Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 6 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 6 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart Hakkı Devrim



    «Toplum silaha düşkün» diyor


    Hakkı Devrim - 30 Haziran 2006 Cuma, Radikal


    Ateşli silahlarla çok suç işleniyor bizim memleketimizde. Birinin silahı varsa hemen soruyoruz, ruhsatın da var mı, diye.


    Şampiyon olan takımını kutlamak için tabancasını çekip balkona fırlamış, rastgele ateş ederek civardaki bir çocuğun ölümüne sebep olmuş adamın silah taşıma (veya bulundurma) ruhsatı varmış, yokmuş ne fark eder, söyler misiniz!


    Ruhsat, tabancayı yerli yersiz kullanmayacak adamlarda bulundurmanın bir yoludur, bir çeşit eleme imkânıdır, süzgeçtir denecek. Ben de sormaya devam edeceğim:


    – Ruhsat verdiklerinizden, bu tabancayı, ancak sizin belirlediğiniz şartlara riayet ederek kullanacağına dair bir taahhütname mi alıyorsunuz? Tabanca aldıklarına göre o şartları da bilirler mi diyorsunuz?


    Milletvekillerimiz çarşamba günü Meclis Adalet Komisyonu'nda bu konuyu tartıştılar. Üzerinde çalıştıkları, temel ceza mevzuatına uyum tasarısıydı. Dünkü Radikal'de okumuş olacağınız gibi, AKP Erzurum milletvekillerinden Mustafa Nuri Akbulut, «Ateşli silahla işlenen suçlardan hükümlü bulunanlar ile bir yıldan fazla hapis cezası alanların affa uğrasalar bile, bir daha silah taşıma ve bulundurma ruhsatı alamayacakları» kuralını getiren madde metninden, bu «affa uğrasalar bile» ibaresinin çıkarılmasını istiyordu. Yani arada bir af çıktıysa, gene silahlanabilsinler istiyor.


    Teklif tartışıldı, oylandı, reddedildi. Yani doğru olan yapıldı.


    Ama arada bazı laflar da edildi. Mevcut bir zihniyetin, bu vesileyle açığa vurulan belirtilerini kaydedelim istedim.


    – «Silah taşıma merakımızı biliyorum. Silah taşınmayan, silaha ihtiyaç duyulmayan bir dünya için çaba göstermeliyiz» (Orhan Eraslan, CHP-Niğde).


    – «Gönlünüzden geçeni söylüyorsunuz, ama toplumun gerçekleri farklı. Toplumda silaha düşkünlük var. Silahın ruhsatlı olup olmaması insanların suç işlemesini etkilemiyor» (Hasan Kara, AKP-Kilis).


    – «Affa uğramış kişinin silah taşımaması gerekiyorsa bırakın da taşımasın. Silahlanmayı önlemek için ceza ne kadar artacaksa artsın!» (Cemil Çiçek, Adalet Bakanı).


    – «Ruhsatsız silah taşımanın cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis, caydırıcı değil; ceza 2 yıldan 4 yıla kadar olsun!» (Feridun Ayvazoğlu, CHP-Çorum).


    – «Silah ruhsatı almak Türkiye'de en zor iş... Valilerin de, bizim de en sıkıntılı olduğumuz konudur». Vah vah, yok canım! sesleri; hatip devam eder: «Kurtlar Vadisi'ni en çok seyredilen dizi haline getirirseniz, cezayı artırmak çözüm olmaz. Ceza aynı kalsın!» (H. Kara).


    – «Silaha erişilebilirlik suç işlemeyi kolaylaştırır. Cezanın alt sınırı olsun artırılmalıdır» (O. Eraslan).


    – «Toplumu silahtan soğutmanın hiçbir yararı olmaz. Asker bir toplumuz. Sıkıntılı bir coğrafyada yaşıyoruz. Silahı öcü gibi gösterip toplumdan ayrı tutmayın!» (H. Kara).


    – «Cezanın artırılması bazı mağduriyetlere yol açacaktır» (Ahmet Çağlayan, AKP-Uşak).


    – «Cezanın alt sınırının iki yıla çıkarılması halinde, hâkimler ilk defa işlenen suçlarda ertelemeye gideceklerdir» (Yargıtay Temsilcisi).


    – «Bu düzenlemeyi yaparsanız Karadeniz'de nüfusun yarısını içeri atarsınız» (Mehmet Nuri Saygun, CHP-Tekirdağ).


    Üslup bu! Teklif reddedildi.


    Başbakan'ın ilk dörtlüsü


    Söze Babıâli'de diye başlamak geliyor içimden; bizim burada öfkeyi dile getirenlerden biri de Necati Doğru'dur, diyeceğim. İkitelli'de desem, değil... Vatan Gayrettepe'de. Durum iyice karıştı.


    Evet, Necati Bey arkadaşım dün, Başbakan'ın VİP uçağından ve son seyahatine götürdüğü gazetecilerden «4 gazete seçmişler, diye söz ediyor; 4 genel yayın müdürü! 4'ü de iktidar yanlısı».


    «Seçkin» dörtlünün fotoğrafı önümde. İner kalkar masanın bir yanında Başbakan, karşısında Ertuğrul Özkök (Hürriyet); yandaki tuklarda da sırayla Ekrem Dumanlı (Zaman), Fatih Altaylı (Sabah) ve Mustafa Karaalioğlu (Yeni Şafak) oturuyorlar.


    Tayyip Erdoğan'ı güncel konularda sorgulamışlar. En can alıcı konu da «Çankaya'nın bir sonraki efendisinin kim olacağı».


    Dördü birden çok önemli ve etkileyici bir cevap aldıkları kanaatinde. Canları sağ olsun!


