Forum - Edebiyat, Eğitim, Genel Kültür Forumu - vBulletin

Toplam 10 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
dqw
  1. #1
    Dost Üye Farazi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    35
    Mesajlar
    1.265

    Standart Ahmet oktay şiirleri



    BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU


    Ne çok iz bedenimde senden:

    İki siyah haşhaş açtı
    düşlerinle ısırdığın omuzlarımda;

    göğsümdeki bu onmayan yara
    gözyaşının damladığı günden kalma;

    "Mutlu aşk yok" diye inildemişti Aragon,
    uçurum gibi parıldayan Elsa’ya. Ah!
    Zakkumsu ses; gümrah
    bir bahçe olsun isterdim,
    kederin ve deliliğin arkası.

    – Ne kaldı bana senden – demiştin,
    çürüyen güllerin anısı sadece
    çürüyen güllerin anısı.

    ah! Niye kesmedin
    uyurken bileklerimi?

    AHMET OKTAY




    BENGİ İZ


    Bir kahkahayla silkindim
    dalıp gittiğim mektuptan;
    yaşam hep böyle uyarır bizi,
    katıksız neşeye dönüşür
    altuni bir sesle
    en derin kederler;
    mutlu bir düşteymiş gibi
    zamanın dibinden gülümser,
    artık yanaklarından öpemeyeceğimiz
    sevgili yüzler.

    Budur odaya süzülen mehtabın,
    kurumuş eski çeşmenin
    açıklayıp durduğu bilgelik ve giz

    Sevinç de olgunlaştırır kalbi
    acı ve ayrılık gibi;
    süzülüp dibe çökeldikçe anılar
    anlarız ki
    çürüme ve tohum süreçtirler.

    Yine de yetmez zaman
    gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye,
    kaç kent, kaç aşk terkedilmiştir;
    sinmiştir ölümler
    satırlara bir koku gibi;
    hep bir şeyler kalmıştır geride
    asla unutmak istemediğimiz

    Yüzyıllar içre konuşur farklı Yazılar,
    solar, yıpranır meşin ve parşömen
    bellekte kalır o bengi iz.


    A.O

  2. #2
    Dost Üye Farazi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    35
    Mesajlar
    1.265

    Standart Ynt: Ahmet oktay şiirleri

    GEÇ SAAT

    Yorgundu. Düş görürken
    -ölmüş müydü ölüyor muydu?
    fidana dokunduğu an açıvermişti gonca-
    elinden düştü kitap
    kalem de

    şuydu altını çizdiği cümle:
    Kierkegaard'tan,
    'Üzüntüm, kal'amdır benim'

    AHMET OKTAY


  3. #3
    Dost Üye Farazi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ekim.2008
    Yaş
    35
    Mesajlar
    1.265

    Standart Ynt: Ahmet oktay şiirleri

    ACI

    Usandım taş basması günler yaşamaktan
    yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
    yani bağırmak sana sulardan.

    Her gün yeniden ölmek
    elinden karanlık adamların
    yalanla, ekmekle, silahla.

    Üstümüze bakarken çağlar
    her çocuk başı okşadığımız
    suçlu bizmişiz gibi
    büyüyor avcumuzda.

    Gözlerinde bile
    deniz dibi gözlerinde ölüler
    askerler ve gemiciler halinde.

    İhtiyar yüreği toprağın
    buğdayı, elma'sı
    korkuda.
    Suskunluğum, utancım büyük
    sıkıntım kara.
    Gel dağıt mavini
    kör kuyular uykuma.

    AHMET OKTAY


  4. #4
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    67
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Ahmet oktay şiirleri

    ANI


    Yazdı gözlerimi yumduğumda, öğle sonrası;
    dayımdı dutu silkeleyen, çarşafın dört ucunda
    Dört kadın; herhalde komşu kızları;
    dedem de su çekiyordu kuyudan,
    Hamidiye'nin güvertesindeydi sanki,
    oysa abdest alacaktı birazdan.

    Ah! Sonsuz biçimler veren bize
    Bellek ve Zaman.


    A.O


    ANNELER GÜNÜYMÜŞ


    Pancurları dövdü tüm gece yağmur,
    şafakla açtım: dupduruydu gök.
    Çektim içime güllerin kokusunu,
    çoktan kesilmişti karşı koruluk
    yine de bekledim bülbül sesini.

    Kim bildi ki sözlerin imlemimi?
    Gözaltında olduğumuz koğuşta,
    Son firarda da enselenen Mansur
    şöyle demişti sıtma nöbetinde:
    'nerde benim eski nefti kaputum? '

    Unutmam, Haziran'dan gün almıştık,
    ürkmüştüm güllerin curnatasından:
    sözlemiştim okuldaşım Mehmet'le;
    sancır yüreğim hala, tutuklanmış
    bana 'Cemiyetin Asılları'nı
    verdikten az sonra Gençlik Parkı'nda.

    Bugün 'Anneler Günü'ymüş. Yıl olmuş
    şuramda pıhtılaşan yara. Bir gül
    aldım, zifiri çingene kızından;
    savurdum komşu köşkün terk edilmiş
    bahçesine. 'Yeşert' dedim her yeri.


    A.O


    AŞI


    Bir balıkçının yüzü vapurdan inince
    gözümü alıyor öğle güneşi gibi,
    dokunup geçse bir serseri kuş
    ikindi vaktince incelmiş hüznüne
    anlatacak avsız mevsimlerin
    ve Çengelköy'ün tarihini.

