakkında tebliğler, resmi ilanlar, kanunlar ve anlaşma metinleri,diğer vilayetlerdeki gelişmeler, telgrafhaneden alınan hava durumu, piyasanın genel durumuna dair haberler yayınlanmıştır.şiirli geometri ile bilimsel pek çok bilmece gazetede ilgi görmüştür.

    24. sayıdan sonra Şinasi gazeteden ayrılır. Onun ayrılmasından sonra gazete haftada üç gün çıkmaya başlar. Tercüman-ı Ahval geçimini kaleminden sağlayan yazarlar için bir okul görevi görmüştür. Refik Bey, Hasan Suphi, Namık Kemal bunlardan bazılarıdır.

    Bu gazetenin o güne kadar çıkan Türkçe ve diğer gazetelerden kat kat fazla ilgi görmesi, kuşkusuz her şeyden önce, hem dil hem de içerik bakımından geniş kitlelerin özlemine yanıt vermesinden ileri geliyordu. Resmi görüşün dışındaki konulara el atabilmesi, toplumun dertlerini dile getirmesi, zamanla okuyucu mektuplarına da yer vermesi, ansiklopedik bilgiler dağıtması bu ilgiyi arttıran sebeplerdendi.

    Önplana çıkması hemen tepkiyi çekti ve yirmi yıldır uyuşuk gazetecilik yapan Ceride-i Havadis, Ruzname-i Ceride-i Havadis’i yayınlayarak rekabete girişti. Ceride-i Havadis, gazetelerin vazife ve şekillerinden bahsedildikten sonra Şinasi’nin Tercüman’da tefrika edilen “Şair Evlenmesi”, “Kocakarılara
    mahsus mesele” olarak adlandırıldı. Bunun üzerine “Tercüman” da Ceride-,i Havadis’in bir İngiliz gazetesi olduğunu, hükümetten yardım aldığını, Tercüman’ın ise Ehl-i İslam olduğunu vurgulamıştır. Bu şekilde iki gazete arasında yıllarca sürecek olan rekabet başlamış oldu.

    Basın hayatındaki bu sürtüşme hükümeti ürkütmüş olması, o zamanki eğitim siyasetinin eleştirilmesine tahammül edilememesi, Ceride-i Havadis’in sahibinin İngiliz olması gibi sebeplerden dolayı Tercüman-ı Ahval 1861’de iki haftalık bir süreyle kapatılmıştır. O sıralarda bir Matbuat Nizamnamesi olmadığına göre bu kapatılma olayı tamamen idari ve keyfi içeriklidir.

    Gazetenin kapatılması, iki gazete arasındaki münakaşaları engelleyememiş ve yayın hayatlarının sonuna kadar devam etmiştir. Tercüman-ı Ahval, 1866 tarihli 740. sayısından sonra Cuma hariç hergün çıkmıştır. 1867 tarihinde kapanmıştır.

    Denilebilir ki Milliyetçilik cereyanının doğmasında ve Türkiye’de ilk muhalefetin oluşumunda, hatta Genç Osmanlılar Cemiyeti ile bir muhalefet grubunun kurulmasında Tercüman-ı Ahval’deki yayınların büyük etkisi olmuştur. Çünkü bu gazete tarihimizin ilk milliyetçilerine yuva olmuş ve onların biraraya gelip, fikir alışverişinde bulunmalarını mümkün kılmıştır.

    Tasfir-i Efkar:

    Takvim-i Vakayi yalnız olayları tesbit eden Ceride-i Havadis ise bunlara ilaveten batıdan bazı bilgiler veren ve olaylarla ilgili haberler aktaran ilk gazetedir. Kendisinden öncekilere göre fikir gazeteciliği çığırını açan ise Tercüman-ı Ahval olmuş bu anlamda yayın hayatında, daha çok gelişme gösteren ise Tasfir-i Efkar olacaktır.

    Gazetecilik hayatına Tercüman-ı Ahval’de başlayan Şinasi 24. sayıdan sonra gazeteden ayrılmış ve 27 Haziran 1862’de Tasfir-i Efkar’ı yayınlamıştır. Gazeteye Tasfir-i Efkar adının verilmesinin nedeni bu başlığın “fikirlerin belirtilmesi” anlamına gelmesidir.

    Şinasi’nin kalemiyle hürriyet düşüncesini yayması bakımından bu gazetenin basın tarihimizde çok anlamlı bir yeri vardır. Tasfir-i Efkar kendinden önce yayınlanmış olan üç gazeteden daha gelişmiş nitelikte işe başlamış, sütunlarında halk için yararlı makalelere ve başyazılara yer vermiştir. Yazılarında
    milliyet ve meşrutiyet kelimelerini cesaretle kullanan ve ülkemizde ilk defa Cumhurbaşkanından bahseden yazar Şinasi olmuştur. Nitekim ilk sayısındaki giriş bölümünde gazetenin amacının haber ulaştırmak, halka kendi yararlarını düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı, düşünmeyi öğretmek olduğu, özellikle belirtilmiş bulunmaktadır.

    Tasfir-i Efkar kamuoyunun önemini herşeyin üzerinde ön plana çıkaran ilk gazetedir. Osmanlı yapısı içerisinde Türk unsurların haklarını savunmuş ve siyasal polemiklerle basına yepyeni ufuklar açmıştır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin sözcüsü durumuna gelmiştir.

    İlk sayının sunuş yazısında Tanrı’nın verdiği aklı kullanmak gerektiğini savunan Şinasi, her şeyden önce dinamik bir kamuoyundan, hükümdar ve hükümetin yanısıra söz sahibi olacak bir halktan yanadır. Gazetesinde padişahın tahta çıkış ve doğum günlerine övgüler koymayı reddetmiştir. Parlamenter sistemi savunuyor bu konuda Avrupa basınından çeviriler yayınlıyordu. Mali reformlar, saray çevrelerinin oyunları, fakirlerin durumu, İstanbul’un kent olarak sorunları, eğitim konusundaki eleştirilerin yanısıra dış politikada Karadağ sorunu, Rusya’nın Kafkaslar politikasının eleştirisi gibi konularda da önemli yankılar sağladı.

    Şinasi gazetesinin özelliklerini şöyle belirtmektedir: “Tasfir-i Efkar gazetesi iki bölümden oluşmuş olup, birinci bölümü genel olarak iç ve dış haberlere, seçilmiş haberlerin duyurulmasına, ikinci bölüm ise bilgice birbirinden ayrı olan yapıtların yayımlanması için ayrılmış bölümdür ki, gereğine göre yapıt ya tüm
    olarak ya da özetlenerek verilecektir.”

    Türk basın dilinin gelişmesinde ilk rolü oynayan gazeteyi halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç olarak gören ilk kişi Şinasi olmuştur. Eğer fikirlerin halka ulaşması gerekiyorsa öncelikle halkın anlayacağı yapmacıksız, sade bir dil kullanılmalıydı.

    Tasfir-i Efkar, “Edebiyat-ı cedide” dediğimiz edebi devri açmış ve ilk edebi münakaşalar bu gazetede başlamıştır.

    Gazeteyi üç yıla yakın Şinsi çıkarmıştır. O sıralarda bir arkadaşının tutuklanmasından tedirgin olan Şinasi 1865’te Paris’e kaçtı.

    Şinasi’nin ayrılışından sonra gazetenin başına Namık Kemal geçmiş ve yazılarında özgürlük konularına değinmiştir. 1867’de çıkan “Şark Meselesi” isimli yazısı nedeniyle Namık Kemal’in gazeteciliği yasak edildi. Bunun üzerine Namık Kemal’de Avrupa’ya kaçmış ve gazetenin yönetimi Recaizade Ekrem’e kalmıştır.
    Tasfir-i Efkar 835 sayı yayınlanmıştır.

    Gerek Şinasi gerekse çıkarmış olduğu Tasfir-i Efkar gazetesi Tercüman-ı Ahval’in açmış olduğu “sivil gazetecilik” yolunu daha da geliştirmiş, Türk basınına önemli yenlikler getirmiştir.

    Muhbir:

    Tasfir-i Efkar’dan sonra yayınladığı yazılar ile dikkat çeken gazetelerden bir diğeri de “Muhbir”gazetesidir.

    Sermayesini Filip Efendi’nin sağlamış olduğu Muhbir’i yazılarıyla önemli bir gazete haline getiren Ali Suavi olmuştur. 1866 yılında çıkarılan bu gazete, satışa önem vermeyen, manevi heyecana sahip bir hava içeriyordu. Muhbir, gerek yeni ve hür fikirleri yaymakta ve gerekse hükümeti çekinmeden
    eleştiriyordu.

    Bu gazete Girit meselesi ile ilgili olarak, Girit’te zulme uğrayan müslümanlar için yardım topluyor, her yayında bu konuyu bahane ediyor ve Milli bir Meclisin açılması konusunda yabancı gazetelerdeki yazıları aktararak bu konudaki fikirlerini ortaya koyuyordu.

    Belgrat kalesinin verilmesi ile ilgili, 1867’de hükümeti suçlar nitelikli yazıdan dolayı gazete, hükümet tarafından tepki görmüş ve matbuat nizamnamesinin 27. maddesi gereğince gazete kapatılmıştır. Muhbir gazetesi bir ay sonra yeniden yayınlanmaya başlamış ancak bu yayını 27 Mayıs 1867’ye kadar devam etmiştir. Bu süre içerisinde gazete ancak 55 sayı çıkarabilmiştir.

    Kastamonu’ya sürülen Ali Suavi ise Namık Kemal’in yardımları ile İstanbul’a kaçırılmış, ardından Mustafa Fazıl Paşa’nın daveti üzerine Fransa’ya gitmiştir. Burada da yayınladığı gazeteler aracılığı ile fikirlerini yaymaya çalışan Ali Suavi, Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’a dönmüş ve Basiret gazetesinde yazılar yazmaya başlamıştır. Ancak kendisi II. Abdülhamit’i indirip, V. Murat’ı tahta çıkarma girişimi sırasında hayatını kaybetmiştir.

    Ali Suavi’nin renk kattığı bu gazete, kendisinden önceki gazetelerin açtığı muhalif tutumu daha da sertleştirmiş ve bu yönüyle var olan iktidarın tepkisini çekmiştir.


    İbret:

    1871 tarihinde İskender Efendi tarafından kurulan İbret gazetesinin yönetimine 1872 tarihinde Namık Kemal geçmiştir. Haber gazetesi olmaktan çok fikir gazetesi olarak ön plana çıkan İbret o zaman kadar ancak Avrupa gazetelerinde görülebilen düşünceleri işliyordu.

    Gazetedeki yazılara yön veren Namık Kemal’di ki Pertev Boratav’ın belirttiğine göre o her şeyden önce o bir gazeteciydi ve izin verildiği sürece gazetecilik yapmaya devam etmiştir. Onun yönetimindeki İbret, halk içerisinde hürriyet ve meşrutiyet düşüncelerinin yayılması için yazılar yazıyor, dönemin kötü siyasetini eleştiriyordu. Ancak bu eleştiriler nedeniyle 2 Temmuz 1872 tarihinde Namık Kemal’in yazdığı ”Garaz Murattır” isimli yazı nedeniyle gazete dört ay süreyle kapanmıştır. Namık Kemal Gelibolu mutasarrıflığına atanmışsa da, Mithat Paşa’nın affıyla gazete kırk gün sonra yeniden yayınlanmaya
    başlamış ve kendisi yazılarına devam etmiştir.