    Diyeceğim... Ben bu dörtlüyü (dört sayısını tartışmadan) münasip bulmuştum. Rengi besbelli iktidar (Zaman ve Yeni Şafak) ile ne idüğü pek belirlenemeyen diğer tarafın (Hürriyet ve Sabah) önde gelen gazeteleri olarak.


    Renk skalamız bu değil mi?


    Adlar



    Ünlü bir şarkıcı var, Shakira diye anılıyor. Bu kızın babası Lübnan asıllı, adı da bizim bildiğimiz Şakire.

    Bir başka örnek. ABD'de meşhur bir dizi var. Bir oyuncusunun adını Türkiye'de Sayid Jarrah diye yazıyor ve kim bilir kaç şekilde okuyoruz. Bu da bildiğimiz Said Cerrah değil midir?


    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Arapça'nın etkisi, İngilizce'nin etkisi diye konuyu dağıtmak istemiyorum. Sizce bu yabancı isimleri nasıl kullanmalıyız?


    – Yerleşmiş kural Latin alfabesi kullananların adını kendi dillerinde yazıldığı gibi benimsemek. Diğer alfabelerle yazılanları da Türkçe telaffuzunu dikkate alarak kendi alfabemizce yazmak.


    Ama mesela, adını Arap harfleriyle olduğu kadar Fransız alfabesiyle de yazmakta olan biri söz konusuysa, onun Latin harfleriyle yazılışını da benimseyebiliyoruz: romancı Necib Mahfuz'u Naguib Mahfouz da yazdığımız gibi...


    Netleşmiş bir durumdur, diyemem; ama uygulama budur.

  2. #2
    Onursal Üye SiNaN32 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    64
    Mesajlar
    6.980

    Standart Ynt: Hakkı Devrim

    Bir yalıdan Boğaz'a baktım. İki kabristan görünmüyordu. Eksik geldi bana.


    Hakkı Devrim - 25 Haziran 2006 Pazar, Radikal


    André Malraux laf ebesi bir Fransız yazarıdır. Ve siyaset adamı. Çin ihtilaliyle ilgilenmiş, İspanya iç savaşına katılmış, İkinci Dünya Savaşı'nda bilfiil çarpışmış, Almanlara esir düşmüş, zaferden sonra De Gaulle hükûmetinde kültür bakanı olarak yer almış bir eylem adamı.


    Kitaplarından bir cümle kalmış hatırımda; Sessizliğin Sesleri adlı sanat tarihindeydi galiba. Orada, ehramların görkeminden söz ederken der ki:


    – Ölüm insanın bir numaralı gerçeğidir.


    Mısır'daki dev yapıların ölüme karşı dikilmiş siper niteliğini anlatır. Ben de ne zaman bir sevdiğimi kaybetsem, bu sözünü hatırlarım Malraux'nun.


    Her seferinde yeniden.


    İnkâr edilmezliğine karşılık, her ölümle yeniden öğrendiğimiz bir gerçek.




    1996 yılının 26 haziranı bir çarşamba günüydü. Yarın, aradan on yıl geçmiş olacak. Zihni Küçümen'le arkadaşlığımızın altmış üçüncü yılını ben idrak ediyorum, Zihni yok. On yıldır ona hasretim. Yıldan yıla değil elbette, her gün hissettiğim bir eksikliktir bu.


    1996 yılının 26 haziran sabahı, Göztepe'deki dairelerinde torunu Malik, bakmış dedesi uyanmıyor; odasına girmiş, elindeki boruyu kulağının dibinde var gücüyle öttürmüş.


    Çıkıp babaannesi Şükran'a şikâyet etmiş:


    – Uyanmıyor, dün gece çok ilaç aldı galiba.


    – İki üç gündür sırtında ve sol kolunda bir ağrıdan şikâyeti vardı, demişti Şükran; cumartesi günü doktoruna göründü. Adale ağrısı demişler.


    Benzer durumlarda ölüm sebebi kalpti kararına varılır. Bazen ben farklı düşünürüm de, yüksek sesle söylemeye cesaret edemem. İçimden, Zihni'nin sonunu tiroit bezi getirdi diye düşünmüştüm. Bu sebeple tedavi görmüştü. Ne değişir ki!


    Zihni 67 yaşındaydı. Siz ne dersiniz, ne düşünürsünüz umurumda değil... Henüz çok gençti! Biz aynı yılın, 1929'un çocuklarıyız.


    Zihni benim gibi yaşıtlarından da daha gençti. Sahiden yaşlanmayan bir yanı vardı arkadaşımın. Altmışımızı geçmişken, evin insanları uykuya çekildikten saatler sonra, onun sayesinde, ilkokul çocukları gibi gülerdik kimi geceler.


    Bizde giydiği pijama hâlâ saklanır. Bazı akşamlar yemek saatine doğru kapı çalınırsa hâlâ, habersiz tarafından bir Zihni ikramı mı, diye ümitlenirim.


    Bir insan evli barklı öz kardeşinin bile değil, ancak ana-babasının evine gelebilir, Zihni'nin bize geldiği rahatlıkla. Siz hiç misafir gittiğiniz evin sahibesine, sofradaki yemeği pek de beğenmediğinizi söylediniz mi? Bizde bunun kavgası olurdu.




    Ben tiyatrocuları bir başka türlü seviyorsam derindeki sebebi, Zihni'nin tiyatro sevgisidir. Sarıyer, Eminönü halkevlerinden, Kabataş ve Feyziati salonlarından, yani 1940'lardan başlayarak, İstanbul Şehir Tiyatrosu yıllarınca, taa Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan sahnesine kadar, filmleri, televizyon dizileri dahil onun bütün oyunlarını seyrettim. Hayatımda beni bir kişi, bir okul müsameresinde rol almaya razı etti, lisedeyken... Rejisörümüz Zihni Küçümen'di.