    Sarhoşluğundan aymaz hangi ozan
    gücü tükenmez hangi taş işçisi
    derin bir solukla daha sağlığında
    yazıp bitirecek her şeylerin tarihini?

    Çok intihar kullanıldı tarihinde
    darağacına gitti ustaların
    ve ağularla sınandı ey şiir
    isyan eden ve olumlayan sözlerin,
    gülü darılttı, Nisan'ı küstürdü
    bir elmas sesi çıkaran özlemin.

    Tarih elbet gözlerindeki hipnozlu mavilik
    geliyor kardeşinin elinden tutmuş
    yağmur altında ta Bulgarya'dan.
    Ey bir su kaynağı gibi
    durmaksızın kendini damıtan,
    gözümü kamaştırsan da Çengelköy'de
    işleyen senin yüzün
    Niğde'nin elma bahçelerinde
    ve Ağustos derdermez
    Malatya'da pestil seriyorsun
    61'de Cilo dağlarında rasladım
    ayazlamış sıla özlemine,
    gelecek yıl Kozlu'dasın.

    Bir gün sonu ağzımda çalkaladım
    tütün ve yağmur kokan yalnızlığını,
    çürüyen bir başak gibi yazık
    boğulmuş bir çocuk gibi korkunç
    gurbetçiliğine aşılandım.

    İşte aşılandığım öteki şeylerin:

    Durmadan çay demleyen
    fırtına gibi uğuldayan sohbetin,
    çakmaktaşı gibi dayanıklı yüreğin
    zeytin yıkayan ellerin
    çaparideki ellerin
    mavzer tutan ellerin.


    A.O


    BALKON..


    Yağmur çiseliyor! Akıp gitsin üstümdeki küf! Yakam bağrım fora. Üç duble votkanın beklentisindeyim; dört şiddetinde bir deprem! 'Mal ve can kaybı: dokuz gökdelen çökmesi ve üç kalp krizi'.
    Gündelik nefretin maliyetini kurtarmasa da fena değil.

    Yine de güneşlik bir yer istiyorum. Yeşillik bir yer. Herkes Kır'a sığındı. Kent'i bana, benim gibilere bıraktılar: Pisliğim, Çukurum! Hayalin ve Güzelliğin rahmi!
    Dört yanına yayıldım.
    Yatıyorum bütün mezarlarında.

    Benim gezinti alanım iki küçük saksı. Yetiyor bu gümrah arazi: Balkon, bahçe ve kabir:
    üst kattaki dul her sabah ve akşamüstü sularken çiçeklerini beni de suluyor çünkü.


    A.O


    BEŞİR FUAT


    -Enis Batur'a-

    Gün doldu: Kendime bir aksisedayım
    Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
    bana açıkla: Yırtılan
    zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
    buruşturuyordu validem. Kapatılmış
    ve leyli bakışlı mecnune. Ömrüm
    şimdiden "bir devr-i hüzün"
    ve kapkara matem: Dizdizeyim
    dalgın hayaletinle. Ufku
    sen misin seyreyleyen
    Darüşşifa'nın o tozlu
    penceresinden, ben mi? Vehimler
    ve cinnet korkusu
    bana mirasın. Ölü oğul da
    küçük, çıplak ayaklarıyla
    geziniyor sofada, çatının
    içindeki rüzgâr gibi.

    Ey hafıza! Kanıyor
    Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:
    Koridorlarında usulca açan
    o Cizvit mektebinin "Gecede
    yazmayı mutad edindim"
    daha o zamandan. Sırdır
    çünkü yazı: Candan doğar
    ve ayan ettikten sonra
    sır olur

    Nemsin benim
    öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım
    gibi mi büyüttüm seni kalbimde?
    Sözüm sana yine de: Kimi gerçek
    daha derin düşten. Düşler de
    geleceğe gönderir ve Yitik Söz
    dirilir okurun dilinde.
    Yaşamım! Doğrusun
    yanlış olduğun kadar. Bir diken
    gibisin içimde.

    Ah! Gülün yok.
    Doğ karanlığın devâsa
    rahminden de
    okurum hisset beni:
    "İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:
    Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde
    cildin altına klorit kokain şırınga
    edip buranın hissini iptal ettikten
    sonra orasını yarıp şiryanı keserek
    seyelân-ı dem tevlidiyle terk-i hayat
    edeceğim"

    Zevcem! Kim kimin uçurumu?
    Her ağuş, ne yapsak

    bir serzeniş aslında. Metresim!
    Kucaklaştık ama daha bir kez
    buluşmadık. Tecilin
    dolmasını bekledim ben.

    Suret-İ Varaka
    "Ameliyatımı icra ettim. Hiç
    bir ağrı duymadım. Kan aksın
    diye hiddetle kolumu kaldırdım"

    Ki "kâğıt dahi kanla mülemma"


    A.O


    BİR PORTRE İÇİN TASLAK


    Gece bir geyik bahçesidir bazan
    ürkek, korkulu, nefes nefese,
    çünki hep birileri gelecektir
    hep birilerine gidecektir
    düşlerin ve şarapların üstüne.
    İşte düş de, şarap da bozgunda,
    tatsızdır camın önündeki deniz
    süzülen martılardan ne çıkar?
    Geldiler gürültüleriyle
    beşli, onlu bir cansıkıntısı.

    Hiç kıpırdamaz, hiç anlamaz
    çünki biz demek ben değiliz
    kuşun nasıl uçtuğunu bilmeyiz
    bir yeşilin ne olduğunu da.
    Bir geceye mi çıkıldı? Onlar da var
    yürekleri ve elleri nasırlı,
    kimseler bir şey anlatmıyor
    çiçeğe, suya, göğe ait
    nasılsa bir aradalar.