    Bu dönemde Namık Kemal “Vatan Yahut Silistre” isimli bir piyes yazmış ve bu piyesin gösterildiği 1 Nisan 1873 tarihinde halk, oyunu coşkuyla karşılamıştır. Halkın bu heyecanından ürken hükümet İbret gazetesinde ki bir dizgi yanlışlığını bahane ederek bir daha çıkmamak üzere 5 Nisan 1873 tarihinde gazeteyi kapatmıştır.

    Namık Kemal’in eliyle sistemli bir şekilde hürriyet fikirlerini yaymaya çalışan bu gazete Tanzimat’ın en mükemmel fikir gazetesi olmuş ve sonraki nesiller dahi bundan faydalanmıştır.

    Tanzimat döneminde Türk basın tarihinde özel bir yeri olan bu gazetelerden başka, bazı ufak gazetelerde çıkarıldı. Bu gazetelerin bazıları ancak birkaç sayı çıkarabildi, bazıları kapanıp kapanıp yeniden çıktı, bazıları da sık sık ad değiştirdi. Bu tür gazetelerin bir kısmı şunlardır:

    İlk resimli gazete çıkaran Ayine-i Vatan(1866), Muhip (1867), Utarit (1867), ilk kadın gazetesi eki olan Terakki (1868), ilk çocuk gazetesi yayını yapan Mümeyyiz (1869), Hakayikü’l-Vakayi (1870), özel eğlence sayıları olan Asır (1870), bilimsel bir gazete olarak çıkan Hadika (1869), Türk mizahının kurucusu sayılan Teodor Kesab tarafından çıkarılan İstikbal (1875).



    TANZİMAT DÖNEMİNDE YURT DIŞINDA BASIN (GENÇ OSMANLILAR)

    1839 yılında Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Tanzimat Fermanı ile batılılaşma, batıya yönelme anlamında önemli bir adım atılmış. Devleti modernleştirme yönünde önemli adımlar atılmak istenmiş ancak bu gayretler basına çok fazla yansımamıştır.

    II. Mahmut döneminde başlatılan basın hareketi, Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde gelişme göstermiş, git gide daha fazla gazete basılarak, bu gazeteler dönemin siyasi ve sosyal olayları ile ilgilenerek eleştirilere başlamışlardır.

    Böyle bir ortamda 1865 yılında Genç Osmanlılar Cemiyeti kurulmuş ve bu cemiyet içerisinde olanlar genellikle basının önde gelen isimleri olmuştur.
    Gazeteciliği kendilerine meslek olarak seçmiş olan bu kimseler yazılarında devlet yönetiminin yanlışları üzerinde durmuşlar, hürriyet, meşveret gibi fikirleri ile gazeteleri aracılığı ile halkı uyandırmayı kendilerine görev bilmişlerdir.

    1864 Matbuat Kanunu’ndan sonra Sadrazam Ali Paşa tarafından 27 Mart 1867 yılında basınla ilgili olarak Ali Kararname yayınlanmış, fikir hayatı, basın özgürlüğü olabildiğince kısıtlanmaya çalışılmıştır. Bu şartlar altında baskı ortamının artması üzerine Genç Osmanlılar içerisinden Agah Efendi, Namık Kemal, Ziya Bey, Ali Suavi gibi isimler yurt dışına kaçmışlar ve eleştirilerine yine buradan basın aracılığı ile devam etmişlerdir. Bunlar adına ilk olarak Ali Suavi 1867’de Londra’da Muhbir gazetesini çıkarmıştır.

    Muhbir: 31 Ağustos 1867’de Londra’da yayınlanmıştır. Türkiye dışında yayınlanan ilk Türk gazetesi Muhbir’dir. Niçin İngiltere’de çıkarılmıştır: o dönemde Fransa’da basın ağır cezalar öngören bir kanuna tabi olduğundan dolayıdır. 3 Kasım 1868’e kadar 50 sayı kadar çıkan bu gazete meşveret fikrinin
    yanısıra millet adına yapılan borçlanmalara, eğitim ve öğretim sistemindeki gereksinmelere bol bol yer veriyordu. Ali Suavi, yapısındaki eylemci dinamizmi yazılarına aktarmaktan çekinmiyordu. Eğer önerdiği meclis fikri hükümetçe kabul edilmezse, halkın bunu zorla alacağını belirtiyordu.

    Ali Suavi’nin başına buyruk bu davranışı grubun diğer üyelerinde tepki yarattı ve Muhbir’in GençOsmanlıların sözcüsü olamayacağına karar verildi.

    Ulum: Muhbir gazetesini kapattıktan sonra 1869 yılında Londra’dan ayrılan Ali Suavi Paris’e gitmiş ve burada adlı bir gazete çıkarmıştır. Bu gazetede yazdığı tarih ve kültür konularındaki yazılarıyla Türkçülük akımına öncülük etmiştir. Türk dilinin Arapça ve Farsça köklerinden arıtılmasını istemiş,
    “Lisan-i Osmani” yerine “Lisan-i Türki” teriminin kullanılmasını istemiştir.

    Fransız-Alman savaşı nedeniyle Paris kuşatılınca Ali Suavi gazetesini Lyon2da yayınlamaya başlamış, I. Meşrutiyetin ilanından sonrada yurda dönmüştür.

    Hürriyet: 29 Haziran 1868’de Londra’da önce Reşat Bey’in sonra Namık Kemal’in yönetiminde Hürriyet gazetesi yayınlandı. Bunun 64. sayısından sonrasını Ziya Bey yönetmiştir. Muhbir’e göre daha dengeli ve ilkeli bir yayın yapmıştır. Montesguieu’nün kuvvetler ayrılığı ilkesini savunuyor, kişisel
    yönetimlere kararlara karşı çıkıyordu. Meşrutiyetin kurulmasını, meşveret sisteminin ve basın özgürlüğünün gelmesiyle yönetim üzerinde bir kontrolün gerçekleşmesini savunuyordu. Batıdan alınacak kurumlarla İmparatorluğun çöküşünün engellenebileceği görüşündeydiler. Millet veya dinleri ne olursa
    olsun insanlar “tek vatan” olan Osmanlı topraklarının tümünü temsil etmekteydiler.

    Bizde belirgin bir amaç için çıkmış ilk fikir gazetesi Hürriyet’tir. Ali Suavi’nin Ali Paşa’nın katledilmesini teşvik eden bir yazısından dolayı gazete hakkında dava açılınca, 3 Nisan 1870 tarihinden itibaren Cenevre2de çıkmaya başlamıştır. Ancak Ziya Bey burada on bir sayı çıkarabilmiş, 100. sayı basıldıktan sonra gazeteyi kapamıştır.

    Yurt dışında bulunan bu Genç Osmanlılar Ali ve Fuat Paşa’yı eleştiriyorlar, meşrutiyet yönetiminin ilanını istiyorlardı. Bu basının ihtilalci safhası başlamıştı. Namık Kemal 1869’da, Ziya ve Agah Efendi ise 1871’de Ali Paşa’nın ölümü üzerine vatana geri döneceklerdir.

    TANZİMAT DÖNEMİNDE BASIN POLİTİKASI

    Basın hürriyeti kökeni kısmen yeni olan bir kavramdır ve denilebilir ki matbaanın icadından sonra ortaya çıkmıştır. O zaman basın hürriyeti nedir?

    Basın hürriyeti genellikle haber, fikir ve düşünceleri çoğaltıcı araçlarla, özgürce ifade edebilmek serbestisi şeklinde tarif edilmiştir. Buna göre basın hürriyeti haber, fikir ve düşünceleri serbest olarak toplayıp, yorum ve eleştirileri basabilmek, çoğaltabilmek ve yine serbest olarak dağıtabilmek haklarını
    içerir.

    O zaman basın demokrasinin en büyük güvencesidir. Hükümetler basından yararlanırlar ancak bununla beraber basının en önemli görevi hükümetin faaliyetini, siyasi icraatını denetlemektir. Bu denetim bireyler içinde önemli bir güvencedir.

    Ancak Osmanlı yöneticileri alışık olmadıkları bu denetim mekanizmasına katlanamamışlar, onun gücünden ürkmüşler ve başlangıçtan itibaren koydukları kanunlarla, çıkardıkları kararnamelerle basını kontrol altına almak istemişlerdir.

    Osmanlıda çıkan ilk gazeteler devlet eliyle çıkarılmış olup şahıs tarafından gazete çıkarmak girişimi söz konusu değildi. Bundan dolayı gazete çıkarma izni verecek veya çıkan gazeteleri denetleyecek herhangi bir kuruma ihtiyaç duyulmamıştı. Nitekim Agah Efendi’nin, Tercüman-ı Ahval için yaptığı başvuru Maarif Nezaretine olmuş ve gazete çıkarma izni de kendisine Maarif Meclisi tarafından verilmişti. Yapılan bu işleme göre 1864 Nizamnamesi çıkıncaya kadar gazete çıkarmak için formalitenin bu şekilde olduğunu göstermektedir. Yabancılar ise başvuruları Hariciye Nezaretine yapmaktaydılar.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda basınla ilgili ilk kanun 1864 Matbuat Nizamnamesidir. Ancak ondan önce 1858’de yapılan ceza kanunundaki birkaç madde, basın ve matbaaların cürümlerine aittir. Buna göre devlet ve azınlıklar aleyhine yayın ve müstehcen yazı ve resimler içindir. Ancak bu ceza
    kanunundaki hükümler bir basın kanunu niteliğinde değildir.

    Fuat Paşa’nın ikinci kez sadrazam olduğunda yapılan bu kanun, Fransa’da III. Napolyon imparator olunca 1852’de yaptığı basın kanunundan çevrilmiş ve 1909 II. Meşrutiyet kanununa kadar yürürlükte kalmıştır.

    Tercüman-ı Ahval ile Ruzname-i Ceride-i Havadis’in arasındaki rekabet, Tasfir-i Efkar’da Şinasi’nin hürriyet fikirlerini yayması, yabancı gazetelerin gizli veya alenen Osmanlı aleyhine yayınları ve Tanzimat devrini bir kanun devri olarak göstermek gibi nedenler hükümeti 1864 Basın Kanunu yapmaya itmiştir.

    Basın Kanunu; siyasi gazete çıkarmak isteyenlerin eğer Osmanlı uyruğunda iseler Maarif Nezaretinden yabancı iseler Hariciye Nezaretine başvurmalarını, gazete çıkarma izni için 30 yaşında olmayı gerektiriyordu. Verilen izin her zaman geri alınabilirdi. Her gazete ve derginin sorumlu bir müdürü olacaktı. Kanun yabancı ülkelerde basılan ve Osmanlı aleyhindeki yazılara yer veren gazetelerin ülkeye girmesini yasaklıyordu. Hükümdar veya hükümet aleyhine yazılar yazmak cezai işlem gerektiriyordu.Çeşitli basın suçları ve bunlar için cezalar belirleniyor, hapis ve para cezalarının yanısıra geçici veya süresiz kapatma cezaları getiriliyordu.