    O da benim, iyi kötü her yazdığımı okudu. Her yaptığım hakkında düşündüğünü söyledi. En mahrem bilinen meselelerime kadar.


    Bir lise öğrencisi, nasıl olur da hayatını tiyatroya adayacağını daha o yaşta bilir ve bu kararlılığından asla vazgeçmez? Nasıl bir dürtüdür, insan için tiyatroyu, oyunculuğu bu kadar vazgeçilmez kılan?


    Anlat deseniz, beceremem. Ama ben, o yaşlarda tiyatroyu seçen ve bir daha o dünyadan ayrılamayacak çocukları nerede görsem, tanırım. Ve tereddütsüz severim. Zihni'ye benzedikleri için değil; belki Zihni'yi de aynı sebeple sevmiştim.


    Bilenlere söyleyeyim, onlar beni daha kolay anlar. Bu oyuncular fasilesi var ya, onlar insanla en çok ilgilenenlerdir. Bir oyuncu arkadaşınız var da onu sevemiyorsanız, sizde bir şeyler eksik demektir.


    Zihni'den kalan boşluğu anlatmaya çalışıyorum... ve beceremiyorum.




    Ölümünden on gün önce o, Aydın Kazancı ve ben, birlikte lisedeydik. Kabataş'ın pilav günüydü, 16 haziran pazar.


    Bir hayal kırıklığımı anlatıyordum çok yakın iki dostuma. Bir keresinde herkes kendi sınıfında toplanacak demişler, heveslenmiş, 11 Edebiyat-B'de tanıdık kimseye rastlamayınca hayal kırıklığına uğramıştım. Edebiyat-B'de her yıl başka öğrenciler bulunmasından daha tabiî ne olabilirdi? Ben budala, zahir orada tam kadro bizim sınıfı bulmayı umdum.


    Artık pilav günlerine de gidemiyorum. Yeniden birlikte oluştan çok, yalnızlık –sanki bir tür terk edilmişlik– hissi ağır basıyor. Yıllardır, liseliler toplantılarını da yapamaz olduk zaten.


    Salı akşamı Sait Halim Paşa Yalısı'ndaki bir kutlamaya katıldık. Dame de Sion mezunlarının canlı, neşeli bir toplantısıydı. Otuz üç yıllık bir aradan, halası Zeynep'in mezuniyet şenliğinden sonra, Elif-torun'un mezuniyetini kutluyorduk. Çocuklar pistte çılgınlar gibi hoplaya zıplaya dans ederken, tenha rıhtıma çıktım biraz.


    Rüya gibiydi derler ya! İnsana Boğaziçi'nin benzersizliğini duyuran bir yaz gecesiydi. Gene de, bulunduğum bu müstesna yerden, Boğaz'ı bütünüyle göremiyormuşum gibi geldi bana.


    Sait Halim'den Kuzguncuk Nakkaştepe ve Rumelihisarı kabristanları görünmüyor. Ee Zihni Küçümen ile Nurullah Gezgin'in kabirlerini olsun göremiyorsam, Boğaz'ı tam göremiyormuşum gibi gelir bana.

  3. #3
    gogeselam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    19.255

    Standart Hakkı Devrim


    Cumhuriyetin genelkurmay başkanlarını düşündüm; Başbuğ'u dinlerken
    HAKKI
    DEVRİM