    Saatler ölümle bitişik ama bilinmez
    işte gidiyorlar mı? Gitsinler
    bardak ve sokak onun olur böylece.
    Bozulmuş estamp bir gökyüzüydü
    bazı adamlarla daralan.
    Böylece kalkar engel
    bir duyudur oturduğu yerde artık
    çocuklarla çocuk olan.
    Çıkarır salar mavi kuşları
    kendi göğüne kendindeki ormandan.

    Demek gittiler. İyi öyleyse
    duyabilir saatlerle ölümü,
    isterse eşkıya bir aşkla süsler
    bazan da acılarla onu.

    İskelede bir vapur vardır, o güzel
    iki kişi yeter dünyayı anlamaya,
    birinin ağlamasıdır herkesin ağlaması
    tutar yüzünü elleriyle siler.

    Ne olur geyikleri bahçede bırakın
    ne anlatabilir çoklar çoklara?
    İşte bir cam parçası, bir çakıl
    hadi gidip biraz yalnız kalın.
    Elbette kavgamız yine kavga
    elbette aşkımız yine aşk.
    Bakın, konyaklar içiliyor
    hüzünden yapılıyor denizler
    ama hadi, yalnız kalın.

    Bir çocuk mu ağlıyor? Duydu
    çünki bütün çocuklar ondan geçer
    kırık oyuncakları, kirli yüzleriyle
    Kamburunu çıkartır, usulca yürür
    en iyi böyle duyulur gece.
    Gece çoğaltılmış bir umudur
    sessiz vapurlarla, kısık ışıklarla,
    adamlar bir şey arar içkilerden
    kadınlar bekler yünleri ve hüzünleriyle.

    O da bir kadındır sıkıntılar yapan
    renkli kağıtlar ve elişleriyle.
    Elbette büyütür bir gökyüzünü
    el sallar gece otobüslerine,
    bir gazete alır, bir cümle yazar
    çünki herkes korkar yalnızlıktan
    ve her yerde bir intihar vardır.

    Kendiyle yenilir her hüzün
    bırakın geyikleri bahçesinde,
    birlikte söyleyelim teklerden koro
    'her yerdeki intiharları durduralım
    her biçimdeki intiharları durduralım'

    Ama hadi, yalnız kalın.


    A.O


    BÜTÜN ERKEKLER ÖLÜR


    Çünkü gök sıkıntıyla ağar
    rüzgar buruşur, bir yaprak düşer
    ve kaçıyordur solgun mavilikte
    maviler ve al geyikler.
    İşte altın ve kara akıntılar:
    analar, yitirilmiş resimlik
    yoksulluk, o korkunç kadın.
    Susun, tümünün anıldığı gündür
    kara yağmur ve ebem kuşağı
    usulca bütün erkekler ölür.

    Kıpırdamasın insandan gelen sesler
    kamyonlar devrilir dağ yolunda.
    Rehincide kalan bir gümüş saat
    emanetçide unutulan bavul
    geçip giden gök taşlarıdır
    havadan ve selüloit mavilikten.
    Ey mermeri bozuk yalnızlık
    sanki kutsal bir avdır suskuda
    ve bir yakut parıltısıdır artık.

    Çünkü gök kanla ağıyordur
    soluk soluğa atan bir damar
    kalbinde hırçın denizin
    ve toprağın nabzında
    unutulmak gibi bir şahdamar.
    Ürperir aynı rüzgarla
    darağacı, çarmıh ve çiçek
    sussun yatakların fısıltısı
    avuçlarda parıldayan kehribar:
    ekmekli, zincirli ve başları eğik
    kadınların erkekleri geçiyordur.
    Ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
    bir albüm, bir şarkı, bir çocuk.

    Hangi doldurulmuş hüznün yakutu
    çocukluk defterlerince soluk
    ki savaş alanlarında parıldar
    bütün koruluklardır ay ışığı
    ey ulaşılmayan dayanak aşklar
    elleri kanatan kesici ağıt.
    Hep unutuştur akılda kalan
    sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler
    derdin eksilmediği kalem ve kağıt.
    Kısa ve kesin bir sözdür erkekler
    İspanya'da "Non Pasaran"
    kızaran kilise çanları
    katedrallere çöken gölgelik
    İtalya'da "Mamma Mia"
    işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar
    sarkık bir bıyık Meksika'da, "Viva"
    Nehirler kurur, susar aşk
    ve en katı sözdür erkekler
    kıraç ve yoksul Anadolu'da.

    Büyük ve yeniktir erkekler
    söz dinlemez serüvenci çocuk
    su şırıltısında sayıklayan hasta
    ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
    bulgulu, korkunç ve utançla.
    Yararsız bütün leylak ağaçları
    hiç bilmiyor erkekler
    doğan ve ölen çocukların hüznünü
    çünkü daha önceden ölürler.

    Çünkü gök ağıyordur kanla
    hep yenik yıldızlar vardır
    anı defteri, kum saati, savaş alanı
    bir yüz
    işte o kandır.

    Ey ışığını dağıtan kristal
    ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü
    ayışığı denizle kendini sürdürür
    işte her şey geçip gitmede
    usulca bütün erkekler ölür.