    Ancak çıkan basın kanununa rağmen Tasfir-i Efkar’da Namık Kemal hürriyet fikirlerini yaymaya, Muhbir’de Ali Suavi sistemi eleştirmeye devam ediyordu. Ali kararnameden hemen önce Muhbir gazetesi Maarif Nazırının emriyle geçici olarak kapatılmıştır. Namık Kemal ise 4 Kasım 1867’deki “Şark Meselesi”
    isimli yazısında ülke sorunlarını dile getirmiş ve yazarlıktan men edilmiştir.

    Ali Paşa ise “Ülkenin zaaflarını millete söylemeyi vatanseverlik” olarak görmüyordu. Bundan dolayı beşinci kez sadrazam olan Ali Paşa, görevinin tuzdördüncü gününde Ali Kararnameyi yayınlamıştır. (1867)

    Çok kısa olan bu kararnamede İstanbul’da yayınlanan gazetelerin bir süreden beri kullandıkları dil ve tuttukları yol, ülkenin genel yararına aykırı aşırılıklar, devlete bile dil uzatanlar, fesat aleti olarak bir takım zararlı fikirleri ve yalan haberleri yazanların hükümetçe tasvip edilmediği belirtilmekte ve güvenliğin, ülkenin ihtiyaç duyduğu düzenin korunması için, bu kurallara aykırı olarak yayın yapan gazetelerin zararlarının önlenmesi için, basın kanunun dışında hükümetçe eğitici ve önleyici tedbirlerin alınmasına karar verilmiştir deniyordu.

    Geçici olarak çıktığı belirtilen bu kararname 1909’a kadar yürürlükte kalacak, II. Abdülhamit’in istibdat döneminde bundan yararlanılacak basının ağzı bağlanacaktır. Bu kararname ülkedeki fikir özgürlüğünü yok etmiş, ülkedeki aydınlar yurt dışına kaçarak, yönetimi buradan eleştirmişler, Ali Paşa’yı
    hedef almışlardır.

    1867 tarihli Ali Kararname ile Muhbir, Ayine-i Vatan, Utarit gazeteleri bu kararnameden sonra kapatılmıştır. Mizah gazetesi Diyojen 1871’de 15 gün kapatılmıştır. İbret gazetesinin yayını 1870’te bir ay yasaklanmıştır. Mizah gazetesi olan İbretname-i Alem 1871’de geçici olarak kapatılmıştır.1872’de ibret 4 a 1873’te Diyojen 2 ay kapatılmıştır. 1873’te Hadika 2 ay, İbret önce bir ay sonra süresiz kapatılmıştır.1874’te Hülasatü’l-Efkar, şark ve Hayal gazeteleri kapatılmıştır.1875’te Hayal gazetesinin yayını yasak edilmiştir. Bu kararnameye dayanarak yapılan bu yasaklamalar, Meşrutiyet’e kadar sürüp
    gitmiş ve basın susturulmak istenerek özgür düşüncenin önüne geçilmeye çalışılmıştır.

    Ancak basını susturmak için Ali Kararnamede yeterli görülmemiş, Mahmut Nedim paşa’nın sadrazamlığı döneminde önlemler daha da sıklaştırılmıştır. Kendisi 1876’da memleketteki bütün gazetelere sansür koyacaktı. Yayınladığı ali kararname ile : Osmanlı basınında çıkan yazılara hükümet gerekli dikkati göstermiş ve çoğu zaman süreli ya da süresiz kapatma cezası vermişse de basın bir düzen içerisine alınamamış olduğu açıklanmış, bunun içinde gazetelerin baskıdan önce hükümet tarafından görevlendirilecek memurlar tarafından denetlenmesine karar verilmiştir.

    Bu sansür kararnamesini,”Basmet” gazetesi bir ilan yayınlayarak “Matbaamızın makinesi bozulduğundan birkaç gün gazetemizin yayınlanmayacağını bildiririz” diyerek, Sabah gazetesi ise sansürün çıkardığı yazılara ait sütunları boş bırakarak protesto etmişlerdir.

    Bu kararname Mahmut Nedim Paşa’ya uğursuz gelmiş olacak ki, kararnamenin yayınlandığı gün sadrazamlık görevini Mütercim Rüştü’ye bırakmaya mecbur kalmıştır. Sadrazam olan Rüştü Paşa üç gün süren sansürü yürürlükten kaldırmıştır.

    1876’daki Sırp savaşıyla da alakalı olarak bir tebliğ yayınlanmış, devlet işleri ile ilgili olarak söz söyleyenlerin vatan haini sayılacağı, gazetelerde bu konularda yazı yazmamaları için Matbuat Dairesi’ne talimat verildiği belirtilmiştir.

    Tanzimat Dönemindeki gazeteler doğuş bakımından milli bir karakter göstermez. Bu dönemde gazeteler ekonomik olsun, politik olsun her sahada yaratıcı değil taklitçi(*) ilgilendiği alanlarda dönemin ileri gelenlerini memnun etmekten öteye gidememiştir.

    Gazeteler daha çok ansiklopedik yayınlar şeklinde çıkmış ve dönemin edebi yazarları aynı zamanda ilk gazetecileri olmuşlardır.
    "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

  3. #3
    Paylaşımcı Üye Fuzuli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2010
    Mesajlar
    2.381

    Standart Cevap: Türk Basın Tarihi 3

    I. MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DÖNEMİ BASINI

    Bu dönemin özelliği, basının halk kitleleri ve hükümet çevrelerinde etkisini arttırmasıdır. Abdülaziz’in padişahlığı sırasında birçok aydının sürgüne gönderilmesine rağmen, basın, halkın günlük hayatı ile yakından ilgilenmeye başlamıştır.

    30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirilmiş ve yerine V. Murat padişah olmuştur. V. Murat’ın kısa süreli iktidarında geçici bir özgürlük dönemi başlamış, bundan yararlanan sürgünler İstanbul’a dönmüşler, gazetelerde kısa bir özgürlük dönemine kavuşmuşlardır.

    Ancak üç ay sonra V. Murat tahttan indirilerek, anayasalı sistemi kabul edeceğini vaad eden II. Abdülhamit 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta geçecektir. 23 Aralık 1876 tarihinde kabul edilen Kanun-i Esasi’nin 12. maddesinde “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” ifadesi yer alıyordu. Elde var olan kanun ise 1864 basın kanunu idi. Mebuslar Meclisinin ele aldığı ilk tasarılardan biri de yeni bir basın kanunu tasarısı hazırlamak olmuştur.

    Söz konusu tasarıda birinci bölüm basımevlerinin kuruluşu ve işleyişiyle ilgili hükümleri içeriyordu. İkinci bölüm ise gazetelere ve süreli yayınlara ayrılmıştı. Üçüncü bölümde basın yoluyla işlenecek suçlar ve bunlara verilecek cezalar, dördüncü bölümde ise davalara bakacak mahkemeleri ve duruşma
    usullerini belirliyordu.

    Bu kanun tasarısının önemli özellikleri şu idi.

    • Gazete çıkarmak için hükümetten izin istenecek, onbeş gün içerisinde cevabı bildirilecek.

    • Yayınlanan her nüsha, başkentte Matbuat Dairesine, taşrada valiliklere verilecek ve yöneticilerden bir belge alınacaktır.

    • Milletvekilleri yazı işleri müdürü olamayacaktır.

    • Hükümete ve ilgililere cevap ve düzeltme hakkı tanınmıştır. Gazeteler düzeltme yazısını yayınlamak zorundadırlar.

    • Mebusan Meclisindeki tartışmaların yanlış anlam ve yorumlara yol açacak biçimde yayınlanması yasaktır.

    •Devletin güvenliğini sarsacak bir suçun işlenmesini kışkırtacak yazı yayınlayan gazeteler süresiz olarak kapatılır.

    • Padişaha dokunacak yazı yayınlayan gazeteler kapatılır. Sorumlulara 1-3 yıla kadar hapis cezası verilir.

    • Anayasa ile kurulmuş düzene karşı yazı yayınlamanın cezası bir aydan bir yıla kadar hapistir.

    Bunlardan başka gazete çıkartmak isteyenlerden kefalet akçası alınması ve mizah gazetelerinin yasak edilmesiyle ilgili hükümlerde yer alıyordu.

    Ancak yeni basın kanunu bu şekliyle meclise geldiğinde vekiller tarafından tepki görmüş, vekiller özellikle matbaa açılmasını güçleştiren maddelere, tasarının matbuat suçları için gösterdiği cezalara ise mizah gazetelerinin yasak edilmesine karşı çıktılar. Bu maddeler değiştirildikten sonra basın kanunu
    mecliste kabul edilmiş ancak bu şekliyle de II. Abdülhamit yürürlüğe koymamıştır.

    II. Abdülhamit 1877 tarihinden itibaren hiçbir mizah dergisine çıkış izni vermemiş ve basın sütunları 1908’e kadar somurtmuştur.

    İktidarını güçlendirmek isteyen II. Abdülhamit, öncelikle milletin parlamento hayatı için henüz hazır olmadığını ve Kanunu-i Esasi’nin şeriata uygun olmadığını ileri sürerek Parlamentoyu kapattı. Kanun-i Esasi’nin babası sayılan Mithat Paşa ile birçok milletvekili ve gazetecileri sürdü. Aynı sene
    içerisinde gazete sansürü de başlamıştır.

    1831’den 1881 sürecine kadar geçen ilk elli yıl içerisinde İstanbul’da pek çok gazete ve dergi yayınlandığı halde bu tarihten sonra gazetelerin sayısı azalmıştır. Bunun sebebi de Abdülhamit’in sıkı istibdadıdır.

    İlk zamanlar satışların azlığı gazete sahiplerini korkutmuş ve bazı çarelere baş vurulmuştur. Bu çarelerin ilki gazeteleri daha ucuza satmak olmuştur. Bir diğeri de gazetelerin halkın her kısmının malı olduğu düşünülerek gazetecilik dilinin sadeleştirilmesine doğru gidilmiştir. Gitgide gazetelerin tirajları yükselmeye başlamış ve 1900’lere gelindiğinde şikayet edilmeyecek rakamı bulmuştur.

    Politik sınırlamalara rağmen bu dönemde normal olarak 12-15 bin günlük tiraj yapan, olağanüstü durumlarda 30 bine kadar çıkan gazeteler vardır. En önemlileri şunlardır:

    Tercüman-ı Hakikat: 1878’de Ahmet Mithat tarafından çıkarılmıştır. Ahmet Mithat 1868’de Tuna vilayet gazetesinde gazeteciliğe başlamış, Mithat Paşa’dan destek görmüştür. Zevra, Basmet gazetelerinde çalışmış, Devir, Bedir ve Doğarcık gazetelerini çıkarmış, İbret’in eylemci yayınlarında rol
    oynamış ve arkadaşlarıyla birlikte sürülmüştür. Dönüşte Takvim-i Vakayi müdürlüğü yapmıştır.

    Tercüman-ı Hakikat’ı kurduktan sonra, ansiklopedik bilgilerini halka yansıtma çabalarında çok başarılı olmuş, politikanın yasak olduğu bir çağda halka okuma zevkini aşılamayı başarmıştır. Bir mücadele gazetecisi olmaktan çok öğretici gazeteci olmuştur.