    Politika

    30/04/2009


    Başbuğ Paşa’nın, ömrüne bereket dileyerek girelim söze. Nice genelkurmay başkanı görmüş, bazılarıyla yakın ilişkiler kurmuş Ankara gazeteciliğiyle maruf meslektaşlarımız Başbuğ Paşa’yı, o makamın gelmiş geçmiş başkanlarıyla karşılaştırarak değerlendireceklerdir.
    Ben devlet büyüklerimizi Atatürk, İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak sıralamasıyla bilenler neslindenim. Bu sıralama 1950’ye kadar çeyrek asır boyunca değişmeden devam etti.
    Sıralamada ikinciliği cumhuriyetin ve demokrasinin asıl gereği olarak Meclis Başkanı’nın alması için, iktidara Demokrat Parti’nin gelmesini beklememiz gerekmişti.
    Çakmak, Osmanlı Devleti’nin son Harbiye Nazırlarından biri olan komutandı. 1920’de Ankara yönetimine katıldıktan sonra Millî Müdafa Vekilliği, 1921’de bir süre Başbakanlık yaptı. 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ndeki başarısının ödülü olarak rütbesi Meclis’ce mareşalliğe yükseltildi. (Cumhuriyet döneminin iki mareşalinden biridir.)
    Atatürk’ün ölümünde bir tereddüt (belki dedikodudan ibaretti) geçirilmedi değil:
    – İsmet Paşa mı, Mareşal Çakmak mı?diye...
    Çakmak herhangi bir heves veya zaaf göstermedi Cumhurbaşkanlığı konusunda. Veya belli etmedi. Cumhurbaşkanı seçilen İnönü’yü, makam arabasıyla evinden alıp Meclis’e getirmesinin bir anlamı da buydu. Hatırlarım, bizim evde de konuşuldu.
    Siyasete yatkın mizaçta biri değildi. İnönü tarafından ve yaş haddi sebebiyle 1944’te (68 yaşında) emekliye sevkedildi. Küstü diye işittik, nitekim milletvekilliği teklifini geri çevirdi. 1946’da DP milletvekili olarak girdi Meclis’e. Ertesi yıl Millet Partisi kurucuları arasında yer aldı. Özetlersek, siyasette bir varlık gösterebilmiş değildi.
    Çakmak öldüğünde (1950), millî matem ilan edilmedi, diye; üstelik Ankara ve İstanbul radyoları müzik yayınlarını durdurarak milletin acısını paylaşmadığı için İstanbul’da büyük bir protesto gösterisi yapıldı. Kalabalık Harbiye’deki İstanbul Radyosu’nu bastı o gün. Ben ertesi yıl başladım radyoda çalışmaya, o baskın gününün heyecanlı hikâyesi hâlâ anlatılıyordu.
    *
    Türkiye, Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonra gelen genelkurmay başkanlarını da hiç tereddütsüz önemsemiştir. Sayabilirim zannediyorum: Kâzım Orbay, Salih Omurtak, Abdurrahman Nafiz Gürmen İsmet Paşa’nın silah arkadaşlarıydı.
    Demokrat Parti’li yıllarda (1950-1960) Nuri Yamut, Nurettin Baransel, İsmail Hakkı Tunaboylu (6/7 Eylül ertesi konuşmuştuk), Feyzi Mengüç, Rüştü Erdelhun (DP iktidarıyla birlikte görevi fiilen sona eren Genelkurmay Başkanı), Ragıp Gümüşpala (Adalet Partisi’nin ilk Genel Başkanı), Cevdet Sunay (geleceğin Cumhurbaşkanı), Cemal Tural (Harbiye’de geçen yedek subaylığımda 1. Ordu Kurmay Başkanı’ydı, fena halde cezalandıracaktı beni bir gün, affetti; sonra Genelkurmay Başkanlığı makamında huzuruna tekrar çıktım), Memduh Tağmaç, Faruk Gürler, Semih Sancar ve Kenan Evren...
    Şimdi düşünüyorum da, Evren’e gelene kadarki Genelkurmay Başkanlarını biz, Çakmak’ın halefleri olarak görmekte devam ettik. Devlet zirvesinin üçüncü değilse de dördüncü basamağının sakinleri olarak. (DP iktidarıyla Meclis Başkanı üçüncü sıradaki yerini almıştı. Bugün de hâlâ öyle midir, diye de sorulabilir.)
    12 Eylül ve ertesinin Genelkurmay Başkanları, bir başka neslin temsilcileri gibiydiler. Sanki Tunaboylu’ya kadar kuruluş ertesi dönemin çocukları, Evren Paşa’dan sonrası da o büyükbabaların torunlarıymış gibi.
    «Giderek sivilleştiler» diyebilir miyim, diye düşünüyorum. Bilmem ki! Belki de onları yaşlı bir adamın, çoğunu görmüş ve artık bulanıklaşmış gözleriyle seyrettiğim için bana öyle görünüyorlar. İnadım inat, adım Hacı Murat vezninde söylemek gerekirse, bizde ortam hâlâ genelkurmay başkanlarını gerçekten olmaları gereken yerde ve anlamda tutacak kıvamda değil. Bunun sebebi biraz da onların kişiliğidir, demiyorum. Ama makamın kıvamını bulmasında kişiliğin de etkisi olacaktır, diye düşünüyor ve yeni gelenleri biraz da bu ümitle seyrediyorum.

    Dil Yâresi
    * Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un gazetecilerle bir araya geldiği iletişim toplantısını ben de televizyon aracılığıyla takip ettim.
    İletişim toplantısı bildiğimiz basın toplantısından farklı bir buluşma mıdır? Askerî terminolojide yeri olan bir deyiş midir?
    * Türkçe kelimeler ve bunların söylenişi konusunda kulağıma üç hata çalındı:
    1. Kumandan Paşa «de, da, bile» takılarıyla eşanlamlı olarak kullanılan dahi takısını «a»yı uzatarak «daahi» diye telaffuz ediyor. Bu fark söylenen kelimenin anlamını değiştirir. Uzun «a» ile söylenen (daahi) «Olağanüstü zeki ve yetenekli, deha sahibi kimse» demektir.
    2. Paşa «...iki tane önemli ABD’li...» dedi bir yerde. Diyarbakır’daki kahredici mayın tuzağından söz ederken «Dokuz tane vatan evladı şehit oldu» dedi. Bu cümlede tane kelimesinin kullanılması yanlış ve gereksizdir; «dokuz vatan evladı şehit oldu» denebilirdi. Yanlış çünkü tane «Başlı başına bir varlık teşkil eden ŞEYLER’in, NESNELER’in sayısını bildirmeye yarar, İNSANLAR’ın değil. Türkçede insanlar taneyle sayılmaz. «Üç çocuk, beş öğrenci, dokuz şehit...» deriz.
    3. Dilimizde iki «d» harfinin yan yana geldiği, Arapça’dan alınmış kelimeler var: madde ve iddianame gibi, mesela... Bazı spikerler de dahil, bu «d»lerden birini «t»leştirerek söyleyen çok insan biliyorum. Dikkat ettim İlker Paşa da «matde» ve «itdianame» diyor. Çok rastlanan bir telaffuz hatasıdır.
    O konuştukça, ki konuşacağa benziyor (Bu bakımdan bana benziyor da, diyebilirim) kulağım paşada olacak. Her an emir veriyormuşçasına konuşan bir asker değil. Belli ki kelime hazinesi de zengin. Benimki, en küçük bir kusuru bile olmasın endişesi ve huysuzluğudur.






    Bu da geçer, Ya Hû!