    A.O


    ENVANTER


    Çok az şey saklamışım yaşamımda;
    ne bir fotoğraf var ilk aşklardan
    ne bir mektup,
    dostlardan beş on tane;
    şunları yazmış Stockholm'den
    Demir Özlü 1983'te :
    "rahmetli Çiğiltepe'nin oğlunu gördüm
    geçenlerde Helsinki'de,
    sürüyorum geçmişin izlerini"
    Hangi izlerin peşinden gittim ben
    içimde bir mahşer beklentisi ?

    Çok az şey biriktirmişim yaşamımda ;
    hiçbir andaç yok babamdan,
    verdigi mineli çakmağı
    unutmuşum bir Amerikan Bar'da ;
    ah umursamaz gençlik!
    Sımsıkı tutsaydım şimdi
    avucum ısınır mıydı acaba ?

    Yığınla not var ama masamın gözlerinde :
    şöyle "Üç Kör" başlıklısı: -Homeros,
    Milton, Borges-. İçgörü üzerine bir şiir
    yazacaktım belki de. İşte bir başkası :
    "Yolculuk" : -Odysseia, Moby Dick,
    Karanlığın Yüreği-
    Belli : Çıkış ve Varis ya da
    Baslangıç ve Son takılmış kafama.
    Demek ki yetişemiyor insan
    ne yapsa kendi tasarısına.

    Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
    benim ardımda bıraktığım iz,
    anonim bir kimlik olacağım ;
    bir sahaf dükkânında yıllar sonra
    satılmış kitaplarımı karıştıran okur
    bilemeyecek
    satırların altını benim çizdiğimi,
    geçmişe ve geleceğe karışa karışa.

    İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;
    yığınla düş kırıklığı, yanılış;
    yüzünü görmediklerim var,
    yazdıklarını sevmediklerim.
    Küskün ölenler oldu bana,
    kimlere küskün öleceğim
    ben acaba?




  5. #5
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    67
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Ahmet oktay şiirleri

    [b][color=navy]ESKİ BAKIR


    Bir çığlığın içinde yakalıyorum seni
    Kaç kez İstanbulsu,
    Parıldayan, ısıtan, yakan bir alev gibi.
    Üstünde uzun, pis, yalnız sokakların yağmuru..
    Odaların, merhabaların, gülücüklerin sıkıntısı
    Tramvayların, vapurların sıkıntısı
    Yitmiş aşkların, yitecek aşkların
    Aynı vazoların, aynı öğütlerin, aynı yasakların sıkıntısı.
    Yakalıyorum, öpüyorum, avutuyorum.
    Karanlık etini kemiriyor,
    Vaktimiz kısa,
    Düşlerimizi kolluyorlar durmadan
    Durmadan kovuşturuyorlar
    Mendilimi ıslatıp alnına koyduğum
    Suyundan içtiğimiz hayat çeşmesi,
    Yalnız-geceler boyu uzanan kadını bakırlarda
    Durmadan horluyorlar.
    Geyiğim, saklım benim
    Bakma arkana, ne olur, aldırma
    Onulmazlığımızdan büyük yapılar kurduk
    Horlandıkça aşkımız, derya.
    Vaktimiz kısa,
    Karıncalara, rüzgarlara, sulara dokunmak
    Uyanan toprakları bilmek gerekiyor.
    Ormanlar görmüş dolunayın tılsımını
    Ağlamayı unutmadan
    Dövüşmeyi bilmek
    Tırnaklarınla tutunmayı bilmek gerekiyor
    Sağılandığımızı, kollandığımızı bilmek gerekiyor

    Kapa tunç, kapılarını gece
    Soğuktan, kırgın, parasız milyon kişi.
    Geyiğim, saklım benim,
    Ölüm dayanmadan kapıya
    Sev, öp, yitir beni


    A.O


    GÉRARD DE NERVAL


    Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
    Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
    Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
    Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
    İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
    -Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
    Demek isterim, alımlı kadının birine.

    Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar":
    Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
    Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
    O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
    Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
    Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
    Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.

    Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
    Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz:
    Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım?
    Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
    "İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar"
    Ve "akıl ürünleri delilikten de çıkar"
    Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.

    Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
    Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece."
    Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
    Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
    Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
    Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
    Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.

    İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
    Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
    Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
    Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
    Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
    Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
    Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak

    Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener


    A.O


    GÖLGELERİ KULLANMAK


    İşte bir ses geçiyor sıkıntıdan
    baksam pencerede yağmur da var,
    hani saçlarını ya da göğsünü
    çok ince bir hüzünle bezeyen.
    Oyuncaklar da var yalnızlıktan
    bir parkta ölümü güzel kılar,
    hani sarmaşıkça uzandığın yatakta
    durmadan aşıladığım sana.

    Hayır yaşamıyor suda o balık,
    bir yanıltı daha çiçek aldığım.
    Herkesin bebeği var odalarda
    ölüme ve daha sıkılmak için.
    Uzayan sakalım sabaha kadar
    uçup giden bir kuş koynundan,
    belki yanında bile olmadım.

    Eğildiğin sular da yalan
    salınıp duran gemilerle aldanma.
    Demiyorum hiç mi olmasın kokun, o yatak.
    Ben umutsuzluğun domino taşı
    şimdi açım, suskunum bak.
    Hele bir çağırsın kanın türküsü
    hele bir kıpırdasın kumsalda
    ağları ve renkli balıklarıyla halk,
    silâh tutarım dağlarda.

    Bu oda emanet, hadi uzan,
    şimdi ellerim de çok nazlı
    bir karanfille kanar.
    Sunduğum bu yalnız, çocuk ülke,
    bak, gece de göğsümde çok ağır,
    şaşkın değilim ama silahımı yitirdim.
    Gelsin leylâkların açma zamanı
    mümkün silâhımı halkımla bulmak.