    Ahmet Mithat Hakikat gazetesinde gericiliğe ve tutuculuğa karşı savaşmış, romanlar tefrika etmiş, tarih ve ekonomi yazıları yazmıştır. Gazete bu haliyle bir halk gazetesi olmuştur. Halka bol haber veriliyor, halk dilinde zengin yazılar konuluyor sadece aydın kişiler değil geniş halk kitlelerine hitap ediliyordu.

    Tercüman-ı Hakikat gazetesi birçok gazetecinin de yetiştiği bir okul görevi görmüş, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi isimler uzun süre bu gazetede çalışmışlardır.
    1908’den sonra başlayan II. Meşrutiyet döneminde önce bağımsız görünmüş, sonra İttihat ve Terakki Partisi’ne yönelik muhalefet yapmıştır. Ahmet Mithat Efendi’nin ölümünden sonra da yayınlanmaya devam eden Tercüman-ı Hakikat Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar çıkmıştır.

    Sabah: İlk olarak 1875’te başarısız olarak yayınlanan Sabah, 1882’de Mihran Efendi’nin idari yönetimine ve Şemseddin Sami’nin baş yazarlığına geçince etkili bir yayın haline gelmiştir. Kadrosunda daha sonraları Ahmet Rasim, Mahmut Sadık, Diran Kelekyon, Hüseyin Cahit Yalçın, Adnan Adıvar, Ahmet Emin Yalman gibi kimseler çalışmıştır.

    Ali Kemal’in yönetiminde Peyam-ı Sabah haline geldi. Milli Mücadele’ye karşı çıkmış ve 1922’de kapanmıştır.

    İkdam: II. Abdülhamit’in istibdat döneminde 1894’te yayın hayatına giren İkdam gazetesi Ahmet Cevdet tarafından çıkarılmıştır. Yayınlandıktan sonra dizgi hatası nedeniyle kapanan gazete de kuvvetli bir yazı kadrosu kurulmuştur. Çalışanlar arasında Hüseyin Cahit Yalçın, Mahmut Ata, Adnan Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Fatih Rıfkı Atay gibi isimler yer almaktadır.
    Türkçülüğe ait eserlerin başlıca yayın aracı haline gelen gazetenin başlığının altında “Siyasi Türk Gazetesi”ibaresi yer almıştır. II.Meşrutiyet döneminde İttihak ve Terakki’ye yönelik muhalefet yapan gazete, mütareke döneminde Kurtuluş Savaşını desteklemiş ve 1926’ya kadar yayın hayatını sürdürmüştür.



    İSTİBDAT DÖNEMİNDE BASIN POLİTİKASI

    Ülkede Kanun-i Esasi ile oluşan kısa bir özgürlük döneminin hemen arkasından Abdülhamit 1878’de Parlamentoyu kapatmış ve otuz yıl sürecek istibdat dönemi başlamıştır.

    Bu süre içerisinde basına o güne kadar uygulanmış olan baskılar daha da artacak, deyim yerindeyse eli kolu bağlı hale gelecektir. Abdülhamit’in bu politikasının altında halka duyduğu güvensizlik yatmaktaydı. O, Osmanlı halkını çocuk seviyesinde görüp ve çocukların idare edildiği gibi idare edilmesi
    gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünceden hareketle diyordu ki: “Ana-baba ve terbiyeciler, nasıl çocukların elinde zararlı kitaplar bulunmamasına itina gösterirlerse, hükümette halkın fikirlerini zehirleyecek şeyleri ondan uzak tutmalıdır.” Nitekim özgür fikirleri zehir olarak kabul eden Abdülhamit onları kontrol altına almak için ülkede yoğun bir sansür politikası izlemiş, basına göz açtırmamıştır.

    Özellikle mizah gazetelerine kızan Abdülhamit, 1877’de uygulamaya konulmayacak olan mizah gazetelerinin çıkmamasına yönelik bir madde koydurduğu basın kanunu, daha mecliste görüşülmeden önce bir tebliğ yayınlayarak mizaha yönelik uyarı yapacaktır. Bu uyarıdan dolayı, kıskıvrak bağlı bir adam karikatürü yaparak karikatürün altına “matbuat kanun dairesinde serbesttir” yazan Teador Kasap yargılanarak üç yıl hapis cezasına çarptırılacaktır. 1877’den itibaren hiçbir mizah dergisi çıkmayacaktır.

    1877’de yayınlanan bir başka tebliğde ise herkesin gazetelerde yazanları gerçek gibi kabul ettiğini, bu nedenle ortaya çıkan yazılardaki yanlışların önemli olduğu ifade ediliyor ve eğer halkın şikayeti varsa gazetelere değil açılan meclise yapılması isteniyor. Bunların yanısıra hükümetin icraatının aleyhinde yazanların fesatçı kabul edilerek gereken kanuni tedbirlerin alınacağı ifade ediliyordu.

    Çok kısa bir sürede halkın parlamento hayatına henüz hazır olmadığını ileri sürerek Parlamentoyu kapatan Abdülhamit, 1878’den itibaren önce siyasi gazeteleri, 1880’den itibaren de zararsız görülen tüm gazete ve dergileri sansüre tabi tutulmuştur.

    Bu dönemde üç türlü sansür vardır:

    a) Türkçe ve azınlıkların diliyle yayınlanan gazetelerin sansürü: Bu sansürün uygulanması amacıyla 1878’de bir sansür heyeti kurulmuş ve bu kurul Dahiliye Nezareti’ndeki Matbuat Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. Gazeteye girecek bütün yazıların provaları her akşam Yazı işleri müdürleri tarafından sansür kuruluna sunuluyor, sansür memurları gerekli gördükleri yazı, paragraf, cümle ve kelimeleri çıkardıktan sonra gazeteye gönderiyorlardı.

    b) Türkiye’de ve dışarıda yabancı dillerde basılan gazetelerin sansürü: Bu yayınların sansürü ile Hariciye Nezareti’ndeki Matbuatı Ecnebiye Müdürlüğü görevlendirilmişti. Yurt dışından gelecek her çeşit gazete ve dergiler bu sansür kurulunun kontrolünden geçtikten sonra ithal ediliyordu.

    c) Yerli ve yabancı kitap sansürü: Abdülhamit tahta çıkmadan önce de kitap sansürü vardı. 1881 yılında Maarif Nezareti’ne bağlı olarak Encümen-i Teftiş ve Muayene (Yoklama ve Denetim) Komisyonu kurulmuş, siyasi olmayan yayın ve kitapların kontrol ve sansürü ile görevlendirilmiştir.

    Bu dönemde gazetelere gönderilen talimatta:

    • Padişahın sağlığına, ürünlerin durumuna, ticaret ve sanayiinin gelişmesine dair haberlere öncelik verilmesi

    • Maarif Nezaretinin ahlak açısından onaylamadığı hiçbir roman ve yazının yayınlanmaması

    • Bir sayıya sığmayacak kadar uzun edebi ve bilimsel yazılara yer verilmesi

    • Yazılarda kafaları karıştırmaya yol açacak boşluklar bırakılmaması

    • Kişilere sataşılmaması, bir vali veya mutasarrıfın hırsızlık yaptığı, para yediği, adam öldürdüğü gibi ayıplanacak şeylerin yazılmaması

    • Kişilerin bazı yolsuzlukları bildirmek için hükümdara verdikleri dilekçelerin hiçbir şekilde yayınlanmaması

    • Tarihte ve coğrafyada özelliği olan, Ermenistan gibi bazı adların kullanılmaması

    • Yabancı hükümdarlara karşı düzenlenen suikastlerin veya gösterilerin yazılmaması

    • Kötü niyetli kişilerin yersiz yorumlarına sebep olacağından bu talimatında gazetelerde yayınlanmaması üzerinde durulmaktadır.

    Bazı kelimelerin kesinlikle kullanılmaması emredilmiştir. Bunlar arasında grev, suikast, ihtilal, dinamit, kargaşalık, hürriyet, vatan, Bosna, Hersek, Girit, Kıbrıs, büyük burun (Abdülhamit büyük burunlu olduğu için), Murat (V. Murat’ı hatırlatır diye) gibi kelimeler kullanılamazdı.

    Gazetelerde padişaha sürekli övgüler çıkar, ülkede ki huzur ve kalkınmadan, halkın huzurundan bahsedilerek padişahın ömrüne uzun dualar yazılırdı. Böyle bir basının uzun ömürlü olmayacağını bilen padişah, yönetme sadakatlerini de dikkate alarak gerek gazete sahiplerine gerekse belli başlı yazarlara ödenekler verirdi.

    Abdülhamit resmi notalar vererek, bir takım yabancı basının ülkeye girmemesi için ilgili devletlerden izinler almıştı. Bunlar arasında Victor Hugo, Voltaine, Jan Jack Roussaeu, Sheakspeare gibi isimlerde yer alıyordu.

    Hükümet bilimsel ve özellikle tarihi eserlerin pek çoğunu “muzır” diye toplayıp, Maarif Nezareti’nde yığılmış pek çok eser Nezaretin duvarında Çemberlitaş hamamında 1902 yılında günlerce yakılmıştır.

    Gazetelerde ise, uyarı,süreli veya süresiz kapatma cezaları arka arkaya devam ediyordu. Devletin resmi gazetesi ve matbaası bile bu şiddetten kurtulamamıştı.
    Ülkeye yabancı gazetelerin sokulmadığı gibi, yabancı gazetecilerin çoğu Abdülhamit tarafından satın alınmıştı. Avrupa’nın önemli gazetelerinden bir kısmına pek çok abone yazılmak veya satın almak suretiyle kendi lehine yazılar yazdırmaya veya hiç olmazsa aleyhinde yazdırmamaya çalışmıştır.Özellikle Times, Temps, Kölnische, Zeitung, Tribna, Neue Freie Presse, Viedemasti gibi büyük gazetelere çok önem verirdi.

    Elçiler, Türkiye ve Sultan hakkındaki yayınları hemen arzederlerdi ve zararlı görülenler bildirilerek; yurt içine girmeleri yasaklanırdı. Ancak bu yayınlar, yabancı dostlar ve yabancı postalar aracılığıyla ülkeye sokulabilirdi.

    Bu şekilde istibdat döneminde yerli basın tamamen keyfiyete ve baskıya dayalı olup, özgür düşüncenin önüne geçilmeye çalışılmış, bu konuda gereken her türlü önlem alınmıştır.


    İSTİBDAT DÖNEMİNDE YURT DIŞINDA BASIN

    II. Abdülhamit döneminde yerli basın üzerindeki baskı Türkiye’de gazeteciliğin yapılmasını engelliyordu. Bu durum aydınların ve bazı gazetecilerin yurt dışına kaçarak oralarda Türkiye’deki hükümet ve Sultan aleyhine yayın yapmalarına sebep oldu. Bu kesim yayın için basın açısından daha özgür olan Fransa, İsviçre, İngiltere, Belçika ve Mısır gibi ülkeleri seçiyorlardı.

    Avrupa’da Abdülhamit’in istibdatına karşı hürriyet ve meşrutiyet için savaşmış olan Türkçe Genç Osmanlılar anlamına gelen Fransızca Jön Türk kelimesi kullanılıyordu. Gerek bu Jön Türkler gerekse onların yarattığı muhalif havaya kapılanlar tarafından olsun, yurt dışında pek çok gazete çıkarılmıştır.