  4. #4
    gogeselam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    19.255

    Standart Hakkı Devrim


    Suç ile televizyon ilişkisi


    HAKKI
    DEVRİM

    Altan Öymen aradı, bir şey sormak için. «Seni rahatsız ettim» diyor.
    – Çıldırdın mı, bir yaşıtım arayınca kendime geliyorum ben. Orhan Birgit arıyor, Hasan Pulur arıyor dediler mi, çocuklar gibi seviniyorum.
    Altan’la dörtlü bir yemekte buluşalım, diye konuştuk geçen gün. Sayımız biraz daha çoktur (hâlâ) zannediyorum.
    Buluşsak Hasan’a ilk sual olarak şunu soracağım:
    – Sen ve ben, polis-adliye muhabirliği yıllarımız... Bugünkülere benzer cinayetler o zaman da işlenir miydi kuzum? İşlenirdi de ben mi unuttum? (Altan ile Orhan partiler ve siyaset dünyası muhabirleriydi.)
    O ne der, bilmem. Bana, o yılların cinayetleri bugünkülere nispetle çok daha masum, hatta çocuksu, amatör işi vakalardı gibi geliyor. Aksini iddia eden olursa, ciddiyetle, arşiv karıştırarak tartışabilirim bu konuyu.
    – Ne oldu arada, ne değişti? sualine inandırıcı bir cevap bulmakta zorlanıyorum doğrusu.
    Konuşuruz. Ama bugün bu konuyu açışımın sebebi, hep o bildiğiniz facia: Mardin, Mazıdağı’nın Bilge Köyü’ndeki toplu kıyım, insan kıyımı.
    Dehşete kapılarak anasının eteğine sımsıkı sarılmış küçük kızın sesi kulağınızda değil mi:
    – Bizden ne istediler polis ağabey, ne istediler bizden?.. diye adeta ağıt yakan yavrucağın titreyen sesi.
    Bir köy evinde, nişan töreni ertesi çoğu namaza durmuşken apansız atılan el bombalarıyla, ateşlenen otomatik silahlarla vurulan ve oracıkta can veren 6 çocuk, 16 kadın, 22 erkek: 44 kurban ve dört yaralı. Şüpheli sekiz genç yakalandı, dediler; vurulanlarla vuranlar arasında, aynı soyadını taşıyanlar da çokmuş.
    *
    Dedim ya, bir şeyler değişti bizim memleketimizde. Artan, giderek daha cüretli, daha hunhar, daha acımasız hal alan cinayetleri bir bir saymamıza gerek var mı? Terör diye işlenen toplu cinayetler yetmezmiş gibi, tek tek icra edilen neredeyse fantezi nitelikli cinayetler. Ana, baba, kardeş, evlat katiller; eşini, sevgilisini, arkadaşını öldürenler. Hekim annesinin boğazını ekmek bıçağıyla kesen üniversite öğrencisi kız. Sevgilisini öldürmekle kalmayıp, cesedini parçalara ayırarak çöpe atan ve ülke dışına kaçmış olmasından şüphelenilen, onu bulamayınca babası tutuklanan oğlan... Hafızamı zorlayıp, arşiv karıştırıp daha gerilere gitmeye ve yüzlerce örneği hatırlatmaya gerek var mı?
    Peki, bu konuda yapılmış ciddî bir araştırma biliyor musunuz?
    Benim buluştuğumuzda akranlarımla konuşmak istediğim bir mesele de bu.
    Kurtlar Vadisi türü, vur-kır’dan oluşmuş dizileri ben seyretmiyorum. O türden şimdi bir de Adanalı var galiba. Ama Binbir Gece’de bile var; güzel bir genç kadın, çatıdan iterek veya çantasından çıkardığı tabancasıyla takır takır adam öldürüyor. Canım Ailem’de lokantacı delikanlı da cebinde tabancasıyla geziyor. Polisiye dizi Arka Sokak-lar’ı seyrediyorum; bu hafta, her cebinde bir tabancayla tıfıl bir oğlan, sevdiğinden yüz bulamadığı için öfkeli, okullarına gitmiş önüne geleni öldürüyordu.
    Filmler ve diziler, başta çocukları ve suça eğilimi olanları, biraz da herkesi diyeceğim, suçla buluşturmaya adeta özen gösteriyor. Yıllar önce hatırlıyorum, ABD’de bir çocuk 12 yaşına gelene kadar 10 000’e yakın cinayet sahnesi seyretmiş oluyor, diye dertleniyorlardı.
    Hiç değilse bir sebep de budur diye ısrar etmeye niyetliyim. Suçluluğa karşı çare, aramızda, suça iten şartlar konusunda anlaştıktan sonra aranabilir.

    Eski bir yıldız, Bülent Arınç
    Gözler hâlâ hükûmetin yeni üyelerinde. Ahmet Hakan o camiayı tanır olmanın tadını çıkarmaya devam ediyor: «Bülent Arınç, Türk siyasetinin Sami Hazinses’idir» benzetmesi gibi. Bana sorsanız «Hükûmet-basın yayın ilişkilerinin şenlikli yanını oluşturacak, çıngar sever bir mizaç adamıdır» derdim. Nitekim Ruşen Çakır «Arınç (hükûmete) girmeseydi bizler günlerce ne konuşur, ne yazacaktık?» diye soruyordu. Cemil Çiçek hükûmet sözcülüğünün, bence de «O varken başkası düşünülmez»idir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu diplomat değil, ama tanıyanlara göre bu makamın ideal adamı; benim gibi az tanıyanlar içinse yeni bakanların en merak edileni.
    Yerimiz olsa, üzerinde durmak isteyeceğim iki aile meselesi vardı bugün.
    1. Fuad Bezmen’in «dalya» dediği yaş günü. Kutlamaya dört oğlundan üçü (Nazım, Turgut ve Necdet Bezmen’ler) katılırken, «haşarı» oğlu Halil Bezmen’in oralarda olmayışı. İlk bakışta haşarı oğulun bir ihmali sayılabilir. Ama değil, çağrılmamış ki gelsin.
    2. Arzu Balkan ile Tamer Karadağlı’nın yeniden evlenmeksizin çok yakın iki ayrı daireye yerleşmiş olmaları haberi. Zeyno var, çocukları. Tamer, «Arzu’nun hayatında biri olursa saygı duyarım» demiş. Arzu, «Zeyno’nun kafasında, babalar gelirler giderler gibi bir kavram oluştu» diyor.
    Arzu’yu ayrıca severim. Yani gerilim halinde ben kız tarafıyım.