    Hadi uzan özlemim kadar,
    bulutlar gidiyor, şimdi işim
    çoğaltıp gölgeleri kullanmak.


    A.O


    İLHAMİ ÇİÇEK


    Ey kalp!
    gece olsun,
    vehmi ve cinneti emziren -Avcundadır
    çocuğun ve delinin,
    Allahın eli-
    layemut gece -Gezginin saatidir ki
    titreyen kandilin nurunda
    arar kendi yazısız taşını
    her mezarlıkta

    Derunumda
    ağır ağır kurudu kırmızı zakkum,
    karardı sebilin mermeri
    ve gizlendi bu belleksiz zamandan
    sönen bir yangın gibi
    kûfi.

    Ezelden beri mi göçüyorum ben?
    Her hayal
    kalbe döner
    ve vurur bir eski
    saatin sesiyle:
    -Bana gel.
    Kimdir ki o ben,
    mevsim
    bir yaprak ırmağı gibi
    akıp gider içinden

    Ey gözüne tuzla sürme çeken Şıblî !
    Başka dudaklar da var
    zikrla tara olan.
    İblis
    ve iğva beni uyutmayan

    Ürktüm bu yüzlerden -Bu kadın yüzleri
    ki güzellik
    saptırır imanı
    -örtünmelidir-
    Mangalın korunu avcuna koy da
    hatırla:
    nasıl unutmuştu 20 yıl Kur'an'ı
    İbnü'l Cella

    Yine de
    tene yöneldim. Püsküren
    bir yanardağ gibi
    lav akıttım her yanımdan
    öleyim diye isteğimden önce

    Seyret beni Adem,
    Seyret beni Doktor!

    Her göz başka bir hayatın vampiri

    Yaşım 27 -İnsan
    kökü çürümüş çınar gibi
    apansız ihtiyarlar-
    Azaltmıyor, azaltmıyor
    müezzinin sesi
    göğsümdeki kederi

    Veronal ve lüminal. Naylon
    ve plastik
    kent ve çöl

    Dün geceydi yandım
    "yaşayan sağlam delile
    dayanarak yaşasın"
    diyen ayetle

    Ey Rab
    çürük benim delilim

    Nereye ait ki
    bu hicranlı suret?
    Bu gözler
    çoktan kesti dünyayla o karanlık
    sohbetini.
    Satranç ve dil
    yeniktir ezelden

    Bakıyorum pencereden
    sırtımda patiska bir gömlek
    ve avcumda
    Allahın eli,
    yerin en dibine

    "Yalnız hüznü vardır
    kalbi olanın"


    A.O


    İNSANIN GURBETLERİ İÇİNDE


    Gecesel bir yer altı sesiydi
    kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;
    açıkta lüfercilerin parıldayan
    lüks'leri. Av vakti, o tedirgin
    kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki
    oltadan ışığın yalımına kapılan.

    Yanılsamalar ve aldanışlar.
    Beklediğim inmedi trenden
    bir söylen olacaktı dönüşü;
    kara büyülere çarpılmaya hazırdım
    dönsündü yeter ki.
    Oysa kıpırtısızdı istasyon;
    öyleyse kırmızı bir mendille
    kimdi el sallayan geçen akşam?

    İnsanın gurbetleri içinde;
    sürgün yeri bu yüzden tanıdık
    ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.
    Gide gide, yata yata bitmeyen
    yol değil, zindan değil;
    bedenin ve kırılgan sözlerin
    bahçıvanın budadığı dalın
    suladığı fidanın içinden geçen
    o karanlık menzil.

    Ezberimde tüm zulümler
    belleği öyle beslemez
    çünkü aşklar.

    Sevgililer! Bazılarınızı unuttum
    burnumda tütüyor bazınızın kokusu.
    Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış
    gülümsetiyor: parmakların arasında
    buruşturduğum hercai menekşenin
    o tuhaf hışırtısı.

    Vahşet vahşetle açıklanmalı.
    Tazeyken yanık et kokusu
    kılınabilir mi beş vakit namaz?
    Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
    unutturabilir toplu mezarları?

    Kardeşler! Çoktan verdim
    vereceğim filizi. Gittim gideceğim
    yerlere; döneceğim yerlerden
    döndüm. Yol alırken değiştirdi
    görüntüleri, biçimleri, çelik
    keskisi zamanın ve güzergâhın.

    Kazınıyor anılar, bir gül
    sesiyle birbirinin üstüne;
    son eskinin, artık unutulmuşun
    bir yorumu en yakın katmandaki
    yara gibi taze anı.

    Anımsadıkça bilecek insan
    neyi unutmaması gerektiğini.


    A.O


    KAÇ KİŞİYİZ KENDİMİZDE


    Pavese, Malcolm Lowry. İkizlerim.
    Gece de sonsuz değil,
    kötülük de. Ben de denedim.
    Lav fokurdarken, gidip geldim
    delilikleri. Bin vampir besledim
    şuramdaki inde. Sövdüm
    ve şehvetle öptüm her Meleği;
    ah! Bilemedim.
    Kaç kişiyiz kendimizde
    Karabasanlar yaşattım
    beni sevenlere,
    bir hataydım, besbelli.
    İçimdeki ölümden
    içimdeki ölümden
    içimdeki ölümden ürettim her şeyi.