    Selim Nüzhet Gerçek’in ifadesine göre II. Abdülhamit devrinde, Jön Türkler tarafından çeşitli ülkelerde 95 Türkçe, 8 Arapça, 12 Fransızca ve 1 ibranice olmak üzere 116 gazete çıkartılmıştır. Türkçe olanlarından bazıları:

    Paris’te: Cüret (Hakkı), Meşveret (Hakkı Rıza), Terakki (Prens Sebahattin)
    Cenevre’de: Hizmet (Nevzat ve Emrullah), Mizan (Murat), İttihat ( Bazı Jön Türkler)

    Londra’da: Hürriyet (Civanşır) Kahire’de: Mizan (Murat), Türk (Celal), Osmanlı (İttihat ve Terakki Cemiyeti), İçtihat (Abdullah Cevdet)

    Bunlardan başka Türkçe’den başka dillere de II. Abdülhamit’in istibdatını eleştiren, bununla birlikte temsil ettikleri etnik grubun çıkarlarını savunan, grupları adına özerklik isteyen gazetelerde yer alıyordu.

    Yurt dışındaki bu gazetelerin yayınlarından çekinen II. Abdülhamit bunları çıkaranların bazılarını para ve mevki ile kandırarak tekrar ülkeye getirtiyor, bazılarını da siyasi kanallar aracılığı ve diplomatik önlemlerle yerlerinde rahat bırakmamıştır.

    Ülkedeki Türk aydınları bu gazeteleri gizlice yabancı postalar ve yabancı dostlar aracılığıyla elde ediyor ve bunlar elden ele okunuyordu. Bu yayınlar ülkedeki siyasi uyanış üzerinde etkili olmuş ve denilebilir ki, ikinci defa meşrutiyetin ilanı içim fikirleri uyandırmıştır. 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti
    kurulduktan sonra sayıları ve etkileri artan gazetelerden basıları şunlardır:

    Meşveret: 1889’da Fransız İhtilalinin 100. yıl dönümü dolayısıyla açılan sergiye katılmak üzere Fransa’ya gitmiş ve 1895 yılında Meşveret gazetesini çıkarmıştır. Türkçe Meşveret’in daha ilk sayısında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin amaçlarını ilan etmiş ve genel olarak yazılarında “iyi” bir toplumun nasıl bir toplum olması gerektiği şeklinde incelemeler değil, Osmanlı imparatorluğu’nun zaafından söz eden şikayetler görülmüştür.

    II. Abdülhamit’e “Kızıl Sultan” olarak hitap eden Ahmet Rıza, ülkenin genel durumundan dolayı onu suçluyor, yazılarında imparatorluğun gerilemesi, parçalanması ve milliyet sorunları üzerinde duruyordu.
    Halil Ganem’in de yazılarının bulunduğu gazete de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmaktan kurtulması için ortak bir Osmanlı kimliği üzerinde birleşilmesi gerektiği, ülkenin kalkınması için eğitim ve adalet sistemine önem verilmesi gerektiği üzerinde duruluyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sorunuyla ilgili olarak Batı devletlerinin müdahalesine, kapitülasyonlara karşı çıkılması ve Ermenilerle ittifak sağlamak kaydı ile Ermeni sorununa çözüm bulunabileceği yönünde makaleler ağırlık kazanıyordu.

    Türkçe Meşveret’in sayılarının çoğu pozitivist düşünceye bağlı Ahmet Rıza tarafından yazılan bir baş makale ile başlayıp, makalede Doğu Sorunu üzerinde duruluyor, Padişaha yüklenilip ağır bir dille eleştiriliyor ancak bu saldırgan hava padişaha karşı şiddet yoluna başvurma konusunda duruyordu.

    Onun gerek bu yönü gerekse laik görüntüsü diğer Jön Türkler ile arasında ayrılık yaşamasına sebep olmuştur.

    Meşveret’teki sert eleştirmeler II. Abdülhamit’in Fransa hükümeti nezdinde ki teşebbüsleri ile gazeteyi kapattırmışsa da Türkçe Meşveret Cenevre’de yayınlanmış, orada da engellenince Brüksel’e nakledilmiştir.

    Mizan: 1886 yılında ilk olarak İstanbul’da çıkan Mizan gazetesi sansür döneminde bağımsız fikirli ve gerektiğinde hükümeti eleştiren tek gazetedir. Ülkedeki genel durumdan endişelendiği için gazeteyi çıkaran Murat Bey’in bu cüretkarlığı özel bir taktiğe dayanıyordu, bir yanda Padişah’ı öteki gazeteler
    kadar överken diğer yanda hükümeti, Padişahı’ın sağladığı mükemmel devlet adamlığı örneklerine uymadığı için eleştiriyordu. Ancak ne Mizan’da izlenilen taktik ne de Murat’ın samimi padişahçılığı gazetenin 1890’da kapatılmasına engel olamamış ve Murat Bey 1894 yılında yurt dışına kaçmıştır.

    4 Ocak 1896 yılında Mısır’da Mizan’ı çıkarmaya başlayan Murat Bey’in ilk makalesinin konusu Paris ve Mısır Jön Türklerinin programsızlığıdır. Mizan’da kendi programını yayınlayan Murat temsil sorununu ikinci plana atarak bütün Osmanlılara ırk ve din ayrımı yapılmada eşitliğin sağlanması üzerinde durmuştur.

    1896 yılında Mısır’dan Paris’e giderek İttihat ve Terakki Cemiyeti başkanı olmuş ardından Cenevre’ye giderek yazılarına burada devam etmiştir.

    Murat, Mısır ve Avrupa yazılarında devlet mekanizmasının yenilenmesini istemiş, Maliye ve Maarif Nezaretini suçlamıştır. Osmanlılık ve İslamcılığın yanı sıra çıkan makalelerde Türkçülüğe değer verme çabası da açık bir şekilde ortaya çıkmış, milli kültürün korunmasına taraftar olmuştur. İslam Türklükle beraber gelen bir unsur sayılmış, daha çok siyasi bir kat olarak önemini korumuştur.

    Her türlü eğlence ve iyi vakit geçirmeye karşı cephe alan Mizan, okuyucularına bedenlerini, sağlıklarını ve düşüncelerini temiz tutmalarını önermiştir. Daha sonra Murat Bey’in arkadaşlarının affedileceği vaadiyle yurda dönmüş, II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Mizan’ı çıkarmaya başlamıştır. Bu sefer İttihat ve Terakkiye karşı muhalif yazılar yayınlayan Mizan gazetesi 31 Mart olayını destekler izleniminden dolayı kapatılmıştır.

    Osmanlı: Murat Bey’in Mizan gazetesi 1897’de Cenevre'de kapatıldıktan sonra, İttihat ve Terakki Cemiyetinin ilk kurucularından olan İshak Sukuti, Abdullah Cevdet, 1897’de Osmanlı adında bir gazete yayınlamışlardır.

    II. Abdülhamit’in yönetimine karşı şiddet taraftarı olan gazete amaçları için geniş halk kitlelerini hedef almışlar ve sade bir dille okuyucuya seslenmek istemişlerdir. Kısmen başarılı olabilen bu çaba içerisinde “iyi bir Osmanlı olma” ideali üzerinde durulmuş ve tıpkı Mizan’daki gibi Türklere önem verilen
    unsurlar içerisinde yer almıştır.

    En çok görülen yazı tipi imparatorluğun parçalanması ve bununla ilgili diplomatik ilişkilerdir. Bu bakımdan gazetenin tüm sayıları birbirine benzemekte, ya Abdülhamit’in Avrupa devletlerinin söz dokundurmasından kendini koruyamamasından laf açılmakta veya bu kuvvetlerin emperyalist amaçlarından söz edilmektedir. Osmanlıya göre Batı’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı davranışı haçlı seferlerinin devam ettiğini gösteriyordu. Modernleşme sürecine katılan ülkelerde sık sık görülen bir konu olan Batı’nın ahlaki düşüklüğü yeriliyordu.

    İç politikada ise sürekli Abdülhamit’i eleştiren gazetede yapmacık bir İslamcılık söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son İslam devleti olduğu ve Abdülhamit’in politikasının onunda ortadan kalkmasına yol açacağı şeklindeki bir tez söz konusudur.

    1900 yılına kadar Jön Türklerin merkez organı gibi çalışan Osmanlıda İshak Sukuti, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi birer devlet memurluğu kabul ederek çekilmişlerdir. Ancak üçü de ayırdıkları paralarla gazetenin çıkmasını sağlamışlardır. Gazete bu şekilde İngiltere’de önce Londra’da sonra da
    Folkstone’a taşınmıştır.

    Folkstone Osmanlısında Prens Sebahattin’in etkisiyle Padişaha yönelik eleştiriler daha da sertleşmiş, Türklerin Türk olarak davranışları eleştirilerek, Batı uygarlığına uyumu sağlayacak bir kültür politikasının temelleri üzerinde durulmuştur. Gazete 1904’e kadar yayınını sürdürmüştür.

    İçtihat: 1904 yılında Abdullah Cevdet tarafından Cenevre2de İçtihat dergisi çıkmıştır. Ancak matbaasında Padişahı aşağılayıcı bir şiir dolayısıyla İsviçre’den çıkarılmış ve Mısır’a naklettirmiştir.

    Batı fikirlerini Türk okuyucularına tanıtmak amacını güden dergi, Avrupa’daki edebi akımlara da yer vermiştir. Dergi diğer Jön Türk yayınlarının yüzeyselliğinden şikayet ederek, siyasete daha derin temeller bulmaya çalışmıştır. Bu bakımdan diğer Jön Türk yayınlarından ayrılmıştır.

    Latin harflerinin kullanımı ile ilgili tartışmalara yer verilen dergide kadın haklarına verilen önem, saltanat kurumuna karşı kuşku batı klasiklerinin anlaşılmasıyla batı kültürüne yaklaşılabileceği, evreni materyalist-biyolojik bir çerçeve üzerinde değerlendirme yer verdiği konular arasındadır.

    Abdullah Cevdet bütün “materyalizm”me rağmen “maneviyatın beslenmesine de önem vermiştir. Ancak gelişmeyi besleyen unsurlar tıpkı Atatürk’te olduğu gibi dinin dışında aranmıştır. Kendisinin bir diğer özelliği de diğerlerine göre Batı’dan daha az yakınmasıdır. Müslümanların batı medeniyetinden yararlanamayışlarından Ahmet Rıza’ya göre daha şikayetçidir ancak bu anlamda suçlu batıdan ziyade Müslümanların cahil ve tembel oluşudur.

    Türkiye’deki kötü yönetim de isyan etme gibi bir olgunun olmayacağını savunan yazara göre bu durum karşısında her şeyden önce eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyordu.

    İctihat’ın Jön Türk fikirlerine getirdiği yeni bir yön, monarşi aleyhtarı tutumu olmuştur. 28 yıl sonra yayınını sürdüren dergi de hanedan da bir gün vazgeçilebileceği fikri adım adım belirmiştir.

    Şura-yı Ümmet: Ahmet Rıza 1902-1908 yılları arasında Paris’te ve Kahire’de Sura-yı Ümmet gazetesini çıkarmış ve merkeziyetçiliği savunmuştur.
    Gazetenin ilk sayısında savunacağı ilkeler; Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunmak, 1876 Anayasası’nın yeniden yürürlüğe girmesi için çaba harcamak, tüm Osmanlı uyrukları arasında ortak bir vatanseverlik duygusunu yaratmak, Padişah hanedanını ve tahtı
    korumaktır.