    Dil Yâresi
    * Başbakan Tayyip Bey’in Türkçe kelime dağarcığı zengin, nâtıkası («düzgün ve güzel konuşma yeteneği») kuvvetli ve telaffuzu doğrudur. Bütün siyasî liderler gibi çok konuşur ve sözlerini dinletmeyi de bilir.
    Bir yanlışı dikkatimi çekti. Hükûmet değişikliğinden söz ettiği konuşmada, «bakanlar kurulu» anlamındaki Fransızca kabine kelimesini «i» sesini uzatarak «kabîne» diye telaffuz ediyordu. Hayır, kısadır: plaj kabinesi, telefon kabinesi derken de olduğu gibi. Kabîle’de uzun olan «i» sesi kabine’de kısadır.

    * Bir not da Cumhurbaşkanı Abdullah Bey için. (Daha önce yazmadıysam.) O da meclis kelimesini ikinci hecedeki «i»yi uzatarak söyler; halbuki o «i» sesi de kısadır. «Ciddî bir mecliste derken» mesela, meclis’in «i»si uzun mudur? Değil! Meclis-i âyan denirdi, yalnız «a» uzun. Meclis-i kebîr-i maârif’te uzun sesleri belirttim. «Hoşsohbet» anlamındaki meclis-ârâ’da «a»lar uzun «i» kısa telaffuz edilir.
    Arz olunur, efendim!






    Bu da geçer, Ya Hû!

  5. #5
    gogeselam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    19.255

    Standart Hakkı Devrim


    Erdoğan ile Baykal'a diyorum ki



    HAKKI
    DEVRİM


    Aldous Huxley’in sözüdür; «Ben kültürümü sabahları aynaya bakacağıma Britannica’yı karıştırarak edindim» der.
    Kültür ne haddime, ama ben de sözüklere çok bakmayı marifet ve meziyet sayanlardanım.
    Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal’ın bir kanepede yan yana, yüzlerinde tebessüm, bedenlerinde sukûnet belirtileriyle çekilmiş fotoğraflarını görünce, gene sözlüğe bakma ihtiyacı duydum.
    Ülkemizin çok tanınmış iki siyasî lideridir söz konusu olan; iktidarın ve muhalefetin 1 numaralı temsilcileri. Yani bugün için mevcudiyet sebebi, her konuda alabildiğine tartışarak ömür tüketmek olan iki fani.
    Sözlükte anlamını bir kere daha okumak istediğim kelimeyse tartışmak fiili. Tartmak değil tartışmak. Bir «müşareket» (Şirket kelimesinden) «ortaklaşa iş» ifade eden fiil yani.
    Bakın Avyerdi Sözlüğü bu tartışmak fiilini nasıl tarif ediyor. (Yazımı kazara Baykal ile Erdoğan da okuyabilir hesabıyla, bu nokta üzerinde ısrar ederek sözü biraz uzatacağım.)
    *
    TARTIŞMAK karşılıklı f. (Eski Türk. tartış-mak «yayın ipini gerip çekmekte boy ölçüşmek». Tart-mak, «çekmek»ten gelir. Aşağıdaki 1. ve 2. anlamlar son dönemde oluşmuştur). «1. Bir konuyu değişik görüş açıları ile ele alıp, farklı düşünce ve deliller ileri sürerek karşılıklı olarak savunmak. 2. Ağız dalaşı yapmak, münakaşa etmek. 3. Güreşte elle karşılıklı olarak birbirini yoklayıp, zayıf taraflarını aramak. 4. Eski Türkiye Türkçesinde halk ağzı. «İtişip kakışmak, mücadele etmek.»
    *
    Fiilin son dönemlerde gelir olduğu iki anlamdan ilki özetle «bir fikri karşılıklı olarak savunmak» diye ifade ediliyor. (Başbakan Erdoğan ile ana muhalefet lideri Baykal’dan beklediğimiz âkıl liderler olmaları, yani tartışmalarını bu 1 numaralı tarif çerçevesinde tutmalarıdır.) Çünkü ikinci tarif ağız dalaşı’dır, ki lider siyasetçilere yakışmıyor. Bir işe de yaramıyor aslında.
    Ama onlara daha da yakıştıramadığımız tartışma üslubu 3’üncü (ki el ense çekmek’tir) ve 4’üncü (itişip kakışma, diyegeldiğimiz) anlam tariflerinde anlatılandır.
    *
    Geçen yılın kasım ayında ABD’deki başkan seçimi kampanyasını milletçe takip ettik. Sadece haber alarak, okuyarak değil, tele-vizyon sayesinde bütün aşamalarını gözlerimizle de görerek.
    Kampanya boyunca demokrat Barack Obama ile rakibi cumhuriyetçi John McCain’in karşılıklı konuşmalarında (bu arada ekranda yüz yüze gelmeleri de vardı), tartışmak fiilini 3. ve 4. anlamında uyguladıklarını ben hiç görmedim. Ya siz?
    Sonuçlar açıklandıktan sonra, kaybedenin milletin gözü önünde kazananı hararetle kutlayışını da gördük. Ben gözlerimi kısarak seyrettim McCain’in yüz ifadesini.
    Birlikte çekilmiş son fotoğraflarına uzun uzun baktığım iki beyefendi dostum, işte o an Amerikalılara Allah için gıpta ettim.
    Darısı başımıza!