    A.O

  6. #6
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mart.2009
    Yaş
    67
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Ahmet oktay şiirleri

    MADENCİ LAMBASI


    Çalışma masamın üstünde günlerdir:
    Eski bir madenci lâmbası. Yerdeydi
    nerdeyse üç yıldır. Neden göz önüne
    getirdim bu tuhaf gereci? Bir simge mi
    aranıyordum, bir göçüğün önsezisi mi
    yeşermişti içimde? Zonguldaklı şair
    Lütfi Fikri, -Fikri Lütfi miydi yoksa ?-
    armağan getirmişti. Adlar! -Kişi, kent, kitap
    fark etmez- ; turnusol kağıdıdır belleğin,
    onlar da ihtiyarlıyor ve bunuyoruz.

    Sürgün kitabımdaki üç dize için
    tepilmişti onca mesafe: "Madencinin lâmbası
    ve kandili Ozan'ın
    aydınlatsın yolu".
    Ben de bir şaire ulaşmak üzre
    binmedim mi gece otobüslerine?
    Çalmadım mı Şişli'de bir bodrum
    katının kapısını? Göğsümde
    inanılmaz bir panik.

    Aydınlattı mı yolu lâmba ve kandil?
    Aydınlatabilir miydi? Yarınlarda
    yanıt, benim bilemeyeceğim.
    Yine de tutuk dilimde
    söküldükçe açan alevsi bir çiçek var:
    herkesin düşlerinden devşirilmiş,
    ve karabasanlarından.
    Yaslıyım bir ölü evi kadar ve dudaklarımda,
    bir gelinin gülümseyişi.

    Bir madenci lâmbası işte. Sayılar ve tuhaf
    harfler üzerinde: 19 ve C 249 D. Bir alt
    satırda 24 yazıyor. Gizemli aidiyetler: Kuyu,
    ekip, madenci ve lâmba. Kişinin silindiği
    yerler .Kuyudan kuyuya dolaşıyorum
    en olmaz vakitlerde. Vuruyorum korkuyla
    damarlara kazmayı ve kalıyorum
    geçmişin göçüklerinin de altında.

    Bir lâmba. Nedir onu Keats'in
    "Yunan Vazosu"ndan ayıran? Sır
    nerde, ölümsüzlük nerde? "Güzellik
    gerçek, gerçek de güzelliktir" demişti Keats.
    Günlerdir dinliyorum, dokunuyorum
    metalin soğuk gövdesine ve konuşsun diye
    bekliyorum benimle
    yoksulluğun kalbi.

    Bilmem sordu mu bunları kendine
    boğazı düğümlenmiş ve alnı siyah
    Zonguldaklı kardeşim;
    bekledi mi gerçeğin ve güzelin yanıtını
    taşların ve köklerin içinden?


    A.O


    ÖĞRENİM


    Hocan Bedri Rahmi
    -renkli güneşler
    bir iki kalın sözlük
    nakışlı veremler
    ve doğurgan aşklar yerdi bir oturuşta-
    çok kalabalık bir halk yüzüyle öldü;
    haftada üç gün
    gezdirirdi sizleri Tophane'de.
    Kazıbilim'de çanak-çömlek değil
    bayat ekmek ve zeytin
    yamalı bir gençlik
    sahtiyan bir yalnızlık
    bulun diye.
    Ne yazık, esrarı
    ve trahomlu bir gözün
    düşman bakışını ilk tanıdığın yer
    Karabaş'ın mahallesinden
    tek desen yok defterinde.


    A.O


    SIRADA


    Uzat saçlarını gecenin balkonundan
    isteğimin çok tüylü suyuna.
    Bir orman gecesinde
    bir kar gündüzünde,
    gördüm nasıl süzüldüğünü
    yırtıcı ölüm kuşlarının.
    Hadi uçsun memelerindeki güvercinler
    hadi cennet ülkeni sun.
    Kardeşliğin şarabını istemiyorlar
    söyle kaç sofra kaldı kurulu?

    Baktıkça içleniyorum fotoğraflarına
    yüzlerini öpmüş anneleri ayrılığa benzer
    çilekeş kadınlar rüzgârlarına vurgun,
    onlar silâhları ve şarkılarıyla
    hani şuracığından geçerlerdi
    korkularınla kaldığın zaman.

    Ölümü en güzel kullandı onlar
    bir karanfil dişleri arasından
    aşk içinde ulaştırdıkları sana,
    cepheden, sürgünden, mapustan.

    Sıra bizim, hadi günler bitiyor.
    hadi uzat mavi saçlarını
    yenik gövdemin üstünden.


    A.O


    SÖZÜN YURTLUĞU


    "Ne yazıyorsun?" diye soruyor
    geçen günkü çocuk: usulca
    açmış bir haşhaş çiçeği
    çitin yanında. Öğle sonunun
    dinginliğinde yankılanıyor
    soru. Yaşam böyle apansız
    kuşatıyor Sözü: daha yolunu
    sorarken yele, kerteriz ararken
    geri dönmek için. Çünkü bir yurt
    gereksinir söz de: unutulmak
    ve yeniden bulunmak üzre. Yazgı bu!
    Kovulmuş ve yargılanmış adına
    konuşana ne mutlu. Dönecek olan
    odur çiçekler içinde; tutuşmuş
    ardında yabanıl gece.
    Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeye
    açtığın remilde görünce kendi
    suretini, vaktindir bil:
    konuşulacaktır zamana karşı.
    Sevgili çocuk! Gün
    geldiyse şükürler olsun; kaç
    ton kalay eritildi; göğsünden
    bir düğme açtırmak için
    kilitler ermişinin. Bir kitap
    bu: belki de senin yazacağın: içinde
    titreyip dururken binlerce kandil.
    Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeye
    işleyen yazı! Reddedildin
    ve kabul edildin: Korktu Davud Tai
    gecenin açıkladığından ve günün
    sakladığından; el yazmalarını
    suya attı. Su soldu
    ve kum çatladı. Ama Gazalî ey çocuk
    öldü çölü soluyarak ve göğsünde
    Buharî'nin kor kesilmiş kitabı.