    Gazetedeki yazılarda iki tema üzerinde durulmuş, bunlardan birincisi imparatorluğun parçalanmasını durduracak önlemler, ikincisi ise içerideki unsurları birbirine bağlayacak çareler ve teorilerdir.

    Şura-yı Ümmet’te görülen ilk makalelerden birinde Jön Türklerin hareketsizliğinden söz edilerek bunun ancak geleceğe bakmakla giderilebileceğinden bahsediliyordu. Bu fikir yeni olduğu kadar önemlidir de çünkü; o zaman kadar çoğunlukla reformun konusu dağılan imparatorluğun parçalarının nasıl tekrar birleştirilebileceği idi. Şimdi ise bu “geriye dönük” davranışın yerini ”ileriye yönelmiş”, geleceğin ihtiyaçlarını anlamaya çalışan bir davranış alıyordu.

    Ticari ve ekonomik faaliyetlere ilgi gösteren gazete, Türklerin her şeyi devletten beklemeleriyle sonuçlanan davranışlarını ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Toplumu genel olarak tembel olarak nitelendiren gazeteye göre bu sorunlar ancak eğitimle giderilebilirdi.

    Eğitim özellikle iki noktada önemli yer tutmuş, birincisi Rusların panislavist propagandasını durdurma aracı, ikincisi ise halk içerisinde siyasi görev bilincini ve devlet işlerinin yönetimindeki sorumluluk hissini yaratma aracı olarak sayılmıştır. Osmanlılık ideolojisine önem veren gazete, bu ideolojinin yayılması için okulların açılması, misyonerlerin faaliyetlerinin örnek alınması, dil ve milli
    kültürün yayılması üzerinde durmuştur.

    Gazete durmaksızın, hükümetin yönetim mekanizmasını yenilemesini, ayan ve eşrafı kendi yanlarına çekecek bir politika gütmesini ve halkı kazanacak bir takım yenilikler getirilmesini öğütlemiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını durdurmak, hürriyet ve meşrutiyet isteklerini halkın geneline yaymak amacıyla istibdat döneminde yurt dışına kaçan aydınlar yeni gelen özgürlük döneminin kurucusu olmuşlardır.
    "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

  4. #4
    Paylaşımcı Üye Fuzuli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ocak.2010
    Mesajlar
    2.381

    Standart Cevap: Türk Basın Tarihi 4

    II.MEŞRUTİYET’İN İLANI VE BASIN

    Ülkede istibdatın yoğun baskısının hissedildiği ve Reval’de ülkenin paylaşıldığı sırada, İttihat ve Terakki’nin hürriyet coşkunluğu ile II. Abdülhamit, meşrutiyet idaresini yeniden kabul e mecbur kalmıştır.

    24 Temmuz 1908’de İstanbul gazetelerinde çıkan dört satırlık bir resmi bildiri, Meşrutiyet yönetiminin yeniden ilan edildiğini ve 1876 Anayasası’nın yürürlüğe girerek seçimlerin ona göre yapılacağını açıklıyordu. Bu haber İstanbul’da büyük bir coşku yaratmış, gazeteciler Sirkeci Garı’nın karşısındaki bir lokantanın bahçesinde toplantı yapmışlardır. Gazeteciler derhal kendi aralarında bir dernek kurmaya karar vermişler ve “Osmanlı Matbuat Cemiyeti” adlı derneğin temellerini atmışlardır.

    Abdülhamit devrinde siyasi, sosyal her bilgiden sistemli bir şekilde bilinçli olarak soyutlanan halk, Padişah’ın açıklamasından bir şey anlamamış ve “Kanun-i Esasi, hürriyet, müsavet, uhuvvet” gibi kelimelerin anlamlarını öğrendiği ilk günlerde, bu açıklamanın hangi zorunluluk karşısında yapıldığını bilmediği için bunu padişahın bir lütfu olarak algılamıştır.

    24 Temmuz 1908’den itibaren gazeteciler yazılarını sansüre göndermemeye karar vermişler, 25 Temmuz 1908’den itibaren otuz seneden beri gazeteler ilk kez sansürsüz yayınlanmaya başlamıştır. Bu yeni başlayan özgürlük döneminde gazetelerde hürriyet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar gazete sütunlarını süslemeye başlamıştır.

    25 Temmuz 1908’le birlikte Abdülhamit döneminden devralınan dört büyük gazete İkdam, Sabah, Tercüman ve Saadet alelacele Meşrutiyet savunucusu olmuşlar, kadrolarını yenilemişler ve böylece eski yayınlarla ilişkilerini kesmiş görünmüşlerdir. Daha sonra “Servet-i Fünun “ dergisi de günlük gazeteye çevrilerek bu yayınlar arasına karışmıştır.

    Eski gazeteler yenilenmeye çalışırken bir yandan da yeni gazeteler yayınlanmaya başlamıştır. Yeni Gazete ve Tanin bu yayınlar arasındaki ilk örneklerdir.
    Hürriyet haberi halkı coşturmuştu, genel af ve kabine değişikliği istiyor fakat hükümetin gidişinde bir değişiklik yoktur. Nihayet bu coşkunluk karşısında Meşrutiyetin ilanının onuncu günü kabine değişmiş,
    sürgündeki aydınlar geri gelmeye başlamıştır.

    Basında bu hava içerisinde önüne gelen bir gazete çıkarıyordu. Hükümetin otoritesinin kalmadığı bu günlerde sınırsız bir basın özgürlüğü söz konusu olup, bu hürriyet havası içerisinde adeta bir basın terörü yaşanmaktaydı. Hürriyetin ilan edildiği ilk birbuçuk ay içerisinde gazete çıkarmak için izin alanların
    sayısı ikiyüzü geçmiştir. Gazeteciliğin ne olduğunu bilmeden pek çok insan gazete çıkarmış ancak bu gazetelerin çoğu kapanmıştır.

    Yine Abdülhamit döneminde unutulmuş olan mizah ve karikatür dergileri de yayınlanmaya başlamış özellikle siyasi mizahın kalitesi mükemmel bir kalite göstermiştir. İlk çıkan Kalem ve onu izleyen Cem bunlara örnek olmuşlardır.

    Kadınlara yönelik olarak ise Mehasin, Demet, Kadınlar Dünyası, Kadın, çocuk dergileri olarak ise Arkadaş, Talebe, Muallim, Çocuk yurdu çıkan yayınlar arasındadır. Ayrıca ilk yerli haber alma ajansı da “Osmanlı Telgraf Ajansı”nın kurulduğu bu yıllarda haber gazeteciliğinde ve gazete tekniğinde önemli
    ilerlemeler kaydedilmiştir.

    Gazetecilerin kimliği bakımındansa durum tersine olmuş, gazeteciliği siyasal çıkarları için kullananların sayısı artmıştır. Yine de bu dönem daha sonra gazeteciliği meslek olarak sayan Yunus Nadi, Hüseyin Cahit (Yalçın), Necmettin (Sedak), Ali Naci (Karaca), Ahmet Emin (Yalman) gibi isimler
    yetiştirilmiştir.

    II. Meşrutiyet döneminin bu kargaşa ve sınırsız özgürlük ortamında çıkan gazetelerin bazıları şunlardır:

    • Yeni Gazete: Abdullah Zühtü, İkdam’dan ayrılarak bu gazeteyi çıkarmıştır. Ahmet Emin (Yalman), Hakkı Behiç gibi isimlerde bu gazete de yer almıştır.

    • Tanin: Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım 2 Ağustos 1908’de
    çıkarmışlardır. İttihat ve Terakki’nin yayın organı sayılan gazete 31 Mart olayında yağma edilmiştir. Sürekli saldırılara uğrayan ve “Cenin, Serin, Hak ... gibi birçok isimle yayınlanan gazete 14925’te İstiklal Mahkemeleri’nce kapatılmıştır.

    • Hukuk-u Umumiye: Fedekaran-ı Millet Cemiyeti’nin yayın organı olan gazete ittihatçıları eleştirmiş, kısa zamanda kapatılmış ve yerine “Serbesti” gazetesi çıkarılmıştır.

    • Şura-yı Ümmet: İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olup 31 Mart olayında yağma edilmiştir.

    • Takvim-i Vakayi: devletin resmi yayın organı olan gazete istibdat döneminde bir dizgi yanlışlığı nedeniyle kapatılmış ve 29 Temmuz 1908’de yeniden çıkarılmaya başlanmıştır.

    • Cumalı: Ahrar partisinin yayın organıdır. Süleyman Nazif tarafından yönetilmiştir.

    • Volka: 31 Mart olayında rolü olan, Derviş Mehmet’in yönetiminde dini içerikli bir gazetedir.

    Bunların yanısıra Genç Kalemler, Yeni Mecmua, Türk Yurdu, Resimli İstanbul gibi edebiyat ve düşünce dergileri de mevcuttur.



    SİYASAL OLAYLARIN BASINA YANSIMASI

    II. Meşrutiyet’in sonsuz özgürlük ortamı içerisinde gazeteler herşeyi yazıyor, hükümeti eleştiriyor, şahıslar aleyhindeki yazıların ardı arkası kesilmiyordu. İstibdatı yıkarak hürriyetin ilan edilmesinde etkili olan “İttihat ve Terakki” partisi içerisinde anlaşmazlıklar başlamış ve buna bağlı olarak ülkede ve basında
    siyasal gruplaşmalar kendini göstermiştir.

    Hareketin oluşumunda başlıca etken olan İttihat ve Terakki Cemiyeti parti halinde örgütlenmiş, Tanin ve Şura-yı Ümmet gazeteleri bu partinin yayın organı olmuştur. Ayrıca bu partinin güçlü olduğu Rumeli’de Tüfek, Silah, hançer, Top gibi gazetelerde yayınlanmıştır.

    Abdülhamit’in döneminde sürgüne gönderilen aydınlar ve gazeteciler yurda dönmüşler ve Fedekaran-ı Millet adıyla bir örgüt kurmuşlardır. Hukuk-u Umumiye, Serbesti gazeteleri bu derneğin yayın organlarıdır. Bu gazeteler yoluyla İttihat ve Terakki Partisi eleştirilmektedir.

    Yönetimde adem-i merkeziyetçiliğe ve ekonomide liberal ilkelere dayanan bir federasyon düşüncesini savunan Prens Sebahattin taraftarları ise Ahrar Partisi’ni kurmuşlar ve çıkardıkları Osmanlı gazetesiyle fikirlerini yaymaya başlamışlardır.

    İslamlığı savunmak amacıyla kurulan İttihat-ı Muhammedi Derneği ile bu dernek adına çıkarılan ve Derviş Vahdeti tarafından yönetilen Volkan, ayrıca Beyanü’l-Hak gazeteleri, dini politikaya alet ederek halkı tahrik edici yazılar yazmışlardır. Bu siyasi karmaşa ortamı içerisinde her cemiyetin yayın organı birbirine atıp tutmaya başlamıştır. Bu polemikler halk içerisinde de taraftar bulmuştur.