    Carla Bruni’den bıkmadınız mı?
    Aile çevremde bazen söze, «Dikkat! Yaşlı adamın size bir diyeceği var» diye başladığım oluyor. Zaman zaman size de söylersem, lütfen hoş görün!
    Bugünün ve geleceğin devlet adamlarından, bizimkilerden, bir ricam var: Eski ve güzel bir mankene evlenme teklif ederken, şu şartı koşun: «Kendini bu şekilde pazarlama alışkanlığından kesinlikle vazgeçmeyeceksen, şimdiden söyle, ki boşu boşuna evlenmeyelim!»
    Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve yeni eşi Carla Bruni ile aramızda 3 000 kilometre mesafe var. Ama bu hanım, her Allahın günü gazete, dergi sayfalarında, ekranlarda karşıma çıkıyor benim. Dün gene çirkin ayak parmaklarını bana doğru uzatmış, bir eliyle gitar tutarken, öbür elinin parmakları ağzındaydı. Eteği, ilkokul öğrencisi bir kız çocuğu için bile fazla kısa diyeceğiniz boyda.
    Fransızların da tepesi atana kadar sustum. Nihayet isyan etmişler. Çünkü devlet imkanlarıyla 19 yabancı ülkede 19 000 kişiye gönderilen tanıtma paketleri içinden, Fransa’nın ünlü bir şişe şarabı ve peyniri ile, bir de bu hanımın albümü çıkıyormuş.
    Halk desteği yüzde 28’e kadar düştüğü halde Sarkozy hâlâ uyanmadı, diyorlar. Onu bilmem! Ben burada sayfalarını First Lady Carla Bruni fotoğraflarıyla süslemeyi marifet sanan gazetelere bakmaktan vazgeçerek, densizliği protesto etmeyi düşünüyorum.

    Dil Yâresi
    * Yaptıklarını, kendinden sonra gelenlere öğretebilecek düzeye erişmiş kimselere usta denir. Tarihte ve zaman zaman bir mevki adı da olmuştur bu kelime. Üstat, bilim ve sanat alanlarında üstün yeri bulunanlara duyulan saygıyı dile getirir bir hitaptır; Üstâd elinde serteser âheng olur lisan, der Yahya Kemal. Bazı meslek çevrelerinde de bir saygı ifadesidir bu kelime: mesela edebiyatçılar, sanatçılar kadar, gazeteciler, maliyeciler, avukatlar ve Mekteb-i Mülkiye talebesi ve mezunları arasında da saygı ifade eden bir sıfat ve hitaptır üstat.
    Ben mesela Ercüment Ekrem Talu, Burhan Felek, Falih Rıfkı Atay, Vâlâ Nurettin, Nizamettin Nazif, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Sait Faik Abasıyanık... gibi meslek büyüklerine (hocam olmayanlara) Üstadım efendim! derdim. İsimleriyle veya «Beyefendi!» uzaklığında hitap ettiğimi hiç hatırlamıyorum.
    Vedat Akgiray Bey Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı’ymış. Borsada en büyük sıkıntımız güven kaybıdır, demiş. Üstatlar hitabı ile borsada oynamak deyiminden de tez zamanda vazgeçmeliyiz, diye devam etmiş. «Ben SPK’da üstat kelimesini yasakladım», buyuruyor, bir genel kurul toplantısında (Milliyet, 6 mayıs).
    Bir de özdeyişi var: «Çünkü üstat piyasanın kendisidir.»
    *
    İçimden «Zatıâliniz kimsiniz?» diye kendisine sormak gelirse de, ben bu zatın ne demek istediğini, önce siz okurlarıma danışmayı tercih ettim. Nedir üstat kelimesiyle alıp veremediği?






    Bu da geçer, Ya Hû!

  6. #6
    gogeselam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    19.255