    A.O


    TEN ORDA YIRTILIR


    Karlı dağı tarttım ve söğütlerin
    gölgelediği dereyi. Eşittiler
    yeşim taşının oluştuğu ve
    bebeğin memeden kesildiği
    vakitlerde. Göreli nicelikler
    ama kim emin niteliklerden?

    Geçti geçen: Anımsamıyorum artık
    kimdi ilk seviştiğim kadın? Belirsiz
    sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı
    var mıydı öpüşünde yeni sulanmış
    bir bahçenin serinliği?

    Yitirdim anlamları çoktan;
    duyumsuyorum ama çürüyen kökü
    aşınan bazaltı, yırtılan
    damarını elmasın.
    Siliniyorum mevsimlerden
    sayfalardan, oyluklardan;
    uçucu bir kokuyum sanki.

    Dönen de benim ama gecenin
    hazinelerine. Giz dolu izbeler, yatak odaları
    açık unutulmuş musluklar: Yabanıl
    evren kapılarıdır hepsi. Dinlerken
    ve düşlerken, geçerim ormanların
    ve toprakların karanlığından. Büyütürüm
    beslerim hayvanımı. Ten
    orda yırtılır ve kıpkızıl kesilir gül.

    "Dur gitme! Çok güzelsin" diyeceğimiz
    an yok hâlâ. Kara duygulu zamanın
    tohumu içimizde yeşeren. Kendisi için
    bile havada dağılan bir şarkı
    herkesin yaşaması.

    Biliyor, yine de ölemiyoruz.
    Sararan yaprağında dalın
    akmayan çeşmenin kararmış taşında
    bir ses tınlıyor masmavi.

    Bilici! Sına beni alevinle
    ve söyle: iğva mı bu
    Baht mı?


    A.O


    TUHAF DUYGU


    Dolaşıyorum ne zamandır
    kalbimde bir gül kesiği;

    ıslak bir tülbent koy göğsüme
    emsin büyüyen o siyah lekeyi;

    çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden
    yine de
    içimde kanayan bir sılanın sesi.


    A.O


    ULUKIŞLA'DA SAAT BEŞ


    Saat beş. Yoğurt vuruyor analar,
    akşam
    kaçak tütün gibi koyu, yumuşak,
    alev almış göçebe bir kurt sesi
    kalaysız bakraca, buzlayan ovaya yansıyan,
    yok tipiye gem vuran
    ve narayı hançer gibi kullanan atlılar,
    toprak suskun
    anaların güz bahçesi kesilmiş gözleri
    zehrini içine akıtıyor çıkrıklar.

    Saat beş. Zonkluyor belleğimde
    Aksaray yolunda gördüğüm
    gülgillerden bir bitki
    Şemdinli'de ırmak gibi akıp geçen
    yemyeşil sıbyan ölümleri,
    alınları dövmeli kadınların
    uçurumlardan daha yabanıl
    söylediği ağıt mıydı, ninni mi?

    Bir pişmanlık mıdır yaşananlar?
    Elini bir an suda unutup gitmesi,
    bakarken ardından ağbani hırkaların.
    İnsanınkine benzer kederi
    yalnız kalan tahta köprülerin.
    Gün kaydını düşer çıplak çocuklarla
    bellek körelir düşürülmüş bir elmas gibi
    kurumuş bir dere yatağında.
    Yaralı tavşan ne bırakır ki
    ardında kan izinden başka?
    Isparta'da koku yapılır gülden
    Aksaray'da bıçak gibi yalnızlık
    Hakkari'de efsane.
    Balkıyan bulutu görür başak
    mavilik gülümseyiş gibi titrediğinde,
    ben erken ölümü gördüm
    Ulukışla'da saat beşte
    Yalınayak suya basıyordu bir çocuk.


    A.O


    YAPI..


    Beş metre ötemdeki yapıya bakıyorum;
    Kaç TNT'lik imgelemi vardı acaba
    şirket mimarlarının, Berhava edildi
    kokular, renkler. Koruluğun
    kaçışan hayalleri. Yüzlerce fısıltı:
    yani sır veriş ve yalvarış
    gülümseyiş ve öpüş. Öfkeler de
    vardı elbet. Aldatıldık, terk edildik
    unutulduk da şöyle ya da böyle.
    Anımsandık ve kutsandık

    Yıllar önceydi. Denize inerken
    çamların ve çınarların sesini
    dinleye dinleye. Duvarın dibinden
    fısıldadı berduşun biri
    elinde bir şişe kırmızı Marmara:
    "Kuşlar kalmayacak ve tanklar geçecek
    ben öleceğim üç bahara kalmadan
    bu ağaçların kökünde ve kurtulacağım
    selam durmaktan."