    Özellikle Beyanü’l-Hak ve Volkan gazetelerinin yayınları hükümetimizin İslam fıkıhı verme yerine Kanun-i Esasi ile yönetilmesine karşı çıkıyorlar bu yönde halkı kışkırtmışlardır. Bu kışkırtmalar sonucunda 31 Mart (13 Nisan 1909) olayı meydana gelmiş ve bakanların, milletvekillerinin ve subayların bir kısmı katledilmiştir. Padişah, Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa yerine Tevfik Paşa’yı sadarete getirmiştir.
    Bugünlerde Tanin ve Şura-yı ümmet gazetelerinin merkezleri de yağmalanmış ve tahrip edilmiştir.

    Bu olaylar üzerine Selanik’ten ilerleyen “Hareket Ordusu” İstanbul’a gelmiş, Kanun-i Esasi’nin 113. maddesi gereğince divan-ı harp kurulup isyanda rol oynayanlar cezalandırılmıştır ki bunlar arasında Derviş Vahdeti’de bulunmaktadır. Olayda rolü gerekçesiyle de II. Abdülhamit 28 nisan 1909’da tahttan indirilerek yerine Mehmet Reşat geçirilmiştir.

    Hassas olan bu ortamda askeri yönetim duruma el koymuştu ve divan-ı harp’in yetkileride çok genişti. Basına sansür konulmuş olup, taşkınlık gösteren gazeteler kapatılmaya başlanmıştır. Kapatılan gazeteler ise eski adlarına yakın bir adla yeniden çıkmaya başlamışlardır. Ancak divan-ı harp çıkardığı kararla buna da engel olmuştur.

    Bu şekilde II. Meşrutiyet’in basına getirdiği özgürlük dönemi sona ermiş, bunun sonucu olarak da yayınlanmakta olan gazetelerin sayısında azalma görülmüş, 1909’da 353 olan gazete sayısı 1910’da 130’a, 1911’de 124’e, 1912’de 45’ düşmüştür.

    Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bu dönemde İttihat ve Taerakki aleyhine yayın yapan
    gazetelerdeki gazeteciler ise öldürülerek susturulmaya çalışılmıştır. 1909, 1910 ve 1911 yıllarında Serbesti gazetesi baş yazarı Hasan Fehmi, Saala-yı Millet gazetesi yazarı Ahmet Samim gibi yazarlar katledilmiştir. Düşünce özgürlüğü silahla susturulmak istenmiştir.

    1911’de İtalya Osmanlı topraklarına saldırmış, 1912’de ise Balkan devletleri savaş açarak ağır bir yenilgiye uğranılmıştır. 1913 yılında İttihat ve Terakki Partisi taraftarları hükümet darbesi yaparak askeri yönetim kurmuşlar, 1914’de ise I. Dünya Savaşı’na girilmiştir. I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin dahil olduğu ittifak grubunun yenilgisi ile sonuçlanmıştır. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes
    Antlaşması ile Anadolu yer yer işgal edilmeye başlanmış, böylelikle basında da II. Meşrutiyet dönemi sona ererken Mütareke dönemi başlamıştır.


    II. Meşrutiyet Dönemi Basın Politikası

    II. Meşrutiyet döneminin özgürlük dönemi kısa sürmüş hatta bu özgürlük dönemindeki taşkınlıklar dolayısıyla bazı yazarlar bu ana devreyi terör devri olarak nitelendirmişlerdir.

    Ki sonucunda 31 Mart olayı meydana gelmiş ve basın sansürü yeniden devreye girmiştir. Artık yeni bir basın kanununun çıkması lazımdı. Yeni bir basın kanunun yapılacağı haberi özgürlüklerin yasaklanacağı yönünde halkta kuşku uyandırmışsa da bunun için Mebusan Meclisi başkanı Ahmet Rıza’dan basın özgürlüğü konusunda güvence alınmıştır.

    Temmuz 1909’da çıkarılan yasada bir yanda basına geniş özgürlükler vermek bir yandan zararlı yayınları önlemek kaygısı güdülmüştür. Yürürlükte olduğu dönemde olağanüstü olayların yaşanması bu kanunun ömrünü uzatmıştır.

    Bu kanuna göre gazete çıkarmak isteyenler bir beyanname ile İstanbul’da Dahiliye Nezaretine, taşrada valiliklere başvuracaklardır. 21 yaşını geçmiş her Osmanlı gazete çıkarabilirdi. Sansür ve hükümet uyarısı söz konusu değildi. Ancak ülkenin güvenliğini tehdit eden yazılar yayınlandığında, mahkemelerin vereceği karar sonuçlanıncaya kadar tatil verilebilirdi. Padişaha yönelik yayın suçları da 3
    aydan 3 yıla kadar cezalandırılabiliyordu. Bu yönleriyle oldukça serbest olan bu kanunun kaynağı 1881 Fransız basın konusu olup ana hattıyla 1931 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Ancak bu sırada bir düzmeden fazla değişikliğe uğramıştır. Bunlar arasında yazı işleri müdürlerinden diploma arama, siyasal gazeteler için depozito ve askerlerin yazı yazmalarının yasaklanması (Mart 1912); ahlaka aykırı
    yayınların toplattırılması (Şubat 1913); devletin iç ve dış güvenliğini bozabilecek yayın yapanların hükümet kararıyla kapatılabilmesi (Kasım 1913) gibi önemli olanları vardır. I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile yepyeni bir düzenleme getirilmiş, 25 Ağustos 1914 tarihli geçici yasa ile “askeri sansürün izni olmadan ordu hareketiyle ilgili haberlerin yazılması” yasaklanmıştır. Bu şekilde basın Mütareke dönemine suskun bir halde girecektir.

    Coşkunluk içerisinde başlayan II. Meşrutiyet dönemi basını, içerisinde aynen İttihat ve Terakki‘de olduğu gibi acemilik baş göstermiş ve basın alanında hatalara düşülmüş, siyasi ve şahsi şantajlar bu dönemin gazeteciliğini gölgelemiştir. Oldukça liberal bir yapıya sahip olmasına rağmen 1914 yılından itibaren basın üzerinde etkili bir sansür baskısı hissedilmiştir.



    MÜTAREKE DÖNEMİ BASINI VE BASIN POLİTİKASI

    I. Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı İmparatorluğu yenilmiş ve Mondros Mütarekesi
    imzalanmıştır. Mütareke sonrasında ülkeyi savaşa götüren İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri yurt dışına kaçmışlar, İstanbul hükümeti ise çaresizlik içine düşmüştür.

    15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından İzmir işgal edilmiş, bu çaresizlik içerisinde 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a yönelerek Milli Mücadele hareketini başlatmıştır. Samsun, Amasya, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanması ile Anadolu’da Kurtuluş Mücadelesinin yayılması, Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından Misk-ı Milli kabulü 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgalini izlemiştir.
    Ülkedeki bu genel hava içerisinde Türkiye’de iki başlı bir yönetim ortaya çıkmış bir yanda İstanbul’da Osmanlı yönetimi, diğer yanda Anadolu’da Mustafa Kemal’in liderliğini yaptığı Milli Mücadele hareketi söz konusudur. Osmanlı hükümeti işgallere karşı sessizlik içerisinde, Anadolu’da ortaya çıkmış

    olan Milli Mücadele yönetimi ise kurtuluşu gerçekleştirmeye çalışıyordu.
    Doğal olarak basında da böyle bir ortam içerisinde basında İstanbul basını ve Anadolu basını olmak üzere gruplaşmış ve bu gruplaşma yine kendi içerisinde bölünerek padişahı ve onun yanlıları, milli mücadeleyi destekleyenler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

    Mustafa Kemal, Ulusal Mücadeleyi örgütlemeye başladığında ilk girişimi haber akımını kontrol altına almak ve telgraf ağına el koymak olmuştur. Kemalist bölgeye dışarıdan her çeşit haberin ister telgraf ister gazete yoluyla girmesi engellenmiştir. İkinci adım olarak, Sivas Kongresi aracılığıyla 14 Eylül 1919’da Müdafaa-i Hukuk’un sözcüsü olarak İrade-i Milliye gazetesinin yayınına geçilmiştir. Seçilen isim uzun vadede ulusal egemenliğin hedeflendiğini gösteriyordu. Ancak gazetecilerin yöneticileri bir baka çizgide kaldıklarından dolayı Ankara’da tamamen kendi denetiminde ve hedefini çok daha açık olarak yansıtan Hakime-i Milliye gazetesini çıkarmıştır.

    Bunu tamamlayan diğer iki adım, Anadolu Ajansı ile Matbuat Umum Müdürlüğü’nün kurulması olmuştur. Ülkedeki Havas, Reuter Ajansı tamamen işgal kuvvetlerine ait bir vaziyettedir. Anadolu Ajansı’nın kurulmasıyla Ulusal Mücadele boyunca, Türk’ün sesini dünyaya aksettirecek kaynak bulunmuş oluyordu. 6 Nisan 1920 tarihinde kurulan ajansın ilk muhabirleri Askeri birlik kumandanları ve Kuva-yi Milliye’ci valiler idi. Anadolu ajansı yaptığı çalışmalar ile Türk kamuoyunu yanlış yönlere sürükleyerek milli birliği tehlikeye düşürmek amacıyla içten ve dıştan yapılmakta olan tahriklere karşı halkı bilinçlendirmek, Milli Kurtuluşu sağlayacak karar ve hareketleri halka zamanında bildirmek amacını taşıyordu. Yine Ankara Hükümeti milletin yüksek menfaatlerini millete anlatmak ve bu amaçla propaganda yapmak amacıyla Maybuat ve İstihbarat Müdiriyeti Umumiye’sini kurmuş ve idarenin başına
    da Hamdullah Suphi Tanrıöver’i getirmiştir.

    Anadolu basınında ön sansürün bulunmadığını, hatta Pontusculuk yapmadıkça Rumca basına bile yaşam hakkı tanındığını o yılların Trabzon’da ajans muhabiri olarak çalışan Sovyet gazetecisi K.Yust belirtmektedir. Misak-ı Milli’ye uymak kaydıyla bir özgürlük kabul ediliyordu.

    1922 Eylül’ünde zaferin kazanılmasıyla, hem Kuva-yi Milliye’te karşıt Türkçe basın, hem de ayrılıkçı azınlık basını bir anda ortadan kayboldu. Muhalif olarak bilinen gazeteciler, yüzellilikler listesine konularak (Refik Halit, Refi Cevat, Rıza Tevfik...) yurt dışına sürüldüler. Ali Kemal ise İzmit’te linç edildi.
    Türk ordusu, 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girdikten hemen bir gün sonra ilk iş olarak İcra Vekilleri Heyetinin kararı ile Örfi idare ve basın sansürünü kaldırmıştır.


    Mütareke döneminde İstanbul Basını

    a) Milli Mücadeleyi Destekleyenler: Bu dönemde İstanbul’da yayınlanan gazetelerin bir kısmı Kurtuluş Savaşı2nı destekliyordu ancak Osmanlı hükümetinin 5 Şubat 1919 tarihli kararnamesiyle kurulan ve işgal kuvvetlerinin buna eklenen sansürü yüzünden çalışma şartları zorlaşmıştır.