    Standart Hakkı Devrim



    Sunucusu basın olan dünya

    Hakkı Devrim



    Gazetelerde (radyo ve televizyonlarda da) haftanın mesela üç günü siyaset haberleri yasaklansın, diyorum ben. Teklif değil, hayatımızda neler değişirdi acaba, sualiyle devam edecek bir sohbet konusu olarak, söylüyorum. Siyaset üzerinde de yeniden durmalıyız biraz.
    Cevap ve hüküm vermekte acele etmeyin de, gelin dünkü gazetelere birlikte bir göz atalım; gene bir sualin cevabını arayarak:
    – 18 nisan cuma, basında siyaset haberlerinin yasaklandığı günlerden biri olsaydı, gazetelerin vitrinleri (birinci sayfaları) hangi haberlerle süslenirdi, dersiniz?
    Bu teklifi yazı işleri toplantısında yapacak olsam, herhalde bana yöneltilecek ilk sual şu olurdu:
    – Başbakan Erdoğan'ın kaybedilip bulunması, siyasî bir haber midir? Değilse, hangi tür haber sınıfına girer?
    Cevabı zor değil bence:
    – Hiç şüphesiz magazin haberidir. Mademki ciddî endişe konusu değil; mademki «Öyle şey olur mu!» diye itiraz ihtiyacı bile duyulmayan bir haber; mademki evet kaybolmuştur, hayır kaybolmamıştır, yahu çıldırdınız mı siz? diye bütün millet bir kere daha kamplara bölünmemiştir, öyleyse bu haber gayri ciddî olduğu kadar da gayri siyasîdir.
    Bu gözle bakınca, günün haberini «Başbakan bulundu» başlığıyla Akşam gazetesi doğru değerlendirmiş, diyebilirdik. Ama o da bu önemli haberi ikinci planda bir hadise saymış, manşette siyaset-yargı karması bir haber vermiş.
    Benim bir sual şeklinde ifadeye çalıştığım mantıkla, siyaset yasağı uygulanan dünkü günün en anlamlı köşe yazısı da Türker Alkan'ın kaleminden çıkmıştı; «Karışım var, henüz anlaşma yok» başlıklı olan. AKP'den söz ediyor, daha doğrusu eder görünüyor amma, aslında sağlıkla ilgili tıbbî bir köşeyazısıdır.
    «AKP'nin ikircikli bir yapısı var, diyor Türker Bey; AB'yi hem istiyor, hem istemiyor... Hem laik, hem şeriatçı... Hem ezberci eğitime karşı, hem Kuran kurslarında ezberci eğitim verdiriyor... Hem içkili lokantalara karşı, hem değil... Hem demokratik, hem otoriter...
    «Bu niteliğiyle partiyi değerlendirmek güç. diyenlerin ileri sürebileceği pek çok kanıt olduğu gibi, diyenlerin de ileri sürebileceği pek çok kanıt da vardır.» (Radikal, 18 nisan)
    Siyasî olmaktan çok sağlıkla ilgili, tıbbî, dedim. Sebebini de anlatmaya çalışayım.
    Akıl ve ruh sağlığı konusunda, zihinsel işlevlerin dağılıp ayrılmasıyla ortaya çıkan bir rahatsızlıktan söz edilir. Faal ve etkili bir düşünce hayatından, temel davranışların bozulmasına götüren bir parçalanmanın sonucudur bu. Kişi tutarsız davranışlar gösterir. Meslek hayatında ve duygusal ilişkilerinde gariplikler dikkati çeker. Dağınık, çokşekilli, çelişkili ve tutarsız bir davranış biçimi ortaya çıkar.
    Türker Bey'in sözünü ettiği arızanın sebebi bana, siyasî olmaktan çok tıbbî imiş gibi geldi dedim ya! Aklım sıra dediğimi açıklamaya çalışıyorum.
    Ama akıl ve ruh arızalarının siyasette yeri yok mu, derseniz, o zaman durum değişir.

    Ve siyasetsiz bir gazete
    Bana ayrılmış arazinin bir parselinde, siyaset ve magazin haberlerinden bir arada söz ettik. Siyasî haber yasağı daha katı bir tutumla uygulansaydı, o zaman ne hal alırdı cuma'nın gazeteleri, derseniz , o gözle de bakabiliriz.
    # Adana'da ağır yanığına rağmen gerekli ilgi gösterilmeyen çocuk. l Türkiye'den sonra Fransa'da da «En az üç çocuk» tartışması. l Erol Aksoy'un Show TV'deki hisseleri de TMSF'ye geçti. l Arda Uskan'ın gazetecilikte 35'inci yılı nasıl kutlandı? l Kitap yazıp kocasını 300 erkekle aldattığını anlatan kadın türünden teklifler olurdu.
    *
    # Ben, birinci sayfada şu üç haber büyütülsün, derdim.
    İzmir'de bir apartman yönetecisi, köpek besleyen bir daire sahibini, bu sebeple dava etmiş. Davalı, çocuğunun sağlığı için hekimden alınmış tavsiye mektubunu gösterince, hâkim ona hak vermiş. Ama Yargıtay, yönetim planında bütün daire sahiplerinin izni şartı varsa dairenizde köpek besleyemezsiniz deyince akan sular durmuş.
    Neden önemsiyorum bu kararı? Bizim Zoro sağ ve hâlâ aramızda olsaydı, bu durumda ben daire bizimse satalım, değilse de daire sahipleri köpeksever (veya kedisever) olan bir apartmana taşınalım, diye tuttururdum.
    # Soner Yalçın yeni kitabı Siz Kimi Kandırıyorsunuz?'da, yıllar önce Yaşar Kemal'in Gülriz Sururi'ye nasıl asıldığını anlatmış. Gülriz'e sormuşlar:
    – Evet yakışıklı, yağız bir adam dolmuşta neredeyse üstüme çıkacaktı. Şoför, o ve ben yalnız kalınca korktum, ineyim, dedim. Adam da arkamdan indi. «Şişşt şişşt küçük hanım, tanışabilir miyiz?» diye seslendi. «Polis çağırayım mı?» diye terslendim ve hızla uzaklaştım.
    İlave ediyor:
    – «İnce Memed'in yazarıyım» deseydi, sonuç belki başka türlü olurdu.
    Aramızda kaç kadın vardır, dersiniz, bugün aynı suale Gülriz'in verdiği cevabı verecek?
    # Hürriyet-Cuma'nın meşhur «En iyi 10'lar» listesi var ya. Ben ondan sıkıldım da, bir gün «Yahu İstanbul'daki en temiz, en rahat 10 umumî helayı da söylesenize, biz yaşlılar faydalanalım», diye yazdım hatta.
    Ama dün 10'lu «En iyiler»in bence en güzeli vardı Hürriyet'te: «İstanbul'un en güzel 10 çeşmesi». 3. Ahmed (Alman) Çeşmesi'nden (Sultanahmet), Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Çeşmesi'ne kadar.
    Kesip arşive yerleştirdim.



    Bu da geçer, Ya Hû!

Benzer Konular

  1. Sağlıkta devrim
    Konu Sahibi gogeselam Forum Sağlık
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 28.Ocak.2010, 18:36
  2. Hakkı devrim
    Konu Sahibi SiNaN32 Forum BASINDAN(seçme makaleler)
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 31.Aralık.2009, 12:23
  3. The Woo ile Evde Devrim
    Konu Sahibi EKoL Forum Moda ve Dekorasyon
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 11.Aralık.2009, 17:06
  4. Ultrasonda devrim!
    Konu Sahibi SongüL Forum Bebeğim ve Ben
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 24.Kasım.2009, 18:08

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
müslüman sohbet, islami forum sohbet oyun