  7. #7
    En İyi Heyhat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    4.214

    Standart Ahmet oktay şiirleri

    Kuş mitingi


    Sonbahardan sonra ağaçlar
    Hep duman açar Ankara'da
    Saksılarda yeşil bir yalnızlık
    Uzayıp gider ev tutsaklığında
    Kış boyu rüzgârsız ve çiçeksiz
    Ne gün kalır güneşin yüreğinde
    Ne şafak ne sabah
    Kar altında dilsiz ve sessiz
    Bir tohum gibi bekler baharı
    Taş üstünde topraksız çaresiz

    Sonbahardan sonra Ankara'ya dair
    Hep aynı sözler söylenir
    Ama yağmur
    Yine utanır yağarken
    Kar yine yağmadan kirlenir


    Sonbaharda sonra Ankara'da
    Yalnızca kuşların isyanı vardır
    Bakarsınız bir akşamüstü
    Bütün ağaçlar kuş açmıştır
    Ve gökyüzü meydanında
    Kuş dilinde bir miting başlamıştır


    Bir çığlıktır artık yaşanan
    Sözcükler yetmez anlatmaya
    Notalar fırçalar susar
    Çünkü mitingden sonra kuşlar
    Kırıp kanatlarını
    Ankara'ya ölüm bırakırlar..

  8. #8
    En İyi Heyhat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    4.214

    Standart Ahmet oktay şiirleri

    Beş kuruşa Aşk şarkıları


    Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
    kalandı çok eski günlerden
    bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
    aşkımı pekiştirsin diye sevince.
    Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
    gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

    Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
    tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
    bana neydi gülmeler, şarkılar
    otobüs durakları, alandaki kalabalık
    geldi durdu, alana merhaba dedim.

    Bir göz bozgundur yerine göre
    vururdu pencereme rüzgâr,
    ben hep öyle bir gözdüm
    çığlığını kendine saklayan.
    Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
    çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
    apansız geliverdi sokağıma.

    Hıncım bana kalsın gayrı
    sen yalnızlığımı götür.
    Bana çay demlemeyi öğret
    elimi yüzümü yıkamayı,
    ağzıma rakı koydurma.
    Hıncım bana kalsın diyorum
    çünki ben bu kenti kendimde büyüttüm
    bir barbarın vahşi ateşiyle,
    çünki yapılarının taşında onulmazlığım
    çünki şarkılar kanımın bedeli.

    En sevdiğim kelimeler gibisin
    örneğin öfke gibi
    hani bir zamanlar
    dağda ve sokakta açan.
    Örneğin umut gibi
    günde, gecede yitip durduğumuz
    zeytin dalını dal eden.
    Örneğin aşk gibi
    denizlerin üzerinde yürüten.
    Örneğin kavga gibi
    yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
    kayaları yumuşatan kavga gibi.

    Denizler benim kadar kıpırdayamaz
    bak şimdi parklardayım
    bir çocuğun menevişli gözlerinde.
    Hüzünleri bırakmanın günü
    günü çığlığı olmak dünyanın,
    hüznümü iki kat ediyor ama
    gecede alnıma dayalı alnın.


    A.O

  9. #9
    En İyi Heyhat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    4.214

    Standart Ahmet oktay şiirleri


    KADINLAR ÇIKMAZI


    Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın
    sıkıntılı ikindi yağmurlarında
    her yeni erkekten sonra daha erkeksin
    tuzlu inciler dolu
    kuş uçmaz mavisi gözlerinin.

    Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan
    şehrin korkusu büyüyor pencerelerde.
    Avuntusu yok erkekli yatakların
    ne olur gitme
    daha kaybolacaksın.

    Bir yanın şarkılar
    kan tutmaları öbür yanın.
    Gülerken iki kadeh arasında
    nasıl ağladığın anlatılmıyor.
    Ne olur
    bu kadar kendine saklanma.

    Sen kapalı, mahzun odalarda
    kırık oyuncaklara karşı bir çocuk.
    Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça
    dudakların kaskatı öpüldükçe neden?
    Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında
    belli, yoruldun kendini denemekten.

    A.O


  10. #10
    En İyi Heyhat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şubat.2009
    Mesajlar
    4.214

    Standart Ahmet oktay şiirleri

    Sığınak


    Kaçıp sana saklanıyorum akşam oldu mu
    Sana dokununca mı denizleniyor masa
    Senin avcıların mı çok hayvanları kovalayan
    Sıkıntımın ormanında?

    Üç beş günümüz var şuracığında
    Nice oyuncağımızı kırdılar
    Biz de güzel çocuklardık bahçelerde
    Sularda alabalık

    Azla avunmaya alıştık
    Ne yapalım paramız yoksa
    Şarabımız bitince yağmura çıkarız
    Kim güzelleşmiyor öpüşünce..


    A.O



Benzer Konular

  1. Ahmet Uysal Şiirleri
    Konu Sahibi Heyhat Forum A
    Cevap: 30
    Son Mesaj : 15.Aralık.2010, 09:32
  2. Ahmet Ada Şiirleri
    Konu Sahibi Heyhat Forum A
    Cevap: 28
    Son Mesaj : 14.Aralık.2010, 13:04
  3. Ahmet Erhan Şiirleri
    Konu Sahibi Heyhat Forum A
    Cevap: 105
    Son Mesaj : 13.Aralık.2010, 02:23
  4. Oktay Rifat şiirleri
    Konu Sahibi Farazi Forum O
    Cevap: 37
    Son Mesaj : 23.Mart.2009, 13:45
  5. Ahmet altan şiirleri
    Konu Sahibi Köroğlu Forum A
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 05.Mart.2009, 04:09

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
film indir, elektronik sigara, instakip.com, besyo, dini sohbet, islami forum, ejzane.com, muhabbet, ingilizce kursu, mehter takımı