    Bu zorluklara rağmen Milli Mücadeleyi desteklemekten çekinmeyen bazı İstanbul gazeteleri şunlardır:

    • İleri: 1918-1924 yılları arasında İstanbul’da yayınlanmıştır. Günlük olarak çıkmış olan gazetenin başyazarı Celal Nuri’dir. 394. sayıya kadar Ati adıyla çıkan gazete Kurtuluş Mücadelesini desteklemiş, ilk cephe haberlerini veren bu gazete olmuştur. Anadolu hükümeti tarafından maddi yönden desteklenen gazeteler arasında yer almıştır.

    • Vakit: 1875 yılında Filip tarafından kurulan gazeteyi Ekim 1917 tarihinden itibaren Hakkı Tarık Us ile Asım Us çıkarmaya başlamışlardır. İleri görüşlü; Batı düşünceli bir gazete olan Vakit gazetesinde Reşat Nuri Güntekin, Ziya Gökalp, Halide Edip Adıvar gibi yazarlar yazılarıyla yer almışlardır.

    • Yeni Gün: Yunus Nadi (Abalıoğlu) tarafından Eylül 1918 tarihinde yayınlanmış olan
    gazete İstanbul’un işgalinden bir süre daha çıkmış ancak gazete yayın hayatını 10
    Ağustos 1920’den itibaren Ankara’da “Anadolu’da Yeni Gün” başlığı altında devam
    ettirmiştir. Sakarya Savaşı sırasında Kayseri’ye taşınan gazete buradaki ilk sayısı 1 Eylül 1922 tarihinde çıkmıştır. Daha sonra yeniden Ankara’da çıkan Yeni Gün 1924 yılında kapanmış, 7 Mayıs 1924’ten itibaren ise “Cumhuriyet” adıyla yayın hayatını sürdürmüş, günümüzde de bu adla çıkmaktadır.

    Ulusal Mücadele basını içerisinde en nitelikli gazetelerden biri olan Yeni Gün Mustafa Kemal’in düşüncelerini yansıtmış ve Misak-ı Milli’yi savunmuştur.

    Yunus Nadi Milli Mücadele boyunca gazetesinin başlığına Yunanistan yıkılmalı manşetini koymuş ve ulusun savaş azminin canlı kalmasına yardımcı olmuştur.

    • Tasvir-i Efkar: İlk Tasvir-Efkar 1862 tarihinde çıkmıştır. 1908’de Ebuzziya Tevfik ile Süleyman Nazif aynı isimle yeni bir gazete çıkarmışlardır. Ebuzziya’nın Şinasi’ye duyduğu hayranlık dolayısıyla gazete bu adı almıştır.

    Tasvir-i Efkar gazetesi Mütareke döneminin baskılarına karşı çekinmeden yazılar yazan gazetelerin başında yer alır. Ruşen Eşref (Ünaydın) ‘i gazetenin muhabiri sıfatıyla Sivas Kongresine göndermiştir. Aydın cephesinde de muhabirler göndererek Ulusal Mücadele hakkında İstanbul’da etkili yayınlar yapmıştır. Mm Mm grubunda da çalışan gazetenin sahibi Ebuzziya aynı zamanda ilk kez Mustafa Kemal’in resmini ve biyografisini yayınlamıştır. Gazete 1925’e kadar yayın hayatına devam etmiştir.

    İstanbul’da bu gazetelerin yanısıra ; Ankara’ya ilk muhabiri gönderen İkdam, akşam, Sebülürreşat gibi gazetelerde Milli Mücadelenin yanında olmuşlardır. Bu gazeteler Ankara’ya silah, cephane, adam ve haber kaçırma işlerinde fiilen rol almışlar aynı zamanda İstanbul’daki işgalci devletlerin tüm baskılarına rağmen, Anadolu’daki kurtuluş Mücadelesini destekliyerek bağımsızlık ruhunun yaşatılmasında etkili
    olmuşlardır.

    b) Milli Mücadele’nin Karşısında Yer Alanlar

    kurtuluş Mücadelesinin karşısında yer alan gazeteler gerek İttihatçı düşmanlığı gerekse padişah yanlısı tutumlarından dolayı Anadolu’daki hareketi tasvip etmemişlerdir. Bu nedenle hem İstanbul hükümeti hem de işgal devletleri tarafından destek görmüşler, onlar için diğer gazetelere uygulanan sansür söz konusu olmamıştır.

    Bu gazetelerden bazıları şunlardır:

    • Alemdar: 1909-1922 tarihleri arasında çıkmıştır. Gazete Milli Mücadelenin karşısında yer almış, ülkenin kurtuluşunun İngilizler yardımıyla olabileceğini savunmuştur. Özellikle bu konudaki yazılar sorumlu müdürü ve baş yazarı Refi Cevdet (Ulunay) tarafından yazılmıştır. Kendisi 1922 yılında yurt dışına kaçmış ve daha sonra adı vatana ihanet eden 150’likler listesinde yer almıştır. 1938 yılında çıkarılan afla yurda geri dönmüştür.

    • Peyam-ı Sabah: 1913-1922 tarihleri arasında İstanbul’da yayınlanmıştır. Gazetenin sahibi Mihran, başyazarı ise Ali Kemal’dir. Günlük olarak yayınlanan gazete Anadolu’daki hareketi sert bir şekilde eleştirmiştir. Gazetede izlenen yol olarak İngiltere ile siyasi diyalog kurularak sorunların çözümü önerilmekte, bu açıdan Kuva-yi Milliye hareketini “cinnet olarak”nitelendirmekte ve onun yöneticilerine “Değiler, Bağiler” diye hitap edilmektedir.

    Eylül 1922’de gazete kapatılmış ve Ali Kemal ise İzmit’te linç edilmiştir.
    Bunlardan başka İstanbul’da Türkçe İstanbul gazetesi Aydede ve Ümit gibi dergilerde Milli Mücadelenin karşısında yer almışlardır.


    Mütareke Döneminde Anadolu Basını

    Anadolu’da gazetecilik II. Abdülhamit devrinde vilayetlere gönderilen matbaalarla başlamıştır. Ancak Anadolu’da basının asıl geliştiği dönem Mütareke yılları olmuştur.

    Ulusal Kurtuluş Mücadelesini başlatanlar basının önemli bir propaganda aracı olduğunun önemini kavramışlar ve bu yönde halk üzerinde etkili olmuşlardır. Bu dönemde Anadolu2nun çeşitli yerlerinde çıkan gazeteler vasıtasıyla Milli Mücadele harekatının haklılığı, basın gücüyle ifade edilmiştir. Milli Mücadelenin karşısında yer alanların sesi ise bunların karşısında oldukça cılız kalmıştır.

    a) Milli Mücadelenin Yanında Yer Alan Gazeteler:

    • İrade-i Milliye: 14 Eylül 1919’da Sivas’ta Mustafa Kemal tarafından Temsil Heyeti
    adına kurulmuştur. Atatürk ihtilalinin ilk gazetesidir. Başlığının altında mesleğini ve amacını göstermek üzere “Amal ve metalibi milliyenin müdafiidir” cümlesi yer almaktaydı. Çıktığı tarihlerdeki yazılar Mustafa Kemal’in direktifi ile yazılmış olup Sivas Kongresi’nin açılış nutku, Kongrece Padişaha çekilen telgraf, millete hitaben yazılan bildiri gibi haberler yer almıştır.

    Gazete 18 Aralık 1919 tarihinden itibaren Mustafa Kemal’in kontrolünden çıkmıştır. Yazı işleri müdürü Halis Turgut’un bölgeciliği yüzünden istiklal Mahkemesi tarafından iki defa kapatılmış olup, 1922 yılında yayın hayatı son bulmuştur.

    • Hakimiyet-i Milliye: İlk sayısı 10 Ocak 1920’de çıkmış olan Hakimiyet-i Milliye gazetesi Ankara2da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk Cemiyeti adına Mustafa Kemal
    tarafından kurulmuştur.18 Temmuz 1920 tarihinde haftada üç gün olarak basılmış, 16
    Şubat 1921’den itibaren ise günlük yayınlanmıştır. İlk yazılarının çoğu Mustafa Kemal tarafından yazılmış olup Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin sözcüsü olması bakımından da T.B.M.M. Hükümeti’nin yarı resmi organı sayılmıştır. Daha sonra Ulus adını alan gazete uzun yıllar yayınını sürdürmüştür.

    • İzmir’e Doğru: Ulusal Mücadelenin ilk yıllarında Balıkesir2de yayınlanmış olan
    gazete27 Haziran 1920 tarihine kadar yayın hayatına devam etmiştir. Gazetenin
    başlığı altında “Harekat-ı Milliye’nin hadim ve mürevvecidir” yazılı olup daha çok
    yazılarında İzmir sorunu işlenmiştir. Balıkesir’in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra kapatılmıştır.

    • Albayrak: Erzurum’da 1913 Mart’ından itibaren çıkan gazete 1921’e kadar yayınlarını sürdürmüştür. İttihat ve Terakki Partisinin yayın organı olarak kurulmuş olup I. Dünya Savaşı’nda Erzurum’un ruslar tarafından işgali boyunca çıkmamıştır. Başlığının altında “Vilayet-i Şarkıye Ermenistan olamaz “ yazılıdır. Gazete Erzurum’da Doğu Vilayetleri Müdafa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin yayın organı olmuş ve Doğu bölgesinin önemli bir propaganda aracı olmuştur.

    • Öğüt: 1917-1923 yılları arasında yayın hayatını sürdürmüş olup Ulusal Mücadeleden
    yana olmuştur. İtilaf devletleri aleyhine ve özellikle de İngiltere hakkında son derece etkili olabilecek yazılar yazmıştır.

    Bunların dışında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Babalık, Emel, İstikbal, Işık, Anadolu, Dertli, Türkoğlu gibi gazeteler çıkmış ve yayınları ile Kuva-yi Milliye ruhunu desteklemişlerdir.


    b) Milli Mücadelenin Karşısında Yer Alanlar:

    İrsad, Ferda, Selamet gibi yayınlar ise Kuva-yi Milliye ruhunu yok etmeye yönelik yayınlar yapmışlar, işgal kuvvetlerini dost göstermeye çalışmışlardır. Milli kuvvetleri haydut gibi göstermek isteyen bu gazeteler, Anadolu insanının Ulusal Mücadeleye katılımını önlemek, kurtuluş ümidini boğmak için ellerinden gelen tüm çabayı harcamışlardır. Bunların bir kısmı kurtuluştan sonra mücadeleden yana
    gibi görünmüşlerse de vatan hainlerini içeren 150’likler listesine girmekten kurtulamamışlardır.

    Ulusal Mücadelenin kazanılmasından sonra Türk basını yeni bir döneme girmiş ve basında “Cumhuriyet dönemi” başlamıştır.
    "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir."

Benzer Konular

  1. Türk Sosyoloji Tarihi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Sosyoloji
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 18:41
  2. Türk Sosyoloji Tarihi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Sosyoloji
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 18:28
  3. Türk Sinema Tarihi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Sinema
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 02.Şubat.2010, 16:27
  4. Türk Felsefe Tarihi
    Konu Sahibi Fuzuli Forum Felsefe
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 27.Ocak.2010, 23:54
  5. Türk Resim Sanatı Tarihi
    Konu Sahibi EKoL Forum Geleneksel el sanatlari
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 21.Temmuz.2009, 15:37

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
müslüman sohbet, islami forum sohbet oyun